Kullanıcı Girişi
Özel Menünüz
Köxüz'den Yazılar E-Grubu'na Katıl!
Üye olursanız yazılar adresinize otomatik olarak gelir.
Üye olmak için aşağıdaki boşluğa mail adresinizi yazın "Tıkla ve Katıl" tuşunu tıklayın.
| koxuzden-yazilara katıl |
| Bu grubu ziyaret et |
Türkiye’de Ermeni Devrimci Olmak

Türkiye’de Ermeni Devrimci Olmak
Yalçın Yusufoğlu’nun Köxüz’de yayınlanan 13 Eylül 2009 tarih ve “Agop Martanyan Dilaçar” başlıklı yazısı beni, doğrusu değinmeyi pek de tercih etmediğim bir konuyu, Ermeni-karşıtı önyargıların sadece Türkiye toplumunda değil, ilerici aydınlar ve devrimci hareket katında da ne denli yaygın olduğu konusunu, hem bu kez daha doğrudan bir biçimde ele almaya itti. Daha önce birkaç yazımda dolaylı olarak değinmiş olduğum bu konuyu, bir yazımın esas konusu yapmayı birkaç nedenden ötürü tercih etmiyordum. Bunların başında Marksizm-Leninizmin şu ilkesi geliyordu: Azınlık ve/ ya da ulusal zulüm altındaki ulus ve milliyetler konusuna öncelikle ezen ulusun devrimcilerinin/ komünistlerinin değinmesi, bu baskı ve zulmü öncelikle onların kınaması gerekir. Ulusal zulme ve onun belirtilerine karşı çıkmak ve ezilen ulusların ayrılma ve ayrı devlet kurma HAKKINI savunmak öncelikle ezen ulusun devrimcilerinin/ komünistlerinin, bu durumda Türk devrimcilerinin/ komünistlerinin görevidir.
Ezilen ulus ve milliyetlerden komünistlere düşen öncelikli görev ise, etnik kökeni ne olursa olsun bütün işçilerin (ve diğer sömürülen emekçilerin) birliğini ve ortak demokratik, anti-emperyalist ve anti-kapitalist savaşımını savunmaktır. Ama PKK’nın yapmakta olduğu gibi, sözümona modasının geçtiği gerekçesiyle ulusların kendi yazgılarını belirleme, yani ayrılma ve ayrı devlet kurma HAKKININ kendisini reddetmek; ulusların hak eşitliği düşüncesini reddetmek, Türk ulusunun ayrıcalıklarını savunmak ve Türk şovenizmi ve askeri kliği önünde diz çökmek anlamına gelir. Tabii bu saptama, hangi teorik ve siyasal gerekçeyle olursa olsun PKK’nın bu tutumunu destekleyen örgüt ve kişiler için de geçerlidir. Lenin’in benzetmesini kullanarak konuşacak olursak bu, erkeğe evlilik ilişkisini istediği zaman bozma hakkını tanırken kadına aynı hakkı kullanmayı yasaklamak gibi bir şeydir.
Ezilen ulus ve milliyetler üzerindeki baskılara karşı savaşımın vazgeçilmezliği, sadece her türden haksızlığa karşı tavır alma genel yükümlülüğüyle açıklanamaz. Türk kökenli işçilerin ve diğer sömürülen emekçilerin devrimci-demokratik ve sosyalist eğitimi, yani kendi kurtuluşlarının gerçek çıkarları onların, -sınıf savaşımı süreci içinde- Türk-olmayan etnik gruplara karşı beslemeye alıştırıldıkları önyargı, antipati ve düşmanlıktan sıyrılmalarını gerektirir. Klasikleşmiş anlatımla “Başka ulusları ezen bir ulus özgür olamaz.” Tüm eksiklik, hata ve günahlarına rağmen, ana gövdesini PKK’nın oluşturduğu Kürt ulusal hareketinin kazanımları başta gelmek üzere bir dizi faktör, ilerici aydınlarımızın değilse de Türkiye devrimci hareketinin bileşenlerinin büyük bir bölümünü onyıllardır Kürt halkına reva görülen baskı, terör ve zulme karşı –yetersiz de olsa- bir tavır almaya zorlamıştır.
Ama iş Ermenilere gelince durum, “eski hamam eski tas” deyişiyle tanımlanmayı hak etmektedir. Burjuva-demokratik çerçeveyi aşamamakla birlikte kendine özgü bir “halkların kardeşliği” savunucusu olan Hrant Dink’in 19 Ocak 2007’de öldürülmesine gösterilen görkemli demokratik tepki bu Armenofobi ya da Ermeni antipatisi duvarında önemli bir gedik açtı. Ancak, kökleri çok derinlerde yatan sözkonusu Ermeni-karşıtı önyargıların toplumun çok değişik sınıf ve katmanları arasında etkisini sürdürdüğü ve daha uzun bir süre sürdüreceği de bir gerçek. İşin ilginci bu saptamanın bazı önemli istisnalar dışında, Kürt ulusal hareketinin de bu suçu paylaşmasıdır. Konunun, 26-27 Nisan 2009 tarih ve “Kürt-Ermeni-Türk İlişkileri Bağlamında Özür Dilemenin Erdemleri” başlıklı yazımda değinmiş olduğum bu yanına burada bir kez daha girmeyeceğim. Ancak şunu yinelemekte yarar görüyorum: Kürt feodallerinin ve halkının önemli bir bölümünün II. Abdülhamid döneminde başlanan ve İttihat ve Terakki döneminde tamamlanan, Anadolu’nun zor ve terör yoluyla Ermeni halkından “arındırılması” ve Türkleştirilmesi politikasına aktif olarak destek vermiş olduğu yadsınamaz bir olgudur. Kürt ulusal hareketi, Kürt halkının suçortağı edildiği bu kanlı uygulamanın dürüst ve içtenlikli bir muhasebesini yapmadığı ve böylelikle kendisini Türk gericiliğine bağlamaya devam eden o lanetli göbek bağını kesip atmadığı sürece asla gerçek ve tutarlı bir ulusal kurtuluş hareketi olamayacaktır.
Yusufoğlu sözkonusu yazısında TRT’nin, Türkçenin gelişimine önemli katkılarda bulunmuş olan Agop Martanyan’ın Eylül 1979’da gelen ölümünü nasıl göstermelik bir biçimde duyurduğunu, onun ismini Adil Açar ya da A. Dilaçar olarak verdiğini, yurtdışında yapılan bilimsel kongrelere gitmesi engellenen bu kişinin nasıl bir susku komplosunun kurbanı haline getirildiğini anlatıyor. Yazar, gözlerden saklanmak ve unutturulmak istenenler arasında Agop Martanyan’ın yanısıra Bedros Keresteciyan, Sabiha Gökçen, Abraham Bodurgil, Pars Tuğlacı örneklerine de değinmiş. Kuşkusuz konuya meraklı olan ve araştıranlar bu isimlere daha pek çok isim ekleyebileceklerdir. Ancak bu konunun insanı asıl yaralayan yanı, egemen sınıfların ve onların medya ve akademyadaki borazanlarının söyledikleri ve yazıp çizdikleri değil. Onlar zaten kendi görevlerini yapıyorlar. Ne var ki, kendisini komünist, devrimci-demokrat, ilerici olarak tanımlayan ve çoğu zaman belki gerçekten de öyle olan pek çok örgüt, çevre ve kişinin Ermenilere ve Ermeni kökenli insanlara yaklaşımı da berikilerin yaklaşımından pek farklı değil. Örneğin ünlü yazar Yaşar Kemal, Alain Bosquet ile yaptığı söyleşide yaşadığı ve eski Ermeni yapıtlarının kalıntılarıyla dolup taşan bölgeyi, yani Kilikya’yı anlatırken Hititlerden, Bizanslılardan söz ediyor, ama Ermenilerin adını anmamaya özen gösteriyordu. O,
“Bölge Antikçağ’ın önemli yerlerinden biridir: Saint Paul’ün doğduğu ve Kilikya Ovası’nın Akdeniz’e kavuştuğu Tarsus buradadır. Zamanın en büyük hekimi olan meşhur Dioscoride, Kilikya’nın bir kenti olan Anazarba’da doğmuştur. Anazarba’dan geriye harabe halinde bir şato kalmıştır (...) Nereyi kazarsanız kazın, yerin bir metre altından bir Bizans mozaiği çıkar. Tüm bunlar, yine kayalara oyulu Hitit rölyefleriyle yan yanadır.” (Aktaran Etienne Copeaux, Türk Tarih Tezinden Türk İslam Sentezine, İstanbul, 1998, s. 305) derken Anazarba kentinin bir zamanlar Kilikya’da kurulmuş olan Ermeni krallığının başkenti olduğu gerçeğinin üzerini örtme gereğini duyuyordu. Bu içtenlikli demokrat yazarı ve benzerlerini haksız bir tarzda eleştirmek istemem; ancak onun objektif olarak, inceltilmiş bir Türk milliyetçisi konumunda bulunduğu da tartışma götürmez. Sorun aslında, azgın ve saldırgan Türk milliyetçiliğinin, en azından 20. yüzyılın başından bu yana ilerici aydınları ve hatta devrimci güçleri de bir çeşit entellektüel tutsaklık altına almış olması, görevse bu entellektüel tutsaklıkla savaşılmasıdır. Tarihi boyunca sol Kemalist bir rota izlemiş, Kürt ulusuna karşı gerçekleşilen kıyımları meşrulaştırmaya çalışmış ve demokratik devrimin gerçekleştirilmesini Kemalist burjuvaziden beklemiş olan TKP’ni bir yana bırakalım. TKP’nden daha ileri bir çizgiyi temsil eden Hikmet Kıvılcımlı bile “Türkiye tarihinde hemen her devrim, ordu tarafından yapılmıştır...” (Halk Savaşının Planları, Ankara, Derleniş Yayınları, 1978, s. 187) diyebilmiş, böylelikle sadece Kemalist burjuvaziyi değil, onun önceli olan ve 1908 devrimini bir karşı-devrime dönüştürmüş olan İttihat ve Terakki çetesini de “devrimci” olarak niteleyebilmiştir.
Yukarda, Ermeni-karşıtı önyargılar konusuna değinmeyi tercih etmeyişimin esas nedenini belirtmiştim. Bunu yapmak istemeyişimin bir başka nedeni de kişisel kaygılarla hareket ettiğim izleniminin yaratılmasına katkıda bulunmak istemeyişimdi. Ama yazgımın bir biçimde Martanyan’ın, Tuğlacı’nın ve diğerlerininkine benzer hale gelmesi, artık asgari düzeyde de olsa bir şeyler söylememi gerektiriyor. Gelinen noktada şu kadarını söylemekle yetineceğim: 2000’den bu yana kaleme aldığım çok sayıda yazı ve hazırladığım bazı kitaplar Türkiye devrimci hareketi ve onun bileşenlerinin yanısıra herhangi bir örgütle bağlantısı olmayan site yöneticileri ve ilerici aydınlar, hatta “Ermeni sorunu” konusunda duyarlı olan insanlar tarafından da görmezden gelindi. Bu kitaplardan, İngilizce olarak yazdığım bir tanesinin (Portrait of a Terrorist State/ Terörist Bir Devletin Portresi) özel olarak Ölüm Orucu eylemine destek vermek amacıyla hazırlanmış bir belgesel kitap olması bile Türkiye devrimci hareketinin bu eylemi sürdüren bileşenlerinin ona sahip çıkmasına yetmedi. Filistin davasıyla dayanışma amacıyla hazırladığım ve 2005’de piyasaya çıkan Filistin-İsrail Dosyası adlı kitabın yanısıra 2009’da piyasaya çıkan Stalin: Söylence ve Gerçek adlı kitap ta aynı yazgıyı paylaştı. Bu kitaplar bağlamındaki görmezden gelme/ yok sayma çabalarına, Filistin Halkıyla Dayanışma Derneği ve sözümona Jozef Stalin’e sahip çıkan ya da çıkar gözüken grup ve çevreler de dahil. Sözkonusu çevreler pek çok yazımı olduğu gibi Şubat 2008’de hazırladığım ve Teori ve Politika dergisinin 45. sayısında yayımlanan “Mevlana Celaleddin-i Rumi: Dünya ve Türkiye Burjuvazisinin Sevgilisi” adlı uzun yazımı da görmezden geldiler. Bu yazı konusundaki sessizliğin dikkatini çektiği M. Bülent Kılıç’ın, yazımı sunarken blogunda yaptığı şu yorumun adresinin Türkiye devrimci hareketi olduğu belli:
“Dikkatinizi, yazılmış ve yayınlanmış olmasından hoşnut olduğum bir makaleye çekmek istiyorum. Mevlana'nın bunca gündemde olduğu bir dönemde solun konuya karşı ilgisiz kalması, büsbütün görmezlikten geliyor gibi durması gerçekten de yakışıksız olurdu. Garbis Altınoğlu, sistemin, sömürgen ve baskıcı yapısını sürdürmek adına kullanmaya çalıştığı ve kullandığı 'mit'lerle hesaplaşmak istiyor. Ancak, ben, yazdığı bu makaledeki eleştirel yaklaşıma kimi bakımlardan gönülden katılıyor olmakla birlikte, kimi açılardan da itiraz etmek gereği duyuyorum. Bu itirazlardan ilki Mevlana'nın sadece bir sufi olmadığıyla ilgili. Mevlana ve Mevlevilik, her ne kadar, Altınoğlu'nun da görünür kılmaya çalıştığı üzere, gerici ve baskıcı yapılanmalara payandalık işlevi görüyorsa da, bağımsız ve "estetik" bir işlevi sürdürmeye de devam ediyor.” (“Garbis Altınoğlu'nun Mevlana'yla ilgili makalesinin düşündürdükleri”, altını ben çizdim) İş, geçtiğimiz yılın Maraş katliamının 30. yıldönümü olması vesilesiyle başını BBP faşistlerinin ve Ökkeş Kenger’in (Şendiller) çektiği diğer bir dizi faşist site ve köşe yazarının, sözümona bu olayları benim kışkırttığımı ve örgütlediğimi ileri sürmelerine karşı herhangi bir ciddi tepki vermemeye kadar vardı. Oysa, bu faşist ve gerici çevreler benim üzerimden Ermeni halkına ve Türkiye devrimci hareketinin kendisine saldırıyorlardı. Bütün bunlara, Türk gericiliğinin ve onların borazanlarının, “bebek katili” diye niteledikleri Abdullah Öcalan üzerinden Kürt ulusal hareketine saldırısını yanıtlamak amacıyla Mayıs 2006’da hazırladığım “Bebek ve Çocuk Katilleri” başlıklı ve gerçek bebek ve çocuk katillerinin kimler olduğunu gösteren bir belgesel çalışma niteliği taşıyan yazımın da bir susku komplosunun kurbanı haline getirilmesini eklemeliyim. Örnekleri çoğaltabilirim; ama bu kadarı yeter.
Bütün bunlar beni üzüyor; ama ne yazık ki şaşırtmıyor.
Buraya kadar söylediklerimin Ermeni milliyetçiliğine ödün verme ve o doğrultuda adımlar atma, ya da hele hele süper şoven “Türk Tarih Tezi”nin oluşumuna katkıda bulunmuş olan Agop Martanyan gibi Kemalist kişiliklerin siyasal duruşunu savunma ya da en azından mazur gösterme anlamına geldiğini düşünenler varsa eğer, kendilerine yanıldıklarını söylemekle yetineceğim. Ulusal haksızlıklara karşı tavır alış, Marksizm-Leninizmin ve proleter enternasyonalizminin savunusuyla hiçbir biçimde çelişmez. Tam tersine, sosyal devrim adına ulusal sorunu görmezden gelmek, Marksizm-Leninizmi reddetmek ve Prudonizme ve sosyal-şovenizme düşmek anlamına gelir. Benim tutumumun özeti ve şaşmaz yolgöstericisi, Lenin’in 1903’te kaleme aldığı “Programımızda Ulusal Sorun” adlı yazısında söyledikleridir. Lenin bu yazısında şöyle diyordu:
“PSP (Polonya Sosyalist Partisi- G. A.), ulusal sorunun, ‘biz’ (Polonyalılar) ve ‘onlar’ (Ruslar, Almanlar, vb.) karşıtlığına öncelik verirler. Oysa sosyal-demokrat (komünist-G. A.), ‘biz’ proleterler ve ‘onlar’ burjuvazi karşıtlığına öncelik verir.” (Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, Ankara, Sol Yayınları, 1979, s. 21)
* * * * *
Bu vesileyle 20 Ekim 2007’de, o sıralar Radikal’de yazan Perihan Mağden’e yazmış, ama daha da genişletmek amacıyla göndermemiş ve bir köşede bekletmiş olduğum mektubu da sunmak istiyorum. Mağden 11 Ekim 2007’de yayınlanan “Sabiha Gökçen günahı” başlıklı köşe yazısında Sabiha Gökçen’in, Atatürk’ün manevi çocukları arasında en değerlisi olduğunu belirtmiş, Hrant Dink’in Gökçen’in Ermeni kökenli olduğunu açığa çıkarması nedeniyle tehdit edilmesine değinmiş ve Türk şovenlerini kendine özgü üslubuyla alaya almıştı.
Sayın Mağden, 20 Ekim 2007
11 Ekim 2007 tarihli ‘Sabiha Gökçen Günahı’ başlıklı yazınızı okuduğumda, ismi bu yazınızda da geçen Pars Tuğlacı’yı ve geçenlerde yitirdiğimiz Zehra Bilir’i anımsadım ister istemez. Ve birilerinin, önemli işlere imza atmış Ermeni kökenli yurttaşları görmezden gelme ya da unutturma çabası içinde olduğunu. Bu, burjuvazimizin hala ortaçağcıl bir nitelik taşıması ve modern bir sınıf haline gelememesiyle mi, 1915 olaylarının kollektif bellekte yer ediş biçimiyle mi, tarih bilincinden yoksunlukla mı yoksa aydınlara ve kültüre düşmanlık demeyeyim ama kuşku ve kayıtsızlıkla bakışla mı ilgili, bilemiyorum. Belki sözkonusu yaklaşımın temelinde bu faktörlerin hepsinin de şu ya da bu ölçüde yeri var. Dahası, bu iki kişinin isimlerini işitmiş olup da onlar hakkında bilgi edinmek isteyenler de hayal kırıklığına uğrayacaklardır.
Yusuf Yavuz 8 Temmuz 2007 tarihli “Cover’lı Sol Tarihi” başlıklı yazısında şöyle demiş :
“Peki geçen hafta yitirdiğimiz diğer değerli insanı anımsayan var mı? Doğal olarak yok! Çünkü medyada bu minvalde bir bilgi geçidi görmedik.
Zehra Bilir desek, kimse bilmez!
‘Türkü Ana’ desek...
Eh, yaşı hallice olanlar elinde ipek mendil, ayağında şalvarla Anadolu’yu Türkülerle sallayan asırlık çınarı, bu inanılmaz kadını anımsarlar belki.
Peki 28 Haziran’da ölen Zehra Bilir hayata gözlerini nerede yumdu bilen var mı?
İstanbul’da Çocuk Esirgeme Kurumuna bağlı bir huzurevinde öldü Zehra Bilir!
Televizyonlarda, gazetelerde yaşamıyla ilgili bir ayrıntı; çocuklarını, kardeşlerini, aşklarını duydunuz mu?”
Yavuz’un gözlemi doğru. Google’da Zehra Bilir ile ilgili bir tarama yaptığınızda, ne yazık ki hepsi birbirinin hemen hemen aynı ve son derece sığ ve yavan haber ve yorumlardan başka bir şey göremeyeceksiniz.
Gelelim Pars Tuğlacı’ya. Onun hakkında bir kaynakta şu bilgi verilmiş:
“Tarih araştırmacısı. Dil bilgini. 1933 yılında doğdu. Kıbrıs’ta, Melconian Eğitim Enstitüsü’nü (1951), ABD’de Michigan Üniversitesi’ni (1955) bitirdi. Ankara Askeri Tıp Akademisi’nde (1955-1958), İstanbul’da Orta ve Yüksekokullarda (1958-1961) İngilizce okuttu. Sözlük ve Ansiklopedi çalışmalarına 20 yaşlarında başladı ve bu dalda uzmanlaştı. Yayımladığı İngilizce’den Türkçe’ye ve Türkçe’den İngilizce’ye dil ve meslek sözlüklerinden dolayı İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth tarafından tebrik edildi (1966). Türkiye Türkçesi’nin en geniş sözlüğü Okyanus’u telif etti. Bu sebeple zamanın Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk tarafından Çankaya’ya davet edilerek tebrik edildi. (17.4.1974) Türkiye’nin 1071 öncesi ve sonrası tarih ve kültürünü konu alan 25 ciltlik Büyük Türk Ansiklopedisi’ni hazırladı.
Paris İnsani Bilimler Evrensel Akademisi (Academie des Sciences Humaines Universelles) tarafından 'Şeref Profesörlüğü Payesi", ABD'nin Los Angeles Eyaletindeki Addison Devlet Üniversitesi'nce, 'Genel Araştırma Doktorluğu' payesi, Londra Üniversitesi Tatbiki Araştırma Enstitüsü'nce 'Edebiyat Doktorluğu' payesi verildi. ABD'nin Uluslararası Bibliyoğrafya Enstitüsü'ne 'Şeref Profesörlüğü' ünvanıyla ve Avustralya'nın Uluslararası Koordine Araştırma Enstitüsü'ne ‘Şeref Profesörlüğü’ ünvanıyla ömür boyu üye seçildi.
Tarihçi ve dilbilimci Pars Tuğlacı’ya, Bohemya Kraliyet Tacı'nın 'Baron' ünvanı, Askeri 'Deniz Kartalı' ünvanı ve Kudüs Kutsal Haç (Salib-i Mukaddes) ünvanı verildi.” (Hüdavendigar Onur, Ermeni Portreleri, İstanbul, Bilgeoğuz, 2005, s. 272-73)
Google’da bir araştırma yaptığınızda, Tuğlacı’nın yaşamı ve başardıkları konusunda da ciddi bir veri göremiyorsunuz. Onun kitaplarının bir bölümü son yıllarda basılmış; bir bölümünün ise eskiden yapılan basıları tükenmiş. Basısı tükenen kitapların bazıları elden satılıyor. Özellikle 1978’de Cem Yayınevinin bastığı 7 ya da 8 ciltlik Okyanus Ansiklopedik Sözlük adlı yapıtı. Ancak, Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün 1974’de davet edip kendisini tebrik etmesine vesile olan ve daha da ilginci bazı kitaplarda kaynak olarak adı verilen bu önemli kaynağın daha sonra basılmadığı anlaşılıyor. Onun en büyük yapıtı olan 24 ya da 25 ciltlik Büyük Türk Ansiklopedisi’ne gelince, durum daha da tuhaf bir nitelik kazanıyor. Google’da ve Yahoo’da yaptığım aramada bu kitaba yapılan herhangi bir göndermeye rastlamadım. Sanki Pars Tuğlacı çok büyük emeklerle böyle bir dev kitabı yazmamış. Tuğlacı’nın elimde bulunan 1983 basısı İngilizce-Türkçe Deyimler Sözlüğü adlı kitabının ön kapağında bu ansiklopedi için şöyle yazılmış :
“Pars Tuğlacı, bu kez Türkiye’nin 1071 önceki ve sonraki tarih ve kültürünü konu alan ilk ve en geniş milli Türk ansiklopedisini hazırladı. ‘Türkiye Tarih ve Kültür Ansiklopedisi’ adını taşıyan 24 ciltlik bu eser için dünya arşiv, kütüphane ve müzelerini dolaşıp uzun süre araştırmalar yaptı. Türkiye’nin yaklaşık bin yıllık tarihiyle ilgili çok sayıda belgeyi adı geçen eserde toplamayı gerçekleştirdi.” Büyük bir emek harcanarak yaratılan ve benzeri hemen hemen bulunmayan böyle bir yapıtın görmezden gelinmesi, yok sayılması, adeta kasıtlı olarak unutturulması benim aklımın alacağı bir şey değil. Bu yaklaşımı tanımlayabilecek bir sözcük bulamıyorum.
Dünya görüşüm benim, Sabiha Gökçen’in Dersim’de Kürt halkını bombalamasını ya da Pars Tuğlacı’nın bir ara DYP adlı gerici partinin Adalar Belediye Başkan adayı olmasınını onaylamama asla olanak tanımaz. Ancak, etnik kökeni, dinsel inancı ya da felsefi bakış açısı ne olursa olsun kendi bileğinin ve beyninin gücüyle önemli işler başarmış –ve sayıları her yerde ve her dönemde çok az olan-üstün nitelikli insanlarına sahip çıkmayan/ çıkamayan toplumların bir yere varamayacaklarından zerrece kuşkum yok.
Selam ve iyi dileklerimle....
Garbis Altınoğlu,20 Eylül 2009
-
- Yorum göndermek için giriş yapın veya kayıt olun

"Site Yoneticisi"nden Açıklama
Merhaba Değerli Garbis,
Yazındaki şu cümle ile ilgili olarak bir açıklama yapmam gerekiyor:
"Gelinen noktada şu kadarını söylemekle yetineceğim: 2000’den bu yana kaleme aldığım çok sayıda yazı ve hazırladığım bazı kitaplar Türkiye devrimci hareketi ve onun bileşenlerinin yanısıra herhangi bir örgütle bağlantısı olmayan site yöneticileri ve ilerici aydınlar, hatta “Ermeni sorunu” konusunda duyarlı olan insanlar tarafından da görmezden gelindi. Bu kitaplardan, İngilizce olarak yazdığım bir tanesinin (Portrait of a Terrorist State/ Terörist Bir Devletin Portresi) özel olarak Ölüm Orucu eylemine destek vermek amacıyla hazırlanmış bir belgesel kitap olması bile Türkiye devrimci hareketinin bu eylemi sürdüren bileşenlerinin ona sahip çıkmasına yetmedi. Filistin davasıyla dayanışma amacıyla hazırladığım ve 2005’de piyasaya çıkan Filistin-İsrail Dosyası adlı kitabın yanısıra 2009’da piyasaya çıkan Stalin: Söylence ve Gerçek adlı kitap ta aynı yazgıyı paylaştı."
Bu kitaplarını benim "site yöneticisi" olarak görmezden gelmem söz konusu olamaz. Çünkü Ben site yöneticisi olarak şu kadarını söyleyebilirim: Kimin ne yazacağına hiç bir şekilde karışmıyorum.
Kendi adıma ben de site yöneticisi olarak bazan bir eleştirimi varsa bile söylememeyi ve başkasının bu eleştiriyi dile getirmesini tercih ediyor ve umuyorum. Çünkü bir iki kez, site yöneticisi olarak değil bir okur sıfatıyla yaptığımı eleştiriler site yöneticisi olduğum için yanlış anlaşıldı ve sanki bir idari yaptırım uyguluyormuşum gibi algılandı.
Senin söz ettiğin kitaplarının ingilizcesinin varlığını bilmiyordum ve ayrıca ingilizce de bilmiyorum o kitabı anlayacak düzeyde. Stalinle ilgili kitabını pek ala sitenin indirilecek kitaplar bölümüne koydurabilirdin. İçeriği karışmamak ilkesi aynen orası için de geçerli. (tabii ingilizce kitabını veya başka bir kitabını da.)
Filistinle ilgili kitabına gelince, bu kitabını hatırlıyorsan siteye indirmek üzere koymuştum. Ancak o site sonradan özel savaş dairesinin hackerleri tarafından tahrip edildiğinden bütün diğer kitaplar gibi yok oldu. Sonra bu yeni yapılan siteye ise henüz koyulamadı. Benim de zamanım ve enerjim sınırlı. İmkan buldukça o eski sitedeki kitapları koymaya çalışıyorum. Bunu yaparken de bir öncelik sonralık sırası gözetmiyorum. Örneğin yine senin indirmek üzere siteye koyulmasını tavsiye ettiğin Sivazlıyan'ın kitabını oldukça yeni bir tarihte koyabildim. Bir vesile olup da zamanım da varsa olabiliyor genellikle böyle şeyler.
Ama sitenin bir yazarı olarak elbette kendi yazdığım kitapları da siteye koymaya daha fazla çaba gösteriyorum. Aynı şekilde sen de sitenin bir yazarı olarak bu kitaplarını koyabilirdin veya teknik olarak yapamıyorsan kitaplarını tekrar yollayıp indirilmek üzere siteye koyulmasını isteyebilirdin. Yazarların yazılarını yayınlayabilmeleri için her türlü teknik yardım yapılmaktadır.
Özetle görmezden gelme diye bir durum yok. Özellikle senin dediğin bağlamda hiç yok.
Şimdi burada tekrar belirteyim bu kitaplarını veya başka kitapların istediğin zaman siteye indirilmek üzere koyabilirsin ve bu konuda her türlü teknik yardım yapılır. Ama bunlar hakkında eleştiri veya tanıtım yazısı yazmak gibi şeylere ise benim karışmam söz konusu olamaz. Bu yazarların kendi öncelik ve tercihleriyle ilgilidir. Bunları o eleştirdiğin durum belirleyebilir tabii.
Ama kendi adıma Stalin ile ilgili kitabını "Troçkist" diye bilindiğim, burada site yöneticisi olduğum için ele alıp eleştirmeyi düşünmedim bile.
Ama bunun senin Staline yaklaşımınla ve benim "Troçkist" görüşlerimle ilgisi var; Ermeni ve Türk olmakla değil.
Selam ve saygılarımla
Demir Küçükaydın
Kişisel sayfa: Demir'den Kapılar
http://www.demirden-kapilar.org/anasayfa
demiraltona-at-hotmail-dot-com
Türkiye'de Ermeni Devrimci Olmak
Merhaba Demir,
Esas olarak benden kaynaklanan bir yanlış anlama olduğunu sanıyor ve bunu düzeltmek istiyorum. “2000’den bu yana kaleme aldığım çok sayıda yazı ve hazırladığım bazı kitaplar Türkiye devrimci hareketi ve onun bileşenlerinin yanısıra herhangi bir örgütle bağlantısı olmayan site yöneticileri ve ilerici aydınlar, hatta ‘Ermeni sorunu’ konusunda duyarlı olan insanlar tarafından da görmezden gelindi” derken Köxüz’ü kastetmemiştim. Eleştirim, sözümona tüm devrimcilere açık olduklarını ileri süren ve şimdi isimlerini vermek istemediğim bir takım sitelere yönelikti. Hatta, yazıyı yazmakta olduğum sırada bana kapılarını açan iki sitenin (Köxüz ve Halk Cephesi) isimlerini zikretmek de aklımdan geçmişti; ancak daha sonra bunu yapmamayı seçtim. Köxüz’ün bana karşı bir sansür uyguladığını ya da uygulayabileceğini düşünmedim. Böyle bir yanlış anlamaya yol açabileceğimi düşünmüş olsaydım Köxüz’ün bu sitem ettiğim siteler arasında olmadığını belirtirdim. Dahası, “hatta ‘Ermeni sorunu’ konusunda duyarlı olan insanlar” ibaresiyle seni asla kastetmediğimi de özellikle belirtmek isterim. Aramızda derin görüş farklılıklarının olması, senin bu konuda Türkiye devrimci hareketi içindeki en duyarlı ve bu konuya en erken değinen insanlardan biri olduğun gerçeğine gözlerimi kapatmama yol açmadı.
Hazırladığım ya da tavsiye ettiğim kitapların siteye konmasını çok önemsiyor değilim. Bunlar bir biçimde ve bir ölçüde ilgili okura ulaşıyor. Gelişmeleri izlemek, güncel gelişmeleri değerlendiren yazılar kaleme almak, daha önce yazmış olduğun yazıları derleyip toparlamak, daha kapsamlı çalışmalar yapmak ve siteyi yönetmek gibi işlerin sana ne kadar az zaman bıraktığının ve seni ne denli yorduğunun ve meşgul ettiğinin farkındayım.
Selam ve başarı dileklerimle...
Garbis Altınoğlu