Teorik ve Politik Evrimim (13) - Politikaya Yöneliş
Toplumun Ekonomi temeli, daha lise son sınıfta, TİP Karşıyaka ilçesine gitmeye başladığımda bile temel ilgi alanımı oluşturuyordu.
O zamanlar Hindistan'da açlık vardı ve açlık Hinlilerin inekleri kutsal sayıp yememeleriyle açıklanıyordu. İşin ilginci bu genel yaygın bir görüştü. Daha o zamanlar bu tür açıklamalara karşı, açlığın temelinde inekleri kutsal görüp dokunmama değil, Hindistan'da yaygın olan tefecilikle ve toprak ağalığı olduğunu söylüyor ve şöyle bir argüman getiriyordum. Yarın öbür gün Türkiye veya halkının çoğu Müslüman olan bir ülkede açlık olursa, bunu domuz yememekle açıklamak gibidir bu açıklama. Ayrıca Domuz çok daha hızlı üreyebilen ve her şeyle de beslenebilen bir tür olduğundan, bu açıklama çok daha ikna edici olabilirdi.
Daha hapse girmeden Ekonomi ile ilgili olarak ne çıkmışsa okumuştum. Üniversitede ilk senemde, Adam Smith'in "Milletlerin Zenginliği"ni ödev olarak almış ve okumuştum. Ayrıca elbette ekonomi politik ile ilgili diğer kitapları, Jean Baby, Bettelhem, Sweezy, Baran, Oscar Lange gibilerini ve tabii Marks, Engels, Lenin, Kıvılcımlı'dan ne çıkmışsa okumuştum.
Genel olarak sosyalistlerde hep şöyle iki eğilim görüyordum ve bunların ikisini de yanlış buluyordum. Elbet bütün sosyalistler ekonomik temelin belirleyiciliğini söylüyorlar ve öneminden bahsediyorlardı ama fiiliyatta şöyle davranıyorlardı:
Bir tarafta nenedeyse somut ekonomik ilişkiler ve onun üzerinde yükselen sınıflar üzerine hiç araştırma yapmayan, kafa yormayan hep spekülatif ve felsefi alanlarla uğraşanlar. Bunlar 60'lı yıllarda Mao ve Çelişkiler üzerine tartışmalarında görülüyorlardı. 70'li yıllarda da bu gelenek daha rafine ve ince bir biçimde devam ediyordu. Bunun Türkiye'deki en etkili kaynağı Birikim dergisi idi. Tipik örneği Althusser ve çevresinde görülen bu yaklaşım, ekonomi ile hiç ilgili olmadığı gibi, sosyolojik olmaktan ziyade felsefi idi. (Yani Tarihsel maddeci değil Spekülatif) Esas olarak hep skolâstik bir karakter taşıyordu.
Bunun zıttı gibi görünen diğer bir eğilim ise, neredeyse gazetelerin ekonomi sayfalarındaki haberlerden veya daha sofistike olarak sermayenin yeni örgütlenme biçimlerinden hareketle politik gelişmeleri anlamaya kalkan ekonomik materyalist veya mekanik materyalist denebilecek bir eğilimdi. 12 Mart döneminde bir ara hapishanelerde toplu halde cinnet geçirenler veya o dönem yayınlanan Erol Toy'un İmparator'u gibi romanlar bu eğilimin en tipik örneği idiler. Özellikle, TİP, TSİP, TKP gibi reformist ve burjuva sosyalist partilerde bu eğilimin çok güçlü olduğu görülüyordu. Bu iki eğilimde aslında her zaman birbirini besliyor ve birbirine de hızla dönüşebiliyordu.
Politika ve ideolojinin nispi özerkliği kavrayışı bunlarda hiç bulunmuyordu neredeyse. Örneğin OYAK'ın ekonomide artan öneminden hareketle 12 Mart'ı ve onun karakterini açıklamaya çalışıyorlardı. Bunlar neredeyse her zaman yanlış, saçma ve mekanik bulduğum açıklamalardı. Bence toplum denen organizma çok karmaşıktı. Bir insan vücudunda bile organların ilişkisi korkunç karmaşıklık arz ederken, toplum gibi çok daha karmaşık bir organizmada bu tür açıklamalara ancak gülünebilirdi.
Hatta ben, bunların tam tersine, genel olarak, üstyapıdaki gelişmelerden hareketle ekonomi temelindeki değişmelerin daha iyi anlaşılabileceğini düşünüyordum. Hem bilimin baykuşunun akşamın alaca karanlığında ötmesine karşılık, sanatın bülbülü sabahın alaca karanlığında öttüğü için; hem de siyaset, Lenin'in deyimiyle "yoğunlaşmış ekonomi" olduğu için.
Dolayısıyla ekonomi ile sınıflar ve üstyapı ilişkisinde esas olarak neredeyse yaygın olan bütün yaklaşımlardan farklı ve tam ters bir durumdaydım.
*
Ama ekonomi temeli alanında şu iki teorik problem kafamı çok kurcalıyordu. İkisi de yine tarih ve azgelişmişlik ile, yani son duruşmada strateji ve sınıf ilişkileriyle ilgiliydi.
Türkiye'de prekapitalizm, yani kapitalizm öncesi toplumsal ilişkiler hep toprak mülkiyeti bağlamında ele alınıyordu. Yani büyük topraklar ve bunun çalıştırılma biçimleri. Buradan da kapitalist çiftlikler mi yoksa prekapitalist feodal beylikler mi? Tartışmasına varılıyordu. Bu sonuçlar da devrim stratejisini belirlemekte kullanılıyordu.
1970'lerin başındaki bölünmelerde bu yöntemden hareketle Türkiye'nin yarı feodal olduğu sonucu çıkarılıyor oradan da şehirlerden kırların kuşatılması ve gerilla stratejisine ulaşılıyordu.
Ne var ki, yetmişlerde bu eğilim tersine dönmüştü, bu hareketlerin hemen hepsi Türkiye'de kapitalizmin yaygınlığına vurgu yapmaya başlamışlardı ve buna bağlı olarak gerillacılığı terk etmişlerdi. Ama bunların unuttuğu prekaptalist bir sermaye biçimi ve onun gücü ve egemenliğiydi.
Soldaki bu genel eğilimin karşısında, Kıvılcımlı hep Tefeci Bezirgan sermaye ve sınıftan söz ediyordu esas olarak. Gerçekten de Türkiye'de büyük toprak sahipliği oldukça az görülüyordu. Elbette Batı'da büyük kapitalist çiftlikler vardı, doğuda da kapitalizm öncesi ilişkilere dayanan bir yığın köyleri olan ağalar. Ama bunlar genel tablo içinde ayrıksı duruyorlardı. Esas egemen olan küçük üreticilerdi. Köylüleri örgütlemek için bunlardan yola çıkılması gerekiyordu. Bunların taleplerine işçi sınıfı bir cevap vermeliydi. Bu köylü tabakasının esas sorunu da tefeci bezirgânlardı.
Gerçekten de Türkiye'nin neresine gidilirse gidilsin, daha TİP zamanındaki faaliyetlerde bile görmüştüm ki, esas gericilik bu tabakadan geliyordu. Altın dişli, kasabaya gelen köylünün genellikle borçlu olduğu; aynı zamanda bir benzin, motor, zirai ilaç firmasını acentesi olan bir eşraf tabakasıydı bu. Somut olarak gözle de görülüyordu. Egemen partiler bu tabaka aracılığıyla emekçileri kendi egemenlikleri altında tutuyorlardı.
Bunları burjuvazi ile karıştırmamak gerekiyordu. Tefeci Bezirganlık bunlardı. Ama ortada çok garip bir durum da vardı. Marks-Engels esas olarak kapitalizmle ve doğuşuyla uğraştığı için ve o zamanlar kapitalizm gittiği yerlerde prekapitalist sermayeyi tasfiye ettiği veya dönüştürdüğü için, onların eserlerinde bu sorun yoktu.
Ama diğer Marksistlerin eserlerinde de bu tabakadan bahsedildiği hiç görülmüyordu. Ayrıca bu sermaye modern ticari sermaye gibi kavranıyordu, yani tefeci bezirganlık ticaret burjuvazisi gibi anlaşılıyordu. İşin kötüsü Türkiye'deki sosyalistlerin nerdeyse tamamı da Tefeci Bezirgan sermayeyi, modern kapitalizmde gelirlerinin kaynağı işçinin ürettiği artı değer olan faiz getiren sermaye ve ticari sermaye ile karıştırıyorlardı.
Tefeci Bezirgan sermaye binlerce yıldır vardı ama bunda artı değerin kaynağı üretim değil, değişimdi, dolayısıyla değerin altında alıp üstünde satmaktı. Bütün antik tarih de buradan çıkmaza saplanıyordu. Bu sermayenin gelişimi, üretimle ilgisiz olduğundan hem tekniğin gelişimiyle ilgili değildi, hem de üretenlerin yoksullaşması ve üretimin gerilemesi sonucunu doğuruyordu. Modern sermayeden farklı olarak bu sermayenin geliştiği yerde üretim geriliyordu.
Tefeci Bezirgan sermaye sorunun daha iyi anlamak için Kapital'i bir de bu açıdan okumuştum. Ama hemen şu görülüyordu ki, Marks Kapital'de bunun Nuh zamanından kaldığını, modern kapitalist sermaye ile zıt karakterini, hırsızlık, korsanlık ve savaş ve dolandırıcılıkla ilişkisini açık açık belirtmesine rağmen, konusu bu olmadığından, bunun tarihin gidişine etkisini ele almamıştı. Ayrıca o dönemde az gelişmişlik ve emperyalizm olmadığından, Marks kapitalist ilişkiler geliştikçe bu sermayenin yok olacağını var saymıştı.
Ne var ki, Emperyalizm aşamasında bizzat modern sermayenin kendisi gericileşince, bu kadim gerici sermayede bir müttefik bulmuştu. Bunlar eski çelişkili uzlaşmaz karakterlerini değiştirmişler ve simbiyoz bir yaşama başlamışlardı.
Böylece Türkiye'de kapitalizmin Finans-Kapitalizm olması, hatta gelişmiş ülkelerde savaştan sonra gelişen Tekelci Devlet kapitalizmi olarak doğması ile aynı zamanda geri bir ülke olması paradoksu da böylece kolayca açıklanabiliyordu. Ama garip olan bu açıklamanın neredeyse sadece Kıvılcımlı ile sınırlı olması, başka kimsenin neredeyse bunu hiç sorun etmemesiydi.
Öyle görülüyordu ki Marks'ın bu sermaye ile özel olarak ilgilenmemesi ve sermayenin ortaya çıkış ve gelişiminin soyut tarihsel hareketini incelemesi, bu çok özgül ilişkinin dolayısıyla da Türkiye ve onun gibi geri ülkeler sorununun anlaşılmamasına yol açıyordu.
Tıpkı az gelişmişlik gibi bu sorun da Marks'ta bulunmuyordu. Marks kapitalizmin niye şurada doğup da burada doğduğunu, niye şu çağda değil de bu çağda doğduğunu sorun etmiyor ve bunu araştırmıyordu. Ama Türkiye'deki sosyalist hareketin sorunu tam da buydu.
Marks, kapitalizmin ortaya çıkması için soyut bir tarihsel ön koşul araştırıyordu. Bunun için iki koşul gerekiyordu. Özgür işgücü, yani topraktan kopmuş, iş gücünü satmaya hazır insanın varlığı. Bir de Sermaye'nin birikmiş olması. Bu sermaye birikiminin nasıl korsanlıkla oluştuğunu gösteriyordu. Keza köylülerin nasıl topraklarından da sürüldüğünü gösteriyordu. Ama bu, kapitalizmin soyut olarak doğumun açıklamakla birlikte neden İngiltere'de ve o çağda olduğunu açıklamıyordu.
Çünkü örneğin Celali Ayaklanmaları devrinin Osmanlı'sında Tefeci Bezirgan sermaye de vardı, Celali olmuş, topraksız kalıp isyancı olmuş özgür işgücü de, hatta eski Roma'nın ücretli askerlerine benzeyen Yeniçerilikte olduğu ve Marks'ın dikkati çektiği gibi, ücrete dayanan ilişkiler bile vardı. Ama Osmanlı'da kapitalizme geçilememişti.
Eğer sorun Üretici Güçlerin Gelişme Düzeyi ise, Osmanlı ile o dönemin İngiltere'si arasında bu bakımdan pek büyük bir fark da yoktu.
Keza İngiltere'deki sermaye birikimi de bir farklılık göstermiyordu diğer kapitalizm öncesi birikimlerden. Kartacalılar, Fenikeliler, Mekke Eşrafı, Venedikli Tüccarlar bunların hepsi de servetlerini korsanlıkla, yağmayla, savaşla ele geçirmişlerdi. Uzak Dış Ticaret için, Doğu Hint Kumpanyası gibi, kendilerine göre büyük kumpanyalar kurmuşlardı. Muhakkak ki o zamanlar da iflas etmiş köylüler vardı. Ama bütün bunlar modern kapitalist sermayeye dönüşmemiş ve dönüşememişti. Sorun nasıl olup da dönüştüğü idi. Marks'ın soyut analizinde bu dönüşme bir zorunluluk gibi görülüyordu.
Genel olarak tarihe bakılınca meta ilişkilerinin sürekli bir yaygınlaşması görülüyor ve bunun da bir noktada nitel bir sıçramaya vardığı düşünülebiliyordu. Ama sorun, somut olarak kapitalizme niye başka yerde değil de İngiltere'de veya niye başka zamanda değil de orada geçilebildiği olarak koyulunca, daha önce üretici güçler bahsinde de görüldüğü gibi ekonomi politiğin kendi yasaları açısından bunu açıklama olanağı bulunmuyordu.
Burada "ekonomi dışı" bir unsur önemliydi muhakkak ki. Kıvılcımlı bunun İlkel Sosyalizm olduğun söylüyordu. Gerçekten de bu açıklayıcı oluyordu. En azından bağlantıyı gösteriyordu. İşte Japonya ve İngiltere ve Medeniyete daha az bulaşmış kuzey Avrupa Kapitalizme geçmişti. Buna karşılık medeniyetlere bulaşmış dünya Kapitalizme geçememiş az gelişmiş olarak kalmıştı. Keza bu Güney ve Kuzey Amerika zıt gelişimlerin de açıklar görünüyordu.
Tarih şöyle bir paradoks ortaya koyuyordu: Prekapitalist Tefeci Bezirgan sermaye, Modern sermayeye zıt karakterde ise ve onun geliştiği yerde diğeri gelişemiyorsa, nasıl oldu da kapitalizme geçildi? Çok güçlü olduğu yerde geçilemez çünkü zıt karakterdedir; az geliştiği yerlerde ise yine geçilemez çünkü gerekli sermaye birikimi yoktur. Bu nasıl mümkün oldu?
Bu soru tıpkı modern fiziğin veya biyolojinin karşılaştığı temel sorulara benziyordu. Örneğin, eğer evren her yerde aynı karakterde, yani homojen ise, büyük patlamada madde kadar anti madde olması ve bunların da birbirini yok etmesi gerekir ki, bu da bildiğimiz evrenin olmaması ve bizlerin bu soruyu soramaması demektir. Sorabildiğimize göre kuraldışı bir durum olması, simetri ilkesinin kırılmış olması gerekir.
Benzer bir duruma biyolojiden de örnek verilebilir. Her DNA sürekli tıpkısını yarattığına göre, nasıl olmaktadır da milyonlarca farklı canlı bulunmaktadır? Demek ki, bu simetri ilkesi bir yerlerde kırılmakta ve bizzat bu kırılmanın kendisi (mutasyon) canlıların evrimini olanaklı kılmaktadır.
İşte İngiltere'de olan böyle bir durumdu. Nasıl canlıların çeşitliği veya evrenin varlığı temel bir ilkenin "ihlali" ile mümkün oluyordu ise, Toplum'da da öyleydi. Ekonomi politiğin kendi yasalarından hareketle kapitalizme niye şurada şu zamanda geçildiği veya başka yer ve zamanda gelişmediği açıklanamazdı. Bu geçiş, belli koşulları da gerektirirdi. Bunu da şöyle bir benzetmeyle açıklıyordum.
Canlılar hetotrof ve ototrof olarak besinini diğer canlılardan sağlayan ve besinini kendi üreten olmak üzere iki bölüme ayrılmaktadır. Hetotroflar diğer canlıları yediğinden, hayatın doğuşunda ilk canlının yiyeceği ototrof canlılar olmadığı için, ilk canlının yiyeceğini kendi üreten, bir canlı olması (ototrof) gerektiği düşünülmüştür ilk önceleri.
Ama biraz düşünülünce ilk canlının hetotrof olması gerektiği, yani enerjisini dışarıdan alması gerektiği ortaya çıkar. Çünkü bunun devri daim makinesi yapmaya kalkmaktan bir farkı da yoktur. Bu günkü teori de böyledir zaten. İlkel atmosferdeki yıldırımlar vs. bir organik moleküllerden oluşan çorba yaratmıştır. İlk kendini üreten molekül bu hazır daha önceden kullanılmış ve yüksek moleküllerde örgütlenmiş enerjiyi hazır lop almış ve canlıya sıçrama böyle sağlanabilmiştir.
Toprak ekonomisine dayanan Bezirgan uygarlıklar meta ilişkilerini geliştirerek ve bir dünya pazarı yaratarak, meta ilişkilerinin yaygınlaşmasını sağlayarak, bu dünya pazarına en son girenin sanayi kapitalizmine geçebilmesinin koşullarını yaratır. Bir bakıma dünya, bezirgan uygarlıklar aracılığıyla, "organik çorba" haline gelmiştir.
Ama bu sadece bir koşuldur. İngiltere'den önce, İspanya ve Portekiz de uzak dış ticaret yapmışlardı. Ama bunlar modern kapitalizme geçemediler. Soygun ve sömürüden gelenler, belki birer servete dönüştü ama modern sermayeye dönüşmedi. İngiltere'nin farkı, orada tefeci bezirgan sermayenin gelişmemişliği, devletin güçsüzlüğü, yani komünün yaşayan geleneği ve gücüydü.
Böylece Komün, sadece tarihsel devrimlerin değil, kapitalizme geçişin de anahtarı olarak ortaya çıkıyordu. Öte yandan bu yaklaşım, o klasik mekanik materyalist yaklaşımları bir kenara atıyor, eğer o mekanik Marksistlerin sözleriyle ifade edersek, üst yapı alt yapıyı belirliyordu. İlkel sosyalizmin geleneklerinin gücü oluyordu kapitalizme geçişi sağlayan.
Böylece, bu yaklaşım sadece tarihe birbirini izleyen şemalar olarak bakışı değil; alışılmış mekanik altyapı üst yapı yaklaşımlarını da havaya uçuruyordu.
Geri ülkeler olan eski uygarlık beşiklerinde kapitalizme geçilememişti çünkü oralarda tefeci bezirgan sermaye ve devlet çok güçlü idi. İngiltere'de ise, korsanlıkla ilk sermaye birikimi (Drake) ve uzak dış ticaret kanalından (Doğu Hint kumpanyası) klasik uygarlıklarda olduğu gibi toplumun iliğini kanını sömürme olanağı bulamadan ve devlet Şarktaki gibi her şeye kadir olma fırsatı bulamadan kapitalizme geçilebilmişti.
Yani gerek Üretici Güçler kavramının, gerek ilkel sermaye birikimi, özgür işgücü ve uzak dış ticaret gibi soyut koşulların kapitalizme geçişi açıklayamaması ve bu açıklamanın ancak İlkel Sosyalizm ile yapılabilmesi hem Kıvılcımlı'ya olan güvenimi pekiştiriyor, hem de alışılmışın çok dışında, o şematik ve mekanik Marksizmlerden çok farklı bir Marksizm anlayışını yerleştiriyordu.
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
