Kapitalist Modernitenin Aşılma Sorunları ve Demokratikleşme
İmralı Cezaevine alındığımda beni ilk karşılayan, Avrupa Konseyi’ne bağlı İşkenceyi Önleme Komitesi’nin başkanlık düzeyindeki temsilcisiydi. Söylediği ilk söz, “Bu cezaevinde kalacaksın, biz de Avrupa Konseyi üzerinden denetleyip bazı çözümler geliştirmeye çalışacağız” oldu. Dostluğa tarihte eşine ender rastlanan bir ihanet temelinde beni ABD-CIA denetimine teslim eden Yunan ulus-devletinin Türkiye Cumhuriyeti’yle ilişkileri çıkar denklemine eklenince, ‘çıplak krallar ve maskesiz tanrılar çağında’ İmralı kayalıklarına Prometheus efsanesine taş çıkartan biçimde bir kadercilik mahkûmiyetine düçar oldum.
Bu sürece yol açan Suriye çıkışındaki denklem daha da çarpıcıdır. Beni Suriye’den çıkartan anlayış, özünde dostluğa çizdiğim paye ve İsrail’in Kürt politikasındaki çelişkisinin çarpışmasına dayanır. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında Kürt sorununun patronajlığına soyunan İsrail, benim şahsımda giderek etkili olmaya başlayan ikinci bir Kürt çözüm tarzına tahammül edemeyecek denli hassastı. Hesaplarına kesinlikle uygun düşmüyordu. Hakkını inkâr etmemeliyim; MOSSAD dolaylı yoldan beni kendi çözüm yoluna davet etti. Ama buna da ben, ne ahlaken ne siyaseten açık ve hazır değildim. Suriye Arap yönetimi taktik yanı ağır basan bir ilişki biçimini asla aşmak istemedi. Kaldı ki, Hafız Esat önderliği ABD-Sovyetler Birliği hegemonya çatışmasına dayalı olarak vücut bulmuştu. Sovyetler’in çözülüşüyle birlikte kritik aşamada hiçbir taktik ilişkiyi koruyacak durumda değildi. Benimle –PKK oluşumuyla- Türkiye’yi dengelerken, bir anlamda 1958’deki Suriye üzerindeki Türkiye Cumhuriyeti’nin tehdidine ve aşırı İsrail yanlısı eğilimine yanıt arıyordu. PKK’nin uygun araç olması uzun süreli bir taktik ilişkiye imkân verdi. Bu ilişkinin ikinci bir Kürt politikasına yol açabileceği pek görülmek istenmiyordu. Türk yönetimlerinin bütün çabaları bu anlamda etkili olamıyordu.
Bu kısa hatırlatma bile beni Suriye’den çıkartan esas gücün İsrail olduğunu gösterir. Şüphesiz ABD’nin siyasi ve Türkiye’nin askeri baskıları da bunda rol oynamıştır. Unutmamak gerekir ki İsrail, Türkiye ile daha 1950’lerde kapalı antlaşmalar içinde olup, 1996’da ikinci ‘anti-terör’ adı altındaki ilave bir antlaşmayla ABD-İsrail-Türkiye Cumhuriyeti’nin anti-PKK ittifakı tamamlanmış oluyordu.
Bu sürece eklenmesi gereken diğer önemli bir faktör, ABD ve İsrail’le ilişki içindeki KDP ve YNK yönetimiyle, 1992’de oluşturulan Kürt Federe Meclis ve yönetimiyle Türkiye Cumhuriyeti arasında sağlanan anti-PKK temelindeki işbirliğiydi. Şüphesiz o günün koşullarında Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri ve silahlı kuvvetleri taktik bir anlayışla hareket ediyorlardı. Ancak tarihin kendine has bir yürüyüşü vardı. Çok çeşitli algılamalar önemli gelişmeleri belirler. Türkiye’nin günümüzde çokça öfkelenen tarihsel yanılgısı dar, bencil, tek taraflı bir algıdan kaynaklanmaktadır.
1998’de aleyhteki bu faktörlerin birleşmesiyle Suriye’den çıkış gerçekleşti. Açıkça belirtmeliyim ki, ben de Suriye’den çıkma gereğinin tamamen farkındaydım. Aşırı bir bekleme dönemi geçirdim. Ama Kürdistan için gelişen politik çizginin çekiciliği ve stratejik düzeye çıkartmak istediğim dostluk yaklaşımım beni adeta tutsak etmişti. Suriye yönetimi en üst düzeyde bunun sakıncasını önemle belirtmişti. Bunu itiraf etmem gerekir. Ama ben halen stratejik bir halklar dostluğunun önemini ve vazgeçilmezliğini savunmak durumundayım. Beni Yunanistan’a çeken anlayış da aynıydı. Yunan devletiyle olmasa da, halkıyla değerli dostluk ilişkileri geliştirmek ikinci düzeyde ilgimi çekmekteydi. Klasik kültür ve trajik tarihleriyle alışveriş oldukça önemliydi; dostluğun gereğini dayatıcı nitelikteydi.
Diğer bir çıkış yolum Kürdistan dağlarıydı. Daha çocukken diğer bir ismim de ‘Dînê çolê, dînê çîya’ idi. Dağ, çöl delisi anlamına gelir. Fakat iki etmeni hesaplamam bu yolu ikinci plana bırakıyordu. Dağda, ülkede olacağım yöre üzerine her tür silahla bombalamanın kaçınılmazlığının halk ve yoldaşlar üzerindeki tahribatıyla ilişki darlığı dikkate alındığında, sadece askeri yolda yoğunlaşma, tümüyle askeri yola sapış kaçınılmazdı. Diğer önemli bir husus olarak gençliğin inanılmaz eğitimsizliği, onları mutlaka eğitmem gereği beni alıkoyuyordu.
Özcesi Türkiye’de resmi, gayri resmi birçok çevrenin “İşte sıkıştırdık, bak nasıl sonuç aldık” iddiası fazla gerçeği yansıtmıyor. Nitekim aynı sıkıştırma politikası İran ve Irak üzerinde halen yoğunca denenmesine rağmen, sonuç vermek yerine kör bir saplantıya yol açmıştır. İçine girilen Suriye ve İran taktik ilişkisinin ne tür sonuçlara gebe olduğu ise şimdiden kestirilemez. Çok şeye gebe bir politikaya tevessül edildiği söylenebilir. Ya ABD-AB-İsrail ya da İran-Rusya-Çin ikilemi keskinleştiğinde, acaba Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri her sonuca hazırlar mı?
Atina-Moskova-Roma hattındaki üç aylık maceramdan çıkardığım dersler şüphesiz tarihi değerdedir. Bu savunmamın temel kavramı olan kapitalist moderniteyi içine gömüldüğü bin bir zırh ve maske içinden tanıyabilmem bu macerayla direkt bağlantılıdır. Bu olmasaydı, belki bu çözümlemeleri yapmam şurada kalsın, ya klasik bir ilkel-milliyetçi ulus-devletçilikte çakılı kalacaktım, ya da yüzlerce örneği gibi, hatta devlet kuranları da dahil, klasik bir sol hareket olarak kaderimi sonlandırabilecektim. Kesin konuşmamayı bir sosyal bilgi ilkesi olarak hep göz önünde bulunduruyorum. Ama şu anki çözüm gücüme kavuşamayacağıma dair güçlü bir sezgim var.
Benim için açıktır: Kapitalist modernitenin asıl gücü ne parasından ne silahından kaynaklanmaktadır; sonuncu ve en güçlüsü olan sosyalist ütopya da dahil, tüm ütopyaları her renge bürünen, en değme sihirbaza taş çıkartan kendi liberalizminde boğması asıl gücünü oluşturmaktadır. Tüm insanlık ütopyalarını kendi liberalizminde boğması çözümlenmedikçe, kapitalizmle mücadele şurada kalsın, en benim diyen düşünce ekolü bile en iyisinden bir hizmetkârı olmaktan kendini kurtaramaz. Marks kadar kapitalin çözümünü yapanolmamış, Lenin kadar devlet ve devrim üzerinde çok az kişi yoğunlaşmıştır. Ama bugün açığa çıkmıştır ki, çok zıddı geçinseler de Marksist-Leninist gelenek azımsanmayacak düzeyde kapitalizme materyal ve anlam hediye etmiştir. Çünkü yine tarihin farklı algılar toplamı olan iradelerimizin beklentileri üzerinde sonuçlar doğurması çokça rastlanır bir durumdur. Bunu bir kader ve kaçınılmaz bir diyalektik ilişki olarak belirtmiyorum. Tersine, özgürlük ütopyaları üzerinde daha yoğunca durulması gerekir diye bir sonuç çıkarıyorum.
Liberalizmin tahrik ettiği birey ve toplumunu çözüp kendi doğal insani mecrasına akıtmadıkça, sonuç toplumsal kanserle ölüm olmaktan öteye gitmez. Bunu uzun uzun anlatacağım.
Şunu demeye getiriyorum: Beni İmralı Cezaevine buyur eden Avrupa Konseyi temsilcisi, hem de yetmiş yaşındaki hanımcığın arkasındaki büyücü sistemi, kapitalist moderniteyi çözmedikçe kaderimi doğru çözemeyeceğim açıktır. Süreç baştan sona kadar İsrail-ABD-AB ve çözülmüş bir Sovyet Rusya tarafından yaratılmıştır. Suriye, Yunanistan ve Türkiye hükümetlerinin rolü ise ikinci el bürokratik hizmetlerden öteye gidemez.
Sorgulama sürecinde açıkça Türk yetkililerine -ki dört temel kurumun; Genelkurmay İstihbaratı, Milli İstihbarat Teşkilatı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma İstihbarat temsilcilerine-, beni yakalamakla sevinmelerinin anlamsız olduğunu söyledim. Beni alçakça ve çöl bedevilerinin bile asla insani niteliklerine yakıştıramayacakları bir kalleşlikle, dost ilişkisini eşi görülmemiş bir komployla kullanarak uçağın içine atıp çullanmaları yiğitçe bir savaş tarzı değildir. Bu gerçek bile ABD’nin hegemonu olduğu kapitalist modernitenin ne menem bir liberalizm olduğunu çok çarpıcı bir örnek olarak ortaya koymaktadır: Baskı ve istismarda sınır tanımayan sistem.
Mücadele sistemimde Türk ulus-devletçiliğini tanımıyor değildim. Tek başıma da olsa, en zayıf halimle karşı çıkma cesaretini gösterdim. İyi mücadele ettiğimi de tanık olan herkes bilir. Bunda yadırganacak yan yok. Ortada olan, Kürtlük için bir ölüm fermanıdır. Ya insanlığımdan, onurumdan vazgeçmeyip direnecektim, ya da rengi ve cinsiyeti bile belli olmayan bir kölelik içinde yitip gidecektim. Bu gerçekliği tartışmıyorum. Buna öfke de duymuyorum.
Öfke duyduğum temel nokta düşünce, ideoloji ahmaklığının önüne bir türlü geçememekti. Öyle bir sistem ki, sözde insan hakları nerdeyse yere göğe sığdırılmaz. Ama gerçekte olan ise, hiçbir canlı sisteminde gözükmeyen kendi öz türüne, bir grup insanın tüm insanlığa biçtiği sömürü ve savaş payesidir. Bununla da yetinmeyip, doğanın altı ve üstü de dahil, tüm çevreyi zehirleyip insanlığa sunmasıdır.
Doğduğum toplum neolitik köyün kültürel etkileriyle yüklüydü. Saf bir dostluk, kalleşçe olmayan mücadele esastır. Bu duygularla büyümüştüm. Fakat tüm uygarlık süreçlerinin dışında ve en olumsuz etkilerini katı bir yabancılaşma biçiminde çoktan kader haline getirme yetmiyormuş gibi, kapitalist moderniteyi en sert ve muhafazakâr gelenekle birleştirerek, şovenizmin uç sınırında bir etnik milliyetçilikle ulus-devlet kuşatmasına alınmak, çözülmesi en zor ideolojik tahakkümdür. Buna her an eli tetikte bir çıplak zor eklenince, daha doğmadan mıh gibi yere çakılma kaderin diğer adıdır.
Türkiye Cumhuriyeti sınırlarından çıkış öyle ahım şahım bir direniş sonucu olmadı. Bu, dogmatikçe bağlanmış birkaç sol ulusal sorun çözümlenmesine yeni bir yaşam alanı aramaktı. Ortadoğu’daki PKK, sistemin boşluklarından bazı sonuçlar almaktan öte bir şansa sahip değildi. Ama yine de bir sistem karşıtı olarak varlığını sürdürme ve geliştirme Ortadoğu için küçümsenmemesi gereken bir anlayıştır.
Kendini kalıcı bir biçimde dağlar başta olmak üzere silahlı direnişe taşıması, doğuracağı sonuçlar bakımından önemlidir. Kürtler için ise giderek politikleşme anlamına gelmektedir. Klasik işbirlikçi unsurlardan kopuş ilk defa bir özgürlük alternatifini algılanır kılmaktadır. Hem klasik ortaçağdan kalma despotik rejimler, hem ona eklemeli sözde çağdaş ulus-devletler açısından ne beklenen, ne kabul edilecek bir çıkış söz konusudur. Hem Kürt işbirlikçilerin hem bölge ulus-devletlerinin, emperyalist hegemonların “PKK terörist örgüt” dayatmalarında anlaşmaları bu nedenledir. Özgür Kürt, birey ve toplumuyla tüm ezberlerini bozmaktadır. İslam’ın fetihçi ideolojisiyle liberalizmin milliyetçi ideolojileri çoktandır özgür Kürtlüğü defterlerden silmiş olup tarih dışı saymaktaydı.
Şahsımda dışlanan ve tek kişilik bir ada cezaevine mahkûm edilmek istenen, esasta bu özgür Kürtlüktür. Dokuz yıldır tek başına İmralı’da günlük olarak uygulanan politikalar sistemlidir. Sadece Türk cezaevi politikaları olarak yaklaşım göstermek önemli yanılgılara yol açar. Bu da hem Kürtler hem Türkler için beraberinde politik çözümsüzlükler, çatışmalar doğurur.
Fakat şunu da çok iyi algıladım ki, Türklük ne kendi adına savaşabilir, ne de barışabilir. Kapitalist modernitenin ona biçtiği rol, Türk halkı da dahil, tüm Ortadoğu halklarının kapitalist sistemin baskı ve sömürüsüne açık hale getirilmesinde kaba bir jandarma rolü oynamak, bekçilik ve gardiyanlık yapmaktır.
Hem Avrupa’nın içinde, hem dışında, sağlam kazığa bağlanmış Türkiye ve Anadolu kültürleri onlar için çok önemlidir. Uygulanan herhangi bir politika değildir. En incelmiş politikalarla stratejiler büyük oranda el altından kapsamlıca ve birleşik olarak yürütülmektedir. Gerek NATO, gerek AB ilişkileri bu bağlamda daha iyi algılanabilir.
Buraya kadar anlatmak istediğim hususlar bile, kapitalist moderniteyi derinliğine kavramadıkça anlamlı bir savunma yapamayacağımı göstermektedir. Savunmanın dayanaklarının kuru bir hukukla hiç anlam kazanmayacağı açıktır. Yüzeysel bir politik ve stratejik yaklaşım ‘yeniden yargılanma’ sürecinin neden örtbas edildiğini açıklığa kavuşturmayacaktır. Yeniden yargılanma algılanması, özgür Kürtlük çözümünü açıklığa kavuşturması açısından da büyük önem taşımaktadır. Gösterimsel Türk yargısına ‘Demokratik Cumhuriyet’ çıkışım, AİHM’deki davada ‘Sümer Rahip Devletinden Demokratik Uygarlığa’ ve ‘Bir Halkı Savunmak’ adı altında, özde gerçek demokrasi ve adaleti anlaşılır kılmaya çalışmaktaydı. Yeniden yargılanma ise, ‘kapitalist moderniteyi sorunsallaştırma ve aşılması’ gereğini, demokratikleşmenin hem siyasi sistemini, hem özgürlükle bağlantısını çözüm alternatifi olarak anlam zenginliğine kavuşturmayı amaçlamaktadır. Dolayısıyla bir kez daha savunmalarımın bütünlüklü ve tamamlayıcı niteliğini ortaya koymaktadır.
İmralı’daki ilk yargılamanın bir gösteri oyunu olduğunu söylemiştim. Gerçekten hukuki savunma yapacak koşullar yoktu. Her şey en ince detayına kadar önceden planlanmıştı. Kararın verileceği gün, seçilen başyargıcın niteliği ve memleketinden tutalım, katılımlar, süre ve basının, medyanın kullanılışına kadar her şey plan gereği yürütülmekteydi. Bu konuda ABD ve AB’yle de anlaşılmıştı. Bana düşen, bu durum karşısında sahte bir hukuk savunmacısı olmak değildi. Ortada hukuk zaten yoktu. Bu, AB açısından da geçerliydi. Tüm sorun, benim temel Kürt sorunu kapsamında nasıl kullanılacağıma ilişkindi. Her şey bu amaca hizmet etmeliydi. Zaten Kenya süreci baştan sona AB hukukunun çiğnenmesiydi. Kenya hukuku, hatta Türk hukuk sistemi bile çiğnenmişti. İdamı sürekli gündemde tutmaları politik sonuca ilişkindi. Güya korkmuştum. Dolayısıyla sürekli canlı tutulması işe yararlıydı. Bu durumlar karşısında yapmam gereken, politik sürece katkı sunmaktı. Bunun için savunmaların politik mesaj niteliği önemliydi. Ayrıca sonuca yol açan yanılgılara köklü yanıtlar aramak yapılması gerekendi. Böyle yapılmaya çalışıldı. Bu süreçte tüm savunmalara hâkim olan anlayış bu temeldeydi. Oyuna en az alet olmak ve özgürlük mücadelesine katkı sunmak ancak bu temelde mümkün olabilirdi.
Açık söylemeliyim ki, AİHM’den tutuklanmamın hukuka aykırı olduğuna dair hüküm vereceği beklentisi içindeydim. Böylelikle adil bir yargılanma imkânı doğabilirdi. Bu hüküm çok açık bir haksızlıkla verilmedi. Geriye yargılamanın adil gerçekleşmediğini söylemek zorundaydı. Zaten her şey açıkta ve seyirlik konumundaydı. Uzun süre beklendikten sonra adil yargılanmayı beklerken, AB Konseyi tek taraflı Türk Hükümetiyle uzun görüşmeler sonucunda ve kendileri açısından önemli politik tavizler karşılığında, tam bir hukuk skandalı olan ve onlarca noktada hukuka ters girişimlerle sözde dosya üzerinde eski Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin kalıntısı olan Ankara 11. ve İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemeleriyle dosyalar eskiden olduğu gibi hükme bağlandı. AB Bakanlar Komitesi’yle bu temelde uzlaşıp, dosya tekrar AİHM’e iade edildi. AİHM’in tavrı halen beklenmektedir. Kendi adil yargılama kararına karşı tavrı gerçekten merak konusudur. Asıl hukuki savunmayı bu yeniden yargılama sürecinde yapmaya hazırlanırken, böylece boşa çıkarıldık. Dolayısıyla hukuki yargılanma bir gösteri olmaktan öteye gidemedi.
Bu süreçte daha iyi anlaşılan husus, PKK, benim şahsım ve Kürt sorununun geneli konusunda ABD-AB-Türkiye Cumhuriyeti’nin yoğun bir iletişim ve uzlaşma arayışında olmalarıdır. Türkiye geniş ekonomik tavizler karşılığında Türkiye’deki Kürt sorununu tasfiye ederken, Irak’taki Kürt Federe devlet oluşumunda da şartlı bir destekleme tutumunda ısrarlıdır. Bu konularda çok yoğun görüşmelerin yapıldığı her gün daha çok açığa çıkmaktadır. Zaten ABD ile bu taviz ve uzlaşmalar açıktan yürütülmüştü. Demek ki bu uzlaşmalardan en önemlisi benim tutuklanmam, yargısız infaz altında tutulmam ve Türkiye’de Kürt sorununun tasfiyesi, PKK’nin ‘terörist örgüt’ ilan edilmesiydi. IMF ve AB Kopenhag Kriterleri ise kirli uzlaşmanın iyi birer kılıfıydılar.
Açıkça belirtmeliyim ki, AB kurumlarından bu denli kirli ve kuşkulu tavırlar beklemiyordum. Bu gerçekler beni AB’nin insan hakları ve demokratik normları konusunda derin bir sorgulamaya itti. Konulara yoğunlaşmam, sorunların daha köklü olduğu ve aşılmalarının da o denli köklü yaklaşımlar gerektirdiğiydi. Şüphesiz insan hakları ve demokrasi konusunda AB ileri bir hamleye sahiptir. Bu yönüyle dünyamızın umut kapısıdır. Ama temelindeki kapitalist modernite onu zincir gibi bağlamış olup, daha ileri hamleler konusunda karamsar kılmaktadır.
Rus devrimcileri kendi devrimlerinin zaferinin Avrupa’nın en azından bir bölümündeki devrimlerle garanti altına alınacağını düşünüyorlardı. Ama bu beklentilerin gerçekleşmediği bilinmektedir. Tersine, Avrupa liberal karşıdevrimi Rusya ve öncülük ettiği tüm sistemi kendi içinde eritti. Aynı şey günümüzde demokratik devrimler için de söz konusudur. Avrupa’dan beklentinin aynı sonuca yol açmaması için, küresel sermayenin en gelişkin çağında küresel demokratikleşme arayışında olmak daha gerçekçi bir yoldur. Avrupa’daki demokrasi, insan hakları ve özgürlükler katkılarını ancak bu paradigma altında anlamlı kılabilir.
Ana hatlarıyla açıklamaya çalıştığımız bu gerekçeler ‘adil yargılanmanın’ neden gerçekleştirilmek istenmediğini bütün derinliğiyle ve temel kategoriler üzerinde çözmeyi gerekli kılmaktadır. Savunma gerçekliğimde daha önce işlediğim ana hususları esas kaynaklarına indirgemeyi önemli kılmaktadır. Her ne kadar aşırı indirgemecilik algılamada ciddi yanılsamalara yol açsa da, sorun modernite kaynaklı olduğunda bu sakıncaları göze almak gerekir. Zaten çözmeye çalıştığımız ana bölümler iç bütünlüğe sahip olup indirgemeciliğin sakıncalarını asgariye indirecektir.
Girişten sonra ele almak istediğim öncelikli bölüm Yöntem ve Hakikat Rejimi’dir. Bilindiği gibi yöntem alışılagelen inceleme-araştırma yoludur. Tarihte ve günümüzde denenen bu alışkanlıkları tanımlamak aydınlatıcı olacaktır.
Olumlu ve sakıncalı yönleriyle yöntemcilik anlayışlarının temel nedenlerini açıklamak çözümlememizde kolaylık sağlayacaktır. Yöntem hastalıklı olmasa da, takip edilecek bir yol her zaman gereklidir.
Hakikat rejimiyle kast ettiğimiz husus ‘yaşamın anlamına en iyi nasıl ulaşabileceğimize’ ilişkindir. İnsan düşüncesini çok meşgul etmiş ‘hakikat, gerçeklik’ nedir, nasıl ulaşılabilir veya ulaşılamaz sorunsalına cevap aramak, her ciddi araştırma için çözülmesi gereken hususların başında gelir. Bütün insanlık muhayyilesini, zihniyetini adeta tutsak eden ‘nesnellik’ ve ‘öznelcilik’ kavramlarıyla birlikte bazı ana düşünce kuramları deşifre edilmeye çalışılacaktır.
Toplumsal Gelişmede Anlamlı Bir Mekân ve Zaman Ayrımı bölümünde esas olarak temel toplumsal kategorilerin inşa edilme sorunlarında zaman ve mekândan kopuk ele alınamayacakları aydınlatılmaya çalışılacaktır. Gerek toplum biçimlenmeleri, gerekse özsellikleri ya kuru ‘tarihsel olaylar’ biçiminde, ya da sanki hiç mekânsal kayıtlar yokmuş gibi soyut anlatımlar toplumsal algılamalarımızı tam bir keşmekeşe, en rezil çıkarlara alet etmeye, sonuçta ‘gerçek’ adı altında tam bir toplumun yalansamalı retoriğine, demagojisine yol açmaktadır. Toplumsal gerçeklikler inşa edilirken, özselliklerin zaman ve mekân boyutları olanca açıklığıyla esas alındığında, ‘insan yaşamı’nın anlamlı kılınma olanakları artacaktır. Birçok kavram ve kuramın büyük safsatalar, aldatmacalar, yanılgılar spekülasyonu, ‘söz klişeciliği’ olduğu anlaşılabilecektir. Somut olarak günümüz uygarlığının -başat olanı kastedilmektedir- tarihsel ve mekânsal gelişimi ana unsurlar halinde anlamlandırılmaya çalışılacaktır.
Çıplak Krallar ve Maskesiz Tanrılar Çağı bölümünde, kapitalizmin bir üretim biçimi olarak doğuşu ve toplumda yol açtığı kanserleşme açıklığa kavuşturulmaya çalışmaktadır. Görünüşte çok açık olan, özde ise kendine bağladığı siyasi iktidar ve bilimle inşa ettiği, herkesin herkesle savaştığı ve bilimcilik yöntemiyle, kavram ve kuramlarla bu savaşı zihni alanda egemenliğinden kurtulamaz bir döngüye yol açmanın içyüzü deşifre edilmeye çalışılmaktadır. Öyle bir sistem ki, Marksizm, anarşizm, ulusal kurtuluş ve hatta sosyal-demokrasi gibi akımları, kendisine karşı savaşan tüm akımları kendi hizmetinde kullanmaya elverişli bir alete dönüştürme yeteneği açıklanmaya çalışılmaktadır. Başlangıçta tüm toplumların hor gördüğü metalaşma ve değişim değeri nasıl oldu da topluma hükmeden yeni tanrılar oldular? Eskinin kendini rengârenk kıyafetlere büründüren, kale ve saraylarda apayrı yaşamlar halinde ayrıcalıklaştıran çok az sayıdaki kralları nasıl oldu da aşırı çoğalmış ve çıplak biçimde tebaalarından ayırt edilmez hale geldiler? Çok bilimcil, çok iktidarlı ve maddiyatlı bir sistem olduğu halde, neden çevresi ve içyapısıyla en cahillerin bile yol açmayacağı hastalık ve ölümlerle tükenen topluluklara dönüşülüyor? Bu soruların sırları alınarak cevaplar bulunmaya çalışılacaktır. Gerek ekonomi, sosyal yapı ve siyasal kurumlarıyla bölümlediği ulus-devlet bölünmeleri, gerek bu anlayışlardan, teoremlerden kaynaklanan bilimsel bölünmelerin gerçek rolleri, yaşamı nasıl anlamlaştırdıkları veya anlamsızlaştırdıkları irdelenecektir. Milliyetçilik, bireycilik gibi resmi din olan liberalizmin asıl rolü anlaşılır kılınacaktır. Kapitalizmin toplumların iç ve dış yapısında sürekli savaş olduğu, bu anlamda yaşamın gergin, stresli bir kriz ve kaos hali olduğu gösterilecektir.
Özgürlük Ütopyalarıyla Tekrar Yaşamak Çağı adlı bölümde kapitalist modernitenin kaos ve krizli yaşamından tekrar özgürlük ütopyalarına kavuşmuş yaşam tarzlarına nasıl kavuşulacağı irdelenmektedir. Maddi yapıların egemenliği altındaki kapitalist modern yaşamdan kovulan ütopyalı, büyüleyici yaşam ifadelerine tekrar kavuşmak için yeni ruhsal, zihinsel anlam bütünlüklerine nasıl erişileceğinden, ‘özgür yaşam’ dediğimiz evrene kanat açılmaktan bahsedilecektir. Anlamı kovan kapitalist modern kalıpların ölmekten bir kaçış hali iken, aslında nasıl da ölüm ve yaşam ikilemini anlamsız kılarak kutsalı bozdukları ve yaşamı tüm sihirli, büyüleyici, şiirsel yanlarından kopartarak ebedi bir ölüm ve mahşer çağını inşa ettikleri gösterilecektir. Sembolik olarak postmodernizm gibi kavramlarla pek anlaşılır kılınmasa da, eklektik olarak birçok ifadesine rastlanan ütopyalı özgür yaşam seçeneği evrensel bayram hali olarak anlamlandırılmaya çalışılacaktır. Bu yaklaşımın öyle çokça işlendiği gibi bir üretim biçimi, toplum biçiminden ziyade, bu tip ayrımlarla içinden çıkılmaz hale gelen kavram ve kuram bozulması yerine günlük, anlık anlamlı yaşam topluluklarından oluşabileceği resimlenecek, sergilenecektir.
Kapitalizm Çağında Ortadoğu kendi özgünlüğü içinde ayrıca işlenecektir. Kapitalizmin iki dünya savaşıyla düşüremediği Ortadoğu’yu ayakta tutan temel etkenler kadar, neden dünyanın en sorunlu, içinden çıkılmaz bölgesi haline gelmiştir? Bir anlamda günümüzde yaşanan üçüncü dünya savaşının temel alanı ve zamanı olarak içinde hangi olasılıkları barındırmaktadır? Kapitalist moderniteye direnişini nasıl anlamlandırmalıyız? Uygarlığın beşiği olan bu alan tersinden mezarı haline gelmişken, şimdi yeniden özgür yaşam ütopyaları çağına geçişin alanı olabilir mi? Kutsallarını en çok çamura bulandırmış, dolayısıyla yaşamı ayaklara düşürmüş bu alan, yeniden kutsallarını inşa ederek, anlam yüklü, büyüleyici ve şiirsel müzikli ‘özgür yaşam tarzları’nı doğurabilecek mi? Bunun için kapitalist modernitenin maddi ve bilimcil kalıplarını, putlarını kırıp, daha özgür yaşamı olanaklı kılan demokratik yönetim biçimlerini, çevreyle bütünleşmiş üretme gruplarını ve anlam yüklü bilgelikler meclislerini oluşturabilecek mi? Bu tip temel sorulara yanıt aranacaktır.
Ortadoğu kapitalizmin, diğer bir görünüşüyle Hıristiyanlığın ve Museviliğin anlam yüklediği İslam’ın da etkisi altında, ‘mahşer’ olarak bahsettiği savaş olan ‘Armegeddon’da Kürtlerin rolü ayrı bir bölüm olarak işlenmektedir. Kürtlere bir anlamda ‘halk olmayan halk’ da denilebilir. Çünkü bu kadar kendi özsel değerlerinden kaçan ve kaçırtılan başka bir halka, ayrım kazanmış bir insan topluluğuna rastlamak mümkün değildir. Çok güçsüz ve savaş yeteneği olmayan bir halk denilemez. Stratejik coğrafyaları ve antropolojik karakterleriyle savaşı en çok verebilecek, kazanabilecek insan topluluğunu oluşturmaktadır. Kadın ve gençlerindeki cesaret potansiyeli çok yüksektir. Fakat gölgelerinden korkacak kadar ödlek de kılınmışlardır. ABD Kürtleri Ortadoğu’da yeni temel müttefik olarak seçme durumundadır. İsrail’in apayrı Kürt projesi vardır.
İslam’ın unutur, inkâr edilir kıldığı bu halk, tüm tarikatçı yapılanmalara karşı Armegeddon’da ağırlıklı olarak Hıristiyan ve Musevilerin yanında yer alacaktır. Zaten Alevilik, Yezidilik ve yoksulların da çoktan anlamını yitirmiş diğer mezheplerin laikleri ezici çoğunluğu oluşturmaktadır. Az sayıdaki üst tabaka, geleneksel ve modern İslami tarikat ve grup elebaşları hızla Arap, Acem ve Türk işbirlikçilik rollerini terk edip, emperyalist metropollerinde kendilerine yeni efendiler aramaktadırlar. En kolay tasfiye edilecek kişi ve grupçuklar durumundadırlar.
Fakat Kürtlerin Ortadoğu’daki bu yeni çatışma, kaos dönemindeki rollerini işbirlikçilikten ibaret görmek büyük bir eksikliktir. ‘Özgür yaşam’ felsefesine en çok susamış ezici bir çoğunluk, hep bu susuzluğu giderecek anlamlı öncülerini bekleyecektir. Çoktan kendini tüketen ortaçağ yaşam kalıplarını hızla terk edebilecek iken, sunulan ve hiçbir halka özgür yaşam şansı vermeyen kapitalist modernitenin güçlü sacayağı ulus-devletçik kalıbına da fazla takılmayacaktır. Eşitlik ve özgürlük ideallerine en çok kavuşma şansı verebilecek Demokratik Konfederal yönetim biçimi, Kürtler için hem tarihi, coğrafi, hem de karakteristik özellikleri için en uygun politik biçimlenmedir. Bu anlamda KCK (Koma Civakên Kurdistan) hem çepeçevre kuşatıldığı katı ulus-devlet yapılarıyla sorunlarını çözmek, hem de yeni bir ulus-devletçik maddi yapılanmasıyla yeni bir dert ortamına girmemek için en elverişli çözüm olanağı gibi rol sergilemekte, anlam ifade etmektedir. KCK, Kapitalist moderniteden kaynaklı Ortadoğu halklar mozaiğine dayatılan ulus-devlet savaşlarında imha edilen, soykırıma uğrayan, baskı ve istismardan ötürü bütün özgür yaşam ütopyaları yok edilen Arap, İrani, Türk, Kürt, Ermeni, Rum, Yahudi, Kafkas kökenliler, etnisite, tüm mezhep ve dinlerle, Avrupa kökenli demokratik ve insan haklarını yaşamayan toplulukları yeniden kendi kutsallıklarına, özgür yaşam ifadelerine ve maddi kazanımlarına kavuşturacak temel form olan Ortadoğu Demokratik Konfederalizmi için öncü model durumundadır.
Eğer Irak kaosundan demokratik bir federal cumhuriyet doğarsa, bu yönlü bir gelişme de öncü bir rol oynayabilir. Kapitalist modernitenin üçüncü dünya savaşı Ortadoğu’nun özsel, mekân ve zaman boyutu içinde en olumlusundan en olumsuzuna açık uçlu birçok gelişmeye gebedir. Sonucu anlam yüklü grupların inisiyatif ve çabaları belirleyecektir. PKK sadece kendini sürekli geliştiren bu özgür yaşam idealli, anlam yüklü gruplardan, öncülük iddiası taşıyan gruplardan biridir.
Sonuç bölümünde kapitalist modernite koşullarında ne kendim, ne de öncüsü kılındığım halkımız için, diğer birçok kişilik ve halk grubu için adil bir yargılanmanın gerçekleşmeyeceği hususu anlaşılır, kanıtlanır kılınacaktır. Toplum içinde ve dışında sürekli savaşla beslenen bir sistemi ancak özgürlük ütopyalarımıza sarılarak, her yerde olan istismar ve iktidara karşı her yerde anlamlı bir direniş ve adalet odakları oluşturmakla aşabiliriz. Diğer tüm yolların yaşam için kısır bir döngüde ömür tüketmekten öte bir sonucu, hedefi yok gibidir.
Bu savunmayı İmralı Adası’nda mutlak tecrit koşullarında yazıyorum. Alışılagelen inceleme, araştırma olanaklarım olmadığı gibi, bu tercih edeceğim bir yol da değildir. Adlarını ve eserlerini sıralamayı anlamsız bulduğum hep birbirine katkı sunan insanlık öncüleri benim için de ana kaynaklardır. Büyük düşünce ve eylem savaşçıları -özgür yaşam için- nicelikleştirilemez. Bu yönlü de modernitenin bilim yapılanmasına karşıyım. Hiçbir sesin, özgür yaşam iradesinin tecrit koşullarımdaki kadar özgürlük yanlısı ve adil olamayacağına inanarak, bu savunmayı dostça ve yoldaşça yürümesini bilmiş ve bilecek olanlara adıyorum.
| Ek | Boyut |
|---|---|
| Ocalan - Son Savunma.pdf | 3.24 MB |
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun


Bu kitap 55 gündür bekliyor
Öcalan'ın kitaplaştırılan savunmaları için Kültür Bakanlığı'na yapılan bandrol başvurusu 55 gündür bekletiliyor
Öcalan'ın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) sunduğu savunmalar 'Demokratik Uygarlık Manifestosu' adıyla Aram Yayınları tarafından kitaplaştırıldı. Kitapların satışı için Kültür Bakanlığı'na bandrol başvurusu yapan yayınevi hala yanıt alabilmiş değil.
Yayınevinin yaptığı başvurunun üzerinden 55 gün geçti. Bakanlık, 'mevzuat gereği yazışmaların sonuçlanmadığı'nı bildirmekle yetindi. Yayınevi sahibi Bedri Adanır, 'Yazışmalar gereksiz, oyalamaktan başka bir şey değil. Öcalan'ın kitaplarına sansür uygulanıyor' dedi.
Öcalan'a bandrollü sansür!
PKK Lideri Abdullah Öcalan'ın AHİM'e sunduğu savunma metinlerinden oluşan 'Demokratik Uygarlık Manifestosu' adlı kitaba bandrol alınması için yapılan başvuruya hala yanıt verilmedi. Savunmaların yayıncısı Aram Yayınları 'Düşünce ve düşünceyi yaymaya sınırsız özgürlük' şiarı ile herkesi duyarlılığa ve dayanışmaya çağırdı.
Kürt sorununun çözümüne önemli katkılar sunması beklenen ve basına, devlet yetkililerine , AİHM'e sunulmak için hazırladığı 160 sayfalık 'yol haritası' 20 Ağustos'ta teslim ettiği cezaevi yetkilileri tarafından verilmeyen ve geçtiğimiz günlerde avukatlarının yaptığı başvuruya henüz cevap verilmeyen PKK Lideri Öcalan'ın savunmaları ise sansüre takıldı. Öcalan'ın hazırladığı 5. savunmalarından oluşan 'Demokratik Uygarlık Manifestosu' adlı kitabını yayınlamak için bandrol almak isteyen Aram Yayınları, 55 gündür tüm girişimlere rağmen engeli aşamıyor.
Öcalan'ın 2008 Şubat ve Ağustos aylarında AİHM'e sunduğu savunma metinlerinden oluşan üç ciltlik 'Demokratik Uygarlık Manifestosu' kitabı için 14 Temmuz'da Kültür Bakanlığı'na başvuru yapıldı. Başvuru sonucu olarak geçtiğimiz gün kitabı yayınlayan Aram yayınlarına Telif Hakları Genel Müdürlüğü tarafından 'Başvurunuza dair ilgili mevzuat gereği devam eden yazışmaların sonuçlanmasının ardından tarafınıza cevap verileceği hususunda bilgilerinizi rica ederim' yazılı cevap iletildi.
'Düşünceyi yaymaya özgürlük'
Aram Yayınları Yayın Yönetmeni Bedri Adanır, prosedüre göre 10 iş günü içerisinde kendilerine cevap verilmesi gerektiğini belirterek 55 gündür bandrol verilmeyerek haklarının gasp edilmesi suretiyle suç işlendiğini söyledi. Tutuklu ve hükümlülerin Adalet Bakanlığı'nın izni olmaksızın AHİM savunmalarını yayınlatabileceğine dikkat çeken Adanır, 'Yazışmalar gereksiz, oyalamaktan başka bir şey değil. Öcalan'ın kitaplarına açık bir şekilde sansür uygulanıyor' dedi. Aydınları, akademisyenleri, gazetecileri ve duyarlı herkesi sansür uygulamasına karşı 'Düşünce ve düşünceyi yaymaya sınırsız özgürlük' şiarıyla dayanışmaya çağırdı.
İSTANBUL - DİHA
Bu yazı 7 Eylül 2009 tarihli Demokratik Açılım gazetesinde yayınlanmıştır.
Abdullah ÖCALAN
Öncelikle A.ÖCALAN ın kitabını siteye taşıdığınız için teşekkürler. Sayın KÜÇÜKAYDIN sizi takip edebildiğim kadarıyla ve yapabildiğim kadarıyla okuyorum. ÖCALAN'ı desteklemekle birlikte onun sosyalist anlayışta olmadığını ve onun marksiszme yaptığı eleştirileri de maksizim yerine stalinizmi bildiğinden dolayı yaptığını söylüyorsunuz. Hiçbir zaman ÖCALANIN geliştirdiği paradigmanın bilinçli ve sistemli olduğunu yazmadınız; milliyetçiliği aşmasını ve teorilerini hap 'el yordamı' olarak öne sürdünüz.
ÖCALAN ın savunmasını okuduğumda özellikle tarihsel yaklaşımının sizinkiyle çok yakın olduğu yer yer sizin tarihsel sosyolojinizle örtüştüğünü gördüm.
Peki size 'el yordamıyla ilerliyor' dedirten nedir/nelerdir?
ÖCALAN'ın Kapitalizm'in ekonomi olmadığı, marksizmin pozitivizmden kurtulamadığı sözlerine ne diyorsunuz? Bunlar gerçekten merak ettiğim şeyler. Değerli zamanınızı almak istemen; ama bir cevap verirseniz çok sevinirim.
Savunmalar: Kapitalizm tarihin sonu değil
Savunmalar: Kapitalizm tarihin sonu değil
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan Demokratik Uygarlık Manifestosu adıyla yayınlanan son savunmalarında olay ve olguları zaman-mekan dışında değerlendiren yaklaşımın uygarlığın yayılma sorunlarında en önemli yöntem hatası olduğunu belirtiyor. Öcalan 'Bu yaklaşım her dönem paradigmacılarının sıkça içine düştükleri bir hatadır' diyor.
Pozitif sosyolojinin zaman ve mekân boyutundan kendini tümüyle bağışık hissettiğini belirten Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, 'Tanımladığımız eleştirel pozitif sosyoloji değil, E.Durkheim, A. Comte, K. Marks sosyolojisi' diyerek sosyal bilimcilikte pozitivist yaklaşımı benimseyenleri kastediyor ve şöyle diyor: 'Bahsettikleri olay ve olguların yeri ve tarihi yoktur. Sözde deneysel ve olgusal bilim yaptıkları iddiasındadırlar. Ne kadar zamanız ve mekânsız analiz yaparlarsa, o denli bilimsel davrandıklarını sanırlar. Adeta bu yönteme dört elle sarılırlar. Aslında bu yaklaşımın özünde modernitenin kendini zaman ve mekân olarak ebedi ve sonsuz göstermesi yatar. Tüm Avrupa merkezli bilim, felsefe ve sanatların böyle bir tutumu, eğilimi söz konusudur.'
Zamanın ve mekânın etkisini taşımayan tek bir olgu, olay, kurum, eylem, kişilik ve toplum olmayacağının altını önemle çizen Öcalan, bu yaklaşımı her dönem paradigmacılarının sıkça içine düştükleri bir hata olarak değerlendiriyor.
Temel çelişki uygarlık düzeyindedir
Öcalan savunmalarında uygar toplumun direniş sorunlarını bir tez halinde şu şekilde sunuyor: 'Sınıf, kent ve devletin iç içe oluşumuna dayalı olarak ortaya çıkan ve kapitalizmin en son çağı olan finans dönemine kadar sürekli kendini çoğaltarak geliştiren devletli uygarlık sistemi, kendini ağırlıklı olarak tarım ve köy toplumunu sömürü ve baskı altına almasına dayandırır. Süreç içinde giderek genişleyen kent emekçilerini de baskı ve sömürü sistemine katar. Beş bin yıllık devletli uygarlığın, belki ondan da uzun bir zaman ve mekân koşuluna dayalı olan, kendini ideolojik, askeri, politik ve ekonomik olarak parçalı olmaktan kurtaramayan demokratik uygarlık karşısında günümüze kadar varlığını sürdürmesi, esas olarak ideolojik hegemonyadan kaynaklanır. Zor ve zulüm sistemleri ancak ideolojik hegemonya temelinde başarılı olabilmişlerdir. Temel çelişki sadece sınıfsal olmayıp uygarlık düzeyindedir. En azından beş bin yıllık yazılı olarak da izleyebildiğimiz tarihsel mücadele, devletli uygarlıkla (esas olarak sınıflı kent ve devlete dayanır) devletleşmemiş, ana gövdesi tarım ve köy toplumu olan, zamanla kent emekçilerinin de içeriğini oluşturduğu demokratik uygarlık arasındadır. Toplumdaki tüm ideolojik, askeri, politik ve ekonomik ilişki, çelişki ve mücadeleler bu iki ana uygarlık sistemi altında cereyan ederler.'
Kapitalizm tarihin sonu değil
Öcalan, kapitalist bilim-iktidar yapısının kendisini tarihin sonu olarak gören bu düşüncesinin yanlışlığını şu şekilde ifade ediyor: 'Kendini tarihsiz sunmak, kapitalist bilim-iktidar yapısının temel özelliklerindendir. Kalıcı ve son sistem iddiası için tarihsizlik ve mekânsızlık önemlidir. Mekân-zaman yokluğunda müthiş ve çok ayrıntılı çözümlemeler yaparlar. Mikro tarihle, olaysal güncel gelişmelerle ilgili sayısız çalışmaların sahibidirler. Bir de zaman-mekân sıkıştırması gibi, sanki zaman ve mekân etkisini yok ettiklerini belirtmek isterler. Bu çalışma ile bu tür çabaların sunmak istediğinden farklı bir toplumsal akışın müthiş bir insan çabasıyla sürekli devinim halinde olduğunu gösterdik. Tarihten kaçınılamayacağını, kapitalizm her ne kadar kendini tarihin sonu saysa da, birçok uygarlık gücünün kendi çağı için benzer iddialarda bulunduğunu da bu vesileyle belirttik.'
ALİ GÜNDOĞDU
ANF
Savunmalar: Kapitalist modernitede iktidar
Savunmalar: Kapitalist modernitede iktidar
AİHM’e sunduğu son savunmalarında Kapitalist modernitenin iktidar anlayışına karşılık demokratik uygarlığın otorite anlayışını ‘gül teorisi’ olarak formüle eden Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, “Kapitalist modernitenin en özgün yanlarının başında geleni, her bireyin kendini iktidarlı sanma, öyle kılınma halini hiçbir uygarlığın başarmadığı kapsam ve özellikler içinde başarma yeteneğidir.” diyor.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın AİHM’deki yeniden yargılaması için hazırladığı ve yakın zamanda kitap olarak basılan savunmaları iktidar kavramı konusunda da yeni tartışmaları beraberinde getireceğe benziyor. Savunmalarında iktidarı tarihsel, sosyolojik birçok yönüyle ele alan Öcalan, “İktidarın sosyolojisini yapmak, halen en bilimsel bir görev olarak çözümlenmeyi gerektiriyor. İktidarın ne olduğu kadar, ne kadar gerekip gerekmediği en çok toplumsal bilinmezi olan bir konudur. Bazı zihniyet ve altında gizledikleri çıkar gruplarına göre, mutlak iktidar mutlak çözüm demektir” değerlendirmesinde bulunuyor.
Öcalan, “iktidarı tam bir hastalık hali olarak gören” anarşist ve pasifist kesimleri ise “Özellikle anarşistler, pasifistler. Bunlara göre vebadan kaçar gibi her tür güç ve otoriteden kaçınmak gerekir. Aslında bu anlayış iktidara teslim olmanın objektif biçimidir” sözleri ile eleştiriyor.
ARTIK-ÜRÜNÜN SIZDIRILMASI FAALİYETLERİ
“Kapitalist modernitenin en özgün yanlarının başında geleni, her bireyin kendini iktidarlı sanma, öyle kılınma halini hiçbir uygarlığın başarmadığı kapsam ve özellikler içinde başarma yeteneğidir. Üzerinde en çok durulması gereken konu budur” diyen Öcalan, M. Bakunin’in “En demokrat adamın başına iktidar tacını giydirin, yirmi dört saat içinde en alçak bir diktatör olacaktır” veya “ahlakı bozulacaktır” belirlemesini anlamlı bulduğunu dile getiriyor.
Kendisinin iktidar tanımı konusunda ise Öcalan şöyle diyor: “İktidarı uygarlık bağlamında artık-ürünü elde etmeye, arttırmaya ve ele geçirmeye yönelik her tür toplumsal faaliyet olarak işlevselleştirmek en uygun tanımdır. İdeolojik faaliyetlerden askeri faaliyete, uyutma masallarından soykırımlara, eğlence oyunlarından dinsel ritüellere kadar toplumsal artık-ürün ve değerleri son tahlilde sızdırmaya yarıyorsa, o faaliyetlere iktidarsal faaliyetler demek mümkündür. İktidar bu anlamda çok kapsamlı bir toplumsal faaliyet alanıdır. Özellikle uygarlıksal toplumlarda iktidar sürekli derinliğine ve genişliğine artık-ürün oranında artma eğilimindedir.”
MODERN İKTİDAR
Kürt Halk Önderi savunmalarında iktidarın tarihsel-toplumsal ve kurumsal ilişkiler toplamı olduğunu dile getirerek, Michael Foucault’un modern iktidarın toplum içi ve dışı için sürekli savaş anlamına geldiği belirlemesinin, güçlü fakat işlenmemiş bir tespit olduğunu dile getiriyor. Öcalan devamla şunları söylüyor: “İktidar-bilgi-hapishane-hastahane-tımarhane-okulhane-orduhane-fabrikahane-kerhane kavram zincirleri, yöntemsel katkılar kadar özgür bir bilgi sisteminin nasıl kurulması gerektiğine dair dolaylı da olsa aynı katkıyı sunar. M. Foucault’nun erken ölümü nedeniyle tamamlayamadığı iktidar-savaş-özgürlük çözümlemesinde, toplumun içinde ve dışında daimi savaş hali olduğu için modernitenin insanı öldürdüğünü belirtmek ister gibidir. Özgürlüğün ise savaş dışı olabilmeyi başarmış toplumsal yaşam biçimi olduğu sonucunu çıkarmak olasıdır. O halde tüm yıkım araçlarını üreten endüstriyalizmi, militarizmin kaynağı ve hedefi olan kâr kanununu ve düzenli orduları lağvetmeden, bunun yerine toplumun öz savunması ve ekolojisi konulmadan özgürlük gerçekleştirilemez”.
DEMOKRATİK OTORİTE PARADİGMASI: ‘GÜL TEORİSİ’
İktidarı bakış açılarına göre sınıflandıran Öcalan, siyasal, ekonomik, toplumsal, ideolojik, askeri, ulusal, küresel iktidar olmak üzere 7 çeşit iktidar tanımlaması yapıyor. İktidar konusunda demokratik uygarlık sisteminin getirdiği tanım ve çözümün niteliksel olarak farklı olduğunu söyleyen Öcalan “Her toplumsal grubun savunma hakkı kutsaldır. Grubun varlığına ve varlığıyla bağlantılı değerlerine yönelik her saldırıya karşı savunma gücü olmak, vazgeçilmez bir hak olmanın da ötesinde bir varlık nedenidir. Savunma gücüne klasik anlamıyla iktidar denilemeyeceği kanısındayım. Demokratik savunma gücü veya otoritesi demek daha uygun düşmektedir. Bir bitki olarak gülün bile dikenleriyle kendini savunmak istediğini göz önüne getirdiğimizde, bu demokratik otorite paradigmasına ‘gül teorisi’ demek isterim” diyor.
Zozan Sima-ANF
sansür ve demokrasi hassasiyeti
sayın demir küçükaydın belirtmiş..
sayın öcalanın düşüncelerine bir şekilde sansür konuluyor..
bunu ciddiye almak gerekir.. parça parça aktarılabilir ama bu ciddi bir sansürdür.. sadece yazılara değil bir toplumsal direnişe karşı da tavırdır..
devrimci-demokrat aydın liberal fark etmez bunu görün ve tavır alın..
bu olayın sonuçlarını yaşamış biriyim..
iş yerimde bulunan yazılar dergiler ve görüşme nokları ile birlikte sayın öcalanın 10 adet kitabına el konuldu.. yayınevi yasal kargo ile yollamış.. adres de belli yollayanda...
gözaltına alındım başkaca tezgahlarla birlikte..
siyasi bir kişi olduğumu araştırmalar yaptığımı yazdığımı bu anlamda..her türlü yayını okuma hakkına birer nüsha olarak bulundurma hakkına sahip olduğumu belirttim.. yasadışı anlamında bir dağıtım veya propaganda varsa bunun somutlaştırılması gerekir dedim..
daha o gece tüm yazılarımı notları dergileri iade ettiler..
sadece kitapları tuttular benide..
ertesi gün saldılar ama yasadışı kitap bulundurmaktan savcılığa çıkarıldım..
önce yasadışı olmadığını belirttim..
yasadışı ise suç ortaklarımın imralı güvenliğinin olduğunu da ekledim.. kitap oradan izinle salınmış yazılardır.. dedim..
basım ise bir yayınevinin hakkıdır.. basar ama toplattırma kararı varsa toplatılır.. bu karar yok dedim..
bu kitapları yayınevinin sanırım okumam ve benim gibi okuyup düşüncelerini belirtmesi için kişilere yolladığını ve bir tanesini kendime aldığımı geri kalanında kargo paketi içinde kaldığını belirttim.. ve bir dağıtım söz konusu ise gelen aynı günde kalanını emniyetin aldığını yani bu anlamda emniyet içersinde taraftarlarıma dağıtmış olacağımı belirttim.. yok eğer böyle değil ise daha dağıttığımın somutlaştırılması ortada yok iken hgereksiz suçlandığımı belirttim..
sonuç olarak dava kalktı.. ama bandrolsuz kitap bulundurmaktan dava açıldı.. para cezası verildi ödemedim mahkeme açılsın istedim..
dava ile ilgilenmedim.. mahkemeye de çağırmadılar..
kısaca bu bandrol olayı basit bir olay değildir.. aleni bir engelleme ve sansürdür..
bu anlamda kampanyaların açılması gerekir..
bu devrimci-demokrat-aydın liberal her ne olursa olsun.. tüm bu çevrelarin insanlık görevidir..
ve önemsiyorum
dostlukla
suat
Aram Yayınları: Kitap baskınları keyfi ve hukuksuz
Aram Yayınları: Kitap baskınları keyfi ve hukuksuz
ANF
AMED - Türk polisinin beş kentte Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın AİHM’e sunduğu savunmalardan oluşan kitaplara yönelik baskınları kınayan Aram Yayınları, toplatma kararı olmadan keyfi ve hukuksuz baskınlar yapıldığını belirterek, sansüre boyun eğmeyeceklerini kaydetti.
Aram Yayınları Sahibi Bedri Adanır, kitaplara yönelik operasyonların ardından yaptığı açıklamada, “Aylardır ilgili kamuoyunun ve ilgili devlet kurumlarının bildiği üzere, Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan’ın 2008 yılının Şubat ve Ağustos aylarında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) sunduğu savunma metinleri yayınevimizce kitaplaştırılmış ve Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü’ne bağlı Diyarbakır İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’ne, istenilen belgeler eksiksiz teslim edilerek, bandrol başvurusu yapılmış, bu başvuruya beş ayı aşkın süredir cevap alınamamıştır; mevzuat gereği on gün içinde verilmesi gereken bandroller, dalga geçercesine, beş ayı aşkın bir süredir verilmemiştir” dedi.
“Böylece devlet bir kez daha kendi yasa ve mevzuatlarını çiğnemiş, ‘işine geldiği gibi demokrat olma’ yüzünü bariz bir şekilde göstermiştir” diyen Adanır, bu süre içerisinde yaptıkları tüm girişimlerin geçiştirilmeye çalışıldığı ve iyi niyetlerinden istifade edilmek istendiğini kaydetti.
Kitapların hiçbir toplatma kararı olmadan hukuksuz bir şekilde baskınlarla toplatıldığını belirten Adanır şunları ifade etti: “Gelinen aşamada ise hükümetin, Kürt meselesine yaklaşımında olduğu gibi, bu konuda da samimiyetsiz olunduğu kanaatine vardık ve önümüze çekilen fiili sansür setini yerle bir etmek için, Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan’ın kitaplaştırdığımız savunmalarını değerli ve yürekli dostlarımızın da katkılarıyla, kitapları dört gözle bekleyen okuyucularımıza ulaştırdık. Aram Yayınları olarak bunun mutluluğunu yaşadığımızın bilinmesini istiyor ve hiçbir zaman sansüre boyun eğmeyeceğimizi bu vesileyle yineliyoruz” diye belirtti.
Ancak kitaplarımız daha posta veya kargolarda iken; Mersin, Adana, Van, İzmir ve Kızıltepe’de hiçbir toplatma ve yasaklama kararı olmadan hukuksuz bir biçimde el konulmuş ve bu kitapları okuyuculara ulaştırmak için talebimiz üzerine yardımcı olan birçok arkadaşımız da gözaltına alınmıştır.
İzmir’de bin, Adana’da 2 bin, Mersin’de bin, Van’da 2 bin 500, Mardin’de 2 bin olmak üzere toplam 8 bin 500 adet üç ciltten oluşan setlere daha okuyucuya ulaşmadan ve toplatma kararı olmadan keyfi bir şekilde polisler tarafından el konulmuştur.”
Duyarlı kesimleri demokratik tepkisini göstermeye çağıran Adanır, “Bir yıl arayla yine Sayın Öcalan’ın kitaplarını toplatan, bunun için adeta seferber olan demokrasi karşıtı tüm güçleri kınıyor, aydın, yazar, gazeteci ve duyarlı herkesi demokratik tepkisini göstermeye çağırıyoruz” dedi.
Adanır, konu ile ilgili olan okurlarının ve duyarlı yayıncıların bu hukuksuzluğa sessiz kalmayacaklarını umduklarını belirterek yetkililere şu soruları yöneltti: “Son olarak; kitaplarımızı daha kargo ve postada iken toplatan ve el koyan güçlere şunu soruyoruz: Hukuka saygısı olmayan bürokratlar hakkında da işlem yapacak mısınız? Kitaba bandrol vereceğini defalarca sözlü olarak ifade eden Kültür Bakan Ertuğrul Günay hakkında işlem yapacak mısınız? Yani, yayınevi olarak uğradığımız hakaret ve haksızlığın hesabını da soracak mısınız?”
Kitabin Engellenmesiyle Ilgili En Son Gelismeler
Aram Yayınları, Öcalan'ın AİHM'e sunduğu savunmaları kitaplaştırdı. 3 cilt olarak hazırlanan kitaplara polisin birçok ilde düzenlediği operasyonla el konuldu. Operasyonu 'fiili sansür' olarak değerlendiren yayınevi Yazıişleri Müdürü Bedri Adanır, 5 aydır bandrol vermeyen yetkililerin kendi yasa ve mevzuatlarını çiğnediğini söyledi.
Savunmalara fiili sansür
Abdullah Öcalan'ın AİHM'e sunduğu savunmaları kitaplaştırıldı. 3 cilt olarak hazırlanan kitaplara uzun süre bandrol verilmedi. Toplatma kararı bulunmayan kitaplara birçok ilde gerçekleştirilen operasyonla el konuldu. Duruma tepki gösteren Aram Yayınları konuya ilişkin yazılı bir açıklama yaptı.
Aram Yayınları Yazı İşleri Müdürü Bedri Adanır, yaptığı yazılı açıklamada, Abdullah Öcalan'ın 2008 yılının Şubat ve Ağustos aylarında AİHM'e sunduğu savunma metinlerini kitaplaştırdıklarını belirterek, Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü'ne bağlı Diyarbakır İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü'ne belgeleri eksiksiz teslim ederek bandrol başvurusu yaptıklarını hatırlattı. Bu başvuruya beş ayı aşkın süredir cevap alamadıklarını, mevzuat gereği on gün içinde verilmesi gereken bandrollerin verilmediğine dikkat çeken Adanır, devletin kendi yasa ve mevzuatlarını çiğnediğini söyledi. 5 aydır yaptıkları tüm girişimlerin, oyalamayla geçiştirilmeye çalışıldığına işaret eden Adanır, 'Fiili sansür setini yerle bir etmek için, Sayın Abdullah Öcalan'ın kitaplaştırdığımız savunmalarını okuyucularımıza ulaştırdık. Aram Yayınları olarak bunun mutluluğunu yaşadığımızın bilinmesini istiyor ve hiçbir zaman sansüre boyun eğmeyeceğimizi bu vesileyle yineliyoruz' dedi.
Kitaplar hakkında toplatma kararı bulunmamasına rağmen binlerce kitaba Mersin, Adana, Van, İzmir ve Kızıltepe'de el konulup, birçok kişinin gözaltına alındığını belirten Adanır, herkesi bu konuda duyarlı olmaya çağırdı.
Kapitalist Modernitenin Sömürü Diyalektiği- M. Sait Üçlü
Kapitalist Modernitenin Sömürü Diyalektiği
Kapitalizm; binlerce yıldan beri sürüp gelen, Sümer rahiplerinin ziguratlarda 'Doğal Toplum'a karşıt olarak geliştirdikleri hiyerarşik-devletli toplumun en gelişmiş biçimi ve son halkasıdır. Bir tür zirvedir. Sömürünün, talanın, çirkinleşmenin, kendine ve doğaya yabancılaşmanın, haksız savaşın, yalanın, hilenin, köleliğin zirvesidir. Zirvede yaşanılan süreç bir kaos aralığıdır. Sonrası ya zirveden iniş ya da tepe takla bir düşüştür. Toplumsal bir alt-üst oluştur. Bu zirve ne kadar sürecek? Kimlerin lehine evirilecek? Bunu özgürlük ve demokrasi güçleriyle egemenler arasındaki mücadele belirleyecektir. Kapitalist sömürü diyalektiği; beş bin yıldan bu yana kesintisiz sürüp gelen tüm kölelik biçimlerini aşan, tümünün deneyim ve tecrübelerini kendisinden somutlaştırıp kurumalaştıran tamamen insan, toplum ve ekonomi karşıtlı temelinde gelişen çok yönlü bir sömürü ve kölelik sistemidir. Geçmişle bağını kurmadan günümüzde yaşanan kapitalizmi doğru çözemeyiz.
Bir Mitos Bir Yorum
'Tantalos'u gördüm, korkunç işkenceler çekerken,
Duruyordu bir gölün içinde ayakta
Yüksele yüksele çıkıyordu su çenesine kadar,
Ama içmek için davrandı mıydı, damlasını alamıyordu suyun,
İhtiyar adam eğiliyor eğiliyor eğiliyordu,
Su da çekiliyor çekiliyor, yok oluyordu emen toprakta,
Ve bir çamur peyde oluyordu ayaklarının dibinde kapkara,
Ossat bir tanrı kurutuveriyordu gölü.
Yemişler sarkıyordu başının önünde dallı budaklı ağaçlardan,
Armutlar narlar pırıl pırıl elmalar,
Ballı incirler, tombul zeytinler sarkıyordu,
Ama ihtiyar adam, koparayım diye ellerini uzattı mıydı?
Bir yel geliyor, savuruyordu onları kara bulutlara.'
Bu mitos, bize doğal toplum ile devletli toplum arasındaki amansız çatışmayı anlatır. Lanetli soyun atası olarak ilan edilen, Lidya kralı Tantalos doğanın kendisine verdiği zengin nimetlerle gurur duyup övünür. Bu özünde Neolitik toplum sistemini savunmadır. Tanrılar Onun bu tavrına içerlenir. Çünkü her şeyin kendi denetimlerinde olduğuna dair, herkesi inandırmaya çalışıyorlar. Tantalos, Olimpos tanrılarının bu söylem ve düzenine aykırı davranıyor. Ana tanrıçalık- Kybele (doğal toplum) düzenini savunuyor. Bundan dolayı da tanrılar Onu amansızca cezalandırıyorlar. Bu cezalandırma, uygarlık toplumu ile uygarlık dışı kalmış güçler arasındaki keskin mücadeleyi dile getirir.
Bir Örnek Bir Yorum
Yakıcı bir yaz mevsiminde, sarı sıcak kokan bir günde Nemrut dağına doğru yola çıkıyoruz. Adeta gökyüzünden yeryüzüne sarı sıcak yağıyor. Bu aşırı sıcaklığın eşliğinde Nemrut'un eteklerine ulaşıyoruz. Sıcaklık yerini ferahlatıcı bir serinliğe bırakıyor. Dağların koynunda çıkan bir rüzg‰r bedenimi yalayıp geçiyor. Zirveye ulaşınca göz kamaştırıcı muhteşem bir manzara ortaya çıkıyor. Güneş kızıl bir şarap rengine bürünmüş, tüm ihtişamıyla görkemli dağların ardına doğru son kanat vuruşlarıyla ilerliyor. Ovalar, kentler, köyler tüm güzelliğiyle insanın ayakları dibinde duruyor. Kralların kendilerini neden tanrı ilan ettiği daha iyi anlaşılıyor. İnsan burada her şeyin h‰kimi gibi kendisini ölümsüz hissediyor...
Güneş hep doğudan doğar. Tüm görkemli çıkışlar güneşin doğduğu yerden yükselip yeryüzüne yayılmıştır. Nemrut'un zirvesinde Commegene kralı Antiogenes'in yaptırdığı muhteşem tanrı ve tanrıça heykelleri gerçek anlamda insanı büyülüyor... Güneşin doğduğu ve battığı yönlerde doğunun örtük-maskeli, batının çıplak tanrı ve tanrıçaları yan yana durmuş adeta birlikte sonsuza dek güneşin doğuş ve batışını izliyorlar...
Maskesiz tanrılar
İnsan sormaktan kendini alamıyor. Bu tanrı ve tanrıçalar burada ne arıyorlar? Ne yer ne içerler? Kışın dondurucu soğuğunda çırıl-çıplak üşümezler mi? Neden bu örtük ve çıplak tanrı-tanrıçalar yan yana duruyorlar?
Bunlar öncelikle iki ayrı sürecin zihniyetini- sistemini ifade ediyorlar. Dogmaların anayurdu, doğunun maskeli-örtük tanrılarıyla, batının maskesiz tanrıları... İki ayrı zihniyet, iki ayrı metodun sonucudur. İkisinin yan yana olması belki de bir barış özlemidir. Veya İskender misali doğu ile batı sentezini kurma girişimidir.
Bu örnekte şu net olarak ortaya çıkıyor. Eskinin 'örtük kral ve maskeli' tanrıları yerini kapitalizmle birlikte 'çıplak krallar ve maskesiz tanrılar' dönemine bırakıyor. Bu yaklaşım ilkin Yunan felsefesinde görülüyor. Ancak feodalizmle birlikte bu tamamen lanetlenip unutuluyor. Rönesans-reformla birlikte, bu Yunan düşüncesi bir zihniyete sisteme dönüşüyor. Kapitalist sömürü tarzı bunu gerektiriyor.
Büyük bir saptırma
Kapitalizmin geliştirdiği 'bilimsel metot' 'çıplak krallar ve maskesiz tanrılar 'döneminin başlangıcıdır. Kar adı altında gerçekleştirilen sömürü, sömürgecilik, talan yağma ve hırsızlık yeni bir yöntemi de zorunlu kılıyor. 'bilimsellik' adı altında insan ve doğa büyük bir istismara uğratılıyor. 'Özne-nesne' ayrımına dayalı, tüm doğa canlı-cansız 'nesne' olarak tanımlanıyor. Bu büyük bir saptırmadır. Kapitalizm bu tanımlamayla tüm doğa ve toplumu denetim altına alıp metalaştırarak sömürü alanı haline getiriyor. Burada 'özne, analitik düşüncenin en meşru geçerli faktörü' iken nesne; maddi öğedir. Objedir. Kapitalizmin hizmetinde olan üzerinde her türlü vurgunculuğun yapılabileceği bir tür metadır. Buradaki çelişki; ahlak yüklü eski toplumla, ahlaki örtüden soyulmak isteyen çıplak kapitalist toplumun çatışmasıdır.
'Toplum vicdanının tüm tarihi boyunca muhafaza ettiği ve istismarı yasakladığı lanetlediği, günah saydığı sistemle toplumu ardına kadar hiçbir yasak, günah, lanet tanımadan sömürüye ve tahakküme açmak isteyen kapitalist yeni toplumsal proje söz konusudur. Nesnel yaklaşım bu projenin kilit kavramıdır.' (A.Ö)
Kapitalizm bu yöntemle insanı toplumu bir sömürü aracı, bir meta haline getiriyor. Toplumu bir bütün olarak değersizleştiriyor. Değersizleştirilen toplum belleksizleştirilerek kendisi olmaktan çıkartılıyor. Bu yöntemle, başta emek olmak üzere tüm doğa ve toplum kar, sömürü, mülk konusu haline getiriliyor. Bunu gerçekleştirmek için kapitalistlerin işlemeyeceği cinayet, yapmayacağı katliam ve kötülük yoktur. Kapitalizm bu metotla başta kadın ve emek olmak üzere her şeyi bir nesne haline getirip metalaştırıyor. Sömürü ve istismar kaynağına dönüştürüyor. Kapitalizm öyle bir metotla sömürü alanı açıyor ki denetime almadığı hiçbir şey bırakmıyor. Burada sömürü yöntemi olan 'bilimsel metot' bir tür çağın yeni efendisi, yeni tanrısı oluyor. Dolaysıyla 'nesnel yaklaşım' tüm felaketlerin, vahşetlerin, kıyımların, kirlenmenin, yabancılaşmanın adı oluyor. Kaldı ki 'bilimsel metot'tun kendisi en büyük sosyal parçalanmanın, sınıfsal bölünmenin çelişki ve çatışmaların aracı oluyor. Çünkü 'bilimsel metot' adı altında her şey kar-sömürü alanı haline getiriliyor. Bu yöntemle başta bilim-bilgi-teknoloji olmak üzere her şey kapitalizmin hizmetine sunuluyor.
Kapitalist modernitenin tıkaması
Günümüzde kapitalizm büyük bir çürüme ve tıkanmayı yaşıyor. Büyük bir yalan ve çarpıtma toplumu haline dönüşüyor. İnsanı insan olmaktan çıkartıyor. Nietsche, Alman toplumunu tahlil ederken 'süper sarışın hayvan' diyor. Hayvanlaştırma, bir tür toplumu faşistleştirme ve sürüleştirme yöntemi oluyor. Gerçekten Hitler Almanya'sında bu sürüleşme, 'süper sarışın hayvan' gerçek anlamda ortaya çıktı. Bir insanlık trajedisine yol açtı. Elli milyon insan yaşamını yitirdi. Tarihin en büyük felaketi yaşandı. Japonya'da karıncalaşma, Amerika'da soysuzlaşma, Avrupa'da robotlaşma bir olgu haline geldi. Bir tür hayvanlaşma ve maymunlaşma yaratıldı.
'Kapitalist çağın bilim yöntemi ve bu temelde oluşan bilimleri gerek sistemin karsal işleyişi gerekse bunun yol açtığı ve toplumun tüm iç ve dış halkalarını kaplayan savaşlar krizler, acılar, açlık, işsizlik, çevre yıkımı ve nüfus patlamalarının esas sağlayıcı gücüdür. 'Bilim güçtür' özdeyişi bu gerçeğin iftiharla dile getirilişidir.' (A.Ö)
Kapitalizmin tıkanma noktası tam da burasıdır. Çünkü bu kapitalizmin çelişki diyalektiğini oluşturuyor. Toplumsal çürüme ve kanserleşme burada başlıyor. Kanserleşme; kapitalist sömürünün talanın, ekonomik krizin, çevre yıkımının, derinleşen toplumsal farklılıkların, yaşamın zaman ve mek‰ndan kopuşun, büyük stresli yaşamın, kısırlaştırılan toplumun, yeni savaş türlerinin, nükleer silahların ve kronik işsizliğin yaratığı yapısal bir durum oluyor.
Şeytani bir 'simge'
Tantalos'un yaşadığı Sipylos (Manisa) dağının yamaçlarında, kayaya oyulmuş bir Kybele heykelinin bulunması, Niobe (Tantalos'un çocuğu) efsanesinin bu dağın eteğindeki Sardese yerleştirilmesi bu gerçekliği izah eder. Ataerkil düzeni savunan Olimpos Tanrıları, anaerkil toplumdan yana olan Tantalos'u açlık işkencesiyle cezalandırırlar. Ve onu 'şeytani' bir imge ve ideolojik mücadelenin bir parçası olarak mitos yoluyla beyinlere yerleştirirler. Demek ki, kapitalist sömürü diyalektiğinin temeli uygarlık toplumunun başlangıcına dek uzanıyor.
Kapitalizm Tantalos işkencesidir
Bugün de aynı gerçekliği yaşıyoruz. Bir yandan her şeyi üreten en alttakilerin yaşadığı açlık sefalet, diğer yandan asalak azınlığın yaşadığı bolluk... Bu sömürünün çelişki diyalektiğini oluşturuyor. Açlığa karşı mücadele edenlerin 'Tantalos işkencesi'yle cezalandırılması devletli toplum gerçeğini tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Kapitalizm salt basit bir işçi-emek sömürüsüne, artı-değer sömürüsüne dayanmıyor. Onun ötesinde, başta doğa olmak üzere tarihsel toplumsal olarak insanlığın yarattığı bütün maddi manevi değerlerin gaspına dayanıyor. Binlerce yıllık devletli toplumun-uygarlığın yarattığı tüm maddi ve manevi sömürü araç, yol ve yöntemlerini daha da derinleştirip, inceltip yaygınlaştırarak kullanıyor. Sömürü, talan, yağma ve hırsızlığı basitten karmaşığa, alt olandan üst olana, az olandan çok olana doğru sarmal bir biçimde geliştiriyor.
Sosyal farklılık ve uçurumlar
Bunu salt fiziksel-maddi açıdan değil, manevi-moral ve zihinsel düzeyde de gerçekleştiriyor. Sömürüyü, talan ve hırsızlığı çok kapsamlı bir yöntemle ele alıyor. Bu da toplumdaki sosyal farklılığı derinleştirerek uçurumlar yaratıyor. Bir yandan alttakilerin yaşadığı açlık, işsizlik, yoksulluk, diğer yanda piramittin tepesindekilerin müthiş savurganlığı... Çağımızda ötekileştirilenler adeta bir Tantalos cehennemine mahkžm ediliyor. Bu düalist çelişki tüm toplumsal sömürü, çatışma ve savaşların zeminini oluşturuyor. Kapitalist sömürü diyalektiği, çağımızda tüm insanlığı büyük bir felaketin eşiğine getirmiş bulunuyor. Sömürü daha çok sömürüyü, kar daha çok karı, baskı daha çok baskıyı doğuruyor. Yeni sömürü biçimi derinleşerek devam ediyor.
Yeni sömürü biçimi
Kapitalist modernite tarih boyunca geliştirilen tüm sömürü biçimlerini aşan yeni sömürü mekanizmasını bir dünya sistemi haline dönüştürüyor. Bu da bütün sömürü biçimlerini aşan yeni bir sömürü metodunu zorunlu kılıyor. Çünkü diğer toplumlar göbekten kutsallığa bağlıyken, kapitalist toplum, 'maskesiz tanrı ve çıplak krallar' biçiminde kendini ortaya koyuyor. Çarpıtma, yanıltma, asimilasyon, yalan dolan en üst düzeydedir. Özü gasp, hırsızlık ve sömürüye dayanıyor. Rönesans dönemine kadar h‰kim olan 'dinsel-dogmatik yöntem'dir. Dogmatik yöntem aşırı bir maskelemeye dayanır. Aşırı maskeleme insanı toplumu kandırma ihtiyacında ortaya çıkar. Bir tür 'maskeli tanrılar' çağıdır. Tanrı kralların oluşumu bu zihniyettin bir sonucudur. Sömürü, sınıf ve devlet kutsaldır, dokunulmazdır. Kadercilik esastır. Sömüren -sömürülen ilişkisi bir tabudur. Tabular sorgulanamaz. Sorgulanmaması için de katı doğmalar gerekir. Bu yöntemle kölelik meşru hale getirilir. Babil, Asur, Roma Sasani gibi köleci imparatorluklar bu metoda dayanmışlardır. Dogmatik yöntem sayesinde tarihteki en büyük sömürü, kölelik ve vahşet savaşları geliştirilmiştir. Bu bir tür 'sürü-çoban' diyalektiğidir. Çünkü dogmatik yöntem 'sürü çoban' ikilemine dayanır. Sömürülenler güdülen sürü, yönetenler ise çoban olarak hafızalara yerleştirilmiştir.
Özne-nesne ayrımı
Ancak kapitalist toplumla birlikte dogmatik yöntem tek başına sömürünün, metanın, artı-değerin ihtiyacına yanıt veremez. Yeni sömürü biçimi yeni bir metodu zorunlu kılar. Fransis Bacon ve Descartes'in öncülük ettiği, 'özne-nesne' ayrımına dayanan, bu yeni hırsızlık-sömürü yönteminin adı; 'Bilimsel Metot'tur. Burjuvazi bu ad altında, yeni sömürü metodunu herkese kabul ettirmeye çalışır.'özne-nesne' ayrımına dayanan bu 'metot' maddi ve manevi olarak tüm toplum üzerinde oldukça etkileyici olmuştur.
Sonuç Olarak
Bilim ve yöntem anlayışının genelde uygarlık özelde kapitalizmle olan bağını doğru kavramak ve görmek özgürlük ve demokrasi eksenli çözüme giden ilk adımdır. Çünkü 'özne- nesne' ayrımına bağlı olarak 'burjuva-proleter' ayrımı, proleterin bir nesne gibi kullanılmasına yol açıyor.
Bundan dolayı da çözüm olarak; ideolojik olarak 'öznellik nesnelik' ayrımına dayalı tüm kaba ikilemleri aşıp, bilimsel kazanımları esas alan yorum sanatının geliştirilmelidir. Demokratik siyaset, sivil toplum organizasyonu yaratılmalıdır. İyi güzel, özgür ve doğruya dayalı yeni bir inşa hamlesi, demokratik bir uluslaşma başlatılmalıdır. Kadının köleliğinden, özgürlük ve eşitliğe dayalı yeni aile sistemlerinin inşası başlatılmalıdır. Yeni demokratik ekolojik toplum paradigması; kapitalist üretimciliğin, ulus devletçilik ve endüstriciliğin zıttı olarak geliştiriliyor. Var olan kapitalist paradigmanın sömürü diyalektiği ancak bu temelde aşılabilir.
M. Sait ÜÇLÜ
Kaynak:Günlük gazetesi
Derinleşen yabancılaşma, yaygınlaşan kimlik bunalımı-2
Kapitalist modernite
Derinleşen yabancılaşma, yaygınlaşan kimlik bunalımı-(2) M. Sait Üçlü
Kapitalist modernite
'Kapitalist modernite insanlığın bağını toplumsallık ve tarihten kopararak, toplum ve bireyi köksüz ve belleksiz bırakarak hiçleştirmektedir. Hatta hiçleştirmenin de ötesinde tanınmaz hale getirmekte, insanlığından uzaklaştırmaktadır. Ve bununla da insanlığa bir felaketi yaşatmaktadır. Mantığında azami kar elde etme olduğu için her şeyi pazara sürmekte, pazarlanmayan, satılmayan hiçbir şey bırakmamaktadır. Bu da her türlü ahlaksızlığı, ahlaki çöküntüyü ortaya çıkarmaktadır. Toplum ve birey bu temelde yıkıldığı için, böyle bir toplum ve bireyi yönetmek, yönlendirmek çıkarları temelinde kullanmak oldukça kolaylaşmaktadır.' (A.Ö).
Kapitalizmin satınalma gücü
'Bu dünyada sahip olduğun tek şey, satabildiğin şeydir' der Arthur Miller. Kapitalizmde, işçinin ve emekçinin satmak için sahip olduğu tek şey ise emek gücüdür. Önceki toplumlarda da kölelik ve yabancılaşma vardır. Yabancılaşma devletli toplumla başlamıştır. Ancak kapitalizme gelene kadar üretim araçlarını kullanan insandır. Basit el aletleri basit üretim araçları üretim esnasında insanın hizmetindedir. İnsan bu aletlerden yararlanarak işini kolaylaştırır.
Fakat kapitalizm bunu tersine çeviriyor. İnsanı emekçiyi makinenin bir parçası haline getirip onun hizmetine sokuyor. Çünkü artık makine emekçiden bağımsız ayrı bir nesne, sistem ve düzenektir. Burada işçi bu çarka göre kendini ayarlamak zorundadır. İşçi bu düzeneğin-nesnenin canlı bir uzantısıdır. 'İnsan hayatına ne denli yabancılaşırsa, sahip olma, tüketme ve kullanma duygusu dünya ile olan ilişkisini o kadar çok oluşturur ve kendi yarattığı güçlere ve maddelere boyun eğer.' (K.Marks)
Kapitalist daha çok kar etmek için, daha çok meta satmaya çalışır. Daha çok metayı satmak için, daha çok metanın satılacağı sahte suni yeni ihtiyaçlar yaratır. Tekel sahipleri daha çok kar etmek ve tükenmek bilmeyen lüks ihtiyaçlarını karşılamak için, durmadan yeni ihtiyaçlar yaratarak insanı oraya çekip bağımlı hale getiriyor ve üzerinde denetim kuruyorlar. Tam da bu noktada insan insanın kurdu haline geliyor. Burada bütün etik değerler altüst oluyor. 'İnsanlık öldü mü' deyimi burada somutluk kazanıyor.
Bir Mitos; tüketim narsizmi
'Çok güzel bir peri kızı olan Ekho, bir gün avlanan bir avcı görür. Ekho bu genç avcıya ilk görüşte âşık olur. Ancak Narkissos bu sevgiye karşılık vermeyerek, peri kızının yanından uzaklaşır. Ekho bu durum karşısında günden güne eriyerek, kara sevda ile içine kapanarak ölür. Bütün vücudundan arta kalan kemikleri kayalara, sesi ise bu kayalarda 'eko' dediğimiz yankılara dönüşür.
Olimpos dağında oturan tanrılar Narkissosu cezalandırmaya karar verirler. Gene günlerden bir gün av izindeki Narkissos susamış ve bitkin bir şekilde bir nehir kenarına gelir. Buradan su içmek için eğildiğinde, sudan yansıyan kendi yüzü ve vücudunun güzelliğini görür. O da daha önce fark edemediği bu güzellik karşısında adeta büyülenir. Yerinden kalkamaz, kendine âşık olmuştur. O ana dek kimseyi sevmediği kadar, sevmiştir kendi görüntüsünü. O şekilde orada ne su içebilir, ne de yemek yiyebilir, ayni Ekho gibi Narkissos ta günden güne erimeye başlar ve orada sadece kendini seyrederek ömrünü tüketir.'
Burada Narkissos kendi egosunun kölesidir. İstese de kurtulamaz. Çünkü kendi cellâdına tapıyor. Bu tapınma onun sonu ölümü oluyor.
Günümüzde reklamın göklere çıkartıp övdüğü tüketim çılgınlığı bir tür mitosa dönüşmüştür. Mitoslaşan metaya tapınmadır. Meta bireyin yabancılaşmasının, kendi karşıtına dönüşmesinin cellâdıdır.
Reklam ve tüketim
Tüketim mitosunun da her mitos gibi kendine ait reklam üzerine kurulu bir söylemi vardır. Bu 'bolluk ve refah' söylemine dayanıyor. Reklâmlarla pazarlamayla tüketim sürekli yüceltiliyor. Toplum durmadan yüceltilen bu tüketimin peşinde sürükleniyor. Peşine takıldıkça o kaçıyor. Diğeri ise, bin bir sahte umutla onu kovalamaya başlıyor. Artık birey bir tür tüketim çılgınlığına kapılıyor. Alım gücü buna yetmiyor. Bu defa her türlü kötü yollara başvuruyor. Burada birey kendi emeğinin ürünü olan metayı alamıyor. Meta ona egemen oluyor.
Tüketim kültürü tekniğin de yardımıyla bu temelde devasa bir yabancılaşmayı doğuruyor. Toplum atomuna kadar tüketim kültürü eksenli olarak metalaştırılıyor. Öyle ki günümüzde meta ilişkisi içinde ele alınmayan hiçbir şey kalmamıştır. Her şey vitrinde sergilenip parayla satılıyor. Tüketim, durmadan kötülük yapan şeytani bir güç haline dönüşüyor. Artık insanın yaşamı dünyası maneviyatı meta ile özdeşleşmiş oluyor. Tüketim insanı, emekçiyi kendi özüne yabancılaştırıyor bir meta derekesine indirgiyor. Kişi kendi ruhunu, değerlerini ve gerçek kişiliğini yitiriyor. Artık satılan her meta insanın kişiliğinden koparılıp alınan bir parça oluyor. Eşyanın kullanım değeri, yerini suni ihtiyaçlara bırakıyor. Kitle iletişim araçları ve reklâm yoluyla, sahte-suni ihtiyaçlar günlük olarak pompalanıyor, toplum buraya kilitleniyor. İnsan kendisine yabancılaşıyor ve eşyanın kölesi haline geliyor.
Tanrılaşan meta
Kapitalizmde insan emeğinin yarattığı meta-nesne, ondan bağımsız olarak bir güç haline geliyor. Tanrısallık derecesinde metaya tapınma ortaya çıkıyor. Meta bağımsız bir nesne olarak kendi sahibinin karşısına dikiliyor. Kendi yaratıcısını kendi kölesi durumuna getiriyor. Burada bir tür tanrısal derekeye çıkıyor. İlkin insan bu tanrıyı -metayı- yaratıyor. Sonra bu tanrı-meta- insan hüküm edip kendi denetimine alıyor. Burada insanın kendi emeğine yabancılaşması ve köleleşmesi ortaya çıkıyor. Emek sahibi büyük bir bolluğu yaratırken kendisi açlıktan kırılıyor. Çelişki çatışma ve yabancılaşma burada başlıyor. Emeğin yarattığı nesnelerle emekçinin yoksullaşması doğru orantılı gelişiyor. Ne kadar çok üretirse ona el koyan kişiyi o kadar güçlü duruma getiriyor. Güçlendiği oranda üretenin üzerinde denetim kuruyor. Böylece insan ürettiği metanın denetimine giriyor. Kölesi haline geliyor. Burada emekçi ne kadar çok meta üretirse o kadar köleleşir ve güçsüzleşir. Kapitalistlerin sürekli bilinçli bir işsizler ordusunu yedek güç olarak elde bulundurmaları bu fazla meta üretmenin bir sonucu olarak gelişiyor. Yabancılaşma dipsiz uçurumda karanlığa cehenneme yuvarlanmadır. Bu dipsiz karanlık uçurum çevre kirlenmesi çarpık kentleşme, aşırı kar, yoksulluk vb. oluyor. Burada meta tanrılaşıyor, emekçi-insan onun kulu-kölesi haline geliyor.
Toplumsal kanserleşme
Bir İngiliz yazarının deyimiyle 'budalalığın üstsüz kuleleri' olan yüksek binalar ve gökdelenler insanı çok yönlü olarak doğadan kopaıyor. Budalalığın üst kuleleri yükseldikçe, devasa kentler oluştukça çevre kirlendikçe ortaya bir kaos çıkıyor. Ve 'Milyonlarca insan 21. yüzyılın arifesinde, kötü konutlar, suç, uyuşturucu ve genel bir insanlıktan çıkma süreciyle karşı karşıya' kalıyor. Çarpık kentleşme günümüzde artık bir toplumsal kanserleşmeye dönüşüyor.
Koca beton yığınları olan bu 'budalalığın üstsüz kuleleri' insanı doğadan koparıyor. Doğaya yabancılaştırıyor. Dünyamız hızla kirleniyor, yok ediliyor. İnsanı doğadan koparıp düşman hale getiriyor. İnsan kendi yaşam nesnesi doğayı tahrip ediyor.
Doğaya yabancılaşan insan, kendisine de yabancılaşıyor. Egemen olan insan, diğer insanı bireysel yaşamının bir aracı olarak kullanıyor, köleleştiriyor. Ve insan 'budalalığın üstsüz kuleleri' içinde küçülüp, sıradanlaşıp birer nesne, araç haline gelip kendi karşıtlığına dönüşüyor.
'İnsan çözümsüz değildir'
Doğaya yabancılaşan insan kendisine, topluma ve insana yabancılaşıyor. Emekçi kendi emeğinin kölesi haline geliyor. Yabancılaşan emekle birlikte emek sahibi insan, emeğin dışında kalan, egemen olanın ilişkisini yaratıyor. Günümüzde dünyada insanlar açlıktan kırılırken bir azınlık ise bolluk içinde yaşıyor.
Açık ki, bu durumda 'Genelde devletli toplum sistemine, özelde de kapitalist sisteme öfke duymamak onu yaşamaktır, onu yaşamak da ahlaksızlığı yaşamaktır. Bu da insanlığını, özgürlüğünü kaybedip köleleşmektir, köleliği yaşamaktır.' (A.Ö)
Bugün yabancılaşma insanlığı karanlık bir uçurumun kenarına getirmiştir. Elbette insanlık çözümsüz değildir. 'İnsan uçurumun kenarına varmadan kanatlanmaz.' (N. Kazancakis.) Devlet dışı kalmış toplum özgürlük mücadelesiyle, bu yabancılaşmaya son verip kendi özüne dönebilir. Ekoloji, emek, hümanizm ve feminal değerlerin diyalektik buluşması ötekileştirilenlerin özgürlük mücadelesi ve hakikat arayışıyla mümkün olacaktır.
'Siyah deri beyaz maske'
'Bir ırkın başka bir ırkı sömürmesini öngören sistemlerin kurbanı durumundaki insanların sorunudur yabancılaşma. Daha üstün olduğunu ileri süren bir uygarlığın başka bir dünyaya bakış, dünyayı yorumlayış formu üzerindeki hoşgörüsüne hedef olan insanların sorunudur yabancılaşma. Entelektüel yabancılaşma burjuva toplumunun bir ürünüdür. İnsan, insana özgü bir dünyanın ideal var olma şartlarını yaratmak imkânını ancak benliğin yeniden ele geçirilmesi ve arındırılması yönünde göstereceği çaba ve özgürlüğün sürdürülmesi için taşıyacağı hassasiyet sayesinde bulacaktır.' (F.Fanon)
'Tam dört yüz yıl Amerikalı siyahlar olarak şiddete maruz kaldık, sadık millet olarak yaşadık, tarla kölesi ve ev kölesi olarak... Tarla kölesi tarlalarda yaşadı, çalıştı, efendisinin verdiği kadar yedi, izin verdiği kadar dinlendi... Ev kölesi ise, efendisinin artıklarını yedi ve eski elbiselerini giyindi, evleri yandığında yangına ilk koşan oydu, efendisi hasta olduğunda patron hasta mıyız? dedi...' (Malcolm X)
'Beyaz' adama benzemek
Frantz Fanon ve Malcolm X sömürgeciliğe ve ırkçılığa dayalı yabancılaşmayı tüm boyutlarıyla ortaya koyarlar. Yaratılan sonuç bir insanlık trajedisidir. Siyah adam artık kendisi olmaktan çıkmış, beyaz adama benzemek için her türlü yol ve yönteme başvurur. Siyah kıvırcık saçlarını yapay yollarla düzleştirmeye, tenini beyazlaştırmaya çalışır. Diskolara gider. Beyaz adam gibi giyinir. Ona özenir. Ancak istediklerini elde edemez. Bunu elde etmek için hırsızlık yapar. Yankesici olur. Bedenini satar. Fuhuş bataklığına saplanır. Dolandırıcı olur. Haksızlığa uğrar. Aşağılık komplesine kapılır. Bir öfke patlamasıyla isyan eder. Cinayet işler. Cezaevine düşer. Adı kanun kaçağıdır. Sokaklarda serseri bir mayındır. Beyaz adama benzemek istedikçe kendinden uzaklaşır ve kendisini bir bataklığın içinde bulur. Toplumun en tortu en ağır işlerini yapar. Emeği kendi karşıtlığına dönüşür. Köleliğin zincirlerini pekiştirir. Artık kendisi olmaktan çıkmıştır. Siyah deri beyaz maskeyle benzeşmeye çalıştığı cellâdın kuklası haline gelmiştir.
Goethe'nin Mefistosu
Ünlü Amerikan şarkıcısı Michael Jackson da bu gerçeklik çok çarpıcı bir biçimde açığa çıktı. Tenini rengini değiştirmek için her türlü yola başvurdu. Siyah derisini gizlemek için beyaz maske taktı. Korkunç kimlik bunalımı ve ölümle sonuçlanan trajedi gelişti. Beyaz adama benzeme istemi, artık bir tür hayalet- şeytandır. J.W.V.Goethe'nin Mefistosu'dur. Mefisto'nun görevi iyiliği, doğruluğu ve erdemi temsil eden Faaust'u yoldan çıkartıp kendi karşıtlığına dönüştürmektir. Faust, tüm yaşamını bilime adamış, bunun için her şeye katlanmış ve tüm hazları kendisine yasak etmesine rağmen sonuçta Mefisto'nun korkunç tuzaklarına ve bataklığa düşmekten kurtulamaz. Sömürgecilik bir tür sömürge halkların Mefisto'sudur.
Kişiliğini yitirmiş birey
Burada birey kendisi olmaktan çıkmış, gerçek kişiliğini yitirmiştir. Gölge bir kişilik haline gelmiştir. Sahte gerçekte var olmayan bir kişilik haline dönüşmüştür. Sadece hayalde var olan bir kişiliktir. Gerisi adı belirsiz bir ölümdür. Çünkü nasıl yaşıyorsanız öyle ölürsünüz. Yabancılaşmanın bir boyutu da asimilasyondur. Asimilasyon en genel bir tanımlamayla; 'bir toplumdaki azınlıkların egemen kültür içinde eritilmesi süreci ve bu sürecin ideolojik argümanlarının' bir başkasına benzeştirmedir. Azınlık olanın kendisine yabancılaşması, kendisi olmaktan çıkmasıdır. Egemen olana benzeşme benzeştirme olayıdır. Bu olay egemen olanın iktidar alanında gerçekleşir. Burada yabancılaşma bir tür bunalımdır. Kendinden kaçıştır. Kimlik bunalımıdır. Kişilik bunalımıdır. Kendi öz değerlerinde kopmasıdır. Bireyin kendi gerçekliğinde şüpheye düşmesidir. Ben kimim sorusuyla kendinden kaçış ve bir başkasına benzeşme çabasıdır.
M. SAİT ÜÇLÜ
Kaynak: Günlük gazetesi
Öcalan kitaplarının ucuz satılması suç delili oldu
Federe Kürdistan Bölgesi’ne yaptığı ziyaretten dönerken Habur’da gözaltına alındıktan sonra tutuklanarak cezaevine konan Aram Yayınları Sahibi Bedri Adanır, yarın hakim karşısına çıkacak. Adanır, hakkında hazırlanan iddianame PKK lideri Abdullah Öcalan’ın kitaplarının ucuz satılması suç delileri arasında yer alırken Aram Yayıncılık sürekli örgüt yayın organı olarak gösterildi.
Aram Yayınları Sahibi Bedri Adanır, 5 Ocak 2010 tarihinde Federal Kürdistan Bölgesi’nden Şırnak’ın Silopi ilçesindeki Habur Sınır Kapısı’ndan giriş yaparken gözaltına alındıktan sonra tutuklandı.
Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesinde görülecek davasının ilk duruşması için hakim karşısına çıkmaya hazırlanan Adanır yaklaşık iki aydan bu yana tutuklu.
Aram Yayınlar Genel Yayın Yönetmeni Bedri Adanır'a yayınevine yapılan polis baskını sırasında bulunan dokümanlar ve materyallerden, çeşitli dergi ve gazetelere verdiği demeç ve ilan, makale ve fotoğraflardan dolayı son 3 ay içinde 4 ayrı dava açıldı. Toplam 67,5 yıl hapis cezası ile yargılanıyor.
Savcılık tarafından hazırlanan iddianamede suç delileri arasında Aram Yayıncılığın kitaplarının ucuz olması da yer aldı. Yayınevinin Öcalan'ın kitapları yoluyla düşüncelerini yayması ve kökleşmesini amaçlandığı ileri sürülen iddianamede Aram Yayıncılık PKK sürekli yayın organı olarak gösterildi. İddianamede ayrıca yayınevi bilgisayarlarında bulunan ve yayınlanmayı bekleyen kitap taslakları da suç delili arasında bulunuyor.
ANF