Teorik ve Politik Evrimim (14) - Troçki'yi Keşfediş

Keşif ve ilerlemelerin çoğu, yanlış varsayımlara dayanırlar ve onlar sayesinde mümkün olurlar.

Kolomb, batıya giderse Hindistan'a ulaşacağı gibi yanlış bir varsayım üzerinden yola çıkmıştı ve tam da bu yanlış sayesinde keşfettiği yeni bir kıtaydı.

Kıvılcımlı, "Uluslararası Komünist Hareket (Bunu yazdığı dönemde Üçüncü Enternasyonal) zaten dünya planında bize yolumuzu gösteriyor, bunu onlardan daha iyi yapacak halimiz yok" yanlış varsayımına dayanarak görevlerini şöyle belirliyordu: biz kendi savaş alanımızda başarılı olmak için o savaş alanını, yani içinde yaşadığımız ve mücadele ettiğimiz ülkenin toplumsal yapısını, sınıf ilişkilerini daha iyi tanımalıyız demiş, onu tanıyabilmek için de Tarih'e yönelmiş ve Antik tarihin kilidini açmış; Marks nasıl modern toplumun yüzündeki peçeyi kaldırmışsa, o da Kapitalizm öncesi toplumların yüzündeki peçeyi kaldırmıştı. Tabii yaptığı keşifler bunlarla da sınırlı değildi, ve modern tarihi, özellikle az gelişmişliği anlayabilmek için harika ipuçları sunmuştu.

Ama bütün bu keşifler bu yanlış varsayıma dayanmaktaydı, örneğin Sovyetlerdeki yozlaşmayı görmüş olsa, bir bürokrasinin ortaya çıkıp iktidarı eline aldığını görse ve onunla mücadeleye yönelseydi, muhtemelen bu keşiflerin hiç birini yapamazdı.

Bizim 70'li yıllar boyunca yoğunlaştığımız bu teorik çalışmaların bir tek hedefi vardı, Marksizm'i, dolayısıyla Kıvılcımlı'yı daha iyi tanımak ve öğrenmek. Onları ne kadar iyi tanır ve öğrenirsek sınıf mücadelesinde o kadar doğru davranabilir ve başarılı olabilirdik. Yani görevimizi belirlerken aslında yanlış bir varsayıma dayanıyorduk.

Burada yanlış olan, doğru fikirlerin er veya geç başarılı olmanın garantisi olduğu yolundaki varsayımdı.

Bu varsayım da aslında bir yanlış anlamadan, pratiğin bir teorinin doğru olup olmadığının en kesin ölçüsü olduğu anlayışının, bayağı ve mekanik bir şekilde toplumsal mücadeleler alanına aktarılmasından ortaya çıkıyordu.

Bu gizli varsayım, aynı zamanda, insanların davranışlarını toplumsal konum ve çıkarların değil, fikirlerin belirlediği gibi bir varsayımın, yani idealizmin dayandığı temel fikrin, yedi başlı bir ejderha gibi kafasını çıkarmasıydı.

Bu varsayım aynı zamanda, insanların doğru fikirleri duyunca, onları kabul edecekleri gibi çocuksu bir varsayıma dayanıyordu veya burjuva rasyonalizminin bir ifadesiydi. Halbuki "insan çıkarlarına aykırı ise matematik aksiyomlar bile tartışma konusu olur"du.

Ama o zamanlar bunun farkında değildik ve bilmiyorduk, daha doğrusu bunun üzerine hiç kafa yormamıştık. Bir fikrin doğruluğunun çoğu kez onun başarı ve yaygınlaşmasının değil, tam da gözden düşme ve itibarsızlaşmasının nedeni olabileceğini (Marks ve Engels'te gericilik dönemini anlattıkları Almanya bağlamında, örneğin Hegel'e değer verilmemesi bağlamında böyle bir çok paragraf da olmasına rağmen) tasavvur bile edecek durumda değildik.

Okuduğumuz kitaplar bize anlatıyordu ki, "Pudding'in tadı onu yemekle anlaşılabilir." Pratik bir teorinin doğruluğunun ölçüsüdür. Bir bilimsel teori doğru ise, pratikte deneyle kanıtlanır. Dayandığımız teori doğru ise, uygulamadaki hatalar nedeniyle bir süre için başarısız bile olsa, bu hatalardan arındığında başarılı olur ve doğruluğu kanıtlanmış olur.

Burada başarı, verili durumda, o görüşleri savunan hareket veya partinin büyümesi, etkisinin artması, devrimi yapmaya yaklaşması anlamına geliyordu tabii ki.

Dolayısıyla şöyle bir çıkarsama kendiliğinden oluşuyordu bu bağlamda: Kıvılcımlı'dan daha derin bir Marksist görmemiştik. Keza devrimci hayatı da örnekti. O halde onun görüşlerinin yayılması, güçlenmesi ve dolayısıyla devrimi yapmaya yaklaşması gerekirdi.

Ama böyle bir olgu görülmüyordu Bu durumda o teoriden daha iyisine rastlanmadığına ve (Dünya'da bilmediğimiz bir yerlerde daha iyisi olsa bile) Türkiye'de gerçekten daha iyisi olmadığına göre, ortada bir sorun vardı. Bu sorunun, bir teorinin doğruluğunun onun başarılı olmasını beklemekte olduğunu aklımıza bile getirmiyorduk.

Böylece doğru teorinin yayılması, etkili ve başarımlı olması gerektiği, onun doğruluğunun en büyük kanıtının bu olduğu gibi yanlış bir varsayımdan hareketle "niye başarısız, niye etkisiz, niye yayılmıyor ve devrimi yapacak bir duruma gelmiyor" sorusu kafamıza takılıyordu.

Tabii her bunalımda olduğu gibi ilk önce bir takım taktik ya da örgütsel yanlışlarda aranıyordu bu sorunun cevabı. Sonra biraz daha derinleşince, bu sefer o teorik temeli savunmak üzere çıkmış olanların aslında onu metodolojik, programatik, stratejik bakımlardan tahrif ettiği görülüyordu.

O zaman da hedef ve görevler, önce ideolojik mücadeleyle bu tahrifleri tespit ve teşhir etmek, dolayısıyla da  etkisiz kılmak, şeklinde ortaya çıkıyordu.

Böyle bir yanlış varsayım ve uslamlamalar zinciriyle Vatan Partisi içindeki tartışmalara katılıyorduk, bu tartışmalar bağlamında partiye o zamana kadar egemen olan çizginin aslında Kıvılcımlı'nın görüşlerinin basit bir bayağılaşmasından başka bir şey olmadığını gösterme çabasına girmiş bulunuyorduk.

Kıvılcımlı'nın görüşlerinin, yetmişli yıllardaki o muazzam radikalleşme ve politizasyona rağmen neden yayılmadığı, kitleleri kavrayıp maddi bir güç haline gelmediği; neden başarılı olamadığı böylece açıklanıyordu.

Önce TSİP'i kuranlar onu bayağılaştırmışlar o nedenle Kıvılcımlı'nın itibarını da beş paralık etmişler ve artık itibarı kalmayınca da eski bir elbise gibi çıkarıp atmışlardı.

Ama güya TSİP'e karşı Kıvılcımlı'yı savunanlar da, Vatan Partisi'nde aynı şayi yapmışlardı. Elbette Kıvılcımlı'nın doğru görüşleri hakkıyla ve doğru olarak temsil edilmediği için etkisiz kalmış, başarılı olamamış ve dolayısıyla Kıvılcımlı'nın teorisinin yanlış veya yetersiz olduğu bu nedenle başarısız olduğu şeklinde bir görünüm ortaya çıkmıştı.

Aslında, bu tartışmalar bağlamında Kıvılcımlı'nın politik görüşlerini, o zaman yayınlanan bazı yeni kitaplarını da okuyarak daha iyi kavramıştık ve gerçekten de  Kıvılcımlı'nın politik görüşlerini de en otantik biçimiyle savunuyorduk.

Ama Kıvılcımlı'yı en otantik biçimiyle savundukça ve onu daha iyi tanıdıkça, bu sefer onun sınırlarına ve çelişkilerine takılıyorduk: Özellikle çağa ilişkin sorunlarda ve politik konularda. Ulaştığımız kimi görüşler, çıkardığımız kimi sonuçlar artık Kıvılcımlı'nın kabuğuna sığmıyordu.

Troçkist denen, aslında klasik Marksizm'in pozisyonlarını otantik biçimiyle savunmuş ve bu otantik kavram ve yaklaşımlarla yine yirminci yüzyılın en önemli olaylarına cevap vermiş geleneğin vargılarına onlardan bağımsızca, onlar hakkında bir şey bilmeden ulaştığımızın farkında değildik.

Nasıl Filistin'deyken, Kıvılcımlı'yı okumadan Kıvılcımlı'nın görüşlerine ulaştıysam, şimdi de Troçki'yi ve o geleneği bilmeden benzer görüşlere ulaşmış bulunuyordum. Bunların Troçkist gelenek tarafından yıllardır ve çok daha mükemmel ve gelişmiş olarak savunulduğunu bilmiyordum. Gördüğümde de, nasıl yıllar önce "Doktorcu" olmakta en küçük bir tereddüt etmediysem, o geleneğe katılmakta "Troçkist" olmakta, bir an için bile tereddüt etmedim.

Ne var ki, Kıvılcımlı'nın sınırlarına varma, "Doktorcu" bir kabuk içinde neredeyse "Troçkist" görüşlere ulaşma, metodolojik konularda değil, tamamen  somut politik ve pratik konularda çözüm arayışları içinde yine bizzat Kıvılcımlı'nın verdiği ipuçları, ilhamlar ve daha önce sağladığı metodolojik temel üzerinden ve o sayede gerçekleşti.

Bu süreç özellikle, Enternasyonalizm, Sovyetlerin Sınıf Karakteri, Faşizme Karşı Mücadele gibi birkaç temel sorun bağlamında ve birbirine paralel alma aynı zamanda karşılıklı olarak birbirilerini etkilemeleri biçiminde oldu.

Bu "Doktorcu"luktan "Troçkist"liğe evrim, Tarihsel Maddeciliğin kavramları bakımından bir sıçramayı veya değişimi gerektirmiyordu. Kıvılcımlı'dan öğrendiğimiz otantik ve geliştirilmiş kavramların hepsini korumak gerekiyordu. Bu durum, "Troçkizmi" bir formüller ve reçeteler bütünü olarak değil, bir yöntem olarak kavramamızı mümkün kılıyordu.

Troçkistlerin çoğu açısından Troçkizm, tıpkı Doktorcular'ın Doktor kavrayışı gibi, Troçki'nin uğradığı haksızlığa bir tepkiden çıkıyor veya bir formüller ve reçeteler bütünü olarak kavranıyordu. Dolayısıyla Doktorculuğumuzun Doktorcuların Doktorculuğuna benzememesi gibi Troçkistliğimiz de Troçkistlerin Troçkistliğine benzemiyordu. Bizim için Troçkistlik, Sürekli Devrim veya Sovyetlerin bürokratik bir ülke olması vs.'nin kabulü değildi, bu sonuca ulaşmayı sağlayan yöntemin kendisiydi. Tam da bu sayedeydi ki Troçkist olmadan Troçkist olabilmiştik.

Tabii bunun sonucu olarak, sadece genel sol bütün içinde, bilinmeme ve yanlış yargılar yığını nedeniyle, Doktorcu veya Troçkist gibi etkisiz ve marjinal akımlar içinde tecrit olmuyorduk; Doktorcular içinde olduğu gibi Troçkistler içinde de ayrıksı ve tecrit kalacaktık. Yani cehennem içinde cehennem. Zaten ikisi de birer marjinal ve genel soldan tecrit akım içinde de tam bir tecrit ve dışlanma, doku uyuşmazlığı ve yalnızlık, sadece politik ve ideolojik değil, bunların dışında bir hayatımız olmadığı için, korkunç bir kişisel yalnızlık, bütün hayatımıza bundan sonra damgasını vuracaktı.

*

Aslında Kıvılcımlı'nın metodolojik yaklaşımları ile, politik pozisyonları arasında bir çelişki bulunuyordu. Tıpkı Hegel'in Sistemi ile Metodu arasındaki çelişki gibi bir çelişkiydi bu. Sistem tutucuydu, metot devrimci. Marks ve Engels, onun yöntemini alıp geliştirmişlerdi. Diğer Hegelciler ise sistemini almışlardı.

Biz de bir bakıma, Kıvılcımlı'nın yöntemini alıp sistemini atıyorduk. Kıvılcımlı'nın Metodu o Stalinist pozisyonların ve politikaların kabuğuna sığmıyordu. Bizim yaptığımız bir bakıma bu kabuğu kırmak oldu. Troçkist olduğumuzda eski metodolojik yaklaşımlarımızda bir değişiklik yapma gereği görmedik.

Zaten bu gün bile şuna inanıyorum: Kıvılcımlı'nın yaşasaydı yapmak zorunda olacağı şeyi, onun ölümünden on yıl sonra çok daha elverişsiz ve birikimsiz olarak yapmak zorunda kaldım.

Gerçekten de Kıvılcımlı yaşasaydı, bizim karşılaştığımız çelişkilerle kendisi karşılaşacaktı ve bu çelişkileri çözmeye kalktığı takdirde Troçki ile karşılaşmaktan başka bir yol görünmüyordu ya da Troçkizmi'i muhtemelen yeniden kendisi keşfetmek zorunda kalacaktı.

Bu Kıvılcımlı'nın anılarında çık açıktır. Kıvılcımlı'nın bu çelişkiyle daha önce yüzleşememesi ve tam ölümünün arifesinde kıyısına gelmesi, bütünüyle, aşırı Türkiye'ye odaklanmışlığı ve Dünya boyutunda işleri büyük ölçüde Sovyetler'e havale etmişliği, yani hareket noktasındaki  varsayım ile; o alanda konuşmaya yetkili olmadığı şeklinde kendini yetersiz görme ve tevazu ile de ilgilidir.

Bunun en büyük delili anılardır. İlk dışarıya çıktığında neredeyse büyülenir. Hiç kötü bir şey görmez. Hep hayal ettiğiyle karşılaşmış gibidir. Suriye'de sosyalizm, Bulgaristan'da ise neredeyse Devletin yok oluşunu ve komünizm görür.

Ama daha iyi tanıdıkça, bu yargıların adım adım tersine görüldüğü görülür. Ölümüne yakın, tıpkı Troçki'nin ölümüne yakın sorduğu sorulara benzer sorular sormaya başlar: Lenin'i de Stalin'mi öldürmüştü acaba diye sorar. Oralarda, henüz ekoloji hareketinin bile olmadığı zamanlarda, otomobillere olan düşkünlük ve onların çokluğunu sorgular. Tıpkı Sovyetler'in sınıf karakteri üzerine Troçki'nin tezlerine benzer görüşler formüle etmeye başlar; orada bir bürokrasinin egemen olduğunu yazar ve yine Troçki gibi, bu bürokrasinin bir Sınıf olmadığı; Osmanlı'nın "devlet sınıfları" gibi olduğu yolunda akıl yürütür.

Zaten biz onun bu ve benzer satırları okudukça, gördüğümüz, sezdiğimiz, ama tıpkı kıvılcımlı gibi, "biz kimiz, çapımız ne ki,  henüz dünyayı bilmiyoruz" diye çıkarmaya çekindiğimiz sonuçları çıkarmak için gerekli cesareti bulduk.

Şimdi bu evrimin, Kıvılcımlı'nın kabuğunu kırışın birkaç esas sorunda nasıl gerçekleştiğini kısaca açıklayalım.

*

Filistin'deyken oradaki gözlemlere dayanarak Sovyetler hakkındaki görüşlerimizin değişmesini daha önce aktarmıştık. Yetmişlerin ilk yarısındaki bütün gelişmeler bu görüşlerin parlak birer doğrulanışı gibiydi.

Vietnam, ABD'yi yenmişti. Eskiden Çin ve Sovyet ayrımında taraf tutmama "Vietnam Çizgisi" diye tanımlanırdı. Ama işte, ABD'yi yenen ülkenin partisi, dünyanın en başarılı gerilla savaşını yürütmüş parti de Sovyet çizgisini seçmişti. Sovyetlerin veya o çizginin Gerilla savaşlarını veya devrimci mücadeleyi desteklemediği gibi yargıların yanlış olyduğu kanıtlanmış oluyordu. Vietnam partisinden daha mı iyi bilecektik.

Bu arada Portekiz devrimi olmuştu. Portekiz Komünist Partisi bu devrim sonrasında en güçlü parti olarak ortaya çıkmıştı ve Sovyet çizgisindeydi. Yıllarca gizlilikte mücadele etmişti.

Keza Küba da Sovyetler'e daha yakındı ve Sovyetler Küba aracılığıyla Portekiz sömürgelerindeki bağımsızlık savaşlarına muaazzam yardım ediyordu. Sovyetlerin Çin'den dana devrimci ve doğru olduğu yolunda Filistin'deki gözlemlerden çıkardığımız sonucun parlak birer doğrulanmasıydı bütün bu gelişmeler.

Keza Çin'deki gelişmeler de yine orada Çin hakkında ulaştığımız yargıyı doğruluyordu. Çin artık hr zaman sol sapmanın sağ sapmayı izlemesi gibi, şimdi de ABD ile bağlantılar kuruyor:  Vietnam'a saldırıyor, "Üç Dünya Teorisi" ile de Sovyetler'i baş düşman ilan ediyordu. Bütün bunlar Çin'in hiç de göründüğü gibi devrimci olmadığını, Kültür devriminin sol sekterliğinden şimdi de aşırı sağa savrulduğunu gösteriyordu.

Bu nedenle Sovyetler Birliği konusu kafamızda bir sorun olmaktan çok uzaktı. Ulaştığımız sonuçlar sadece parlak olarak doğrulanmıştı. Hatta bu görüşleri savunduğumuzda dev-Genç içinde bizimle alay edenler şimdi bizzat kendileri Sovyetler'e olumlu bakmaya başlamışlardı. Biz kimsenin Sovyetler'i savunmadığı zamanlarda Sovyetleri savunmuştuk. Şimdi savunmak ve "Sovyetik" olmak kolaydı.

Öte yandan, eski gerillayı savunan arkadaşlar; o zamanlar Sovyetleri gerilla savaşlarına destek vermiyor diye onu revizyonist görürlerken, şimdi olgular en kör göze batacak şekilde tam tersini gösterdiğinde, bu çıkarsamalarının yanlışlığını görecek ve gereken sonucu çıkaracak yerde, Sovyetler'in gerilla savaşlarına verdiği desteği bu sefer emperyalist yayılmacılığının bir kanıtı olarak görüyorlardı. Ayrıca işte Sovyet ve Doğu Alman sporcuların gösterdikleri başarılar, Batı'nın soğuk savaşı terk edip Detant politikasına gelmesi, bizzat Sovyetlerin İktisadi başarılarının da bir göstergesi olarak görüyorduk. Gerçekten, bütün veriler Sovyetler hakkında, onun sosyalistliği üzerine bir süpheyi adeta olanaksız kılıyordu.

Burada açık ki, bir oynamam yenim dar, yerim dar sorunu vardı. Bunlar Sovyetler ağzıyla  kuş tutsa, yine ona karşı bir tutum almayı kafalarına koymuşlardı. Bunun nedeni de Türkiye'deki Osmanlı Rus çatışması döneminden kalma Moskof Düşmanlığı'nın sosyalist bir form içinde ifade edilmesinden başka bir şey olamazdı. Bu olsa olsa NATO'nun ve Türk devletinin işine gelen bir sonuç olurdu.

Öte yandan, Vietnam, Portekiz, Batı'nın Detant politikası, Portekiz sömürgelerindeki Başarılar, Sovyetler'e yakın duran Küba'nın Enternasyonalist dayanışması Sovyet çizgisine muazzam bir itibar kazandırmıştı ve bu itibarın meyvesini de o zamana kadar kimsenin haklı olarak ciddiye almadığı TKP yiyordu.

Elbette Sovyetler konusunda belli eleştiri noktalarımız ve rezervlerimiz vardı. Sovyetler'in de tam doğru olduğu söylenemezdi ama bunun açıklamasını, Kıvılcımlı'nın veya Fidel'in Çekoslyovakya işgali sırasındaki tavırları gibi bir tavırla ifade ediyorduk. O zamanlar Kıvılcımlı bu tavrını açıklamak için Boccacio'nun Dekameron'undan bir hikayeye baş vurmuştu. Elbette Gulag'ları duymuştuk ama onların varlığı ve sonra Kruçof'un Rapor'u pek ala böyle bir yaklaşım içinde bir açıklama buluyordu.

Sovyetler'in itibarının rantını toplayan TKP'nin izlediği politikalar ve çizgi ile Sovyetler'in dünya çapındaki çizgisi arasında bir çelişki olduğunu düşünüyorduk. Sovyetlerin daha devrimci veya solda olduğu, ama TKP'nin sağ ve reformist bir parti olduğu görüşündeydik. Bir portekiz veya Vietnam komünist partisi ile bir TKP kıyaslanamazdı bile. Dolayısıyla, bu ikisi arasında bir uyumsuzluk olduğunu düşünüyorduk. Sovyetler'e bu anlatılsa veya bir gün elbette Sovyetler bunların ne olduklarını görecekler ve onları desteklemekten muhtemelen vaz geçecekler diye de düşünüyorduk.

Bu arada, Sosyalizm Teori ve Pratik (STP), Barış ve Sosyalizm Sorunları gibi teorik dergiler; diğer "Bilim İşçileri"nin kitaplarının yoğun bir çevirisi de başlamıştı. Bunları okuyorduk. Bunlar ne de olsa Orijinal Sovyet kaynaklarıydı. Orada Emperyalist basının bizden gizlediği ve üstünü örttüğü, son altmış yılda kat edilen teorik ilerlemeler elbette yer alıyor olmalıydı.

Ama bu literatürü yakından okudukça giderek artan bir hayal kırıklığı ortaya çıkıyordu. Devrimci, yaratıcı hiçbir şey yoktu. Uzay'ı fetheden, Emperyalizmi Soğuk savaşı terk etmek zorunda bırakan koca Ekim Devrimi'nin ülkesi Sosyal bilimler alanında neredeyse sıfırdı. Nasıl olabilirdi böyle bir şey?

Böylece Sovyet kaynaklarındaki teorik kısırlıktan hareketle, Sovyetler'in doğruluğu hakkında, ortada sadece uygulamaya ilişkin değil, daha derinden bir takım yanlışlar olduğu yönünde soru işaretleri oluşmaya başladı kafamızda.

Polonya'daki işçilerin ayaklanması ve Solidarinos, Afganistan'ın işgali (Ki bu işgali tıpkı ikinci Dünya Savaşında, Stalin'in Finlandiya ve İran'ı işgalini Troçki'nin savunması gibi, aynı mantıkla, yani savaşın zorunlulukları bağlamında savunmuştuk ama bu işgalin yapılmak zorunda olması ortada ciddi yanlışlar olduğunu da gösteriyordu.) de giderek Vietnam ve Portekiz devrimleri döneminde kafamızda oluşan Sovyetler Birliği imgesiyle çelişmeye başlıyordu. Eğer Polonya bir sosyalist ülke ise, İşçiler niye ayaklansındı?

Bütün bunlar bizi Sovyetler konusunda ciddi olarak düşündürmeye başlamıştı. Bu arada Kıvılcımlı'nın anılarında Sovyetler'in bürokratik olabileceğinden söz etmesi; daha önceleri altmışlı yıllarda Küba Feleğe Meydan Okuyor ve Kızıl Bekçiler gibi yazılarında, sonra büyük ölçüde uzaklaştığı belli olan, ama yine de Sovyetler'e çok eleştirel yaklaşan yazıları da bu kuşkularımızı giderek daha fazla besliyordu.

Tabii Sovyetler'in otantik yayınlarında Marksizmi geliştiren hiçbir şey göremedikçe, dünyada yaratıcı olarak Marksizm'i geliştirmiş tek kişinin Kıvılcımlı olduğu şeklinde, aynı zamanda çok moral bozucu ve umutsuzluk verici, bir sonuca ulaşıyorduk. Sovyetler'e de egemen olan teorik kabızlıkla, diyalektikten uzak oluş ile aramıza sınır çekebilmek için de Kıvılcımlı'nın görüşlerini Devrimci Marksist olmanın ayırıcı bir ölçütü olarak koyuyorduk.

Bize olaylar labirentinde yolumuzu bulmamızı sağlayacak bir kutup yıldızı, kerteriz noktası arıyorduk: bunun Sovyetler de olmadığı görülüyordu. Kala kala elimizde teorik ve metodolojik tek dayanak Kıvılcımlı kalmıştı yine de.

Ama bunu açıklamak gerekiyordu, sadece alışkanlıkların gücüyle (Lenin) veya günlük hayatta metafizik mantığın yetmesiyle (Kıvılcımlı, Troçki) açıklanamazdı sosyalist teorinin bu kaderi. İşte o zaman, Tarihsel Maddeciliğin Tarihi üzerine bu sefer daha derine giden, ve yine Kıvılcımlı'nın katkılarına dayanan bir açıklama geliştirdik.

Marksizm, Tıpkı Yunan ve Roma uygarlığının, Sümer'den beri gelen birikimine dayanması gibi, Rönesas'tan beri gelen ve bizzat kendisi Roma ve Yunan uygarlığının birikimi üzerinde yükselen burjuva Aydınlanmasının, felsefesinin mirası üzerinde yükselmişti. Dünya tarihinde olan ise, Devrim bulutlarının doğuya doğru, geri ülkelere doğru kaymasıydı. Ama bu ülkelerdeki geniş ezilen kitleler ve aydınlar bu tarihsel birikimden yoksundular. Bu tıpkı, Roma'yı yıkan Germen kabilelerinin, Klasik uygarlıkların birikiminden yoksun olmaları gibiydi. Dolayısıyla onların, onu geliştirmesi bir yana anlaması ve hazmetmesi bile mümkün olamazdı. O nedenle Metafizik ve skolastik bütün sosyalist harekete damgasını vurmuştu.

Bu bütünlük içinde Kıvılcımlı'nın yeri ise, bir bakıma Eski Yunan ve Roma'nın mirasını bütün ortaçağ boyunca yaşatan ve bir ülçüde de geliştiren İslam düşünür ve uygarlıklarına benzetiliyordu.

Tarihsel maddeciliğin tarihsel kaderi üzerine bu açıklama, ilkine göre muhakkak ki daha derin ve ileri bir anlayışı yansıtıyordu. Gerçekken de o zamanki verilere göre tarihsel maddeciliğin kadiri yine tarihsel maddeciliğe Kıvılcımlı'nın yaptığı katkılar ışığında Tarihsel maddeci bir biçimde açıklanmış oluyordu.

*

Ama Troçki ile esas karşılaşma, Sovyetler'in karakteri sorunundan olmadı.

Kıvılcımlı'nın Yol'unun yayınlanması bizim aslında Enternasyonalizmi hiç bilmediğimizi görmemizi sağlamıştı. Bizler enternasyonalizmi hep işçilerin dayanışması, uluslar arası dayanışma, yani basit bir toplam gibi ele alıyorduk.

Halbuki, Yol'u yazan Kıvılcımlı, bu dünya partisinin bir militanı olarak yazıyordu. Keza İhtiyat Kuvvet'i yayınlanmıştık "Kürt Sorunu" üzerine ve Kıvılcımlı orada, bu mantık çerçevesinde, Kürdistan Komünist Partisi'nin kuruluşuna ağabeyilik yapmaktan söz ediyordu örneğin.

Keza son yazı ve mektuplarında Enternasyonalin kaldırılmasını bir yanlış olarak tanımlıyordu. Ölürken son mektubunu Brejnev'e yazıyordu. Bütün bunlar ışığında Enternasyonalizm sorunuyla yüzleşmiştik.

Gerçekten de Marks ve Engels, İşçi sınıfının dünya tarihsel bir sınıf olarak tanımlıyorlardı. O zaman işçiler dünya çapında bir sınıf olduğuna göre, partisi de ancak dünya çapında olabilirdi. Sosyalist bir parti bir tek ülkede kurulamazdı. Fiilen bir ülkede kurulsa bile bir dünya partisi olarak veya o amaçla kurulmalıydı. Her hangi bir ülkenin işçilerinin çıkarlarını savunmak bir işçi sınıfı zümresinin çıkarlarını savunmak olabilirdi. Komünistler ise bu sınıfın dünya çapındaki ve tarihsel çıkarlarını savunmalıydılar. Bunu ise ancak bir dünya partisi yapabilirdi.

Zaten bunun içindir ki Enternasyonaller vardı. Ama durum böyle ise, niye enternasyonal lağvedilmişti? Bu fiilen Marksizm'in en alfabetik ilkelerinin reddi anlamına gelmiyor muydu?

Lenin de Enternasyonalizmi bir dayanışma olarak değil, parçanın bütüne azami katkısı olarak kavrıyordu ve öyle tanımlıyordu.

Bu durumda, Kıvılcımlı'nın görüşlerine dayanan bir dünya partisi kurmak gerektiği kendiliğinden ortaya çıkıyordu. Partinin Kürdistan ve Almanya'daki üyeleri ve taraftarlarının görevi ancak o ülkelerde eşit düzeyde partiler kurmak olabilirdi. Politikayı da hepsinin üstü, ortak merkez belirleyebilirdi. Enternasyonalizm bunu gerektirirdi. Böylece ileriye doğru muazzam bir adım atmış oluyordum. Ama bu ileriye adım gerideki sorunlarla yüz yüze getiriyordu beni.

Bu sonuçlara ulaşınca şu soru ortaya daha net olarak çıkıyordu. Üçüncü Enternasyonal niye yoktu?

Böylece Stalinizm, Tek Ülkede Sosyalizm, Sovyet Devletinin Sınıf Karakteri gibi sorunlarla karşılaşmak kaçınılmaz hale geliyordu.

Ve işin ilginci eğer biz yeni bir enternasyonal kurmakla kendimizi görevli görüyorsak, bir de Dördüncü Enternasyonal diye bir şey vardı. Onunla da hesaplaşmalı ve eleştirmeliydik. Böylece tekrar Troçkist gelenekle karşılaşmak zorunda kalıyorduk.

Bu araştırmalara yöneldikçe, korkunç bir tarihle de karşılaşıyorduk. Stalin bir emirle kaldırmıştı örneğin Enternasyonal'i. Yıllarca Enternasyonal'in bir Kongresi bile olmamıştı. Gerekçeler ise saçmanın saçmasıydı.

Nasıl bunca yıldır bunları bilmeden görmeden yaşamıştık? Ayağımızın altındaki toprak hızla kayıyordu.

*

Ama Troçki ile esas karşılaşmamız Faşizm sorunundan hareketle oldu.

70'li yıllarda Türkiye'de dünyanın en hızlı büyüyen, en kitlesel faşist hareketlerinden biri vardı. Elbette bizler de bunlara karşı öz savunma yapıyorduk. Ama faşizme ilişkin bütün bildiklerimiz, Dimitrov'un meşhur tanımından başka bir şey değildi. Bu yetmiyordu ve fiilen yaptığımız iş ile o tanım ve ondan çıkan sonuçlar arasında hiçbir ilişki bulunmuyordu. Ortada yanlış bir şeyler vardı.

Bir gün, Kıvılcımlı'nın Faşist saldırılara karşı öz savunma örgütlemekten, "Halk Uyanış Güçleri" örgütlemekten söz ettiğini görmüştüm. Demek fiilen tam da Kıvılcımlı'nın önerdiği gibi teorik olarak da doğru bir iş yapıyorduk öz savunmayla, ama bu o zamana kadar dikkatimizi çekmemişti ve faşizme ilişkin görüşlerimizde bir yeri bulunmuyordu.

Bunun üzerine, bu faşizm konusunu iyi incelemek gerekiyor diye düşünmeye başladık. Ancak onun ne olduğunu anladığımız takdirde ona karşı mücadele edebilirdik: bu niyetle Faşizm üzerine bütün literatürü ve kitapları getirtmek için bir liste yaparken, Orhan Savaşçı'ya önereceği bir kitap olup olmadığını sorduğumda, "bir de Troçki'nin kitabı varmış, onu da getirt bakalım o ne demiş" dedi.

Troçki ve Troçkizm hakkında öylesine ön yargılıydım ki, böyle bir kitabın olduğunu bile bilmiyordum.

Kitap da diğer kitaplarla birlikte geldi ve günlerce kitabın yüzüne bile bakmadım. Bu arada kendi kendime bu faşizmin öyle Dimitrov'un tanımıyla anlaşılamayacağı, ortada kitlesel bir sorun olduğu, öz savunmanın aynı zamanda ikili iktidar olanağını ortaya çıkarabileceği gibi sorunlar üzerine kafa yormaya ve sonuçlar çıkarmaya başlamıştım gözlem ve düşüncede derinleşerek. Yani yeni bir Faşizm teorisi geliştirmeye başlamıştım yavaş yavaş.

Bir gün Troçki'nin kitabını açıp göz gezdirirken kitabın Önsöz'ünü yazan Ernest Mandel'in satırlarını okumaya başladığımda gözlerime inanamadım. Marks, Engels, Lenin, Kıvılcımlı'da görülen o berrak dil, muazzam birikim, ufuk açıcı görüşler. O Sovyet yayınlarında bir türlü bulup göremediğimi devrimci ve yaratıcı Marksizm karışımdaydı ve ben bunların şimdiye kadar faşizmin ajanı olduklarını düşünmüş hiçbir kitabını bile okumamıştım. Faşizm üzerine yazılanlar ulaştığım sonuçları doğrulamakla kalmıyor çok ilerlere gidiyordu.

Tabii ilk tepkim, kendimden, kendi ulaştığım sonuçlardan kuşkulanmak oldu. Acaba ben yeni görüşlere ulaştığımı, tıkanıklığı aşacak görüşler geliştirdiğimi sanırken, nesnel olarak bir ajan, bir karşı devrimci haline mi gelmiştim? Troçki ve Troçkizm hakındaki ön yargılar öylesine güçlüydü ki aksini düşünmek aklıma bile gelmiyordu.

Demek bütün çabalarım koca bir yanlışla sonuçlanmıştı. Ama her şey ortadaydı yanlış da olamazdı. Kendi kendimi yiyip bitirdiğim, kendimle mücadele ettiğim, bunalım içinde, uykusuz günler ve geceler birbirini izledi. Korkunç bir iç hesaplaşma yaşadım. Troçki ve Marndel'in Kitaplarını, Deutscher'in meşhur biyografilerini okudum.

Her şey korkunç bir berraklıkla ortaya çıkıyordu. Rusya geri bir ülke olduğu ve bu geri ülkede burjuvazi korkak işçi sınıfı da çok gelişmiş olduğu için demokratik devrime işçiler öncülük etmişti. Bunun böyle olacağını da bizzat önceden gören Troçki'ydi. Ve bu devrim, sosyalizm için nesnel koşulların olmadığı bir yerde işçi iktidarı olduğundan ya tecrit olup yok olmak ya da yayılmak zorundaydı. Yayılamayınca da yoksulluk temelinde sosyalizm olamayacağından, bürokrasi egemen olmuştu. Ama bürokrasi bir kere egemen olunca da bu sefer bizzat ideolojisi ve elindeki aparatın gücüyle saçma politikalarıyla derimin başka ülkelerdeki yayılmasını da engellemiş gericiliğin bu artışı yine bizzat bürokrasinin gücünü pekiştirmişti. Bütün bu hayal kırıklıkları ortamında da, krize işçi sınıfı yanıt veremediği için ezilenlerin memnuniyetsizliği faşizmin zaferine olanak sağlamıştı.

Bizzat bu Bürokrasi ve teori kendisini açıklayan ve kendisine karşı mücadele eden Devrimci Marksizmi "Troçkizm" diye lanetlemişti. Korkunç bir sonuçtu bu. Troçki, hem Sovyetleri, ham kendi kaderini, hem dünyanın kaderini açıklıyordu. Son derece iç tutarlılığı olan bir kavram çerçevesinde yapıyordu bunu.

Böylece Enternasyonal'in lağvından, o Sovyetlerin kavrayamadığımız politikalarına, faşizmin zaferinden, teori alemini metafizik ve evrimci şemaların doldurmuş olmasına kadar her şey apaçık bir şekilde anlaşılır oluyordu.

Kıvılcımlı'nın da bütün çelişkileri ortaya çıkıyordu. Kıvılcımlı resmi Sovyet görüşlerine bağlı olduğundan, metodu ile bu resmi politik tavrı arasında bir çelişki bulunuyordu.

Aslında Kıvılcımlı'nın tarih tezi ve diğer metodolojik katkıları ile Troçki'nin açıklamaları arasında bir çelişki bulunmuyor; aksine bunlar birbirini tamamlıyorlar ve Troçki'nin Sovyetler'in kaderini, Kıvılcımlı'nın Antik Tarihi açıklarken kullandıkları metotlar ve kavramlar  birbirinden habersizce birbirini tamamlıyor ve uyum içinde bulunuyordu.

Troçki'yi Benimseyince İlişkide olmduğum Partinin teorisyeni olmama rağmen yapayalnız kaldım. Troçki adını duyunca herkes durdu. 12 Eylül de yaklaşıyordu. Son umudum, kazdığımız Tünelin başarıya ulaşmasıydı. O zaman dışarı çıkarsam politik olarak bir şeyler yapabilirim belki diyordum. O da başarısız oldu.

Bu tecrit ve politikadan tekrar zorunlu uzaklaşma ortamında 12 Eylül geldi.