Toplu Görüşmeler, KESK'in Duruşu ve İ.Sabri Durmaz'ın Eleştirisi

Hükümetin Sendikalarla sürdürdüğü Toplu Görüşme komedisi “uzlaşmazlıkla” sonuçlandı. 4688 sayılı sahte sendika yasası gereği Uzlaşma Kurulundan sonra son sözü Bakanlar Kurulu söyleyecek. Kamu emekçilerinin TİS ve Grev hakkını kabul etmeyen ve 2010 yılı için yüzde 2,5+2,5 zam teklif eden AKP Hükümeti, yapılan itirazlara dünya kapitalist krizini gerekçe gösterdi… Oysaki Erdoğan defalarca krizin teğet geçtiğini ifade etmişti… Yine Erdoğan’ın yanı sıra ekonomi ile ilgili bakanlar, ekonomik krizin geçmekte olduğu yönünde açıklamalar yapmıştı… Şüphesiz ki bu açıklamalar sınıfsal hesapları ve konumları gereğidir. Kriz gerekçe gösterilerek sermaye yararına paketler açılıp düzenlemeler yapılırken, aynı gerekçeyle emekçilere kemer sıkma politikası öngörülüyor…

15 Ağustosta başlayan ve 28 Ağustosta “uzlaşmazlıkla” sonuçlanan Toplu Görüşme süreciyle ilgili 02.09.2009 tarihli Evrensel gazetesinde İ. Sabri Durmaz imzasıyla “KESK katılsaydı” başlıklı bir yazı yayınlandı. Yazıda 2009 yılı Toplu Görüşme süreci değerlendiriliyor ve görüşme sürecine KESK’in (Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu) katılmaması eleştiriliyordu... Ayrıca KESK’in önümüzdeki eylemlilik sürecini Türkiye Kamu- Sen ve Memur- Sen’ ile ortaklaştırması gerektiği ifade ediliyordu.

Söz konusu yaklaşım tarzıyla ilgili düşüncelerimizi ifade etmeden önce kamu emekçileri ve onları örgütleyen Konfederasyonların konumlanışlarını kısaca da olsa aktarmakta fayda var.

Kamu çalışanlarını örgütleyen Sendikaların, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına bildirdikleri üye sayıları 7 Temmuz 2009 tarihli Resmi Gazete'de yayınlandı. Yayınlanan rakamlara bakıldığında örgütsüz büyük bir kitlenin varlığının yanı sıra devlet ve hükümet güdümlü sendikaların epey mesafe aldıkları görülüyor. Yayınlanan rakamlara göre Konfederasyonlardan Memur-Sen’in, 376 bin 355 üyesiyle 4 işkolunda, Türkiye Kamu-Sen’in 375 bin 990 üyesiyle 6 işkolunda, KESK’in ise 224 bin üyesiyle sadece Kültür ve Sanat Hizmetleri işkolunda yetkili oldukları açıklandı. 1.784.414 olan toplam memur sayısından %57’si 1.017.072’si üye yapılmış durumda.

En büyük üç konfederasyonun ilk kez 2002 yılında başlayan resmi üye sayılarını hatırlayacak olursak dünden bugüne meydana gelen değişiklikleri daha iyi kavrayabiliriz. 2002 yılında iktidarda olan Ecevit Hükümeti döneminde, Türkiye Kamu-Sen’in 329 bin 65, KESK’in 262.348, Memur-Sen ise 41 bin 871 üyesi vardı.

Türkiye Kamu -Sen 2003 yılında üye sayısını 385 bin 426’ya çıkarmış, ancak sonraki yıllarda üye sayısı inişli çıkışlı bir grafik izlese de henüz bu rakama yeniden ulaşamadı. Türkiye Kamu- Sen kuruluşundan beri devleti ve şovenizmi arkasına alarak güç topladı. Fiili ve meşru temelde mücadele eden kamu emekçileri hareketini bölmek KESK’in önünü tıkmak için bilinçli olarak öne çıkarılarak, örgütlendirildi… Söz konusu Konfederasyonun gelişmesi için bütün imkânlar seferber edildi...2000 yılı öncesi Türkiye Kamu-Sen’in öne çıkarılması ve meşrulaştırılması çabalarına sendikal cepheden de Türk-İş ve Emek Platformunun da büyük katkısı oldu. KESK içindeki bazı çevrelerin de izledikleri sendikal politikayla bu süreci besleyen bir rol oynadıklarını söylemeden geçmemek gerekir.

Memur-Sen ise varlığı ve yokluğu fark edilmeyen bir konfederasyondu. Memur-Sen AKP fideliğinde serpildi. 2002 Seçimleriyle AKP’nin hükümet olmasıyla beraber Memur-Sen’in yıldızı parladı. Memur-Sen şovenizm ve din tüccarlığını arkasına alarak her yıl sistematik bir şekilde üye artışı sağladı. AKP’nin desteğiyle üye sayısını 41.871 üyeden 376.355 üyeye çıkararak en fazla üyenin sahibi konumunda...
Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonunun 2002 yılında 262. 348, olan üye sayısı 2003 yılında 295. 830 a, 2004’te ise 297.114’e yükselmişti. KESK 2005 yılında 33.054 üye kaybederek 264.060 üyeye, 2006 yılında da 29.724 üye kaybederek 234.336 ya düşmüştür. Üye sayısının azalmasıyla birlikte toplam 11 işkolundan 3’ünde yetkili iken 2006 da sadece 1 işkolunda yetki sahibi kalmıştır. Gelinen noktada Eğitim-Sen ve Tüm Bel-Sen in Toplu Görüşme yetkisi düşmüş, sadece Kültür Sanat Hizmetleri İşkolunda Kültür Sanat Sen’in yetkisi kalmış bulunuyor. 2007 yılında 231.987 olan üye sayısı 2008 yılında 223.460’a düşmüş, bu yıl ise 224.413 üye ile süregelen düşüşün durduğu görülüyor.

KESK’in en örgütlü sendikası durumunda olan Eğitim-Sen deki üye kaybı ise daha çarpıcıdır: 2003 yılında 166.515 olan üye sayısı bu yıl ise 110.868 düşmüş durumda. Sistematik bir üye kaybı yaşanmış. 2000 yılındaki Eğitim-Sen’in üye sayısının 210 bin civarında olduğu düşünülüğünde üye kaybının boyutları daha iyi anlaşılır.

Peki, bu üye kayıpları nasıl izah edilebilir? Nasıl yorumlanmalıdır? Bu soruların doğru yanıtlanması izlenecek yolu da netleştirir… Şüphesiz ki Devlet ve Hükümet güdümlü Sendikaların kayırıldığı, bilinmeyen bir sır değil… Yetki almaları ve sahte muhataplar olarak yaratılmaları için her şeyin yapıldığı çok açık. Yine KESK ve önceli olan KÇSP ve benzeri kamu emekçileri hareketinin bastırılması saptırılması için her türden yöntemin uygulandığı da biliniyor. Kurulan Sendikalar yasa dışı ilan edilerek kapılarına mühür vuruldu. Adli ve idari baskılar, sürgünler yetmedi. Görünür devlet baskısı dışında derin devletin 28 Şubatçıların ardıçlarına da hedef olundu. İşkenceler mahpusluklar faili meçhul-belli cinayetler işlendi. En son onlarca KESK yöneticisinin gözaltına alınıp tutuklandığı Genel Merkezinin hukuk dışı yöntemlerle basılıp arandığı da biliniyor…

Ancak bütün bu gerçekler gelinen noktayı açıklamaktan oldukça uzaktır. KESK’in sistematik üye kaybına uğramasının başka nedenleri de olmalı… Neden üye kaybına yol açıldığı, konuyla ilgili gelmiş geçmiş yönetimlerin sorumluluk düzeyinin ne olduğu şimdiye kadar açıklanmadı. Muhasebesi yapılmadı. Oysaki KESK ve bağlı sendika yönetimlerinin izlediği politikaları sorgulamak ve ders çıkarmak gelecek açısından oldukça önemlidir...

Gerçek şu ki KESK ve bağlı sendikalarında yaşanan süreç 2000’li yıllardan bu yana izlenen sendikal politikanın doğal sonucudur. Kamu Emekçilerinin bünyesini kemiren reformist-teslimiyetçi damarın giderek etkin-belirleyici olmasının sonuçları yaşanıyor. Fiili ve meşru mücadeleyi terk etmenin, diğer sendika ve konfederasyonlarla aynılaşan eylemlilik tarzının meyveleri toplanıyor. Eğer fiili ve meşru mücadele sürdürülmüş olsaydı devlet güdümlü sendikacılığın bu denli güçlenmesi zaten mümkün olmazdı. Üstelik 4688 sayılı sahte sendikalar yasası da engellenir en azından ölü doğardı. Toplu görüşme şovlarına katılma yerine, Toplu Sözleşme dayatılsa ve bu temelde merkezi topyekûn bir direniş sergilense durum böyle olmazdı. Yıllardır Kamu emekçilerinin en zayıf olduğu, eğitimcilerin tatilde diğer çalışanların da yaz tatiline çıktığı bir zaman diliminde (15–30 Ağustos tarihlerinde) göstermelik eylemlerle egemen güçlerin oynadığı oyunda malzeme olundu. Gündem yaratılacağına at gözlüğü takılarak egemenlerin çizdiği alanda dönüp duruldu.

KESK'li kamu emekçileri Türkiye’nin dört bir yanında Kamu emekçilerine 2010 yılı için öngörülen % 4,5'luk zammı (toplu görüşmelerde %2,5+2,5’a çıkarıldı) ve Hükümetin TİS hakkını gaspta ısrar eden tutumunu protesto etmek için 15 Temmuz 2009 tarihinde bordrolarını yakıp basın açıklaması yaptılar. Yapılan açıklamada: “ Buradan toplu görüşmecilere, siyasi iktidarın her yıl sergilediği komedinin figüranı yandaş konfederasyonlara KAMU-SEN ve MEMUR-SEN’e sesleniyoruz: Sendikalar hak arama örgütleridir; sendikalar emekçilerin çıkarlarını savunma örgütleridir. Eğer gerçekten kendinizi sendikal mücadelenin bir parçası olarak görüyorsanız, amacınız ve niyetiniz temsil ettiğiniz kamu emekçilerini ekonomik zorluklar altında ezdirmemekse, insanca bir ücret almalarını sağlamaksa, bu toplu görüşme komedisine katılmayın, iktidarın bir kez daha sahnelemek istediği müsamerede figüran olmayın; sendikacılık oynamayın. Bu siyasi iktidar döneminde emekçilerin reel kaybının % 30’ları aştığını, gıdada alım gücünün 22 Temmuzdan bu yana geçen iki yılda % 40 eridiğini unutmayın. Harcama çekleri peşinde koşmayın, hak alma mücadelesi verin. Hükümetin çıkarlarını değil üyelerinizin, kamu emekçilerinin çıkarlarını savunun” diye çağrıda bulunmuştu... Toplu Görüşmenin niteliğini ve Devlet- Hükümet güdümlü sendikaları haklı olarak eleştiren ve teşhir eden KESK, TİS’in imzalanmaması durumunda sonbaharda greve gidileceğini ilan etmişti…

İ.Sabri Durmaz’ın eleştiri ve Önerisi Üzerine

Şimdi de İ. Sabri Durmaz eleştiri ve önerisini aktarmakta fayda var : “Hükümet, “toplu görüşme” boyunca kamu emekçisi sendikalarıyla adeta dalga geçti; tekliflerinde de pervasızdı, bu hükümet sözcüsü bakanın tavır ve davranışlarına da yansıdı. Bunda KESK’in toplu görüşmeleri boykot etmiş olmasının da rolü vardı herhalde. Çünkü KESK toplu görüşmelerde olmayınca, hükümet cenahı Kamu-Sen ve özellikle de Memur-Sen’le “ahbap çavuş” ilişkisine girebileceğini düşünmektedir ki; bu sendikaların mücadele anlayışı ve kuruluşlarından itibaren bürokrasiyle yakınlıkları düşünüldüğünde bu yabana atılır bir şey değildir. Dolayısıyla KESK’in yokluğunun görüşmelerde ciddiyet sorununun önemli bir nedeni olarak görülmesi de elbette aynı ölçüde yabana atılamazdır.

Eğer, KESK yöneticileri, üyeleri; “KESK toplu görüşmeye katılsa bile aynı gayri ciddi durum sürerdi. Hükümet sendikalarla yine oynardı” diyorsa; o zaman da KESK’i yönetenler kendilerinin etki gücünü ve kamu emekçilerinin gözündeki önemlerini fark etmemiş demektir. Ki, bu toplu görüşmeyi boykot etmekten bile kötü bir durumdur. Evet, bir yanıyla bu tartışma da sürecektir. Ancak, toplu görüşmede onurları yaralanmış sendikacıların mücadeleye ikna edilmesi, en azından Kamu-Sen’in daha mücadeleci bir çizgiye çekilmesi önemli görünmektedir. Kamu-Sen’in toplu görüşme sonrasında yaptığı açıklama göz önüne alındığında, onlarla eylül-ekimle başlayacak bir mücadele süreci için ortaklaşılabilir ve böyle bir durumda da Memur-Sen’in bu ittifakın dışında kalması zorlaşır.”

Yaşanan Toplu görüşme sürecinde Devlet Bakanı Hayati Yazıcı’nın üslubunda, tekliflerinde pervazsız davrandığı ve sendikalarla adeta dalga geçtiği doğrudur. Ancak “görüşmelerdeki ciddiyet sorunu” Toplu Görüşme mantığının kendisinden 4688 sayılı sahte sendika yasasının özünden kaynaklanıyor. Görüşmeyi sürdüren devlet güdümlü konfederasyonlardan Türkiye Kamu-Sen hayal kırıklığına uğradıklarını ve görüşmelerde “bir arpa boyu yol almadıklarını” itiraf etti. Ancak bu “itiraf” malumun ilanından başka bir şey değildi. Bu oyuna KESK’in de dahil olmasını istemek “ciddiyet sorununu” çözmez. Görüşmelerden çekilen KESK eleştirilecekse söylediği sözlerin ağırlığına paralel bir duruşun ve ciddiyetin sahibi olamadığından dolayı eleştirilmelidir... KESK’in yaptığı bütün eylemlerde katılım düzeyi oldukça düşüktü… Öyle ki bazı birimlerde eylemi örgütlemesi gerekenler bile “yaz tatili” yapıyordu… Eylemin örgütlendirilmesinin en basit kuralları yöneticiler bazında bile işletilemedi. “TİS yoksa Grev var” anlayışıyla yapılan eylem ve etkinlikler ne yazık ki ciddi bir hazırlığın sonucu yapılmadı…

Dolayısıyla İ Sabri Durmaz KESK’i eleştirecekse bu gayri ciddi duruşu eleştirmeliydi ve bu eleştiri de yerinde olurdu... Oysaki Durmaz’ın eleştirisi KESK’in devlet Güdümlü konfederasyonlarla birlikte Toplu Görüşmeler Komedisine neden katılmadığıdır. Ayrıca, önümüzdeki mücadele sürecinin ortaklaştırılması önerisini yapıyor… Eleştirisi ve yaptığı öneri “makul” gelse de, okuyana çekici ve "sınıfın birliğini" savunan bir anlayış olarak görünse de ön açıcıcı bir eleştiri ve öneri değil… Unutmamak gerekir ki 2006 yılına kadar Toplu Görüşmeler süreçlerine üç sendikayla yetkili olarak KESK’de katılmıştı. Ancak bu durum görüşmelerin niteliğini değiştirmedi. Tam tersine görüşmelerin meşrulaşması doğrultusunda rol oynadı. Söz konusu konfederasyonlarla eylemlerin ortaklaştırılması ise hiçbir zaman emekçilerin birliğini sağlayan bir formül olmayacaktır. Olsa olsa KESK’i fiili ve meşru mücadeleden daha da uzaklaştıracaktır. Önemli olan fiili ve meşru zeminde işyerlerinden doğru birlikteliklerin sağlanması ve eylemliklerin altının örülmesidir.

Kaldı ki KESK’in birkaç yıldan beri savunduğu TİS politikasının 2006 yılında yaşanan (Eğitim-Sen ve Tüm Bel-Sen’in) yetki kaybından kaynaklandığı açık bir gerçektir... 2006 yılına kadar Toplu Görüşmelerde yetkili Konfederasyon olma hususuna gereğinden fazla değer biçen KESK ve bağlı Sendika yönetimleri kendilerini sorgulayıp özeleştiri vermediler... Esasında 2006 yılında kaybedilen sahte yasanın sahte yetkisi değildi, fiili ve meşru mücadele geleneğiydi. Direnme ruhuydu... Bu ise KESK’i KESK yapan temel özellikti. Ve her şeyden daha önemliydi.

KESK yöneticileri, 2006 yılına kadar Hükümeti hedefleyen göstermelik eylemliliklerle “toplu görüşmeyi toplu sözleşmeye” çevirdiklerini ifade ediyor ve bazen şerh koyarak da olsa mutabakat metnini imzalıyorlardı. Tüm-Bel-Sen ve Eğitim-Sen’in yetki kaybından sonra tavır değişikliğine gidildi. Bu kez kamu kurumlarıyla TİS imzalayacaklarını Hükümetin kolaylık göstermesini istemeye başladılar... Yani Toplu Sözleşmeden söz edilir vurgu yapılır oldu. Ancak yine de soruna doğru temelde yaklaşmadılar...

TİS Politikası :

Tüm Bel-Sen imzaladığı TİS ler nedeniyle diğer işkolları için adeta bir örnek olarak görülmekte-gösterilmektedir. Bu anlayış %10 ek zam talep edilen KESK’in 14 Temmuz 2006 tarihli basın açıklamasında şöyle formüle edilmektedir: “Biz bu oyunun figüranı ve Hükümetin suç ortağı olmayacağız! Ekonomik ve sosyal taleplerimizin karşılanması ve insanca yaşanacak bir ücret için Toplu Görüşme değil, toplu sözleşme yapmak istiyoruz. Toplu sözleşme yapmamızın önünde herhangi bir yasal engel yoktur. Bugüne kadar 140’a yakın belediye de toplu sözleşmeler imzaladık ve binlerce kamu çalışanı hali hazırda süren bu toplu sözleşmelerden yararlanmaktadır. Bu yıl üniversitelerde ve diğer kamu kurumlarında toplu sözleşme çağrımızı ve yapma irademizi sürdüreceğiz. Hükümetin bunu engelleyici değil, kolaylaştırıcı bir tutum almasını bekliyoruz” Yayınlanan mücadele programında da “Sendikalarımızdan Eğitim Sen ve SES, Üniversitelerde TİS imzalamak için çaba gösterecek ve kamuoyu ile paylaşacaktır. KESK ile birlikte, YÖK Başkanlığıyla görüşme gerçekleştirilecektir. Görüşme sonrası atılacak somut adımlar, Ağustos ayına denk getirilmelidir. Yine, sendikamız Tüm Bel Sen, bu döneme denk gelecek şekilde TİS imzalama töreni planlamalıdır” deniliyordu. 2006 tarihli KESK basın açıklaması ve mücadele programında ifade edilen yaklaşım hayat bulmadı. 2006 ve sonrası yıllarda ne Eğitim-Sen ne de SES TİS imzalayamadı. Ve bunun nedenleri de şimdiye kadar açıklanmadı. Tüm Bel-Sen ise TİS imzalama törenleri planlaması ise zaten yeni bir şey değildi... Bir başka deyişle Tüm Bel-Sen’in imzalayacağı TİS’lerden oldukça emin olunması hali Tüm Bel-Sen’in gücünden kaynaklanmadığını süreci takip eden kamu emekçilerince zaten biliniyor.

Tüm-Bel-Sen’in Belediye Başkanlarıyla büyük ölçüde iyi niyet veya Belediye Başkanların siyasi yaklaşımları temelinde yaptığı sözleşmeler TİS olarak nitelenmekte ve bu sözleşmeler bütün kamu çalışanlarına örnek gösterilmektedir. Şüphesiz ki Tüm Bel-Sen’in yaptığı sözleşmeler, gösterdiği çabalar küçümsenmemelidir. Ancak abartılmamalı olduğundan da farklı gösterilmemelidir. Grev hakkını kullanmadan-kullanamadan gerçek TİS imzalanmayacağını iyi bilmek gerekiyor.

Ekonomik, sosyal ve idari haklar bütünü olan Toplu İş Sözleşmelerin hem imzalanabilmesi hem de uygulanabilmesi hiç de kolay değildir. Ciddi bir örgütlenme ve kitlesel merkezi eylemlilik gerektirir. TİS’ler Fiili ve meşru mücadeleyle caydırıcı bir öz güç temelinde imzalandığında anlamlı ve kalıcı olur. Devam edelim: Yıllardır savunulan ve sendika tüzüklerine geçen ‘Tabanın söz yetki ve karar sahibi’ olması ilkesi Tüm Bel-Sen’in TİS süreçlerinde uygulanıyor mu? Kaç TİS imzalanmadan önce tabana soruldu? Belki de yersiz bir soru bu. Çünkü böylesi bir sorunun anlamlı olabilmesi için tarafların gerçek anlamıyla masaya oturması ve emekçilerin pazarlık gücünün olması gerekiyor. Yaşanan gerçekler ise farklı seyrediyor. Güçler dengesi ne yazık ki işverenden yanadır. Büyük ölçüde Belediye Başkanının verebileceği haklar imza altına alınıyor. Sözleşmenin emekçilerin özgücü temelinde imzalandığını iddia etmek bazı işyerleri için kısmen doğru olsa bile genel olarak doğru değildir.

Pazarlık gücü ve öz güç temelinde caydırıcılık rolü ne yazık ki belirleyici değildir.

Anayasanın 90. maddesine ve uluslararası sözleşmelere atıfta bulunarak Danıştay kararını gündemleştirerek bir-iki gün iş bırakarak bu sorun çözülmez.

“Hukuk Devleti” anlayışından oldukça uzak olan “kanun devleti” bile olamayan keyfi uygulamaların sistematik olarak yaşandığı bu coğrafyada sadece uluslar arası sözleşmelerin gereklerine vurgu yapılarak TİS imzalamak hayaldir. İmzalanacak belge olsa olsa iyi niyet sözleşmesi olabilir. TİS imzalamanın hukuksal zemininin mevcut olduğunun vurgulanıp, muhataplarının bu temelde masaya çağırılması bugüne kadar yeterli olmadı. Olmayacak.

Sorun, merkezi iktidara karşı, merkezi demokratik direnme hareketini, fiili ve meşru genel direnişi hayata geçirmektir. TİS ve grev hakkı böylesi bir zeminde kazanılır ve uygulanır.