Ramazan Vesilesiyle İftar Yemeği Vermeli Önerisi Üzerine

Her şerrin bir hayrı vardır” derler.
Demokrasi İçin Birlik Hareketi olarak Ramazan vesilesiyle bir "iftar yemeği" düzenleme önerisi ilk kez, sınırlı da olsa, somut bir konuda farklı kavrayış ve algılayışların, farklı yorumların dile getirilmesine yol açtı.

Bu tartışma, programatik karakterdeki “Bildirge”nin bir meyvenin etli kısmı gibi sözlerinin içindeki tohumların şimdi nasıl zehirli meyveler vermeye başladığını gösterdi. Bir program tartışması yapmanın, (Program tartışması, program metni tartışması değildir ve burada programdan program metni anlaşıldığı için hep komisyonlara bu görev verilmektedir.) kavramsal netliğin, programın somut hedeflerden başka bir şey içermemesi gerektiğinin önemini gösterdi.

Tabii görmek isteyen gözler için. Neleri nasıl gösterdi? Bütün bunları daha somut olarak göstermeye çalışalım bu tartışmalar vesilesiyle yazıda.

*

Önce şunu açık açık olarak koymak gerekiyor. İsteyenler, "inançlılar ve inançsızlar" veya bu ayrıma da karşı çıkan örneğin Demokratik Birlik Hareketinin "üye" ve sempatizanı kişiler, kişiler olarak toplanıp iftar yemekleri düzenleyebilirler.

Buna kimsenin bir itirazı olamaz ve bizim de yoktur.

Ama demokratik mücadeleyi örgütlemek, derlemek, toparlamak gibi bir amacı olduğunu söyleyen bir politik formasyonun (şekillenmenin) böyle bir şey yapmasına çok ciddi itirazlarımız vardır.

Böyle bir davranışın bırakalım demokratikleşmeyi, Türkiye'deki demokrasi mücadelesine zarar vereceğini, DBH'nın bu durumda, çözümün değil sorunun parçası olacağını düşünüyoruz.

Neden?
Ama buna geçmeden önce ve bunu anlatabilmek için önce bizim hangi noktadan itiraz ettiğimizin iyi anlaşılması ve başka itirazlarla karıştırılmaması gerekiyor.

Bu farkı gösterebilmek için önce diğer itirazların bir eleştirisini yapalım.

Benim bu öneriye itirazım, CHP veya Genel Kurmayın yaptığı gibi, "dinin siyasallaşması"na itiraz noktasından değildir.

Ne yazık ki, Demokrasi İçin Birlik Hareketi içinden bu Ramazan vesilesiyle iftar önerisine karşı çıkılırken, gerekçeler tam da bu biçimde getirilmiş bulunmaktadır.

Ve bu itirazlarda yansıyan görüş en azından, DBH’nın “İftar yemeği” düzenlemesi kadar yanlıştır ve onun ikiz kardeşidir. Önce bu görüşlerin nasıl ifade edildiğini görelim.

Örneğin Gülseren Pusat şöyle yazıyor:

"DBH'de ortaklaştığımız temel prensipler açısından, DBH'nin düzenleyeceği bir iftar buluşmasını doğru bulmadığımı belirteyim. Yürütmede de Uğur arkadaşa bu önerisini uygun bulmadığımı söylemiştim. Elbetteki isteyen insanlar bir araya gelip kendileri adına yapabilirler. Ancak kurumsal olarak, yani DBH olarak, dinin siyasallaşmasına ve araçlaşmasına karşı olanlar olarak siyaseten oruç tutanların yemeği olan iftarda buluşulmasını yanlış buluyorum." (altını biz çizdik)

Benzer şekilde Aydın Erdoğan da şu itirazı yapıyor:

"Bu işte küçük bir terslik olduğunu düşünüyorum.

Ankara toplantısında, kürsüden "kutsal"ın siyaset dışı kalması gerektiğini ifade etmeye çalışmıştım. (…)

Kutsalın siyaset alanında kullanılması, kutsalı siyasal çatışma aracı haline getirmiştir ve getirmeye devam ediyor. Bu alanda bir yarışmanın olduğu da gerçektir. Kanımca doğru olan, kutasalın siyasallaştırılmasına karşı durmak gerekir. Caminin, Cemevini, orucun, iftarın siyaset aracı haline getirilmesini doğru bulmuyorum." (altını biz çizdik)

Örneğin Gülseren Pusat'ın itirazını içeren alıntıda son cümleye kadar olan kısma bir itirazımız yoktur. Ancak gerekçe olarak yazılmış olan son cümledeki itiraz, sadece aşırıca Türkiye'nin resmi laiklik söylemine uygun düşmemektedir, aynı zamanda demokratik bir program ve anlayış açısından yanlıştır.

Çünkü, gerçek bir demokraside, pek ala gerekçelerini İslam veya başka bir dinde bulan ve öyle ifade eden partiler kurulabilir; yani “dini siyasallaştır”anlar, “kutsalı siyasallaş[1]”tıranlar  olabilir. Gerçek bir demokratın görevi “dini siyasallaştırma” özgürlüğünü savunmaktır.

Ama gerçek bir demokrat bireylerin, örgütlerin, partilerindini siyasallaştırma” özgürlüğünü savunurken; devletin, yani ulusun ve politik olanın, dini siyasallaştırma özgürlüğünü reddetmelidir; yani devletin dine göre tanımlanmasının amansız düşmanı olmalıdır.

Yani kişi, parti ve derneklerin dini siyasallaştırması özgürlüğünü savunurken; devletin böyle bir özgürlüğü olmasını reddederiz. Devlet karşısında dinin bütünüyle kişilerin özel sorunu olması gerektiğini savunuruz.

Türkiye'de ise, devlet dini tam anlamıyla siyasallaştırdığı için; yani Türkiye'de ulusun tanımı aynı zamanda Sünni İslam’a dayandığı için, resmi devlet dini genel olarak İslam ve özel olarak da Sünni İslam olduğu için, kişilerin, örgütlerin ve partilerin dini siyasallaştırması yasaktır.

Askeri Bürokratik Oligarşi'nin "dinin Siyasallaşması"na karşı çıkışı, aslında dinin belli bir tarzda siyasallaşmasını yasaklarla garanti altına almaktan başka bir anlama gelmez.

Özetle Türkiye'de din korkunç ölçüde siyasaldır. Türkiye’de siyasal olan, yani devlete ve ulusa ilişkin olan, sadece bir soyla, bir dille, bir ırkla yani Türklükle değil; aynı zamanda dinle, yani Sünni İslam ile tanımlanmıştır.

Ve tam da böyle olduğu için "Dinin siyasallaştırılması" yasaktır.

Bizzat bu durum bizim programımızı apaçık ortaya çıkarır. Bu günkü durumun tam tersi olabilir demokratik bir program: Devletin dini siyasallaştırma hakkını reddetmek ama partilerin, örgütlerin kişilerin dini siyasallaştırma özgürlüğünü savunmak.

Gerçekten laik bir ülkede ise, ulus ya da politik olan tam da dinle tanımlanmadığı için, kişilerin özel sorunu olduğu için, yani din "siyasallaşmamış" olduğu için; dini siyasallaştırma özgürlüğü olur. Yani hiçbir parti dini siyasallaştırdığı için kapatılmaz, böyle yaptığı için hiç kimse cezalandırılamaz. Yani isteyenler örneğin “Müslüman Demokrasi Partisi” kurabilir; isteyenler “Müslüman İşçiler Sendikası” kurabilir.

Ve böyle bir ülkede devletin din dersi verme, vatandaşlardan bir din adına vergi alma; o din için okullar açma özgürlüğü olmaz.

Sorunun özü böyleyken, Demokrasi İçin Birlik Hareketi'nin bir "üye"sinin veya destekleyicisinin "dinin siyasallaşmasına" karşı olma gerekçesiyle örgüt olarak bir iftar yemeği düzenleme önerisine karşı çıkması, Demokrasi İçin Birlik Hareketini oluşturanların henüz ne kadar demokrasiden uzak olduğunu göstermesi bakımından anlamlıdır ve karşı çıkılan önerinin kendisi kadar yanlış ve tehlikelidir.

Tabii “üye”leri böyle henüz demokratik bir programa bu kadar uzak bir organizasyonun nasıl demokratik bir programı savunup toplumu nasıl demokratikleştireceği de ortada bir soru olarak kalmaktadır.

"Dinin siyasallaşması" Türkiye'de bir tehlike değil bir gerçek durumdur. Bu verili ve gerçek durumda "Dinin siyasallaşması"na karşı olduğunu söylemek, gerçek durumu laiklik gibi görmek ve göstermektir ve Genelkurmay ile aynı dili konuşmaktır.

Bugün varolan sistem bir yandan devleti dinle tanımlar ve diğer yandan dinin siyasallaşmasını yasaklar; bunlar birbirinden ayrılmaz ikiz kardeşler, aynı madalyonun iki yüzü olduğu için "dinin Siyasallaşması ve araçlaşması" gerekçesiyle İftar Yemeği verme önerisine karşı çıkmak iki kere yanlıştır.

Bir yandan bizler "dinin siyasallaşması ve araçlaşması" özgürlüğü nü savunmamız gerektiği için yanlıştır. Yani kendi hedefimizi yanlış tanımlamaktadır.

Diğer yandan aynı zamanda bugün devlet dinle tanımlandığı; yani belli bir din, Sünni İslam, zaten sonuna kadar siyasallaşmış olduğu için yanlıştır. Yani var olan durumu yanlış tanımlamaktadır.

Sonuç olarak "dinin siyasallaşması" gerekçesiyle DBH'nın bir iftar yemeği düzenlemesine karşı çıkmak yanlıştır ve aslında bu günkü anti demokratik sistemin kelimesi kelimesine savunulması anlamına gelir.

*

Benim karşı çıkış gerekçem bu değildir. Tamamen farklıdır. Bunun birçok düzeyi bulunmaktadır. Ben itirazımı yaparken, hem programatik, hem stratejik, hem de taktik olarak baştan başa yanlış olduğunu düşünüyorum. O nedenle karşı çıktım. Şimdi bunu açıklamaya çalışayım.

Önce en basitinden başlayalım

Türkiye’de Sünni İslam çoğunluğun dini olduğu gibi aynı zamanda devletin desteklediği, kendisini ve ulusu tanımladığı dindir. (Devletin desteklediği ve ulusu tanımladığı din ille de çoğunluğun dini olmayabilir. Örneğin Suriye’de Alevi denen Nuseyri azınlık iktidardadır ve devlet onlara dayanır ve onları destekler. Saddam döneminde Irak’ın da çoğunluğu Şii olmasına rağmen iktidarda azınlıkta olan Sünni İslam vardı.)

Egemen olan hele de çoğunluksa, baskı altında değildir, aksine imtiyazlı ve egemendir, dolayısıyla baskıya karşı ve demokratik bir hareket çıkmaz oradan.

Örneğin bir işçi, işçi olarak burjuvazi tarafından ezilir ama bir Sünni Müslüman; bir erkek, bir Türk olarak ezen durumundadır. Onun bu özelliklerinin demokratik bir karakteri bulunmaz. Çünkü o sadece çoğunluğun gücüyle günlük hayatta değil, hukuken de üst ve imtiyazlıdır. Müslüman, Türk ve Erkek olarak o imtiyazlarının esiridir. O bu özellikleri nedeniyle bir baskı yaşamaz, aksine sürekli olarak bir imtiyazı yaşar.

Elbette tıpkı sosyalizme gönül vermiş bir burjuvanın bu fikirlerinden dolayı baskıya uğraması gibi bir Müslüman, bir Erkek, bir Türk de baskıya uğrayabilir, ama bu onun Müslümanlığı, Türklüğü veya Erkekliği nedeniyle değil; fikirleri nedeniyle bir baskı olur.

Bu nedenle İşçilerle veya halkla ilişki kuracağım diye, işçilere veya halka bir Müslüman, bir Türk veya bir erkek olarak gitmek, işçilerin en geri ve gerici yanlarını okşamaktır. Bizler bir Müslümanla, bir Türkle, bir erkekle demokratik düzeyde bir ilişkiyi bir işçi olarak, bir Alevi Olarak, bir Kürt olarak; bir kadın ya da eşcinsel olarak kurabiliriz.

Yani demokratlar, biz Kürtler olarak Türklerin Cumhuriyet bayramına gidelim; Kürtler ve Türkler olarak ne kadar çok renkli mozaik ve de hoşgörülü olduğumuzu gösterelim diyemezler; bu demokrasi ve çok renklilik adına Türklerin geri yanlarını okşamak olur; biz Türklere haydi Kürtlerin Newrozuna gidelim diyerek “milleti siyasete alet” ettiğimizde biraz demokrat davranmış oluruz.

Bizler, haydi allahsızlar ve Aleviler olarak gidelim birlikte Sünnilerle iftar açalım; ne kadar çok toleranslı ve demokratik ve de mozaik olduğumuzu gösterelim diyemeyiz. Bu demokrasi adına Müslümanların geri yanını okşamak olur. Bizler Müslümanlara, haydi Sivas katliamını anma ve protestoya gidelim; haydi Cemevine gidip dayanışmamızı gösterelim veya haydi şu hoparlörlerle yapılan ezan terörüne ve ses kirlenmesine karşı duralım diyerek “dini siyasete alet” ettiğimizde biraz demokrat davranmış oluruz.

Bizler kadınlara haydi sünnet düğününe gidelim diyemeyiz. Ama bizler erkeklere, 8 Mart’a katılalım Kadınlara mücadelelerinde destek olalım dersek veya bir eşcinsel öldürüldüğünde ve teröre uğradığında erkekleri onlarla dayanışmaya çağırırsak biraz demokrat davranmış oluruz.

Tabii böyle davrandığımızda demokrat oluruz belki ama ne Türklerden, ne Müslümanlardan, ne erkeklerden doğru dürüst bir karşılık bulamayız. Elbette tek tük Türk, Müslüman veya Erkekler bir yankı göstereceklerdir ama bunu da Türk, Müslüman ve Erkek oldukları için değil; siyasi inançları gereği demokrat oldukları için yapacaklardır.

Dolayısıyla bu tür çağrı ve davranışlar, daha demokratik karakterde olmalarına rağmen, Türkleri, Müslümanları ve Erkekleri pek fazla değiştirmez ve etkilemez. Türkleri, Müslümanları ve Erkekleri etkileyecek ve değiştirecek olan, Türk olmayanların; Müslüman olmayanların; kadınların vs. mücadeleleridir. Bütün siyasi mücadeleler tarihi bunu göstermektedir.

O halde bizim görevimiz bütün bu özneler söz konusu olduğunda ezilenlerin hareketleri içinde ve yanında yer alarak ezene karşı mücadele etmek ve bu ezme ilişkisini ortadan kaldırmak olabilir. Bu da özünde demokratik bir mücadeleden başka bir anlama gelmez.

Örneğimize gelirsek, Demokrasi İçin Birlik Hareketi, Sünni Müslümanlarla iftar yemeği düzenleyerek değil; Alevilerin mücadelesi ve örgütlenmesi için; Aleviler içinde demokratik bir programın şekillenmesi ve demokratik olmayan Alevilerden ayrışabilmesi için mücadele ettiğinde, örneğin bir tartışma düzenlediğinde, bir yayın çıkardığında, Sünni Müslümanların demokratikleşmesi için de gerçekten bir iş yapmış olabilir.

Özetle, iftar yemeği önerisi, her şeyden önce, ezene, üst olana yönelik olduğu için; ona bir tür yaltaklanma olduğu için çok yanlış ve tehlikelidir. Böyle bir önerinin Kürtlere, Türklerin Cumhuriyet bayramını birlikte kutlayalım demekten farkı yoktur.

*

Ama sorun sadece bu da değil, özneler arasındaki ilişkiler ve program sorununda son derece ciddi yanlışlarla da ilgilidir bu tür öneriler ve bu önerilere böyle öneri kadar yanlış itirazlar gelmesi.

Aslında burada şimdi bu iftar yemeği bağlamında ifade edeceğim görüşleri gerek diğer yazılarımda gerek özel olarak da Yeni Sosyal Hareketler ile ilgili yolladığım yazılarda defalarca ifade ettim. Belki oralarda soyut ve anlaşılmaz kalmış görüşleri böylece daha anlaşılır ve somut olarak ifade etmeyi deneyelim.

Belki bilinmiyordur, belki anlaşılmamıştır, belki de unutulmuştur ama tekrar hatırlatayım.

İktisadi ilişkiler içindeki çıkar ve konumlardan doğmayan (yani sınıfsal olmayan) özne veya hareketlere “Yeni Sosyal Hareketler” denmektedir.

Örneğin Kadın, Eşcinsel, Ulusal Kurtuluş, Ekoloji, Barış, Siyahların hareketi, Alevi hareketi gibi hareketler bu bağlamda sayılabilir. Bu hareketlerde bütün sınıflardan insanlar bulunur.

(Bu hareketleri yaratan neden ve koşullar ile bu hareketlerin teorik kavramsal açıklaması Marksizmin Marksist Eleştirisi adlı kitabımızın “Tarihsel Maddeciliğin Tarihine Katkı” alt başlıklı Önsöz’ünde yer almaktadır. Bu yazıları zaten daha önce gruba yollamıştım. Kısaca geçelim.)

Yeni Sosyal Hareketler ve bu güçlerin ilişkileri ve programı gibi konular, klasik işçi sınıfı ve köylülük ilişkileri gibi eline alınamaz.

İşçiler ve Köylüler, iktisadi ilişkiler içindeki konum ve çıkarları farklı güçlerdir. Onlarda sorun iki ayrı gücün ilişkisi ve ortak çıkarları ile ilgilidir.

Ancak bir Alevi, Kadın, Ekoloji, Barış, Ulusal Kurtuluş vs. hareketinde insanlar, iktisadi ilişkiler içindeki konumları nedeniyle yer almazlar; özgül baskılar nedeniyle yer alırlar ve bu baskılar da saf anlamıyla kapitalizmin kendi özünden ve yapısından doğmaz.

Yani sermaye aslında, saf ve soyut biçimiyle cinsler karşısında nötrdür, dinler, kültürler, diller, soylar karşısında nötrdür. Çünkü İşgücünün dili, dini, cinsi vs. onun kullanım değerini, yani artı değer üretme yeteneğini, hiçbir şekilde etkilemez.

Ama sermayenin gerçek tarihsel hareketi içinde, sermaye eski baskı biçimleriyle simbiyoz bir ilişkiye girdiği için, eklemlendiği için; somut tarihsel hareketin bir ürünü olarak bu baskı biçimleri ve özneler ve de hareketler ortaya çıkarlar.

Bu hareketler hedeflerine ulaştıklarında kapitalizmi ortadan kaldırmak bir yana ona bir canlılık ve dinamizm bile verirler.

Örneğin kadın üzerindeki baskının ortadan kalkması kapitalizmi ortadan kaldırmaz, aksine kapitalizme daha bir yaşama gücü ve canlılık da verir.

Bu nedenle bu hareketlerin tek tek hedefleri, nesnel olarak, daha mükemmel bir kapitalizm yani aynı anlama gelmek üzere daha gelişkin bir demokratizm demektir.

Yani Alevilerin, Kürtlerin, Kadınların, Eşcinsellerin üzerindeki baskıyı ortadan kaldıran; ekolojik normlarla donatılmış bir demokratik cumhuriyet kapitalizm için aslında en ideal koşulları sunar.

Tabii işçilerin kendi çıkarlarını koruması ve birleşebilmesi için de en ideal koşullar olur bunlar.

Bu özünde demokratik ve kapitalizmle çelişmeyen özellikleri nedeniyle bu farklı öznelerin hepsi (Yeni Sosyal Hareketler) bir demokratik program ve harekette birleşebilirler

Bütün Yeni Sosyal Hareketlerin mücadeleleri ve tarihi göstermektedir ki, bu hareketler içlerinde tüm sınıfları barındırdığından, sınıf ayrılıkları bu hareketler içinde programatik ve stratejik ayrılıklar biçiminde ortaya çıkmaktadır.

Somut olursak örneğin Alevi Hareketi içinde, işçilerin eğilimi tam bir laiklik iken, Alevi burjuvazisi, büyük ölçüde devletin Aleviliği tanıması gibi bir programa sahiptir.

Dolayısıyla, Demokrasi İçin Birlik Hareketi, bütün bu özneler içinde birliği değil, bu özneler içindeki demokratlar ile demokrat olmayanların bölünmesini ama bütün bu farklı özneler içindeki demokratların birleşmesini savunmalı ve temsil etmelidir.

Bu Türkiye’deki demokrasi mücadelesinin olmazsa olmazıdır.

Yukarıdaki sonuç şöyle de ifade edilebilir: bütün özneler içindeki işçi sınıfının eğilimleri yani en demokratik eğilimler ancak bütün bu farklı özneleri birleştirebilir ve böyle bir programı geliştirebilir.

Ancak burada bir sorun daha vardır. Bu hareketlerin her birisi, belli bir özne açısından onun sorunlarına yönelik olarak şekillenir. Yani örneğin Aleviler içindeki demokratik eğilim diyelim ki diyanetin kaldırılmasından yanadır ama aynı zamanda Kürtler üzerindeki baskıya yol açan ulusun Türklükle tanımlanmasına karşı olmayabilir.

Yeni Sosyal Hareketler’in tarihi, bunların başka özneleri yaratan sorunlar karşısında körlük içinde olduğunu da göstermiştir. Keza bu ilişki İşçi Hareketi ile Yeni Sosyal Hareketler arasında da görülmektedir.

Dolayısıyla bu hareketler içindeki demokratik veya sosyalist kanatın görevi, sadece o hareketin içinde o öznenin sorunlarının çözümü için bir demokratik program değil aynı zamanda bu programa ulaşmak için demokratik bir strateji, yani diğer öznelerin demokratik özlemlerini de programlaştırmak olur. Örneğin Aleviler, Kürtlerin, Kadınların, Eşcinsellerin, Ekolojistlerin, İşçlerin demokratik taleplerini de radikal bir demokrasi anlayışıyla kendi bayraklarına yazdıklarında bu güçleri kazanıp toplumun çoğunluğunun desteğini kazanabilir ve bu sistemi değiştirebilirler. Demokratlar ve sosyalistler bu hareket içinde böyle bir yaklaşımı savunmalıdırlar.

Ya da örneğin Kürtler de, Alevilerin, Kadınların, İşçilerin vs. demokratik taleplerini radikal bir demokrasi anlayışıyla kendi bayraklarına yazdıklarında, bu güçlerin kazanıp toplumun çoğunluğunu ortak bir mücadelede birleştirebilirler.

Bu her özne açısından diğer öznelere yönelik olarak böyledir.

Zaten sosyal mücadeleler tarihi körlük kadar böyle bir eğilimin de bulunduğunu göstermektedir.

Bu da bütün bu farklı öznelerin bir tek ortak demokratik bir programda birleşmelerinin hem mümkün hem de gerekli olduğunu gösterir.

Tüm toplum için kapsayıcı ve sistematik demokratik bir programı savunmadığı sürece bu hareketlerin her biri, azınlıkta ve izole kalmaya ve böyle bir programı savunmadığı için de o hareketin içinde önderliği burjuvaziye kaptırmaya mahkumdur.

Yani, sistematik, kapsamlı ve radikal bir demokrasi programı Yeni Sosyal Hareketlerin ve İşçi Hareketinin, yani tek tek bu öznelerin mücadelesinin birleştirilmesinin olmazsa olmaz koşuludur.

Her hangi bir hareketten (İşçi, Kürt, Alevi, Kadın, Ekoloji, Barış vs.) hareketle bu noktaya varılabilir.

Ama burada sistematik, kapsamlı ve radikal olmanın yanı sıra bir özellik daha gerekmektedir: bu program son derece somut hedefleri içermelidir. Çünkü somut ve sistematik olmadığı takdirde, bu farklı özneleri birleştirme özelliği bulunmaz.

Somut olmak, sadece programların somut yapılacak işler planı olması özelliğiyle ilgili değildir; aynı zamanda bu öznelerin farklı dilleri olmasıyla da ilgilidir. Çünkü bu öznelerin her birinin kendi özel dili vardır ve birbirilerinin dilini anlamadıkları gibi, birbirlerini itici de olabilirler.

Bir tür “Lingua Franz”, bir tür “Hiyeroglif”, “Ortak Dil” gerekmektedir bu farklı diller konuşan ve birbirinin dillerini anlamayan özneleri ortak bir mücadelede birleştirmek için.

Biz tam da bu nedenle, sadece somut yapılacak işlerden ibaret, sistematik ve özlü bir program önerdik tüm bu farklı özneleri birleştirebilmek için, kabul edilmiş bulunan "Bildirge"ye karşı.

Ama "Bildirge" bu ortak dilin ancak somut eylemler ve talepler olması gereğini ciddiye almayarak, bir yığın farklı öznelerin diliyle gereksiz edebiyatlar yaptı.

Şimdi konumuzla ilgili bir örnek verelim ve böylece yarım kalmış olan "Bildirge"nin eleştirisine de devam edelim.

"Gerçek bir barış ve özgürlükler Anayasası, Kürtlerin; emekçilerin; halkına sahip çıkan aydınların; Hallac-ı Mansurların Pir Sultanların eşitlikçi değerlerini özgürce yaşatmak isteyen Alevilerin inanç özgürlüğü isteyen Müslümanların; fiziksel, psikolojik, cinsel baskı, sömürü, ezilme ve şiddete maruz kalan kadınların; cinsel kimliği üzerinden dışlananların; sınır tanımaksızın yaşanan doğa ve tarih yıkımına karşı sınır tanımaksızın ekoloji ve dostluk köprüsü ile karşı çıkanların, neredeyse kaderleriyle baş başa bırakılmış engellilerin, bu ülkenin gündemine hep birlikte ağırlık koymaları ile ortaya çıkacaktır."

Bütün bu paragraf aslında anlam olarak bir totolojidir. Bütün o dolgu maddelerini çıkardığınızda söylenen şudur: “Özgürlükler Anayasası” ezilenlerin “ülke gündemine ağırlık koymalarıyla ortaya çıkar”.

Bu güne kadar aksini iddia eden mi vardı ki?

Açık ki aslında “insan ölmemişse yaşıyordur” gibi bir “Lapalis Hakikatı” karşısındayız. Ezilenlerin ağırlığını koymadığı demokratik anayasa mı olurmuş? Bunun aksini iddia eden olsa ancak böyle bir önermenin anlamı olabilir. Laf ola beri gele.

Bütün o aradaki dolgu maddeleri ezilenleri tanımlamaktadır güya ve de “edebi” biçimde.

Peki şu edebi dolgu maddesine bakalım. Ne deniyor?

Dilden başlayalım.

Bu satırlar sosyalistlerin diliyle yazılmış ve yine o dile uygun olduğu için Aleviliğin dili de kullanılmış.

Ama sosyalist ve Alevilerin bildirgede kendi dillerini kullanma hakları varsa yarın başkaları da çıkıp aynı hakkı isteyebilir.

Yarın öbür gün bir Kürt pek ala çıkıp şöyle diyebilir ve diyecektir: "Orada Alevilerin kutsal bildikleri Hallacı Mansur, Pir Sultan denmiş; oraya Şeyh Saitlerin; Kemal Pirlerin diye eklenmesini de istiyorum”. O böyle diyince, bir Marksist Leninist çıkacak, Marksların, Engelslerin, Lenin'lerin de eklenmesini isteyecektir. Daha sonra başkası çıkıp bunu yetersiz bulacak, oraya Stalinlerin, başkası Troçki’lerin, başkası Bakuninlerin eklenmesini isteyecek; belki bir Müslüman çıkıp Ali Şeriati’lerin, başka bir Müslüman hazreti Ömer’lerin, bir Hıristiyan İsa’nın eklenmesini isteyebilecektir. Çünkü madem Alevilere bu hak verilmiştir herkesin bu hakkı olması gerekir.

Ya da şöyle itirazlar gelebilir: Bir Müslüman çıkıp bizi inanç özgürlüğü istediğimizle niye sınırlıyorsunuz, biz de Ömer gibi eşitlikçiyiz, oraya hazreti Ömer’in adaletini savunan Müslümanların tabirini de ekleyiniz diyebilecektir[2].

Bunların henüz denmemiş olması temeldeki yanlışlığı değiştirmez.

Görüldüğü gibi, "Bildirge"nin somut talep ve eylemler içermeyen bir metin oluşu aslında temel bir kavrayışsızlıkla, yeni sosyal hareketler ve bunların ilişkilerinin anlaşılmamasıyla ve farklı diller sorununun aşılması üzerine hiç kafa yorulmamasıyla ilgilidir. Ve çok ciddi handikaplar içermektedir. Böyle bir dil ve mantıkla o uzun cümlede iddia edilen, yani Ezilenlerin birleştirmek ve ülke gündemine ağırlık koyarak demokratik bir anayasaya ulaşmak mümkün olamaz.

Demokrasi İçin Birlik Hareketi'nin bildirgesi, sadece farklı özneleri ve onların demokratlarını, ortak bir demokratik programda birleştirme kapasitesinden yoksun değildir; aynı zamanda onların birleşmesinin önüne ek zorluklar çıkarır. Bir diller çatışması yaratma potansiyeli taşır.

Bu kısa nottan sonra tekrar konumuza gelelim.
*

Yukarıdaki satırlarda, sadece somut olmayarak sadece ek zorluklar çıkarılmıyor; sadece belli bir dil kullanılarak ek zorluklar çıkarılmıyor; aynı zamanda içerik olarak da bir yığın yanlış şey de söyleniyor. Konumuzla ilgili bir örneği alalım. Bunlar yığınla var ama delinin kuyuya attığı her taşı çıkaramayız, bir örnekle yetinelim.

"Hallac-ı Mansurların Pir Sultanların eşitlikçi değerlerini özgürce yaşatmak isteyen Alevilerin inanç özgürlüğü isteyen Müslümanların (…)

Burada öznelerin sorunlarının ve taleplerinin yer değiştirdiğini de görüyoruz.

Türkiye'de "inanç özgürlüğü" olmadığı için ezilenler Müslümanlar değil, Aleviler'dir. Aleviler ve Alevi hareketi Pir sultanların, Hallacı Mansurların "eşitlikçi değerleri" için değil; devlet Sünni İslam'ı gayrı resmi olarak devlet dini biçiminde tanımladığı için; yani gerçek bir inanç eşitliği talebi için vardır. Eğer gerçekten laik bir ülke olunsa bir Alevi Hareketi olmazdı.

Yani aslında “İnanç Özgürlüğü” aslında Alevilerin, Alevi hareketinin var oluş nedeni ve temel talebidir. Bildirge'de ise tam tersi söylenmektedir.

Burada bildirgenin atladığı ve İftar Yemeği yapalım önerilerine yol açan yanlış yargı da ortaya çıkıyor.

Türkiye’de Sünni Müslümanlar inançlarından dolayı ezilen bir özne değildirler; aksine ezen ve egemen bir güçtürler. Onların durumu tıpkı Kürtler karşısındaki Türklere benzer. Onlar Müslüman olarak tıpkı Türkler gibi bu sistemden beslenirler ve sistemden beslenenler sistemi değiştiremezler.

Kendinizi Türk olarak kabul ediyorsanız ve ana diliniz Türkçeyse, Türk olduğunuz için Türkiye'de ezilmezsiniz; aynı şekilde Müslüman olduğunuz için de ezilmezsiniz.

Türk olduğunuz için ancak politik fikirlerinizden dolayı baskıya uğrayabilirsiniz. Aynı şekilde Müslüman olduğunuz için, ancak politik fikirlerinizden dolayı baskıya uğrayabilirsiniz.

Türk nasıl Türklüğün tam anlamıyla özele ilişkin olduğunu savunmadan bir demokrat olamaz ise, bir Müslüman da diyanetin kaldırılması, okullardan din derslerinin kaldırılması; İmam hatiplerin kapatılması; “Azınlık”ların dinle tanımlanmasına son verilmesi gibi talepleri ileri sürmeden ve bunlar için mücadele etmeden demokrat olamaz.

Ve İslami hareket içindeki radikal kesim, demokrasiye daha yakın görünen kesim; bu bildirgeyle kendilerine mesaj verilen kesim; "inanç özgürlüğünü" değil daha ziyade “eşitlikçi değerleri” savunurlar.

Politik İslam içindeki bu günkü ayrışma henüz demokratlar ve demokrat olmayanlar ayrışması değil; daha eşitlikçi değerleri öne çıkaran emekçiler ve zenginler ayrışmasıdır. Vurgular esas olarak eşitlikçilik üzerinden yapılmaktadır.

Ama bu eşitlikçiliği vurgulayan ve daha yakın olduğu düşünülen kesimlerin, bir iki istisna dışında, gerçek bir laiklik veya inanç özgürlüğü bayrağı astığı; (yani örneğin bizim bir Türk olarak, temel sorunun Türk sorunu olduğunu söylememiz; Türk olarak ulusun Türklükle tanımlanmasına karşı çıkmamıza paraleli bir durum) Sünni İslam’a karşı demokratik talepleri yükselttiği görülmemektedir.

Bu da Sünni İslam’ın sistemden beslenmesiyle ve sistemden beslenenlerin onu değiştirmeyi istemeyecekleriyle ilgilidir.

Aslanda Türk Sosyalistleri ve Müslüman Radikaller birbirlerine çok benzerler ve aynı madalyonun iki yüzüdürler.

Türk sosyalistleri de, ezen ulustandırlar. Bu nedenle, ulusun Türklükle tanımlanmasını hiç sorun etmezler ve esas sorun ettikleri hep fakirlik, eşitsizlik, anti-emperyalizm vs. olur. Aslında bunları sorun etme, Türk olarak imtiyazlarını savunmanın; demokratik görevlerden kaçmanın örtüsüdür.

(Demokrasi İçin Birlik Hareketi’ni oluşturan Türk sosyalistlerinin çoğu da böyledir zaten ve tam da böyle olduğu için programını ulusun tanımından Türklüğü kaldırmak olarak koymamakta ve bunu en acil ve baş görev olarak tanımlamamaktadır. Bildirgenin bütününe sinen mantık da budur zaten. Bildirge aslında Kürt hareketiyle ittifak yapar görünerek, Türklüğe karşı mücadele demokratik görevinden kaçan ve bunu fakirlik ve anti emperyalizm gibi gerekçelerle yapan Türk sosyalistinin çizgisini Kürt Hareketinin demokratik eğilimlerine yedirme metnidir özünde. Bildirgenin ruhu budur.)

Türk sosyalistlerinin bu özelliği, yani Türk olarak ezen ulustan olmaları; aynı şekilde Müslüman olarak egemen ve ezen dinden olan radikal Müslümanlarda da görülür. Onlar da Türk sosyalistleri gibi, anti-emperyalizm, fakirlik, eşitsizlik gibi sorunları esas sorun olarak öne çıkarırlar. Ama bu öne çıkarış, tıpkı Türk Sosyalistlerinde olduğu gibi; demokratik mücadelenin öne çıkarılmasının bir aracı değil; ondan kaçışın; o görevleri gündemden kaçırmanın bir aracıdır.

Radikal İslamcılar, tıpkı Türk sosyalistlerinin Türklüğü sorun etmemesi gibi, ulusun aslında İslam’la tanımlanmış olduğunu sorun etmezler?

Bu her iki kesimde de imtiyazları savunmanın bir örtüsüdür.

Bu bakımdan gerek Türk sosyalistleri, gerek radikal İslam, bu demokratik görevlerden kaçtıkları ölçüde, sendikalist ve ekonomist; burjuva sosyalistidirler; işçi sınıfının geri bilincini temsil ederler ve bunlara karşı mücadele edilmeden (Sosyalistlerle Sosyalizmin ve aydınlanmanın, Radikal İslamcılarla İslam’ın dili içinde bir ideolojik mücadele gerekmektedir.) demokratik bir kitle hareketi yaratılamaz.

Ve bu nedenle eşitlikçiliği öne çıkarıp demokratik görevlerden ve hedeflerden kaçan radikal İslamcılarla eşitlikçiliği öne çıkarıp demokratik görevlerden kaçan sosyalist arasında; bütün farklı dillere rağmen bir özdeşlik, bir gönül yakınlığı vardır.

Bu kimilerin sandığının aksine son derece yanıltıcı ve tehlikelidir.

Çünkü bu yakınlık, demokratik görevlerden kaçısın ortaklığından çıkan bir yakınlıktır.

Biri bunu İslam'ın diğeri sosyalizmin diliyle yapmaktadır.

Buna karşı açık bir ideolojik, programatik ve stratejik mücadele verilmeden Türkiye’de bir demokrasi cephesi oluşturalamaz.

DBH ise, bu noktada, sadece bu sorunlar hiç yokmuş gibi davranmakla kalmıyor; önerilerde ve diğer pratiklerde görüldüğü gibi, bu günkü pozisyonlarıyla çözümün değil, bizzat sorunun bir parçası olarak; yani bizzat kendisiyle ideolojik mücadele verilmesi gereken bir şekillenme olarak ortaya çıkıyor.

*

Kaldığımız yere dönersek; bildirgede Alevilerin ve Politik İslam’ın konumu ve hedefleri tam da gerçeğin tersine koyulmaktadır.

Alevilerin sorunu "inanç özgürlüğü", yani gerçek bir laiklik iken onları eşitlikçi bir hareket gibi tanımlamakta, (resmen onlara yağ da çekmektedir); Politik İslam’ın esas sorunu eşitlikçilik iken; ve bu eşitlikçilik (tıpkı Türk sosyalistlerinde olduğu gibi) aslında demokratik görevlerden kaçmanın bir örtüsü iken;  onları İnanç özgürlüğü nedeniyle bir baskıya uğruyormuş gibi göstermektedir.

Ama burada daha büyük yanlış; İslam’ın inanç olarak ezildiğinin savunulmasıdır.

Bu doğru değildir. Sünni İslam, Türkiye’de sadece çoğunluğun dini olduğu için değil; politik olarak devletin de dini olduğu için egemen ve imtiyazlıdır. Bu imtiyazı söyleyip ona karşı bir mücadele etmek gerekirken, resmen böyle bir durum yokmuş gibi davranılıp sorun problematize edilmemektedir. (Yani Alevilere yapıldığı gibi Müslümanlara da yağ çekilmektedir.)

Bildirge'de ylapılan herkese mavi boncuk dağıtmaktır. Herkese mavi boncuk dağıtayım; herkesle iyi olayım diyen hiç kimseyle iyi olamaz. Birilerini kaybetmeyi göze almadan birilerini kazanamazsınız.

*

Başörtüsü nedeniyle uygulanan baskılara gelince, bu İslam’a değil, genel olarak düşünce, davranış ve örgütlenme özgürlüğüne baskının bir parçasıdır. Yani insanların tıpkı “Türklüğe hakaret etme” özgürlüğü olmaması gibi; “dini siyasete alet etme” özgürlüğü olmamasıyla ilgilidir.

Bu baskı politik bir hareket üzerindeki bir baskıdır. Ama bu baskıya uğrayan politika bunu bir inanç özgürlüğü sorunu gibi koymaktadır bu mücadelesinde. Çünkü bu ona elverişli bir konum sağlar.

Eğer bu gerçekten bir inanç özgürlüğü mücadelesi olsa ve bu hareket demokratik bir karakter taşısa, üniversitelere giremeyen kızlar bayraklarına diyanetin kaldırılması; imam hatiplerin kapatılması; din derslerinin kaldırılması ve "dinin siyasete alet edilmesi özgürlüğü" gibi sloganlar yazarlardı.

Bir siyasi akımın uğradığı baskıyı bir inanca yapılan baskı gibi göstermesi ile bir inancın gerçekten baskı altında olması birbirinden çok farklıdır.

Biz elbet, nasıl fikir ve örgütlenme özgürlüğünü savunuyorsak, bu istediği gibi giyinme ve giyinmeme özgürlüğünü savunmalıyız, ama Sünni İslam’ın bir din olarak baskıya uğradığı iddiası doğru değildir. Aksine Sünni İslam, hem devlet aracılığıyla, hem çoğunluk gücüyle diğer inançları baskı altına almaktadır.

*

Demokrasi İçin Birlik Hareketi, eğer gerçekten demokratik bir hareket olmak, böyle bir hareketin çekirdeği olmak istiyorsa, bütün bu öznelerin içindeki yeterince demokratik, kapsamlı ve radikal olmayan eğilimlere karşı bir mücadele yürütmelidir.

Yani örneğin Radikal İslam içinde, Sosyalistler içinde, ekonomizme karşı demokratik mücadelenin ve programının doğuluğunu ve önemini gösteren bir politik ve ideolojik mücadele yürütmelidir.

Aynı şekilde Aleviler içinde ve Kürtler içinde de.

Örneğin Kürt hareketi hala tutarlı ve demokratik bir program koyabilmiş değildir. (Bunun kavramsal ve sınıfsal nedenlerini başka yazılarımızda açıkladık.) DBH Kürt hareketini, Kürtlerle Türklerin birleşmesi için değil; Kürtlüğün ve Türklüğün kişilerin özel sorunu olduğu, herkesin ana dilinde eğitim hakkının olduğu bir demokratik bir ulusçuluk için mücadeleye çağırmalıdır.

Ancak bu takdirde, Özgürlük Hareketinin bir uydusu, bir peyki olmaktan çıkıp, ona yol gösterebilir ve yardımcı olabilir.

Ancak bu takdirde ekonomist Türk sosyalistlerinin ekonomizmiyle mücadele edip, bu ekonomist sosyalistlerin bir araya gelmesinin bir aracı olmaktan çıkıp, ekonomist sosyalizme karşı mücadelenin bir aracı olabilir.

İşte o zaman bütün özneleri bir tek demokrasi programı altında toplayabilir ve bu günkü çıkmazı aşabilir.

*

Özetle, Türkler ve Müslümanlar, Türk ve Müslüman olarak, üstte, ezen ve çoğunluk oldukları için, demokratik bir özne değildirler. Aynı şekilde Yeni Sosyal Hareketler kategorisine de girmezler.

Türk ve Müslümanlar ancak, sınıfsal nedenlerle; veya başka nedenlerle (Kadın, Alevi, Kürt vs. oldukları için) demokratik özlemlere ve programa sahip çıkabilirler.

Gerçek durum bu iken, Müslümanlarla Müslüman olarak ilişki kurmaya kalkmak ve bunun için de onların en geri yanlarını okşamak (iftar yemeği yemek) Demokratik olmakla bağdaşmaz.

Bu Türklerle bir Türk bayramı kutlamaya benzer.

Bunu yapanlar efendilerine yaltaklanan kölelerden farklı davranmış olmazlar.

Bunları yapanlar çözümün değil sorunun birer parçası olurlar.

*

Son bir söz de İşçi Sınıfı ile bu Yeni Sosyal Hareketler ilişkisine dair.

İşçi Hareketi için de diğer hareketler için geçerli olanlar geçerlidir.

Nasıl diğer sosyal hareketlerde talepleri sırf kendileriyle sınırlayanlar varsa İşçi Hareketinde de vardır. İşçi hareketinde buna ekonomizm veya sendikalizm denir.

Böyle bir işçi hareketi, tıpkı Alevilere diyanette yer isteyen bir Alevi hareketi gibi; Kürtlerin bir ulus olarak tanınmasını isteyen bir Kürt hareketi gibi, demokratik bir hareket olarak nitelenemez.

Türkiye’de İşçi hareketi, bırakalım sosyalist olmayı bir yana, demokratik değildir ve demokratik bir programı yoktur.

Demokratik bir işçi hareketi, bütün özneleri, yani Yeni Sosyal Hareketleri ortak bir program etrafında birleştirebilecek biricik güçtür. Bu olmayınca ne bu program ne de bu birleşme çıkabilir.

Diğer hareketlerin bunu başarma şansı yoktur. Diğer hareketlerin hiç birisi, tarihlerinde ve bu gün diğer öznelerin mücadelelerinin derslerini sistemleştirmemiş ya da böyle bir sorunları bile olmamıştır. Bütün hareketleri birleştirecek bir program gibi bir sorunları olmamıştır.

Bu birikime ve bu sorunlara sahip biricik hareket İşçi Hareketidir.

Zaten İşçi Hareketi aynı zamanda diğer Yeni Sosyal Hareketler içindeki devrimci ve demokrat kanatlarda da ifadesini bulur.

Bugün niçin bir demokratik işçi hareketi yok?

Niçin işçi hareketi demokratik ve eşitlikçi özlemlerini Politik İslam içinde ifade ediyor ve Burjuvaziyi destekliyor?

Çünkü İşçi Hareketi büyük yenilgiler almıştır. İşçi Sınıfı Devlet ve Sendika bürokrasisi tarafından onlarca yıldan beri kafadan gayrı müsellah edilmiştir.

İşin kötüsü işçi sınıfına demokratik programı benimsetebilecek olan entelijansiyanın kendisi ekonomist olmuş durumda ve işçilere sürekli bunu şırınga ediyor.

Bu durumda demokratik bir hareketin ortaya çıkışı ve başarısı her şeyden önce, Türk ve Müslüman olarak ezen durumda olan büyük çoğunluğun içinden işçi olarak ezilenlerin demokratik bir hareketini yaratmaktadır.

Böyle bir hareketin yaratılması için ise, sosyalistler arasındaki ekonomizme ve sendikalizme karşı ciddi bir ideolojik mücadele gerekmektedir.

Ancak bu mücadele içinde şekillenmiş bir entelijansiya, ya da sosyalist aydınlar, işçilerin demokratik bir hareketinin tohumunun oluşumuna katkıda bulunabilir ve buradan tüm öznelerin içindeki radikal demokratları kapsayan muazzam bir güç ortaya çıkarılabilir.

Bu satırların yazarının burada yapmaya çalıştığı bir bakıma tam da budur.

Ama Demokrasi İçin Birlik Hareketi’nin anlamadığı, yapmadığı ve yapmak istemediği de budur.

Tam da bu nedenle, görevini böyle belirlemediği; işçi ve sosyalistler arasındaki ekonomizmi temel vuruş yönü olarak belirlemediği için ve tam aksine kendisi bu ekonomizmi büyük ölçüde yansıttığı için, bu girişim yani Demokrasi İçin Birlik Hareketi, demokratik bir hareketin oluşumunun önünde nesnel bir engeldir, kendisi hakkındaki kendi öznel değerlendirmelerinin aksine.

29 Ağustos 2009 Cumartesi
Demir Küçükaydın


[1] Burada Kutsal’ın din ile özdeş kullanımı vardır ve bu yanlıştır. Kutsal bir dine ilişkin olmayabilir. Örneğin kutsalı politika dışında bırakma da bizzat bir kutsaldır, hem de Türk Devleti’nin, Genelkurmayın kutsalıdır. Konuyu dağıtmamak için bu kavram karmaşalarına girmiyoruz.

[2] Koordinasyon toplantısında metne son şekil verilirken aslında tam da bu sorunla başka bir biçimde karşılaşıldı. Sadece Kürtlerden söz edilip Araplar’dan söz edilmemesi eleştirilmişti, bunun üzerine Arap eklendi., ama sonra Süryaniler, Lazlar, Pomaklar, Çerkezler, Romanlar vs. de ortaya çıktı. Bütün bunlar bile kimseyi bildirgede bir şeylerin temelden yanlış olduğu, bir şeylerin baştan yanlış gittiği düşüncesine getirmedi. Ama olaylar inatçıdırlar, bunlar her adımda aşılmaz sorunlar olarak karşıya dikilecektir.

 

İFTAR

İFTAR

Doğrusu bir şeyin cılkını çıkarana kadar tartışmayı hiç sevmem. Kendi görüşlerimi özet olarak belirtir, gelen eleştiriler üzerinden düşüncelerimi gözden geçirir ve konuyu kapatırım. Ama bazen insan bir yarayı deşince yetmiyor iltihabın köküne kadar gitmesi gerekiyor bu eleştiri yazısı birazda bu amaçla yazılmıştır.
Sayın Demir Küçükaydın “Ramazan vesilesiyle iftar yemeği verme meselesi üzerine” yazdığı eleştirel yazı kanımca bir çok yönü ile tartışılması ve eleştirilmesi gereken bir yazıdır Öncelikle Demir Küçük aydın Sanırım İslamı yanlış tanımaktadır.
Sayın Küçükaydın,
” Turkiye’de siyasal olan, yani devlete ve ulusa iliskin olan, sadece bir soyla, bir dille, bir irkla yani Turklukle degil; ayni zamanda dinle, yani Sunni Islam ile tanimlanmistir”….” Ama burada daha buyuk yanlis; Islam’in inanc olarak ezildiginin savunulmasidir. Bu dogru degildir. Sunni Islam, Turkiye’de sadece cogunlugun dini oldugu icin degil; politik olarak devletin de dini oldugu icin egemen ve imtiyazlidir”
Öncelikle İslam, devlet ve hukuk olarak bir şeriat rejimidir. Ama Türkiye’de bir şeriat hukukundan söz edilemez. Bu nedenle Türkiye’de vurgulanan islamın, İslamiyetle uzaktan yakından alakası yoktur. Türkiye’de vurgulanan Türk devletinin kendine münhasır resmi islamıdır. Resmi islamın yerleştirilmesi için en çok baskılananlardan biri gerçek islamdır. Türk devletinin kuruluşu hepimizin de yakından bilindiği gibi halifeliğin ve şer-i hukukun kaldırılması ile başlamıştır. Bu nedenle de suni islamın Türkiye de siyasal iktidar tarafından temsil edildiği gerçeğe uygun düşmemektedir. İktidarda temsil edilenin, islamiyetle özde hiçbir bağı olmayan resmi islamdır.
Sayın Küçük aydın, İslamı siyasal ve siyasal olmayan olarak ayırmaktadır. Öncelikle dini üst yapının tamamı olarak değerlendiren Küçükaydın, nasıl olur da bir dini sayasal olan ve olmayan olarak sınıflandırabilir. İslam bir toplumsal yaşam ideolojisidir. Bir devlet yönetim anlayışıdır Siyasi olmayan İslam İslam değildir. Küçükaydın
.” Ama gercek bir demokrat bireylerin, orgutlerin, partilerin “dini siyasallastirma” ozgurlugunu savunurken; devletin, yani ulusun ve politik olanin, dini siyasallastirma ozgurlugunu reddetmelidir… Ozetle Turkiye'de din korkunc olcude siyasaldir. ,,,,,,Turkiye'de ulusun tanimi ayni zamanda Sunni Islam’a dayandigi icin, resmi devlet dini genel olarak Islam ve ozel olarak da Sunni Islam oldugu icin, kisilerin, orgutlerin ve partilerin dini siyasallastirmasi yasaktir.”
Sayın Küçükaydın, zaten siyasal bir kurum olan İslamiyet te müslümanların siyasallaşma için mücadele vermesini bir hak olarak tanımakta ama, siyasallaşınca karşı çıkmaktadır. Siyasallaşma bir haktır ama devletleşme bir hak değildir anlayışı anlaşılır değildir.
Sayın küçükaydın ,suni islamın iktidarda ve imtiyazlı olduğunu düşündüğü için islamın ezilmediğini belirtmektedir. Türkiye tarihi suni İslam katliamı ile doludur. İslamın ezilmediğini söylemek Türkiye’yi bir Sünni İslam ülkesi olarak tanımlamak gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Türkiye islamı en korkunç yozlaştıran ve İslam olmaktan çıkarıp kapitalizmin koşullarlına göre biçimlendiren bir ülkedir. Gerçek İslam da diğer inançlar kadar baskı altındadır.
Sayın Küçük aydın
”Turkiye’de Sunni Muslumanlar inanclarindan dolayi ezilen bir ozne degildirler; aksine ezen ve egemen bir gucturler. Onlarin durumu tipki Kurtler karsisindaki Turklere benzer. Onlar Musluman olarak tipki Turkler gibi bu sistemden beslenirler ve sistemden beslenenler sistemi degistiremezler.
Kendinizi Turk olarak kabul ediyorsaniz ve ana diliniz Turkceyse, Turk oldugunuz icin Turkiye'de ezilmezsiniz; ayni sekilde Musluman oldugunuz icin de ezilmezsiniz.
Turk oldugunuz icin ancak politik fikirlerinizden dolayi baskiya ugrayabilirsiniz. Ayni sekilde Musluman oldugunuz icin, ancak politik fikirlerinizden dolayi baskiya ugrayabilirsiniz”....” Musluman, bir Erkek, bir Turk de baskiya ugrayabilir, ama bu onun Muslumanligi, Turklugu veya Erkekligi nedeniyle degil; fikirleri nedeniyle bir baski olur.”
Gerçek islamla türk İslam sentezini veya amerikancı islamı aynı kefeye koyduğumuzda Küçük aydının vardığı sonuca varmamak mümkün değil. Oysa Türkiye’de Müslümanlar politik düşüncelerinin yanı sıra gerçek Müslüman olup şeriat istedikleri için baskı altına alınmaktadırlar. Türkiye ‘de dinlere yapılan baskı Müslümanlar adına yapılıyor olsa da baskı altına alınmayanlar gerçek Müslümanlar değil, devlet dinine yani resmi İslama biat edenlerdir.

Türkler Türk oldukları için değil politik düşünceleri nedeniyle baskılanırlar görüşü de açımlanmaya değerdir.
Sayın Demir, Kürt sorununu Türk sorunu olarak değerlendiren biridir. Bunda da yerden göğe kadar haklıdır. Türkiye’de Türklük gerçektende sorunludur. Türkün bu sorunlu Türklükten kurtarılması gibi bir derdi vardır. Çünkü kabul gören Türklük demokratik muhtevası köreltilmiş emperyalist normlara uyarlanmış bir Türklüktür. Türkiye de etnik baskılar Türklük adına yapılmaktadır ve Türkler üzerinde bir baskı yoktur. Bu doğrudur.
Türklük ciddi anlamda ortaya çıkarılamadığı için pratik anlamda Türklüğe bir baskı yoktur. Olan baskılarda politik görüşler üzerinden sürdürülmektedir. Özellikle Osmanlı ve Türkmen çelişkileri detaylı araştırıldığında Osmanlı ve Türkmenler arası çatışma sadece bir Alevi- Sünni çatışması olmayıp aynı zamanda bir Türk ve Osmanlı çelişkisi olduğu da anlaşılacaktır.
Sayın Demir görüşlerine şöyle devam etmektedir
“ Basortusu nedeniyle uygulanan baskilara gelince, bu Islam’a degil, genel olarak dusunce, davranis ve orgutlenme ozgurlugune baskinin bir parcasidir..”
Sayın Demir, İslamı ideoloji ve siyaset dışı bir olgu olarak değerlendirdiği için İslamın genel farzlarına yapılan baskıları İslam’a değil İslam içindeki politik yaklaşımlara yapılmış saymaktadır. Sayın Demir Örtünmeyi politik bir yaklaşım olarak algılamaktadır.
Dini siyaset dışı gören ve göstermeye çalışan kapitalizm dini siyasetin dışına ötelemiştir. Demir de bu nesnel veriden hareketle dini siyaset dışı kabul edip, dinin temel tezlerini, dinin dışında siyasilerin özel bir girişimi gibi değerlendirmekte ve türban olayını düşünce özgürlüğü ile sınırlamaktadır.
Sayın demir; bu düşünce islamın düşüncesi değil midir? İslam’ın düşüncesi ise bu islama yapılan bir baskıyı açıklama maktamıdır?
Sayın Demir, Dinler üzerindeki baskının veya düşünce özgürlüğünü şartlara bağlamaktadır. Ezilenlerin kendileri üzerindeki baskılara karşı çıkmalarının ölçüsü olarak bu kesimlerin diğer bütün demokratik telepleri sitemesi gerektiğini ileri sürmektedir.
“Eger bu gercekten bir inanc ozgurlugu mucadelesi olsa ve bu hareket demokratik bir karakter tasisa, universitelere giremeyen kizlar bayraklarina diyanetin kaldirilmasi; imam hatiplerin kapatilmasi; din derslerinin kaldirilmasi gibi sloganlar yazarlardi”
Sayın demir sizce insanların kendi taleplerini dile getirmeleri içim sosyalist olmalarımı gerekli?
Sayın Demir haklı olarak sosyal hareketlerin iktisadi ilişkiler üzerinden doğmadığını izah etmektedir.
“Ancak bir Alevi, Kadin, Ekoloji, Baris, Ulusal Kurtulus vs. hareketinde insanlar, iktisadi iliskiler icindeki konumlari nedeniyle yer almazlar; ozgul baskilar nedeniyle yer alirlar ve bu baskilar da saf anlamiyla kapitalizmin kendi ozunden ve yapisindan dogmaz.
Yani sermaye aslinda, saf ve soyut bicimiyle cinsler karsisinda notrdur, Dinler, kulturler, soylar karsisinda notrdur. *****
******Bu ozunde demokrnatik ve kapitalizmle celismeyen ozellikleri nedeniyle bu farkli oznelerin hepsi (Yeni Sosyal Hareketler) bir demokratik program ve harekette birlesebilirler.”
Bu belirleme kısmen doğru olmakla beraber içinde eksiklikler taşımaktadır. Sosyal hareketlerin kendilerini belirleyen özgünlükler üzerinden oluştuğu doğrudur .Bu sosyal hareketler sınıf farkı gözetmeksizin özgünlüğün tamamını kapsar. Ancak bu özgünlüklere dönük baskılar iktisadi ilişkilerden azade değildir. Örneğin kapitalizm uyguladığı ulusal baskının birde sömürgeleştirme yönü vardır. Ve ezilen ulus iktisadi olarak ta sömürülür. Bu nedenle Kapitalizmin sömürgeci ilişkilerinde cinsler, dinler, kültürler karşısında hiçte nötr değildir. Eğer bir nötrlük olsa asimilasyondan söz edilemezdi sömürgecilik diye bir şey olmaz ulusal kurtuluş hareketleri de olmazdı.
Ayrıca Kapitalizm kültürler arasında hiçte nötr değildir. Nötr olsaydı Avrupa oryantalizmi veya batıcılık diye bir ayırımı yaratmaz ve yaşatmazdı. Ayrıca emperyalizmin girdiği ülkelerde feodal gerici unsurları koruduğu ve bunlara dayanarak sömürüsünü gerçekleştirdiği gerçeğine baktığımızda emperyalizmin dinlere, cinsiyetlere karşı da nötr olmadığını görmek pek de zor değildir.
Sayın Demir ulusların değil de, halkların kendi kaderini tayin hakkını mı savunuyor.?
“Demokrasi Icin Birlik Hareketi, butun bu ozneler icinde birligi degil, bu ozneler icindeki demokratlar ile demokrat olmayanlarin bolunmesini ama butun bu farkli ozneler icindeki demokratlarin birlesmesini savunmali ve temsil etmelidir… Ornegin Aleviler, Kurtlerin, Kadinlarin, Escinsellerin, Ekolojistlerin, Isclerin demokratik taleplerini de radikal bir demokrasi anlayisiyla kendi bayraklarina yazdiklarinda bu gucleri kazanip toplumun cogunlugunun destegini kazanabilir ve bu sistemi degistirebilirler."
Sosyalistler ulusal kurtuluş hareketleri ve proleter devrimlerin ittifakını gündemleştirirken ezilen ulusun sadece sosyalistlerinin mücadelesini değilde tüm ulusla ittifakı önermekle hatamı yapmıştır?
Ezilen ulusun haklarından yana olmak derken sadece ezilen ulusun demokratlarımı bahis konusudur?
Sanmıyorum . Durum sayın demir’in belirttiği gibi olsaydı, Marks ve Engels İngiliz proletaryası dururken İrlanda nın kurtuluşunu esas almazdı. Yine durum bu olsaydı. SSCB ‘den ayrılan Finlandiya’nın burjuva öncülüğünde de olsa kendi kaderini tayin hakkı tanınmaz Finlandiya proletaryası ile birlikte Finlandiya’ya karşı savaş açardı.
Kuşkusuz her sosyalist, sosyal hareketlerde sosyalist veya demokrat damarın güçlenmesini arzular ve bunun için mücadele verir. Ancak, asıl olan farklılıkların farklılığından doğan haklarına kavuşmak için dayanışma ittifak veya birleşmesidir. Zira ezilenler ezildikleri için demokratların eşitlik özgürlük mücadelesinde birleştikleri bir güçtür. Saygılarımla

Din'in Türk'ü, Kürt'ü, Acem'i Aynı!

Safa Kaçmaz
TOPLUM VE TARİH

Din'in Türk'ü, Kürt'ü, Acem'i Aynı!

Birbirlerinden oldukça "bağımsız" görünen aşağıdaki haberlerin
"birleştiren ekseni" İslam'dır ve İslam'dan "demokrasi" beklemek; özgürlük kapısına "İslami dualar"la gitmek olanaksızdır.

Kürt'ler şimdi,"açılım sürecine" , aslında, "İslami Ümmet Kardeşliği" mi, yoksa "demokratik özgürlük" mü... biçimindeki tercih temelinde giriyorlar..

Dinsel söylemleri dilinden eksik etmeyen Ayhan Bilgen'in tutumları, "imanlı biri olduğunu" her fırsatta yinelemeyi önemseyen Osman Baydemir'lerle oldukça örtüştüğüne göre, AKP dinciliğinin "İslami demokrasisi"nin hayli etkili olduğu görülüyor.

"Kürt meselesi"nin İslami çözüm biçimi, demokratik bir temele sahip değildir.
Şeriatcı ümmetçilikten demokrasi çıkması eşyanın tabiatına aykırı...

http://toplumvetarih.blogcu.com

http://toplumvetarih.blogcu.com/din-in-turk-u-kurt-u-acem-i-ayni_5032973...

*-*-*-*