Dönüşü Olmayan Yolun Sözcülerine

Tutsaklaşan bugünlerin inadına, yarınların özgürleşmesi için simdi yapılması gereken bir iş var. Kutsal bir iş zorbalığa ve yalana dayalı düzenin kaybedeceği, özgürlüğün ve adaletin kazanacağı bir dünyayı yaratma işi… Karartılmış dünyaların nasırlanmış yüreklerin insanlığın doğduğu topraklardan yükselen kutsal güneşin aydınlığı ve görkemiyle tarihin amansız zamanlarına gömüleceği bir dünyayı yaratma işi… İnsanlığa sahip çıkma işi… Acı ve öfke dolu olan yüreklerin bir volkan misali gibi göklere yükselip, tutsak edilmiş sevdaların ve güzelliklerin özgürlük yoldaşı olabilmenin yılmaz savaşçılığına… Tarih kararını vermiştir. “ONURSUZ BİR YAŞAM ASLA” bunun dışında hiçbir yaşam kabul edilmeyecektir. Ya barış kazanacak ya da bin yıllık kirlenmiş tarihin bataklılığındaki lanetli ölüme yani onursuz yaşamın hükmüne katlanacağız. Ya beynimizin katili olacağız ya da özgürlük savaşın onuruyla yüreğimize sahip çıkmanın saygısını kazanacağız…

Saygısını kazanmak demek yaşamı ciddiye almak, insanlığı ciddiye almak demektir. İnsanlığı anlamak ciddi bir iştir. Onu basitleştirmek, anlamsızlaştırmak bir tükeniştir. Yaşamı ciddiye almamak sistemin kölesi olmak, içinde yaşadığımız dünyanın lanetli kişiliğine bürünmektir. Kısacası ruhta ve düşüncede köleliği yani değersizleşmeyi kabul etmektir. Köle kişilik ve ruh lanetlidir. Buna neden olan şeyler ise tıkanma ve çözümsüzlüktür. Yani keyfilik… Keyfiyet sistemin kölesi olmak, tek otoriter tarafından kullanılmak, iddiasızlık, iradesizliktir. İrade sahibi olmanın koşulu pratikçiliğidir. İnsanları sistemde etkileyen güçte budur…

İşte barış mirasçıları bu halkı müthiş düşünce gücüyle etkilemedi. Halkı etkileyen pratikleri oldu. Samimiyet ve irade etkiledi. Buna karşın birkaç soru sorulabilir. Gerçekleşenin ötesinde yaratılmak istenen neydi? Bu halk neyden etkilendi, neye geldi? Mücadelenin güzellik ve çirkinlik savaşında iyi-güzel savaşma gücünü nerden aldı? ve benzeri sorular. İşte bunun cevabı ise; insani ruh ve onun yaşam gerçeği…

Bize güzel bir dünya ve rahat bir gelecek vaat etmediler. Tarihi birlikte yazmaya çağırdılar. Acısız değil, acıların içinde güzelleşen insanlar olmamızı istediler. Bize özgürlüğü vaat etmediler. Özgürlüğü bütün görkemiyle birlikte yaşamımızı istediler. Bize özgürlüğün tanımı yapmadılar, özgürlüğü yaşayarak tanımını istediler. Özgürlüğün zaferi olduğunu söylediler ve dağların ardındaki güneşin izini sürerek oraya doğru gittik. Onunla aramızdaki mesafeye yaklaştıkça o artık bizim yüreğimizdeydi. Yani onunla olmak onun gösterdiği yolda yürümenin adı oldu. Ve bu yürüyüşte güçlü olanı istediler. Güçlü olan insan, dayanan insan kazanırdı. Mükemmellik hep bir adım ötesidir. Tıpkı özgürlük gibi… Yürüyüşün ve sonsuz akışın durmaması buydu. Hep var olanı kabul etmediler. Çünkü hep ondan daha güzeli vardı. En güzelini istemek için de mücadele gerekirdi. Mücadele etmek yaşamın bir gereğidir. Bu yaşam zerresine kendi canından can katmak en büyük tutku oldu. Ve bu tutkuyla onlar bizi de içine alarak sonsuz kıldılar. Yaşam bir çizgiydi artık, tutkunun çizgisi…

Ve tutku dağlara doğru yürüdükçe rotasını doğru çizmeye devam ediyordu. Çizgiler netti, cevaplar net oldu. Halkında bu çizgiye muktedir olduğunu gördüler ve gösterdiler. İşte budur insani ruh. Bunun dışında insanlığın tanımı yok. Bu sözlere, bu ruha bağlılığın temel ölçütü ise kişinin pratiğidir. İşte çözüm pratikle olur.

Ve Hrant seslendi Rakel'e...

'Bizler, kimsenin işine yaramayacak yitik anılar toplamı olarak kalacağız Sarya. Kitaplar ve dergiler resmi şeylerden söz edecek. Dağların güzel kızı Rozerin nerede? Rozerin"in gözü gibi koruduğu defter nerelere savruldu? Her mola ve fırsatta yazıp gözümüz gibi koruduğumuz notlarımızı içeren defter kayıp oldu Sarya. Tıpkı Rozerin"in düşleri gibi. Bizim resmi olmayan hayatlarımızı Rozerin gibi yazan olmayacak...Duygu ve düşüncelerimizle yitik bir kuşak olarak kalacağız biz."