Marksizm ve Din - Michael Löwy'nin Eleştirisi

Birsüre önce Michael Löwy'nin  Türkiye'ye geldiğine dair bir haber çıktı Köxüz sitesinde. michale löwy bence de yaşayan büyük Marksistlerden biridir. Ama en iddialı olduğu alanda Din ve Ulus teorileri alanında var olan marksizmin klasik yanlışlrını paylaşmaktadır. Bunların eleştirisi Tersinden Kemalizm adlı eserimizde ilk kez yapılmıştı. sonra Manksizmin marksist eleştirisinde daha sistemli olarak ele aldık. Acaba geldiğinde dinleyicilerinden hiç kimse ona bu eleştirilerden söz etti mi? bilmiyoruz. Aşağıda Löwy'nin eleştirisi olan bölümü aktarıyorruz.

2008-02-10

Demir Küçükaydın

Marksizm ve Din - Michael Löwy'nin Eleştirisi

Din üzerine Marks'tan sonra Batı'da yapılan katkıların derli toplu bir özeti, Michael Löwy'nin Marksizm ve Din adlı eserinde bulunabilir. Biz burada sadece çok belirgin birkaç noktaya değinelim.

Engels, özellikle Almanya'da Köylüler Savaşı[1] eserinde, dinin bir sınıf mücadelesi aracı olarak, bir siyasi parti ve ideoloji olarak işlevi üzerinde yoğunlaşmıştır. Elbette bu yaklaşım, aydınlanmanın dini sadece akıl dışı ve batıl inanç olarak gören anlayışına karşı, keza yine aydınlanmanın dini eski egemen sınıfların halk yığınlarını kontrol altında tutmak ve uyutmak için kullandıkları bir uyuşturucu olarak gören anlayışına karşı, kesin bir paradigma değişikliği anlamına gelir. Engels'in yaklaşımı, en akıl dışı gibi görünen dinin aynı zamanda akli bir özü olduğunu; ezen sınıfların bir komplosu olarak tanımlananın, aynı zamanda ezilen sınıfların bir silahı ve hareketi olduğunu gösterir. Bu kesinlikle, burjuvazinin ve aydınlanmanın o mekanik ve basitleştirici din anlayışının sınırlarının dışında ve onu karşıdır.

Ama zaten bu yaklaşımın kökleri bizzat Marks'ın henüz bir burjuva demokrat iken yazdığı ve diyalektik niteliğiyle burjuva ufkunu zorladığı önceki bölümde ele alınan sözlerde vardır. Engels bir bakıma, bu felsefi bağlamda, düşünce ve  varlık ilişkisi bağlamında, metodoloji bağlamında söylenmiş sözlerin, şimdi somut tarihsel bağlam içinde, sosyolojik olarak da öyle olduğunu göstermektedir. Din sosyolojik olarak da bir isyan ve protesto olarak ortaya çıkmaktadır.

İster Almanya'da Köylüler Savaşı olsun, ister daha sonra yazdığı ilk Hıristiyanlar üzerine makaleler[2] olsun hep aynı çizginin varlığı görülür. Hepsinde din bir sınıf mücadelesi aracı ve biçimi, ezilenlerin çıkarlarını ifade etmekte kullandıkları bir ideolojidir.

Ne var ki, bütün diyalektik ve aydınlanmacılığın, burjuvazinin din anlayışının sınırlarına sığmayan niteliğine rağmen, Engels, dini hep bir ideoloji, bir sosyal hareketin ifadesi olarak almaktadır. Ama bu, burjuvazinin din tanımını, dini bir inanç olarak tanımlayışını sorgulamaz ve ister istemez onu yeniden üretir.

Ama bu yine de, bir inanç, bir ideoloji olarak bile burjuva aydınlanmasının ve pozitivizmin din anlayışlarının içine de sığmaz. Zaten bu nedenle, daha sonra gelen bütün Marksistler, din konusunu ele alıp bir ilerleme kaydettiklerinde hep bu Engels'in yaklaşımının izinden giderler. Bu Bloch'tan, Kıvılcımlı'ya, Luxemburg'tan Löwy'e kadar değişmez ve hep bir duvarcı sicimi gibi görülebilir.

Lenin'e geçersek; Lenin, zaten kapitalizm öncesi tarihle hemen hemen hiç ilgilenmemiştir. Dolayısıyla bu tarihin üstyapısı olan din de onun teorik ilgisinin dışındadır[3].

Modern toplumda dine ilişkin yazdıkları ise, tipik, devrimci demokrasi çerçevesinin dışına çıkmaz. Örneğin, 1905'de yazdığı Sosyalizm ve Din üzerinde makalesinde şunları yazar:

"Din, kişinin özel sorunu olarak kabul edilmelidir. Sosyalistler, din konusundaki tavırlarını genellikle bu sözlerle belirtirler. Oysa herhangi bir yanlış anlamaya yol açmamak için bu sözlerin anlamı kesinlikle açıklanmalıdır. Devlet açısından ele alındığı sürece, dinin kişisel bir sorun olarak kalmasını isteriz. Ancak, Partimiz açısından dini kişisel bir sorun olarak göremeyiz. Dinin devletle ilişkisi olmaması, dinsel kurumların hükümete değin yetkileri bulunmaması gerekir.

Herkes istediği dini izlemek ya da dinsiz, yani kural olarak bütün sosyalistler gibi ateist olmakta tamamen özgür olmalıdır. Vatandaşlar arasında dinsel inançları nedeniyle ayrım yapılmasına kesinlikle göz yumulamaz. Resmi belgelerde bir vatandaşın dininden söz edilmesine de son verilmelidir. Kiliseye ve dinsel kurumlara hiçbir devlet yardımı yapılmamalı, hiçbir ödenek verilmemelidir. Bunlar, devletten tamamen bağımsız, aynı düşüncedeki kişilerin oluşturduğu kurumlar niteliğinde olmalıdır. Ancak bu isteklerin kesinlikle yerine gelmesi halinde, kilisenin devlete Rus vatandaşların ise kiliseye feodal bağımlılıklarının sürdüğü, (bugüne kadar ceza yasalarımızda ve hukuk kitaplarımızda yer alan) engizisyon yasalarının var olduğu ve uygulandığı, insanları inançları ya da inançsızlıkları nedeniyle cezalandırdığı, insanların vicdan özgürlüğünü baltaladığı ve kilisenin şu ya da bu afyonlamasıyla hükümetten gelir ya da mevki sağladığı utanç verici geçmişe son verilebilir. Sosyalist proletaryanın modern devlet ve modern kiliseden istediği, kilise ile devletin birbirlerinden kesinlikle ayrılmasıdır."[4]

Burada Lenin'in dinin sosyolojik bir açıklamasına girmediği, onu ideal burjuva anlamda tartıştığı çok açıktır. Bu kitabın birinci bölümünde, Beşikçi'yi böyle tutarlı bir din politikası savunmadığı açısından eleştirmiştik. Lenin'in yukarıdaki satırları o politik eleştirinin, dini bir inanç, özele ilişkin olarak kabul ederek yaptığımız eleştirinin dayandığı temeli özetler.

Ama bu sosyolojik eleştiri bölümüne gösterdiğimiz gibi, bunun bizzat kendisi, yani dinin inanç olarak tanımlanması, özele ilişkin olarak tanımlanması burjuvazinin din anlayışının bir ifadesidir. Bu talep ideal bir kapitalizmin koşullarını sağlamaktan başka bir anlam taşımaz. Yani dinin sosyolojik bir tanımına girmeyen Lenin'in yaklaşımı aslında, dinin bir inanç olduğu yönündeki, burjuva ideolojisinin bir kabulüdür ve sosyolojik olarak kullanıldığında, burjuva ve pozitivist bir din anlayışını dile getirir. Diğer bir ifadeyle Lenin de, burjuvazinin din anlayışını, yani onun sosyolojik olarak da bir inanç, özele ait olduğu anlayışını savunmaktadır.

Burada, din hakkındaki Marksist görüşlere kısaca kuş bakışı bir göz atarken, ilerde tekrar dönmek üzere Lenin'i bir kenara koyarak, Lenin sonrasına geçelim.

Luxemburg, Bloch, Gramsci gibilerin din üzerine görüşleri de hiçbir zaman, dini bir ideoloji, bir sosyal hareket olarak ele almanın dışına çıkmaz. Bu çizginin en son örneği, Michael Löwy'dir. Löwy, Marksizm ve Din - Kurtuluş Teolojisi Meydan Okuyor[5] adlı eserinde, Latin Amerika'da özellikle güçlü bir şekilde görülen "Kurtuluş Teolojisi" denen hareketi, bu klasik Marksist geleneğin izleri üzerinden giderek ele alır. Kendisi de bunu zaten açıkça belirtir:

"Hiç kuşkusuz, bütün bunlar (yani "Kurtuluş teolojisi" başlığı altında toplanan gelişmeler ve olaylar) "klasik" Marksist din anlayışına, özellikle bu anlayışın on sekizinci yüzyıl burjuva filozoflarının materyalizmine ve anti klerikalizme indirgenen vulgarlaştırılmış türüne bir meydan okuma anlamına gelir. Ancak Marks ve Engels'in yazılarında -ve bazı modern Marksistlerinkinde- günümüzün oldukça şaşırtıcı gerçekliğini anlamamıza yardımcı olabilecek kavramlar ve çözümler bulabiliriz."

Ve zaten Marksizm ve Din adlı çalışması, bu geleneğin, bu kavram ve çözümlerin derli toplu bir ele alınışıdır.

Michael Löwy, klasik Marksist geleneğin bu gün bulunduğu noktayı ele alıp eleştirmek için en ideal örnek sayılabilir.

Gerçekten de Michael Löwy, hem din hem de ulus sorunu üzerine çok yoğunlaşmış; klasik Marksist geleneği Maocu, Stalinist veya II. Enternasyonalci çarpıtmalardan azade bir şekilde savunan ve iyi bilen, Marksizm'in din ve ulusal sorun konusunda yeterli olmadığını sezen ve belirten bir Marksist'tir.

Otantik geleneğin tutarlı sürdürücüsü olan ve onu dogmatikçe değil geliştirerek savunmaya çalışan, eksik ve zaaflarına sürekli vurgu yapan bu Marksist bile, Marksist bir din teorisi olmadığını görmemekte, örneğin yukarıda dile getirilen yazısında, Marks'ın Alman İdeolojisi'nde din üzerine dediklerinde, yani onu bir bilinç biçimi olarak tanımlamasında en küçük bir eleştiri noktası görmeyip bunu aynen kabullenmekte ve tekrarlamaktadır.

Örneğin aynen şöyle yazıyor:

"Toplumsal ve tarihsel bir gerçeklik olarak tam bir Marksist din araştırması, daha sonra, özellikle Alman İdeolojisi'nde (1846) başladı. Başka bir deyişle ideolojinin, bir halkın manevi üretiminin, fikir üretiminin, temsillerin ve bilincin pek çok formundan biri olarak dinin çözümlenmesi, ister istemez maddi üretimle koşullanıyor ve toplumsal ilişkilere denk düşüyordu." (s.47)

Görüleceği gibi, Löwy gibi bir Marksist, bile dinin "İdeolojinin", "fikir üretiminin", "bilincin" "pek çok formundan biri" olduğunu söylüyor ve bunda hiçbir yanlışlık görmüyor, yani bunun tam da burjuvazinin dininin din tanımı olduğunu görmüyor ve bunu "tam bir Marksist din araştırması" olarak tanımlıyor.

İşte tam da bu sınırlılık, bu Marksizm'in doğuştan günahı, onun, Marksist öğretideki eksiklikleri görmesine, bunlara vurgu yapan çok az Marksist'ten biri olmasına rağmen bir türlü çıkış yolu bulamamasını da getirmektedir. Bunu somut olarak görelim.

Örneğin, yine aynı kitapta yer alan[6], "Marksistler ve Ulusal Sorun" başlıklı makalesinde., aynen şöyle yazıyor:

"Marks ne sistematik bir ulusal sorun teorisi, ne "ulus" kavramının tam bir tanımını verdi ne de bu konuda proletarya için genel bir siyasal strateji geliştirdi. Konuya ilişkin makaleleri genellikle özgül durumlarla ilgili somut siyasal önermelerdi. Uygun "teorik" metinlere gelince, en bilinen ve en etkin olanı, hiç kuşkusuz, Manifesto'daki cemaatler ve ulusla ilgili oldukça örtülü pasajlardır..." (.85)

Dikkat edilsin, bu gün dünyada Marksizm'in bir ulus teorisi olmadığını söyleyen ve kabul eden Marksistlerin sayısı çok azdır. Löwy bunlardan biridir. Ama Löwy bile, ulus söz konusu olduğunda, bir ulus teorisi olmadığını söyleyen Löwy bile, din söz konusu olduğunda, Alman İdeolojisi'nden dinle ilgili aktardığı satırlardan sonra, Marksizm'in bir din teorisi olmadığını söylemeyi aklından bile geçirmiyor ve aslında ulusçuluğun din kabulü olan, dini bir bilinç biçimi olarak kabul etmeyi Marksist din teorisi olarak tanımlıyor.

Bu tam da Marksist bir din teorisi olmadığını görmemenin, Marksist bir ulus teorisi olmadığını söylemenin öbür yüzü olduğunun bir örneğidir.

Aynı durum, üstyapılar konusunda da görülebilir. Michael Löwy, bir üst yapılar kuramı olmadığını doğrudan ifade etmemekle birlikte, sosyalizmin başka bir uygarlık tasavvuru geliştirmek zorunda olduğun söylerken, bunu da dolaylı olarak ifade etmiş olur:

"Marksizm'in, sorgulanmaya, eleştirilmeye ve yenilenmeye ihtiyacı olduğu kuşku götürmez; ama bize göre bunun, öne sürülenin tam tersi bir nedenden ötürü, onun üretici endüstriyel kapitalizm modelinden, modern burjuva uygarlığının temellerinden kopuşu yeterince radikal olmadığı için yapılması gerekir. Marksistler (Marks'ın kendisi değilse de) çoğu kez, özellikle üretici güçlerin gelişmesinin devrimin nesnel temeli ve sosyalizmin gerekliliğini meşrulaştırmanın ana argümanı olarak gösterilmesi bakımından on sekizinci ve on dokuzuncu yüz yılların tipik ilerleme ideolojisine uygun adımlarla hareket etmişlerdir. Vulger Marksizm'in bazı formlarında, toplumsal devrimin yüce hedefi toplumun kardeşçe ve eşitlikçi bir anlayışla yeniden örgütlenmesi -yani niteliksel olarak farklı yapıdaki üretici güçlerle yeni bir üretme ve yaşama tarzı anlamına gelen bir "ütopya"- değil; sadece üretici güçlerin serbestçe gelişmesine engel oluşturan üretim ilişkilerinin kaldırılmasıdır. Pek çok Marksist, "yasaları", belirlenimciliği, saf anlamda nesnel "kehanet"i ve çizgisel evrimciliğiyle doğal bilimlerin epistemolojik paradigmasının tarihsel alanına doğru keyfi bir genişlemeyi temel alan burjuva/pozitivist modeli; Plekhanov'dan Louis Althusser'e kadar belirli bir "Ortodoks Marksizm" türü tarafından nihai sonuçlarına itilen bir eğilimi izlemiştir." (s. 12-13)

Burada "yeni bir üretme ve yaşama tarzı" diye ifade edilen aynı zamanda yeni bir üstyapıdan başka bir anlama gelmez.

Ama dayandığı din teorisi, dini sadece bir inanç olarak, bir ideoloji olarak, bir bilinç biçimi olarak tanımlayan, burjuvazinin din teorisi olduğundan, "yeni bir üretme ve yaşama tarzı" dediği şeyin aslında yeni bir "din", yani yeni bir üstyapı anlamına geldiğinin farkında değildir. Keza bir ulus ve ulusçuluk teorisi olmadığı için, yeni bir üretme ve yaşama tarzının, dinin özel, politik olanın da ulusal olana göre tanımlanmasının içinde olamayacağını görememektedir. Çünkü bütün dinler aynı zamanda tam anlamıyla bir üretme ve yaşama tarzı, bir uygarlık idiler, burjuva uygarlığı ve onun dini de farklı değildir.

Yani Löwy, yeni bir uygarlık tasavvurunun gerekliliğinden söz ederken, yeni bir üretme ve yaşama tarzından söz ederken, dolayısıyla da aynı zamanda bütünüyle yeni bir üstyapı yapılanışından söz etmiş olmaktadır.

Ama dine aydınlanmanın, burjuvazinin onu tanımladığı noktadan, daha doğrusu modern toplumumun dini olan milliyetçiliğin dinleri tanımladığı noktadan baktığından, ne eski dinlerin ne de modern toplumun dininin bütünüyle bu üstyapı olduğunu anlayamamaktadır. Dolayısıyla yeni bir uygarlık tasavvurunu somutlayamamakta, somut bir siyasi ifadeye büründürememektedir.

Aslında, gerek kapitalizm öncesinde, gerek kapitalizmde dinin bütünüyle üstyapı olduğu anlaşılınca, başka bir uygarlık tasavvurunun, başka bir "din" olduğu da ortaya çıkar.

O halde sosyalizm bir "din" olmak zorundadır. Ayrı bir uygarlık tasarısı demek, ayrı bir üretim ve yaşama tarzı, ekonomi ve üstyapının tümüyle ayrı bir örgütlenmesi ve din de tümüyle üst yapı demek olduğundan, ayrı bir "din" olmak demektir.

Yani, sosyalizmin radikalleşmesi, sadece ekonomik ve siyasi bir proje olmaktan çıkıp bir uygarlık projesi olması bir "din" olması demektir.

Ama bu din kavramı, katiyen burjuvazinin dinlere yüklediği ve Marksizm'in şimdiye kadar anladığı burjuva biçimiyle anlaşılmamalıdır. O gerçek, sosyolojik anlamıyla anlaşılmalıdır. Sosyalizmin ayrı bir uygarlık projesi olabilmesi, yani bir din, yani ayrı bir üretim ve yaşama tarzı olabilmesi için, burjuvazinin dine yüklediği anlamda, din olmaktan çıkması gerekmektedir.

*

Bununla ne demek istediğimizi, programatik düzeyde açıklamaya çalışalım.

Dinin tamamen özele ait olması, devletin dine hiçbir şekilde karışmaması, ideal burjuva toplumunun din anlayışı ve programıdır. Bu sadece din için geçerli değildir. Dil, soy, ırk vs. için de aynı şeyler geçerlidir. Yani gerçekten demokratik bir cumhuriyet için mücadele, modern, burjuva toplumunun dini, en ideal biçiminde, sadece dini değil, dili, etniği, ırkı, soyu, tarihi, politik olanın dışına itip, özele ilişkin olarak tanımlama mücadelesidir. Çünkü işgücü denen metaın kullanım ve değişim değerinin, dolayısıyla artı değer üretiminin onun inancı, ırkı, soyu, sopu, kültürü vs. ile ilgisi yoktur.

Bunlardan sadece din kapitalizm öncesinde politik olanı belirlediği ve modern toplumun dini onlarla mücadele içinde egemen olduğu için, laiklik, yani dinin özele ait olması, bunların yanı sıra ayrı bir ilke olarak tanımlanmıştır. Bugün, kana soya dayanan bir ulusçuluğun yaygın egemenliği çağında, çok kültürlü, çok etnili denerek, tıpkı bir zamanların dine dayanan devletlerine karşı laiklik özel bir kriter olarak getirildiği gibi, bugünün etniğe, dile, kültüre dayanan devletlerine karşı da "çok kültürlülük" benzer bir işlev görmektedir.

Ama bu bütünüyle burjuvazinin programıdır. Buna erişildiğinde, modern toplumun dini olan milliyetçilik, ya da başka türlü ifade edersek, politik olanın ulusal olana göre tanımlanması ve dinin yanı sıra dil, soy, ırk, kültür, etni, tarihin de politik olmayan olarak, özele ilişkin olarak tanımlanması; ulusun sadece yurttaşlıkla tanımlanması, ideal bir burjuva uygarlığının koşullarının oluşmasından başka bir şey değildir. Yani en radikal laikliği, en demokratik ulusçuluğu savunduğunuzda, eni sonu yaptığınız iş, burjuva uygarlığının dinini savunmaktır; kapitalizm için en ideal üstyapı koşullarını savunmaktır.

Böyle bir program işçilerin geçici, taktik, minimum programı olabilir ama bu işçilerin programı olamaz.

Hele ayrı bir sosyalist uygarlık projesi böyle bir programla hiç yetinemez, kendini bu programla sınırlamak işçi hareketi için, dolayısıyla insanlık için intihar demektir. Bu program politik özel ayrımına dayanır ve politik olanı, en demokratik biçiminde bile olsa, ulusal olanla tanımlar. Yani modern toplumun dininde, onun üst yapısında en küçük bir değişiklik anlamına gelmez bu.

Peki, işçilerin bunun karşısında ayrı bir üstyapı, ayrı bir din, ayrı bir uygarlık programı ne olabilir?

Bu program, politik olanı ulusal olana göre tanımlamayı reddetmek olabilir. Yani ulusal olan da özel gettosuna, ulus dininin önceki dinleri tıktığı gettoya tıkılmalıdır.

Nasıl burjuvazinin dini, kapitalizm öncesi toplumların dinini, inanç deyip, özel olan olarak tanımladıysa, işçi sınıfı da, burjuvazinin dinine aynı şeyi yaparak kendi dinini tanımlamış, farklı bir uygarlığın temelini atmış olur. Ceza suçun cinsindendir. Göze göz, dişe diş. Böylece işçiler, eski toplumların dinlerinin tarihsel intikamını da alırlar, burjuvazinin dininden.

İşçi sınıfı, burjuvaziye, burjuvazinin diğer dinlere yaptığını yapmak zorundadır. Diğer dinler nasıl bütün toplumsal ve siyasal hayatı örgütlerken, tüm üst yapıyı oluştururken, burjuvazi tarafından "özeldir", "politik olmayandır", "inançtır" denerek bir gettoya kapatıldıysa, şimdi bizzat bu anlayışın kendisi de, yani politik olanı ulusla, ekonomiyi karla ve bunların dışını da inançla, özelle, politik olmayanla tanımlayan dinin kendisinin de aynı cezaya çarptırılması gerekmektedir.

O halde, işçi sınıfının programı, Lenin'in ve bütün Marksistlerin ifade ettiği, dinin özel bir sorun olması, din ve inançların eşitliği, azınlık inançlarının çoğunluğun baskısına karşı korunması değil, ulusal olanın da yani bu modern toplumun dininin de özele ait olarak tanımlanmasıdır. Bu bambaşka bir üstyapı örgütlenmesi, "yeni bir üretme ve yaşama tarzı", başka bir uygarlığın programlaştırılması, yani özetle başka bir dindir.

İşte, sosyalizm bir din olmak zorundadır ve bunu başarmak için de burjuvazinin din kavrayışından kurtulmak zorundadır derken demek istediğimiz budur. Sosyalizm, burjuvazinin din kavrayışından kurtulduğu an, dinin bütün tarih boyunca tüm üst yapıyı, "üretim ve yaşama tarzını" örgütlediğini ve modern toplumun üretim ve yaşama tarzının da ulusçuluk olduğun görebilir. Modern toplumun üretim ve yaşama tarzının ulusçuluk, olduğunu görünce de o dine karşı başka bir üretim ve yaşama tarzını alternatif olarak koyabilir, yani başka bir din olabilir.

İşte Löwy; Löwy'nin şahsında en otantik biçimiyle bile klasik Marksizm, burjuvazinin din anlayışını aşamadığı için, eksiklerini sezmesine, sınırları zorlamasına rağmen bunu bir türlü başaramamaktadır. Bir ulus teorisi olmadığını söylemekte; başka bir uygarlığı programlaştırmaktan söz etmekte, ama bir burjuvazinin dini inanç, bilinç biçimi olarak tanımlamasına hapis olduğundan, başka bir uygarlığın aslında ulusçuluğa karşı bir program olduğunu, bunun da aslında başka bir din anlamına geldiğini görememektedir.

Klasik Marksist geleneğin din konusundaki durumunu özetler ve eleştirirken Löwy'nin bilmediği ve bilmesine imkan da olmayan Kıvılcımlı'yı ele alarak klasik Marksist geleneğin birikimini özetlemeye ve eleştirisine devam edelim.

[1]  Engels'in bu kitabı İnternet'te şu adreste bulunabilir: http://www.kurtuluscephesi.com/marks/koyluler.html

[2] Friedrich Engels'in özellikle şu iki makalesi anılabilir: Bruno Bauer ve İlkel Hıristiyanlık. "Din Üzerine" içinde, Sol Yayınları, s.191-202. Vahiy Kitabı, aynı yerde, s.203-210

[3] Ama Lenin aynı zamanda, modern toplumun dini olan ulusçulukla, yani modern toplumun üstyapısını oluşturan dinle en çok ilgilenen, bunu "Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı" formülasyonuyla, sosyalist hareketin programına sokan en önemli teorisyendir. Bu nedenle Lenin'in Ulus konusunda yazdıkları aslında din konusunda yazılmış olarak kabul edilmelidirler. Bunun nasıl bu ulusçuluk dininin gerici bir versiyonunun egemenliğine yol açtığı ve sosyalistlerin bu gerici dinin savunucuları haline geldiği, ilerde ulusçuluk ve din bağlamında ayrıca ele alınmayı gerektiriyor.

[4]  Bu yazı şu adreste bulunabilir: http://www.kurtuluscephesi.com/lenin/dintr.html

[5]Yazının tamamı şu adreste var:  http://f50.parsimony.net/forum202260/messages/677.htm

[6] Michael Löwy, Dünyayı değiştirmek Üzerine, Ayrıntı yayınları.

 ----------------------------------------------------------------------------

(Bu yazı Demir Küçükaydın'ın Tersinden Kemalizm adlı kitabından alınmıştır.)

http://www.demirden-kapilar.net/anasayfa