Türkiye’de Ermeni Devrimci Olmak
Türkiye’de Ermeni Devrimci Olmak
20 Eylül 2009
Yalçın Yusufoğlu’nun Köxüz’de yayınlanan 13 Eylül 2009 tarih ve “Agop Martayan Dilaçar” başlıklı yazısı beni, doğrusu değinmeyi pek de tercih etmediğim bir konuyu, Ermeni-karşıtı önyargıların sadece Türkiye toplumunda değil, ilerici aydınlar ve devrimci hareket katında da ne denli yaygın olduğu konusunu, hem bu kez daha doğrudan bir biçimde ele almaya itti. Daha önce birkaç yazımda dolaylı olarak değinmiş olduğum bu konuyu, bir yazımın esas konusu yapmayı birkaç nedenden ötürü tercih etmiyordum. Bunların başında Marksizm-Leninizmin şu ilkesi geliyordu: Azınlık ve/ ya da ulusal zulüm altındaki ulus ve milliyetler konusuna öncelikle ezen ulusun devrimcilerinin/ komünistlerinin değinmesi, bu baskı ve zulmü öncelikle onların kınaması gerekir. Ulusal zulme ve onun belirtilerine karşı çıkmak ve ezilen ulusların ayrılma ve ayrı devlet kurma HAKKINI savunmak öncelikle ezen ulusun devrimcilerinin/ komünistlerinin, bu durumda Türk devrimcilerinin/ komünistlerinin görevidir.
Ezilen ulus ve milliyetlerden komünistlere düşen öncelikli görev ise, etnik kökeni ne olursa olsun bütün işçilerin (ve diğer sömürülen emekçilerin) birliğini ve ortak demokratik, anti-emperyalist ve anti-kapitalist savaşımını savunmaktır. Ama PKK’nın yapmakta olduğu gibi, sözümona modasının geçtiği gerekçesiyle ulusların kendi yazgılarını belirleme, yani ayrılma ve ayrı devlet kurma HAKKININ kendisini reddetmek; ulusların hak eşitliği düşüncesini reddetmek, Türk ulusunun ayrıcalıklarını savunmak ve Türk şovenizmi ve askeri kliği önünde diz çökmek anlamına gelir. Tabii bu saptama, hangi teorik ve siyasal gerekçeyle olursa olsun PKK’nın bu tutumunu destekleyen örgüt ve kişiler için de geçerlidir. Lenin’in benzetmesini kullanarak konuşacak olursak bu, erkeğe evlilik ilişkisini istediği zaman bozma hakkını tanırken kadına aynı hakkı kullanmayı yasaklamak gibi bir şeydir.
Ezilen ulus ve milliyetler üzerindeki baskılara karşı savaşımın vazgeçilmezliği, sadece her türden haksızlığa karşı tavır alma genel yükümlülüğüyle açıklanamaz. Türk kökenli işçilerin ve diğer sömürülen emekçilerin devrimci-demokratik ve sosyalist eğitimi, yani kendi kurtuluşlarının gerçek çıkarları onların, -sınıf savaşımı süreci içinde- Türk-olmayan etnik gruplara karşı beslemeye alıştırıldıkları önyargı, antipati ve düşmanlıktan sıyrılmalarını gerektirir. Klasikleşmiş anlatımla “Başka ulusları ezen bir ulus özgür olamaz.” Tüm eksiklik, hata ve günahlarına rağmen, ana gövdesini PKK’nın oluşturduğu Kürt ulusal hareketinin kazanımları başta gelmek üzere bir dizi faktör, ilerici aydınlarımızın değilse de Türkiye devrimci hareketinin bileşenlerinin büyük bir bölümünü onyıllardır Kürt halkına reva görülen baskı, terör ve zulme karşı –yetersiz de olsa- bir tavır almaya zorlamıştır.
Ama iş Ermenilere gelince durum, “eski hamam eski tas” deyişiyle tanımlanmayı hak etmektedir. Burjuva-demokratik çerçeveyi aşamamakla birlikte kendine özgü bir “halkların kardeşliği” savunucusu olan Hrant Dink’in 19 Ocak 2007’de öldürülmesine gösterilen görkemli demokratik tepki bu Armenofobi ya da Ermeni antipatisi duvarında önemli bir gedik açtı. Ancak, kökleri çok derinlerde yatan sözkonusu Ermeni-karşıtı önyargıların toplumun çok değişik sınıf ve katmanları arasında etkisini sürdürdüğü ve daha uzun bir süre sürdüreceği de bir gerçek. İşin ilginci bu saptamanın bazı önemli istisnalar dışında, Kürt ulusal hareketinin de bu suçu paylaşmasıdır. Konunun, 26-27 Nisan 2009 tarih ve “Kürt-Ermeni-Türk İlişkileri Bağlamında Özür Dilemenin Erdemleri” başlıklı yazımda değinmiş olduğum bu yanına burada bir kez daha girmeyeceğim. Ancak şunu yinelemekte yarar görüyorum: Kürt feodallerinin ve halkının önemli bir bölümünün II. Abdülhamid döneminde başlanan ve İttihat ve Terakki döneminde tamamlanan, Anadolu’nun zor ve terör yoluyla Ermeni halkından “arındırılması” ve Türkleştirilmesi politikasına aktif olarak destek vermiş olduğu yadsınamaz bir olgudur. Kürt ulusal hareketi, Kürt halkının suçortağı edildiği bu kanlı uygulamanın dürüst ve içtenlikli bir muhasebesini yapmadığı ve böylelikle kendisini Türk gericiliğine bağlamaya devam eden o lanetli göbek bağını kesip atmadığı sürece asla gerçek ve tutarlı bir ulusal kurtuluş hareketi olamayacaktır.
Yusufoğlu sözkonusu yazısında TRT’nin, Türkçenin gelişimine önemli katkılarda bulunmuş olan Agop Martayan’ın Eylül 1979’da gelen ölümünü nasıl göstermelik bir biçimde duyurduğunu, onun ismini Adil Açar ya da A. Dilaçar olarak verdiğini, yurtdışında yapılan bilimsel kongrelere gitmesi engellenen bu kişinin nasıl bir susku komplosunun kurbanı haline getirildiğini anlatıyor. Yazar, gözlerden saklanmak ve unutturulmak istenenler arasında Agop Martayan’ın yanısıra Bedros Keresteciyan, Sabiha Gökçen, Abraham Bodurgil, Pars Tuğlacı örneklerine de değinmiş. Kuşkusuz konuya meraklı olan ve araştıranlar bu isimlere daha pek çok isim ekleyebileceklerdir. Ancak bu konunun insanı asıl yaralayan yanı, egemen sınıfların ve onların medya ve akademyadaki borazanlarının söyledikleri ve yazıp çizdikleri değil. Onlar zaten kendi görevlerini yapıyorlar. Ne var ki, kendisini komünist, devrimci-demokrat, ilerici olarak tanımlayan ve çoğu zaman belki gerçekten de öyle olan pek çok örgüt, çevre ve kişinin Ermenilere ve Ermeni kökenli insanlara yaklaşımı da berikilerin yaklaşımından pek farklı değil. Örneğin ünlü yazar Yaşar Kemal, Alain Bosquet ile yaptığı söyleşide yaşadığı ve eski Ermeni yapıtlarının kalıntılarıyla dolup taşan bölgeyi, yani Kilikya’yı anlatırken Hititlerden, Bizanslılardan söz ediyor, ama Ermenilerin adını anmamaya özen gösteriyordu. O,
“Bölge Antikçağ’ın önemli yerlerinden biridir: Saint Paul’ün doğduğu ve Kilikya Ovası’nın Akdeniz’e kavuştuğu Tarsus buradadır. Zamanın en büyük hekimi olan meşhur Dioscoride, Kilikya’nın bir kenti olan Anazarba’da doğmuştur. Anazarba’dan geriye harabe halinde bir şato kalmıştır (...) Nereyi kazarsanız kazın, yerin bir metre altından bir Bizans mozaiği çıkar. Tüm bunlar, yine kayalara oyulu Hitit rölyefleriyle yan yanadır.” (Aktaran Etienne Copeaux, Türk Tarih Tezinden Türk İslam Sentezine, İstanbul, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1998, s. 305) derken Anazarba kentinin bir zamanlar Kilikya’da kurulmuş olan Ermeni krallığının başkenti olduğu gerçeğinin üzerini örtme gereğini duyuyordu. Bu içtenlikli demokrat yazarı ve benzerlerini haksız bir tarzda eleştirmek istemem; ancak onun objektif olarak, inceltilmiş bir Türk milliyetçisi konumunda bulunduğu da tartışma götürmez. Sorun aslında, azgın ve saldırgan Türk milliyetçiliğinin, en azından 20. yüzyılın başından bu yana ilerici aydınları ve hatta devrimci güçleri de bir çeşit entellektüel tutsaklık altına almış olması, görevse bu entellektüel tutsaklıkla savaşılmasıdır. Tarihi boyunca sol Kemalist bir rota izlemiş, Kürt ulusuna karşı gerçekleşilen kıyımları meşrulaştırmaya çalışmış ve demokratik devrimin gerçekleştirilmesini Kemalist burjuvaziden beklemiş olan TKP’ni bir yana bırakalım. TKP’nden daha ileri bir çizgiyi temsil eden Hikmet Kıvılcımlı bile “Türkiye tarihinde hemen her devrim, ordu tarafından yapılmıştır...” (Halk Savaşının Planları, Ankara, Derleniş Yayınları, 1978, s. 187) diyebilmiş, böylelikle sadece Kemalist burjuvaziyi değil, onun önceli olan ve 1908 devrimini bir karşı-devrime dönüştürmüş olan İttihat ve Terakki çetesini de “devrimci” olarak niteleyebilmiştir.
Yukarda, Ermeni-karşıtı önyargılar konusuna değinmeyi tercih etmeyişimin esas nedenini belirtmiştim. Bunu yapmak istemeyişimin bir başka nedeni de kişisel kaygılarla hareket ettiğim izleniminin yaratılmasına katkıda bulunmak istemeyişimdi. Ama yazgımın bir biçimde Martayan’ın, Tuğlacı’nın ve diğerlerininkine benzer hale gelmesi, artık asgari düzeyde de olsa bir şeyler söylememi gerektiriyor. Gelinen noktada şu kadarını söylemekle yetineceğim: 2000’den bu yana kaleme aldığım çok sayıda yazı ve hazırladığım bazı kitaplar Türkiye devrimci hareketi ve onun bileşenlerinin yanısıra herhangi bir örgütle bağlantısı olmayan site yöneticileri ve ilerici aydınlar, hatta “Ermeni sorunu” konusunda duyarlı olan insanlar tarafından da görmezden gelindi. Bu kitaplardan, İngilizce olarak yazdığım bir tanesinin (Portrait of a Terrorist State/ Terörist Bir Devletin Portresi) özel olarak Ölüm Orucu eylemine destek vermek amacıyla hazırlanmış bir belgesel kitap olması bile Türkiye devrimci hareketinin bu eylemi sürdüren bileşenlerinin ona sahip çıkmasına yetmedi. Filistin davasıyla dayanışma amacıyla hazırladığım ve 2005’de piyasaya çıkan Filistin-İsrail Dosyası adlı kitabın yanısıra 2009’da piyasaya çıkan Stalin: Söylence ve Gerçek adlı kitap ta aynı yazgıyı paylaştı. Bu kitaplar bağlamındaki görmezden gelme/ yok sayma çabalarına, Filistin Halkıyla Dayanışma Derneği ve Stalin Arşivi adlı site de içinde olmak üzere sözümona Jozef Stalin’e sahip çıkan ya da çıkar gözüken grup ve çevreler de dahil. Sözkonusu çevreler pek çok yazımı olduğu gibi Şubat 2008’de hazırladığım ve Teori ve Politika dergisinin 45. sayısında yayımlanan “Mevlana Celaleddin-i Rumi: Dünya ve Türkiye Burjuvazisinin Sevgilisi” adlı uzun yazımı da görmezden geldiler. Bu yazı konusundaki sessizliğin dikkatini çektiği M. Bülent Kılıç’ın, yazımı sunarken blogunda yaptığı şu yorumun adresinin Türkiye devrimci hareketi olduğu belli:
“Dikkatinizi, yazılmış ve yayınlanmış olmasından hoşnut olduğum bir makaleye çekmek istiyorum. Mevlana'nın bunca gündemde olduğu bir dönemde solun konuya karşı ilgisiz kalması, büsbütün görmezlikten geliyor gibi durması gerçekten de yakışıksız olurdu. Garbis Altınoğlu, sistemin, sömürgen ve baskıcı yapısını sürdürmek adına kullanmaya çalıştığı ve kullandığı ‘mit’lerle hesaplaşmak istiyor. Ancak, ben, yazdığı bu makaledeki eleştirel yaklaşıma kimi bakımlardan gönülden katılıyor olmakla birlikte, kimi açılardan da itiraz etmek gereği duyuyorum. Bu itirazlardan ilki Mevlana'nın sadece bir sufi olmadığıyla ilgili. Mevlana ve Mevlevilik, her ne kadar, Altınoğlu'nun da görünür kılmaya çalıştığı üzere, gerici ve baskıcı yapılanmalara payandalık işlevi görüyorsa da, bağımsız ve ‘estetik’ bir işlevi sürdürmeye de devam ediyor.” (“Garbis Altınoğlu'nun Mevlana'yla İlgili Makalesinin Düşündürdükleri”, altını ben çizdim) İş geçtiğimiz yılı, Maraş katliamının 30. yıldönümü olması vesilesiyle başını BBP faşistlerinin ve Ökkeş Kenger’in (Şendiller) çektiği diğer bir dizi faşist site ve köşe yazarının, sözümona bu olayları benim kışkırttığımı ve örgütlediğimi ileri sürmelerine karşı herhangi bir ciddi tepki vermemeye kadar vardı. Oysa, bu faşist ve gerici çevreler sadece bana değil, benim üzerimden Ermeni halkına ve Türkiye devrimci hareketinin kendisine saldırıyorlardı. Bütün bunlara, Türk gericiliğinin ve onların borazanlarının, “bebek katili” diye niteledikleri Abdullah Öcalan üzerinden Kürt ulusal hareketine saldırısını yanıtlamak amacıyla Mayıs 2006’da hazırladığım “Bebek ve Çocuk Katilleri” başlıklı ve gerçek bebek ve çocuk katillerinin kimler olduğunu gösteren bir belgesel çalışma niteliği taşıyan yazımın da bir susku komplosunun kurbanı haline getirilmesini eklemeliyim. Örnekleri çoğaltabilirim; ama bu kadarı yeter.
Bütün bunlar beni üzüyor; ama ne yazık ki şaşırtmıyor.
Buraya kadar söylediklerimin Ermeni milliyetçiliğine ödün verme ve o doğrultuda adımlar atma, ya da hele hele süper şoven “Türk Tarih Tezi”nin oluşumuna katkıda bulunmuş olan Agop Martayan gibi Kemalist kişiliklerin siyasal duruşunu savunma ya da en azından mazur gösterme anlamına geldiğini düşünenler varsa eğer, kendilerine yanıldıklarını söylemekle yetineceğim. Ulusal haksızlıklara karşı tavır alış, Marksizm-Leninizmin ve proleter enternasyonalizminin savunusuyla hiçbir biçimde çelişmez. Tam tersine, sosyal devrim adına ulusal sorunu görmezden gelmek, Marksizm-Leninizmi reddetmek ve Prudonizme ve sosyal-şovenizme düşmek anlamına gelir. Benim tutumumun özeti ve şaşmaz yolgöstericisi, Lenin’in 1903’te kaleme aldığı “Programımızda Ulusal Sorun” adlı yazısında söyledikleridir. Lenin bu yazısında şöyle diyordu:
“PSP (Polonya Sosyalist Partisi- G. A.), ulusal sorunun, ‘biz’ (Polonyalılar) ve ‘onlar’ (Ruslar, Almanlar, vb.) karşıtlığına öncelik verirler. Oysa sosyal-demokrat (komünist-G. A.), ‘biz’ proleterler ve ‘onlar’ burjuvazi karşıtlığına öncelik verir.” (Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, Ankara, Sol Yayınları, 1979, s. 21)
* * * * *
Bu vesileyle 20 Ekim 2007’de, o sıralar Radikal’de yazan Perihan Mağden’e yazmış, ama daha da genişletmek amacıyla göndermemiş ve bir köşede bekletmiş olduğum mektubu da sunmak istiyorum. Mağden 11 Ekim 2007’de yayınlanan “Sabiha Gökçen günahı” başlıklı köşe yazısında Sabiha Gökçen’in, Atatürk’ün manevi çocukları arasında en değerlisi olduğunu belirtmiş, Hrant Dink’in Gökçen’in Ermeni kökenli olduğunu açığa çıkarması nedeniyle tehdit edilmesine değinmiş ve Türk şovenlerini kendine özgü üslubuyla alaya almıştı.
Sayın Mağden, 20 Ekim 2007
11 Ekim 2007 tarihli ‘Sabiha Gökçen Günahı’ başlıklı yazınızı okuduğumda, ismi bu yazınızda da geçen Pars Tuğlacı’yı ve geçenlerde yitirdiğimiz Zehra Bilir’i anımsadım ister istemez. Ve birilerinin, önemli işlere imza atmış Ermeni kökenli yurttaşları görmezden gelme ya da unutturma çabası içinde olduğunu. Bu, burjuvazimizin hala ortaçağcıl bir nitelik taşıması ve modern bir sınıf haline gelememesiyle mi, 1915 olaylarının kollektif bellekte yer ediş biçimiyle mi, tarih bilincinden yoksunlukla mı yoksa aydınlara ve kültüre düşmanlık demeyeyim ama kuşku ve kayıtsızlıkla bakışla mı ilgili, bilemiyorum. Belki sözkonusu yaklaşımın temelinde bu faktörlerin hepsinin de şu ya da bu ölçüde yeri var. Dahası, bu iki kişinin isimlerini işitmiş olup da onlar hakkında bilgi edinmek isteyenler de hayal kırıklığına uğrayacaklardır.
Yusuf Yavuz 8 Temmuz 2007 tarihli “Cover’lı Sol Tarihi” başlıklı yazısında şöyle demiş:
“Peki geçen hafta yitirdiğimiz diğer değerli insanı anımsayan var mı? Doğal olarak yok! Çünkü medyada bu minvalde bir bilgi geçidi görmedik.
Zehra Bilir desek, kimse bilmez!
‘Türkü Ana’ desek...
Eh, yaşı hallice olanlar elinde ipek mendil, ayağında şalvarla Anadolu’yu Türkülerle sallayan asırlık çınarı, bu inanılmaz kadını anımsarlar belki.
Peki 28 Haziran’da ölen Zehra Bilir hayata gözlerini nerede yumdu bilen var mı?
İstanbul’da Çocuk Esirgeme Kurumuna bağlı bir huzurevinde öldü Zehra Bilir!
Televizyonlarda, gazetelerde yaşamıyla ilgili bir ayrıntı; çocuklarını, kardeşlerini, aşklarını duydunuz mu?”
Yavuz’un gözlemi doğru. Google’da Zehra Bilir ile ilgili bir tarama yaptığınızda, ne yazık ki hepsi birbirinin hemen hemen aynı ve son derece sığ ve yavan haber ve yorumlardan başka bir şey göremeyeceksiniz.
Gelelim Pars Tuğlacı’ya. Onun hakkında bir kaynakta şu bilgi verilmiş:
“Tarih araştırmacısı. Dil bilgini. 1933 yılında doğdu. Kıbrıs’ta Melconian Eğitim Enstitüsü’nü (1951), ABD’de Michigan Üniversitesi’ni (1955) bitirdi. Ankara Askeri Tıp Akademisi’nde (1955-1958), İstanbul’da orta ve yüksekokullarda (1958-1961) İngilizce okuttu. Sözlük ve ansiklopedi çalışmalarına 20 yaşlarında başladı ve bu dalda uzmanlaştı. Yayımladığı İngilizce’den Türkçe’ye ve Türkçe’den İngilizce’ye dil ve meslek sözlüklerinden dolayı İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth tarafından tebrik edildi (1966). Türkiye Türkçesi’nin en geniş sözlüğü Okyanus’u telif etti. Bu sebeple zamanın Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk tarafından Çankaya’ya davet edilerek tebrik edildi. (17.4.1974) Türkiye’nin 1071 öncesi ve sonrası tarih ve kültürünü konu alan 25 ciltlik Büyük Türk Ansiklopedisi’ni hazırladı.
Paris İnsani Bilimler Evrensel Akademisi (Academie des Sciences Humaines Universelles) tarafından ‘Şeref Profesörlüğü Payesi’, ABD'nin Los Angeles Eyaletindeki Addison Devlet Üniversitesi'nce, ‘Genel Araştırma Doktorluğu’ payesi, Londra Üniversitesi Tatbiki Araştırma Enstitüsü'nce ‘Edebiyat Doktorluğu’ payesi verildi. ABD'nin Uluslararası Bibliyoğrafya Enstitüsü'ne ‘Şeref Profesörlüğü’ ünvanıyla ve Avustralya'nın Uluslararası Koordine Araştırma Enstitüsü'ne ‘Şeref Profesörlüğü’ ünvanıyla ömür boyu üye seçildi.
Tarihçi ve dilbilimci Pars Tuğlacı’ya, Bohemya Kraliyet Tacı'nın ‘Baron’ ünvanı, Askeri ‘Deniz Kartalı’ ünvanı ve Kudüs Kutsal Haç (Salib-i Mukaddes) ünvanı verildi.” (Hüdavendigar Onur, Ermeni Portreleri, İstanbul, Bilgeoğuz, 2005, s. 272-73)
Google’da bir araştırma yaptığınızda, Tuğlacı’nın yaşamı ve başardıkları konusunda da ciddi bir veri göremiyorsunuz. Onun kitaplarının bir bölümü son yıllarda basılmış; bir bölümünün ise eskiden yapılan basıları tükenmiş. Basısı tükenen kitapların bazıları elden satılıyor. Özellikle 1978’de Cem Yayınevinin bastığı 7 ya da 8 ciltlik Okyanus Ansiklopedik Sözlük adlı yapıtı. Ancak, Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün 1974’de davet edip kendisini tebrik etmesine vesile olan ve daha da ilginci bazı kitaplarda kaynak olarak adı verilen bu önemli kaynağın daha sonra basılmadığı anlaşılıyor. Onun en büyük yapıtı olan 24 ya da 25 ciltlik Büyük Türk Ansiklopedisi’ne gelince, durum daha da tuhaf bir nitelik kazanıyor. Google’da ve Yahoo’da yaptığım aramada bu kitaba yapılan herhangi bir göndermeye rastlamadım. Sanki Pars Tuğlacı çok büyük emeklerle böyle bir dev kitabı yazmamış. Tuğlacı’nın elimde bulunan 1983 basısı İngilizce-Türkçe Deyimler Sözlüğü adlı kitabının ön kapağında bu ansiklopedi için şöyle yazılmış :
“Pars Tuğlacı, bu kez Türkiye’nin 1071 önceki ve sonraki tarih ve kültürünü konu alan ilk ve en geniş milli Türk ansiklopedisini hazırladı. ‘Türkiye Tarih ve Kültür Ansiklopedisi’ adını taşıyan 24 ciltlik bu eser için dünya arşiv, kütüphane ve müzelerini dolaşıp uzun süre araştırmalar yaptı. Türkiye’nin yaklaşık bin yıllık tarihiyle ilgili çok sayıda belgeyi adı geçen eserde toplamayı gerçekleştirdi.” Büyük bir emek harcanarak yaratılan ve benzeri hemen hemen bulunmayan böyle bir yapıtın görmezden gelinmesi, yok sayılması, adeta kasıtlı olarak unutturulması benim aklımın alacağı bir şey değil. Bu yaklaşımı tanımlayabilecek bir sözcük bulamıyorum.
Dünya görüşüm benim, Sabiha Gökçen’in Dersim’de Kürt halkını bombalamasını ya da Pars Tuğlacı’nın bir ara DYP adlı gerici partinin Adalar Belediye Başkan adayı olmasınını onaylamama asla olanak tanımaz. Ancak, etnik kökeni, dinsel inancı ya da felsefi bakış açısı ne olursa olsun kendi bileğinin ve beyninin gücüyle önemli işler başarmış –ve sayıları her yerde ve her dönemde çok az olan- üstün nitelikli insanlarına sahip çıkmayan/ çıkamayan toplumların bir yere varamayacaklarından zerrece kuşkum yok.
Selam ve iyi dileklerimle....
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun

"Site Yoneticisi"nden Açıklama
Merhaba Değerli Garbis,
Yazındaki şu cümle ile ilgili olarak bir açıklama yapmam gerekiyor:
"Gelinen noktada şu kadarını söylemekle yetineceğim: 2000’den bu yana kaleme aldığım çok sayıda yazı ve hazırladığım bazı kitaplar Türkiye devrimci hareketi ve onun bileşenlerinin yanısıra herhangi bir örgütle bağlantısı olmayan site yöneticileri ve ilerici aydınlar, hatta “Ermeni sorunu” konusunda duyarlı olan insanlar tarafından da görmezden gelindi. Bu kitaplardan, İngilizce olarak yazdığım bir tanesinin (Portrait of a Terrorist State/ Terörist Bir Devletin Portresi) özel olarak Ölüm Orucu eylemine destek vermek amacıyla hazırlanmış bir belgesel kitap olması bile Türkiye devrimci hareketinin bu eylemi sürdüren bileşenlerinin ona sahip çıkmasına yetmedi. Filistin davasıyla dayanışma amacıyla hazırladığım ve 2005’de piyasaya çıkan Filistin-İsrail Dosyası adlı kitabın yanısıra 2009’da piyasaya çıkan Stalin: Söylence ve Gerçek adlı kitap ta aynı yazgıyı paylaştı."
Bu kitaplarını benim "site yöneticisi" olarak görmezden gelmem söz konusu olamaz. Çünkü Ben site yöneticisi olarak şu kadarını söyleyebilirim: Kimin ne yazacağına hiç bir şekilde karışmıyorum.
Kendi adıma ben de site yöneticisi olarak bazan bir eleştirimi varsa bile söylememeyi ve başkasının bu eleştiriyi dile getirmesini tercih ediyor ve umuyorum. Çünkü bir iki kez, site yöneticisi olarak değil bir okur sıfatıyla yaptığımı eleştiriler site yöneticisi olduğum için yanlış anlaşıldı ve sanki bir idari yaptırım uyguluyormuşum gibi algılandı.
Senin söz ettiğin kitaplarının ingilizcesinin varlığını bilmiyordum ve ayrıca ingilizce de bilmiyorum o kitabı anlayacak düzeyde. Stalinle ilgili kitabını pek ala sitenin indirilecek kitaplar bölümüne koydurabilirdin. İçeriği karışmamak ilkesi aynen orası için de geçerli. (tabii ingilizce kitabını veya başka bir kitabını da.)
Filistinle ilgili kitabına gelince, bu kitabını hatırlıyorsan siteye indirmek üzere koymuştum. Ancak o site sonradan özel savaş dairesinin hackerleri tarafından tahrip edildiğinden bütün diğer kitaplar gibi yok oldu. Sonra bu yeni yapılan siteye ise henüz koyulamadı. Benim de zamanım ve enerjim sınırlı. İmkan buldukça o eski sitedeki kitapları koymaya çalışıyorum. Bunu yaparken de bir öncelik sonralık sırası gözetmiyorum. Örneğin yine senin indirmek üzere siteye koyulmasını tavsiye ettiğin Sivazlıyan'ın kitabını oldukça yeni bir tarihte koyabildim. Bir vesile olup da zamanım da varsa olabiliyor genellikle böyle şeyler.
Ama sitenin bir yazarı olarak elbette kendi yazdığım kitapları da siteye koymaya daha fazla çaba gösteriyorum. Aynı şekilde sen de sitenin bir yazarı olarak bu kitaplarını koyabilirdin veya teknik olarak yapamıyorsan kitaplarını tekrar yollayıp indirilmek üzere siteye koyulmasını isteyebilirdin. Yazarların yazılarını yayınlayabilmeleri için her türlü teknik yardım yapılmaktadır.
Özetle görmezden gelme diye bir durum yok. Özellikle senin dediğin bağlamda hiç yok.
Şimdi burada tekrar belirteyim bu kitaplarını veya başka kitapların istediğin zaman siteye indirilmek üzere koyabilirsin ve bu konuda her türlü teknik yardım yapılır. Ama bunlar hakkında eleştiri veya tanıtım yazısı yazmak gibi şeylere ise benim karışmam söz konusu olamaz. Bu yazarların kendi öncelik ve tercihleriyle ilgilidir. Bunları o eleştirdiğin durum belirleyebilir tabii.
Ama kendi adıma Stalin ile ilgili kitabını "Troçkist" diye bilindiğim, burada site yöneticisi olduğum için ele alıp eleştirmeyi düşünmedim bile.
Ama bunun senin Staline yaklaşımınla ve benim "Troçkist" görüşlerimle ilgisi var; Ermeni ve Türk olmakla değil.
Selam ve saygılarımla
Demir Küçükaydın
Kişisel sayfa: Demir'den Kapılar
http://www.demirden-kapilar.org/anasayfa
demiraltona-at-hotmail-dot-com
Türkiye'de Ermeni Devrimci Olmak
Merhaba Demir,
Esas olarak benden kaynaklanan bir yanlış anlama olduğunu sanıyor ve bunu düzeltmek istiyorum. “2000’den bu yana kaleme aldığım çok sayıda yazı ve hazırladığım bazı kitaplar Türkiye devrimci hareketi ve onun bileşenlerinin yanısıra herhangi bir örgütle bağlantısı olmayan site yöneticileri ve ilerici aydınlar, hatta ‘Ermeni sorunu’ konusunda duyarlı olan insanlar tarafından da görmezden gelindi” derken Köxüz’ü kastetmemiştim. Eleştirim, sözümona tüm devrimcilere açık olduklarını ileri süren ve şimdi isimlerini vermek istemediğim bir takım sitelere yönelikti. Hatta, yazıyı yazmakta olduğum sırada bana kapılarını açan iki sitenin (Köxüz ve Halk Cephesi) isimlerini zikretmek de aklımdan geçmişti; ancak daha sonra bunu yapmamayı seçtim. Köxüz’ün bana karşı bir sansür uyguladığını ya da uygulayabileceğini düşünmedim. Böyle bir yanlış anlamaya yol açabileceğimi düşünmüş olsaydım Köxüz’ün bu sitem ettiğim siteler arasında olmadığını belirtirdim. Dahası, “hatta ‘Ermeni sorunu’ konusunda duyarlı olan insanlar” ibaresiyle seni asla kastetmediğimi de özellikle belirtmek isterim. Aramızda derin görüş farklılıklarının olması, senin bu konuda Türkiye devrimci hareketi içindeki en duyarlı ve bu konuya en erken değinen insanlardan biri olduğun gerçeğine gözlerimi kapatmama yol açmadı.
Hazırladığım ya da tavsiye ettiğim kitapların siteye konmasını çok önemsiyor değilim. Bunlar bir biçimde ve bir ölçüde ilgili okura ulaşıyor. Gelişmeleri izlemek, güncel gelişmeleri değerlendiren yazılar kaleme almak, daha önce yazmış olduğun yazıları derleyip toparlamak, daha kapsamlı çalışmalar yapmak ve siteyi yönetmek gibi işlerin sana ne kadar az zaman bıraktığının ve seni ne denli yorduğunun ve meşgul ettiğinin farkındayım.
Selam ve başarı dileklerimle...
Garbis Altınoğlu
Ermenilerin adını anmamaya
Ermenilerin adını anmamaya özen gösteriyordu. O,
“Bölge Antikçağ’ın önemli yerlerinden biridir: Saint Paul’ün doğduğu ve Kilikya Ovası’nın Akdeniz’e kavuştuğu Tarsus buradadır. Zamanın en büyük hekimi olan meşhur Dioscoride, Kilikya’nın bir kenti olan Anazarba’da doğmuştur. Anazarba’dan geriye harabe halinde bir şato kalmıştır (...) 70-647 Nereyi kazarsanız kazın, yerin bir metre altından bir Bizans mozaiği çıkar. Tüm bunlar, yine kayalara oyulu Hitit rölyefleriyle yan yanadır.” (Aktaran Etienne Copeaux, Türk Tarih Tezinden Türk İslam Sentezine, İstanbul, 1998, s. 305) derken Anazarba kentinin bir zamanlar Kilikya’da kurulmuş olan Ermeni krallığının başkenti olduğu gerçeğinin üzerini örtme gereğini duyuyordu.220-701 Bu içtenlikli demokrat yazarı ve benzerlerini haksız bir tarzda eleştirmek istemem; ancak onun objektif olarak, inceltilmiş bir Türk milliyetçisi konumunda bulunduğu da tartışma götürmez. Sorun aslında, azgın ve saldırgan Türk milliyetçiliğinin, en azından 20. yüzyılın başından bu yana ilerici aydınları ve hatta devrimci güçleri de bir çeşit entellektüel tutsaklık altına almış olması, görevse bu entellektüel tutsaklıkla savaşılmasıdır. Tarihi boyunca sol 642-812 Kemalist bir rota izlemiş, 640-822 Kürt ulusuna karşı gerçekleşilen kıyımları meşrulaştırmaya çalışmış ve demokratik devrimin gerçekleştirilmesini Kemalist burjuvaziden beklemiş olan TKP’ni bir yana bırakalım. TKP’nden daha ileri bir çizgiyi temsil eden Hikmet Kıvılcımlı bile “Türkiye tarihinde hemen her devrim, ordu tarafından yapılmıştır...” (Halk Savaşının Planları, Ankara, Derleniş Yayınları, 1978, s. 187) diyebilmiş, böylelikle sadece Kemalist burjuvaziyi değil, onun önceli olan ve 1908 devrimini bir karşı-devrime dönüştürmüş olan İttihat ve Terakki çetesini de “devrimci” olarak niteleyebilmiştir.
sevgili william'dan bir rica yazdım fakat alıntının tamamı
sevgili william'dan bir rica yazdım fakat alıntının tamamı g.a nun muş GARBİS HOCAM'IN zamanı olur mu onuda bilemiyorum ama çok önemli bir tespit 1908 sürecinin devrim süreci olduğu ama ittihat terakkinin karşı devrime dönüştürmesi...eğer bu öyleyse 2.nci meşrutiyeti nasıl değerlendireceğiz çünkü iktidar olan ittihat terakki,ittihat terakki ile taşnaksutyun partisi bir dönem birlikte hareket ediyor sonra ayrışma oluyor ve sonra ermeni soykırımına giden süreç bu konularla yeni ilgileniyorum internetten bazı bilgilere ulaşıyorum ve tarihsel kronolojik olarak olayların gelişmlerini incelemeye çalışıyorum
sevgili william,eğer mümkünse ve zamanınız olursa 1908'in neden devrim süreci olduğunu bu süreci hangi sosyal-siyasal-ekonomik nedenlerin koşullandırdığını,burada devrimin sürükleyici unsurlarının kimler ve hangi sınıflar olduğunu ve neden ittihat ve terakkinin bu devrim sürecini karşı devrime dönüştürdüğünü paylaşırsanız sevinirim
TKP’nden daha ileri bir çizgiyi temsil eden Hikmet Kıvılcımlı bile “Türkiye tarihinde hemen her devrim, ordu tarafından yapılmıştır...” (Halk Savaşının Planları, Ankara, Derleniş Yayınları, 1978, s. 187) diyebilmiş, böylelikle sadece Kemalist burjuvaziyi değil, onun önceli olan ve 1908 devrimini bir karşı-devrime dönüştürmüş olan İttihat ve Terakki çetesini de “devrimci” olarak niteleyebilmiştir.
coşkun edip soykan
bir kaç söz ..
ahlat.., yabani armut olarak bilinir.. armutun latincesi pyrus dur.. gülgiller etnik topluluğun.., maleodıa aşiretinden.., pyrus klanına dahildir..
alıç..; oda aynı etnik topluluğa dahil edilmiştir.. klan ismi.., crateagus dur..
böyle uzar gider.. bitkiler bile bir sıralama içerir.. ortaklıkları tespit edilmiştir.. vs..
(((TKP’nden daha ileri bir çizgiyi temsil eden Hikmet Kıvılcımlı bile “Türkiye tarihinde hemen her devrim, ordu tarafından yapılmıştır...” (Halk Savaşının Planları, Ankara, Derleniş Yayınları, 1978, s. 187) diyebilmiş,
böylelikle sadece """Kemalist burjuvaziyi"" değil, onun önceli olan ve 1908 devrimini bir karşı-devrime dönüştürmüş olan İttihat ve Terakki çetesini de “devrimci” olarak niteleyebilmiştir.)))
amaç kıvılcımlıyı dövmek ise anlarım.. ona göre veri alır eleştirirsin..
ama dövmeye kalktığın kişiden beter sınıf.., tarih analizlerin varsa.. havayı döver yada halı silkelersin..
osmanlı sınıfsal yapısı haliyle osmanlı öncesinden kalan tarihsel süreç ve dinamiklerin üzerinde yükselmiştir..
tarihe bakıldığında.., osmanlının sınıfsal yapıyı değiştirdiği görülmemiştir.. yani var olan ermeni-rum-yahudi sınıfsal egemen yapıyı değiştirmemiş üzerine sadece yeni erksel sınıflar eklemiştir.. ve bunun içinde de türkler yoktur.. bizans aristokrasisi ve hanedanı yerine.. osmanlı hanedanı ve çevresinde devşirmelerden oluşan bir aristokratik sınıf oluşmuştur..
gerek.., tanzimat ilanı gerekse öncesi bazı girişimler.. 3, selim.. 2. mahmut .. ve gerek ise sonrasındaki girişimlere bakıldığında.. bu süreçler içinde erksel sınıfsal yapıda bir değişiklik görülmez.. sadece henedan etkinliği yada devşirme aristokrasi etkinliği ve yerel ayanlar çatışmaları görülür.. ekonomik alanda ise.. sermaye sınıfları aynıdır.. ermeni-yahudi ve rum..
1908 kalkışması!nda bunlar vardır.. 1850 den sonra yunanistan ve balkan bağımsızlıkları.. sonucu.. bu kesimlerin içindeki rum ortadoks kesiminin.., ekonomik alanda.., varlığı ortadan kalkmamış ise de.., özellikle siyasi erk üzerindeki etki güçleri kırılmıştır..
1915 katliamı ile ermeniler tamamen silinmiştir.. kalanlar ise.. rum ve devşirmeler-dönmeler ve yahudilerdir..
müslümanların ticaret yapmaması yada engeller yüzünden.. varlıkları çok etkili değildi.. ayrıca.., osmanlıya sızan batı sermayesi ile de ermeni-rum-yahudi .., yani gayrı-müslümler daha etkin idi..
i.terakki ile bu dengeler ve işleyiş bozulmuştur.. ama bu bozulma..; ne müslümanların etkinliği nede türkleştirmek yada kemelist gibi bir tanımla yaratılan burjuva sınıfı gibi sonuçlar yaratmadı..
ekonomistler..; 1908 ve sonrasını doğru ve "dürüstçe" analiz
ederler ise.., batı sermayesinin ve tarihsel olarak onunla ilişkili yürüyen bir tarihsel.., osmanlı sermaye güçlerinden başkaca.., bir sermayesel gücün yaratılmadığını da gösterebilirler..
tersini gösteremezler.. sadece uydururlar..
bu anlattıklarım temelinde bakılır ise..,
öncelikle 1908 ne devrimidir ki bu karşı devrime dönüşsün.. açıklanmalıdır..
tıpkı.. 1905 aşamasını rusyada burjuva devrimi görme zorlamaları gibidir..
klasik marksizme göre.. hanedan ve aristokratik iktidarlara karşı yapılan her siyasal kalkışma bir devrim sayılmaktadır..
ingiltere ise bu noktada bir sapmadır.. aristokrasi ve hanedan yıkılmamış ama erk paylaşılarak yürünmüştür.. almanyada ise.., aristokrasi burjuvalaşmıştır..
ekonomik yaşamdaki iktidar ile siyasi alandaki iktidar bir türlü ayrıştırılmamış garabet bir sınıf mücadelesi "tarihi" yazılmıştır..
devlet yada devletin nüvesel ortaya çıkışından bile önce var olan.., ticaret-mali sermayesi.., 5.000 yıldır.. devletin üstünde değil birilerinin altında varlık sürdürmüştür.. "zor"u temsil eden devletin vucut bulması sonrasında bile bu "zor"u işletenleri yönlendirerek varlık sürmüştür..
burjuva "devrimleri" denilen "şey" de budur.. siyasi erk işleyişindeki "zor" işleticileri ile iktidarı paylaşmak yerine.., siyasi-ekonomik "zor"u işleten ve gelişen bir organizasyon yani burjuva devlet! geliştikçe bunların iktidardan silkelenip.., birer araç yada eleman haline getirilmesi sürecidir.. "burjuva devrimleri!!
her yerde farklı aşamalar ve biçimler yaşamıştır..
1905 rus "burjuva devrimi" de bunlardan biridir.. siyasi iktidarda.., hanedanın ve aristokrasinin gücünü kırmak.., ve gücü devlet denilen somut ama soyut gibi işleyen bir zor mekanizmasına devretmektir..
1908 de budur.. üstelik.. içerden gelen değil.. dışardan dayatma potansiyeli fazla olan bir girişimdir..
sayın william.. 1908 e devrim diyor ise.. bunda ordunun etki gücünü görmemesi ilginçtir..
resneli niyazi ve enver'in dağa çıkışlarını da es geçmektir..
i. treakki bir ordu partisi değildir ama ordu örgütüdür..
(((1908 devrimini bir karşı-devrime dönüştürmüş olan İttihat ve Terakki çetesini de “devrimci” olarak niteleyebilmiştir.)))
1908 devrim ise yapan ordu olmasa da işleve sokan .., somutlaşmasını sağlayan ordudur.. i.terakkiye çete diyen.., onun arkasındaki sermaye gücüne de çete demek zorundadır ve o aşamada.., 1908 "devrimi"ni yapan.., çete olmayan bir sermaye gücü ve bunun örgütsel yapısını bulması yada uydurması gerekir.. ki.., sonradan karşı-devrime dönüştüren bir i.terakki çetesinden bahsedebilsin..
anladığım kadarıyla.., "kemalist burjuva diye yeni bir sınıfsal oligarşik yapı bulmuş.. kimleri kasdediyor bilmiyorum.. ama içinde ermeni ve rumların olmadığı kesin.. türkler de yok.. kala kala.., devşirme-dönme ve yahudiler kalıyor ki bu yanı ile doğrudur.. ama..,
cumhuriyet öncesi var olan ve erkte olan bu kesime ne oldu da.., ortaya kemalist burjuvazi çıktı..??
yada..,
bunlar ile .., 1908'i karşı-devrime dönüştürenler aynı ise.., 1908'i başaranlar kimlerdi onlara ne oldu.. bunlardan.., ermeni ve rum olanlarına ne oldu biliyoruz..
demekki.., williama göre.. asıl devrimci burjuvazi.., ermeni ve rumlardan oluşuyordu.. 1908 sonrası bunların yerine karşı-devrimciler geldi.. demiş oluyor..
bense.., osmanlıdaki sermaye güçleri arasındaki çatışma ve tasfiye olarak bakıyorum.. zaten tümüne devrim falan da dediğim yoktur..
savaş öncesi batının etkin güçleri olan ingilter-fransa.. bırak bu "karşı-devrimcilere karşı olmayı.., tasfiye edilen ermeni ve rum sermayesine bile sahip çıkmamıştır..
çünkü osmanlıyı tasfiye edecekti.. haliyle içindeki tüm sermaye güçlerini de.. yada bunların içinden kendisi ile ilişkilenenleri yada bu tasfiyeye uyanları tercih edecekti ki..; osmanlı varlığı ve bütünlüğü söz konusu ise.., tümü bu anlamda sadık bende idiler..
sonradan görülmüştür ki.., yıkılan ama tamamen tasfiye edilmeyen osmanlıdan bakiye bir cumhuriyat yaratıldığında.. aynı tarz işletilmiştir.. bu konsepte uyanlar(sermaye-bürokrasi vs.) ile ilişkilenmiş.., pürüz yaratanlar ise tasfiye edilmiştir..
cumhuriyet sonrası ortada görünen sermaye.. bu ülkenin sermayesi değil.. birer taşeron.., yedd-i emin dirler..
son süreçde.., yani zamanımızda.. asıllar bu yeddi eminlerden emanetleri almaktadırlar..
öncelikle.. mali alanda bu iş bitirilmiştir.. sırası ile de.., diğer alanlar hizalanmaktadır..
direnen bazı yed-i eminler varsa da önce altlarındaki toplumsal yapı tasfiye ediliyor.. çok zorlarlarsa.. onlar da tasfiyeye uğrar.. tusiad'a tayyip nasıl efeleniyor merak eden varsa bu noktayı dikkate alsın..
konu bu değildi aslında.. bu anlamda konu ile ilgili bir kaç şey söylemek istiyorum..
türkiyede ermeni devrimci olmak noktasında.. geçmişi anlamında.. garbis altınoğlunun elbette söyleyecek sözü ve hakkı vardır.. ama son zamanlardaki duruşlarına bakıldığında bu hakkını yerle bir etmiştir..
öncelikle sitesinin adını değiştirsin..
türkişmarksist.. !!!
Edip arkadaş
Edip arkadaş,
Sorularını, “ ‘1908’ neden devrimdir?”, “1908 nasıl bir devrimdir?” ve “1908 nasıl bir karşı-devrime dönüşmüştür?” biçiminde özetleyebileceğimi sanıyorum. Bu sorulara kısaca yanıt vermeye çalışayım.
Türk ve diğer burjuva tarihyazımı 1908’i askeri ve sivil bürokrasinin Jöntürk-İttihat ve Terakki fraksiyonunun gerçekleştirdiği bir yukardan aşağı müdahale, çökmekte olan devleti kurtarmak için devletin içinden yapılan bir operasyondan ibaret gösteregelmiştir. Yani bu senaryoya göre 1908’in içinde halk yoktur. Rejimi ya da düzeni yıkabilecek bir güce sahip olamasa da kitlelerin pasif ya aktif direnişinin, her zaman tarihin yapıcısı ya da en azından öndegelen yapıcılarından biri olduğunu kavramamamış ve kavrayamayacak olan burjuva tarihçi ve politikacılarının ve onların kuyruğundan sürüklenen küçük-burjuva devrimcilerinin ve reformistlerinin böyle düşünmesinde şaşılacak bir yan yoktur. Oysa, aşağıda da göstermeye çalışacağım gibi bu yaklaşım gerçeklerle uyuşmamaktadır.
Jöntürk-İttihat ve Terakki’nin giderek, daha doğrusu 1909’dan itibaren eski rejimin kalıntılarıyla uzlaşmaya girişmesi ve giderek bir devlet partisine, tarihe Rum tehcirinin, Ermeni ve Süryani jenosidinin mimarı olan ve Almanya’nın kuyruğuna takılarak İmparatorluğu savaşa sokan gerici ve kıyımcı bir çeteye dönüşmesi, 1908’in –yarım da olsa- bir devrim olduğunu unutmaya ya da onun bu yanını görmezden gelmeye katkıda bulunmuştur.
1906’ya gelindiğinde, iktidarı 1876’da ele geçiren II. Abdülhamit’in despotik yönetiminin yol açtığı çok yanlı çürümenin sonuçları dayanılmaz bir hal almıştı. 1906’dan itibaren, çoğu Doğu Anadolu’da olmak kaydıyla Anadolu’nun bir dizi kentinde yoksulluğa, Saray’ın, valilerin, askeri yetkililerin, toprak ağalarının ve mültezimlerin artan baskı ve sömürüsüne karşı çeşitli biçimler alan ve yerel ayaklanmalara kadar varan kitlesel protesto eylemleri patlak verdi. Bunda padişah hükümetinin, 1906 başlarında biri “şahsi vergi”, diğeri ise “hayvanat-ı ehliye rüsumu” adlı iki yeni vergi koyması katalizör rolü oynadı. 1904-1905’de Anadolu’nun bir çok yöresinde kıtlık ve açlık yaşanmasının, devletin askerlerin ve memurların aylıklarını bile ödeyemez hale gelmesinin, Hamidiye Alaylarının sadece Ermeni halkına değil, Müslüman halka da yaptığı zulmün, Rusya’da patlak veren 1905 devriminin, İran’da gerçekleşen ve meşruiyetin ilanıyla sonuçlanan 1906 devriminin etkilerinin ve II. Abdülhamit hükümetinin Anadolu’ya sürgüne gönderdiği İttihat ve Terakki ve başında Prens Sabahattin’in üyelerinin bulunduğu liberal eğilimli Teşebbüs-ü Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti üyelerinin bulundukları illerde yaptıkları propaganda ve ajitasyon çalışmalarının da bu eylemlerin patlak vermesinde önemli bir rolü olduğu tartışma götürmez. Padişaha toplu olarak telgraf çekme, postaneleri işgal etme, vergi vermeyi reddetme, yerel yöneticilerin azlini talep etme, vilayet konaklarına ve yiyecek depolarına saldırma, ve hatta yer yer polisle ve jandarmayla çatışma biçimini alan direniş eylemleri; Erzurum, Trabzon, Sivas, Bitlis, Diyarbakır, İzmir, Sinop, Kastamonu, Van gibi kentlere yayıldı. Toplumun geniş katmanlarının, özellikle yerel tacirler, aydınlar, zanaatkarlar, din adamları vs önderliğinde gerçekleştirdikleri bu eylemlere hem Müslüman halk, hem de Rum ve Ermeni halk katılmış, bütün önemli devrimci kitle eylemlerinde olduğu gibi bazı yerlerde askerler halka karşı tutum almayı ve ateş açmayı reddetmişler, hatta bazı yerlerde aylıklarını alamadıkları için komutanlarına ve diğer yetkililere karşı şiddet eylemlerine girişmişlerdi.
İşte, İttihat ve Terakki’nin Rumeli’de sivil bürokrasi ve ordu birlikleri içindeki örgütlenmesine dayanarak 1908 Temmuzu’nda başlattığı ve Padişah’a sadık birliklerin de bu güçlerin safına geçmesi sonucu zafere ulaştırdığı ayaklanma, Anadolu’daki bu toplumsal çalkantı, hoşnutsuzluk ve eylemlilik zemini üzerinde zafere ulaştı. Ancak, içinde Ermeni Devrimci Federasyonu (=Taşnaksutyun) gibi devrimci öğelerin varlığına rağmen, devrimci önderlikten yoksun olan ve esas itibariyle Müslüman ve milliyetçi Türk orta ve küçük burjuvazinin hegemonyası altında gelişen bu direniş Lenin’in de belirttiği gibi, “gerçek bir halk devrimi” düzeyine yükselemedi. Lenin bu konuda şu saptamayı yapmıştı:
“Örnek olarak, 20. yüzyıl devrimleri alınırsa, Portekiz ve Türk devrimlerini (1908 devrimi kastediliyor- ç.) burjuva devrimleri olarak kabul etmek besbelli kaçınılmaz bir şey olacaktır. Ama bu devrimlerin her ikisi de ‘halk’ devrimi değildir; çünkü halk yığınları, halkın geniş çoğunluğu, kendine özgü ekonomik ve siyasal istemlerle, etkin, bağımsız ve hissedilir bir biçimde, bu devrimler içinde görünmezler. Buna karşılık, 1905-1907 Rus burjuva devrimi, Portekiz ve Türk devrimlerinin, zaman zaman kazandıkları kadar ‘parlak’ başarılar kazanmış olmaksızın, söz götürmez bir ‘gerçek halk’ devrimi oldu. Çünkü halk yığınları, halk çoğunluğu, halkın sömürü ve baskı altında bunalmış en derin ‘aşağı’ toplumsal katmanları, kendiliklerinden ayaklanmış ve devrimin tüm gidişi üzerinde, kendi isteklerinin yıkılmakta olan eski toplum yerine kendi gönüllerince yeni bir toplum kurma girişimlerinin izini bırakmışlardır.” (Devlet ve İhtilal, Ankara, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, 1989, s. 50)
Fakat 1908, yarım da olsa bir devrimdi; halkın geniş katmanlarının hoşnutsuzluğu ve eylemliliği temelinde gerçekleştirilen askeri ayaklanma despotik rejimi devirmiş, 1876 Anayasası’nı yeniden yürürlüğe koymuş, üyelerinden yarısından fazlası Türk-olmayan etnik gruplara mensup ve hayli canlı tartışmalara sahne olacak olan bir parlamento kurmuş, Türk, Arap, Ermeni, Musevi, Arnavut, Rum ve Bulgar halkları arasında kardeşlik ve dayanışma duygularının yeşermesine vesile olmuş, cezaevlerinde yatan ve sürgünde yaşamak zorunda bırakılan onbinlerce rejim muhalifini özgürlüklerine kavuşturmuş ve büyük bir coşku yaratmıştı vs. Ne var ki, 1908 devriminin başını çeken İttihat ve Terakki, devrimin hemen ertesinde gerçek yüzünü göstermeye, eski rejimin hala güçlü olan kalıntılarıyla uzlaşmaya, işçi sınıfına ve Ermeniler başta gelmek üzere gayrimüslim halka karşı tutum almaya başladı. 1908 Ağustos ve Eylül aylarında meydana gelen grevleri askeri birliklerin yardımıyla bastıran İttihat ve Terakki denetimindeki hükümet, 15 Ekim 1908’de “Tatil-i Eşgal Kanunu Muvakkat” adlı yasayı çıkararak grev yapmayı büyük ölçüde zorlaştırdı. Nisan 1909’da İstanbul’da meydana gelen ve Makedonya’dan gelen birlikler (Harekat Ordusu) tarafından bastırılan gerici ayaklanma (31 Mart Olayı) ve gene aynı tarihte gerçekleştirilen ve yaklaşık 25,000 Ermeni’nin ölümüyle sonuçlanan Adana katliamı bir dönüm noktası oluşturacaktı. Bundan böyle İttihat ve Terakki giderek daha gerici bir çizgiye sürüklenecek ve daha koyu bir Türkçülük politikasına yönelecek, görece güçsüz olan Türk-Müslüman burjuvazinin örgütlenmesi ve zenginleşmesi için çaba harcayacak ve bu amaçla Rum halkının tehciri ve Ermeni halkının jenosidiyle doruğuna varacak olan süreci başlatacak, İmparatorluğu Alman emperyalizminin güdümüne sokarak Birinci Dünya Savaşı’na sürükleyecekti.
teşekkür;teslim töre de kurtuluş savaşından söz ediyor ya
şimdi bu bölümler önemli benim tarihi anlamam ve anlamlandırmam açısından daha önce kişisel mail adresimdende konuştuğumuz gibi türkiye de bir çok sorunlu alanlar var devrimci-komünistlerin çözmesi gereken bunlarla ilgileniyorum tabi anlayabildiğim kadarıyla bende öğrendiklerimi başka insanlarla paylaşıyorum
o yüzden de sizin uyarınızla bütün bu sorun alanlarıyla uğraşmanın benim açımdan zorlayıcı olduğunu anladığımdan tarihsel materyalizm ve diyalektik üzerine yoğunlaşmayı mantıklı buldum ;şimdi sorduğum soruların yapısı tarihin hem diyalektik hem materyalist veya buna diyalektik materyalist analizini(yanılıyor olabilirim ama bence tarihsel materyalizm diyalektik olmak zorunda)içermesi doğal bir durum arz ediyor benim açımdan...ve tarihsel(olguların) analizini yaparken nelere dikkat etmek gerektiği noktasında bir yola girmiş durumdayım bu sizin güncel siyasal analizlerinizinde(yani buna siyasal stratejik analizler diyeyim) bu tür bir yöntemle yapıldığını düşündüğümden tarihin analizi yapılırken ekonomik,sınıfsal,siyasal nedenler ve sonuçlar üzerinden bir değerlendirme yönteminin olduğu kanatine ulaşmaktayım bu tarihin analizinde kullanılan yöntemin girdileri olarak görünüyor...
fakat ilginç bir durum ile karşılaştığımı da söylemeliyim bu türkiye ye has bir durummudur yoksa bir genellik arz edermi veya bu yöntemin içinde nereye konulabilir onu tam bilmiyorum ama
siyasal erk'in ekonomik gücü elinde bulunduran sınıfın ya da sınıfların tam anlamıyla emrinde olduğunu söylemek noktasında tereddütlerim var..ya da tarihsel materyalizm buna nasıl yanıt veriyor çözemediğimden
kürt sorununda örneğin
-siyasal iktidar ile devlet (ordu ve sivil kemalist bürokrasi)ve burjuvazinin (tüsiad ,şimdilerde tayyib erdoğanın çıkışıyla müsiad gibi görünüyor)TÜSİAD'ın çelişkilerinin varlığı
yani sanki ekonomik iktidar tüsiad
devlet ise özellikle ordu bürokrasisi
kürt sorununda çatışmalı pozisyona düşüyorlar,
bunu çözemiyorum
yani ekonomik iktidarı olanlar siyasal iktidarıda kendilerine göre biçimlendirir gibi bir tez burada uymuyor gibi
yazdıklarınızı notlarım arasına aldım...araştırmalarım devam ediyor
gelelim ittihat terakki sonrası m.kemal ve kurtuluş savaşı sorunsalına
teslim töre de kurtuluş savaşından söz ediyor yazısında
fikret başkaya kurtuluş savaşından ziyade 1.dünya savaşının diplomasi bölümüdür diyor tam böyle söylememiş olabilir paradigmanın iflasını okumuşsunuzdur...bu ne menem bir şeydir ki
deniz gezmiş mahir çayan ,kaypakkaya genel itibarıyla kurtuluş savaşından söz ediyor teslim törede dahil ama başkaya farklı bir analizde bulunuyor...
şimdi sorun tarihi analiz yönteminde mi dir
hepsi tarihsel materyalizmi ya da bunu genel söylersek marksist leninst tarihi analiz yöntemini kullanmıyorlar mı?yöntem aynı ise sonuç neden farklı çıkıyor veya kurtuluş savaşının olmadığını söyleyen başkalarıda var
lenin
mao
stalin
burjuva devrimi olarak görüyorlar öyle biliyorum bir kurtuluş savaşı olduğunu söylüyorlar lenin mi yanılıyordu m.kemal ve 1919-1923 sürecini değerlendiriken
şimdi bir olguyu devrim ,bağımsızlık hareketi(burvuva devrimi)olarak nitelemek için tarihsel materyalizm bize neyi veri olarak almamızı söylüyor ,
ittihat terakki 1 .dünya savaşına yani emperyalist bir savaşa giriyor(burada da bazı kaynaklarda ittihatçıların savaşın yaklaştığını görerek fransa ve ingiltereye savaşmayı istemediklerini belirtmişler ama ingiltere ve fransa tarafından kabul görmemiş bu düşünceleri öyle yazılarda okuyorum)bir yenilgi yaşanıyor(bu arada osmanlının hasta adam görülmesi ve zaten paylaşım haritalarının oluşturulması olduğu söyleniyor ve yarı sömürge olarak düşünülmesi ve 1.dünya savaşına girmesi ,rusyanın akdenize açılma isteği ve diğer emperyalistlerin petrol varlığını bilmeleri)sonuç itibarıyle almanya gibi bir emperyalist devletle sanırım hem kendi topraklarının kaybedilmemesi hem de yayılmacı bir zihniyetle bu savaşa giriliyor... bu yenilginin yaşanması ve işgal durumunun olması ve o işgalin emperyalist savaşın bir sonucu olduğunun bilinmesi gerektiği düşünülürse osmanlı ittihat terakkiyle emperyalist bir savaşa giriyor güçsüz olduğu söylense de .ve işgale uğruyor eğer yenilmese kendisi başka yerlerde işgalci olacaktı...nasıl oluyorda emperyalist bir savaşta ittifaklarıyla savaşa giren bir devletin mondros ateşkesiyle birlikte yenilgiyi kabul etmesiyle devletin yöneticeleri olan ittihatçıların bir alman gemisiyle kaçmalarıyla devam eden süreçte ki kaçarlarken(savaş suçlusu olmaları durumu var ermeni tehciri yüzünden)
""Alman gemisi ile ülkeyi terk ederken Talat Paşa, Kara Kemal ve Kara Vasıf beylere bir de gizli bir örgüt kurma emrini verirler. İlk toplantısını 5 Şubat 1919 tarihinde Avukat Refik İsmail Bey’in Sultanhamam’daki yazıhanesinde yapan örgütün başkanlığına Boğaz Komutanı Galatalı Şevket Bey seçilir. Örgütün adı Baha Sait Bey’in isteği üzerine, Kara Vasıf Bey ve Kara Kemal Beylerin adlarından esinlenilerek Karakol (Kara Kol) olur.""" (ayşe hür radikal ve taraf gazetesi yazarı)
aşağıdaki bölüm ise o paragrafın içinde olduğu bölümdür hepsini aktardım
"""Mustafa Kemal’le İTC ilişkileri, Mondros Mütarekesi’nden sonra yeni bir merhaleye girer. İddialara göre, Mustafa Kemal’in Milli Mücadele’nin başına geçirilmesi İttihatçı kadroların kararı sonucu olmuştur. Dönemin tanıklarına göre, İTC’nin içinden bir bölüm Mondros Mütarekesinden 10 gün kadar sonra bir kongre toplamış ve Teceddüt Fırkası’nı kurmuştur. Cavit Bey’in deyimiyle‚ İTC yeni bir adla vaftiz olmuştur. Celal (Bayar) ve Ahmet Faik (Barutçu) gibi önde gelen İttihatçılar bu oluşuma karşı çıkmışlar, ‘asıl’ İTC’ye bağlılıklarını belirtmişlerdir. Yeni partide, iktidarı Enver Paşa’ya muhalefet eden kanat ele geçirmiştir. Bunlar arasında Mustafa Kemal de vardır. İttihatçı önderler 1/2 Kasım 1918 gecesi bir Alman gemisi ile ülkeyi terk ederken Talat Paşa, Kara Kemal ve Kara Vasıf beylere bir de gizli bir örgüt kurma emrini verirler. İlk toplantısını 5 Şubat 1919 tarihinde Avukat Refik İsmail Bey’in Sultanhamam’daki yazıhanesinde yapan örgütün başkanlığına Boğaz Komutanı Galatalı Şevket Bey seçilir. Örgütün adı Baha Sait Bey’in isteği üzerine, Kara Vasıf Bey ve Kara Kemal Beylerin adlarından esinlenilerek Karakol (Kara Kol) olur.""" (ayşe hür)
"""Teşkilat-ı Mahsusa’dan Yenibahçeli Şükrü’ye göre Karakol, Mustafa Kemal’i ‘siyaset-i âliye’yi idare etme’ görevine, Karakol’un beş Albay’ından biri olan İsmet’i (İnönü) ise cephe kumandanlığına uygun görmüştür. İkili bu teklifi Tokatlayan Hanı’ndan Mustafa Kemal’in Osmanbey’deki evine kadar yürürken konuşmuşlardır. Mustafa Kemal teklifi kabul etmiş, İsmet Bey ise reddetmiştir. Kendisini Anadolu’ya geçirmek için üç gün bir eve hapsederek baskı yapmak gerekmiştir. (Ancak, 8 Ocak 1920’de Anadolu’ya geçmiştir.)
Karakol teşkilatının rolü
Enver Paşa’nın amcası Halil (Kut) Paşa, İTC’nin Milli Mücadele’nin lideri olarak kendisini düşündüğünü ancak, Enver’le akrabalığı dolayısıyla bunu kabul etmediğini söyler. Ali Fethi Bey ise, İTC’nin liderlik için kendisini uygun bulduğunu ima eder. Ancak, 10 Mart 1919’da İngilizlerce tutuklanarak Malta’ya gönderilmesi üzerine, liderlik hakkı Mustafa Kemal’e geçmiştir. Hüseyin Cahit Yalçın’a göre de Enver Paşa, yurtdışına kaçtıktan sonraki günlerde Talat Paşa’ya güya “Harbiye Nezareti için Mustafa Kemal’i tavsiye et. Harbiye’ye o gelmelidir. Ondan başka orduyu toparlayacak kimse yok“ demiştir.
Mustafa Kemal, 1927’de irad ettiği Nutuk’ta ‘esrarengiz ve müthiş bir komite’ diyerek sanki Karakol’dan habersizmiş gibi davranır. Bir yandan da ‘İstanbul’daki teşkilatımız’ dediği bir teşkilattan söz eder. Bu teşkilatın Karakol olduğu bellidir. Ali Fethi Bey’e göre Mustafa Kemal, 21 Aralık 1918’de Meclis-i Mebusan süresiz olarak feshedildiğinde, Sadrazam Tevfik Paşa’yı kaçırması ve Vahdettin’i devirmesi konusunda Kara Kemal’den teklif almıştır. Ancak İsmail Canbulat’ın karşı çıkması üzerine bu plan gerçekleşmemiştir. Ali Fuat Paşa da Mustafa Kemal’in Karakol’la bağlantısını doğrular.
Nitekim Mustafa Kemal, 23 Temmuz 1919’da İttihatçılar tarafından Doğu’daki Ermeni tehlikesine karşı toplanan Erzurum Kongresi’ne İttihatçıların davetlisi olarak katılabilmiştir. (Kongreye katıldığı tespit edilen 60 üyeden 34’i İttihatçı, 2’si Hürriyet ve İtilafçı’dır. Diğerlerinin eğilimi tespit edilememiştir.) Mustafa Kemal’le birlikte kongreye gelenlerden Kara Vasıf da muhtemelen Karakol’un temsilcisi olarak oradadır. Kongre sırasında hem kişiliği, hem de üzerinde ‘Padişah-ı Damad-ı Şehriyari’ işaretleri taşıyan askerî giysileri yüzünden çok eleştirilen Mustafa Kemal İstanbul’dan ve Erzurum’dan gelen yoğun baskılar sonunda müfettişlik ve askerlik görevlerinden istifa etmek zorunda kalacaktır."""(ayşe hür)
tabi çok değişik kaynaklarada bakıyorum emine kısıklı adlı bir yazarın makalesinide inceliyorum orada da çok ilginç ayrıntılar var
şimdi bu durumda nasıl bir kurtuluş savaşından söz edeceğiz...ittihat terakkini girdiği savaşa ne ad vereceğiz ki mustafa kemalde ittihat terakkinin bir elemanıdır...ve onlar tarafından görevlendiriliyor...eğer yazar yanlış yazmıyorsa...emperyalist bir savaşta taraf olmaktan kurtuluş savaşına bir geçiş olduğu söyleniyor aynı kadrolar bu işi devam ettirirken...
şimdi tarihsel materyalizm bu süreci analiz ederken hangi olgulardan hareket edecek ve nasıl karar verecek
coşkun edip soykan
BURAYI AYRICA AKTARMAK İSTEDİM
ittihat terakki 1 .dünya savaşına yani emperyalist bir savaşa giriyor(burada da bazı kaynaklarda ittihatçıların savaşın yaklaştığını görerek fransa ve ingiltereye savaşmayı istemediklerini belirtmişler ama ingiltere ve fransa tarafından kabul görmemiş bu düşünceleri öyle yazılarda okuyorum)bir yenilgi yaşanıyor(bu arada osmanlının hasta adam görülmesi ve zaten paylaşım haritalarının oluşturulması olduğu söyleniyor ve yarı sömürge olarak düşünülmesi ve 1.dünya savaşına girmesi ,rusyanın akdenize açılma isteği ve diğer emperyalistlerin petrol varlığını bilmeleri)sonuç itibarıyle almanya gibi bir emperyalist devletle sanırım hem kendi topraklarının kaybedilmemesi hem de yayılmacı bir zihniyetle bu savaşa giriliyor... bu yenilginin yaşanması ve işgal durumunun olması ve o işgalin emperyalist savaşın bir sonucu olduğunun bilinmesi gerektiği düşünülürse osmanlı ittihat terakkiyle emperyalist bir savaşa giriyor güçsüz olduğu söylense de .ve işgale uğruyor eğer yenilmese kendisi başka yerlerde işgalci olacaktı...nasıl oluyorda emperyalist bir savaşta ittifaklarıyla savaşa giren bir devletin mondros ateşkesiyle birlikte yenilgiyi kabul etmesiyle devletin yöneticeleri olan ittihatçıların bir alman gemisiyle kaçmalarıyla devam eden süreçte ki kaçarlarken(savaş suçlusu olmaları durumu var ermeni tehciri yüzünden)
""Alman gemisi ile ülkeyi terk ederken Talat Paşa, Kara Kemal ve Kara Vasıf beylere bir de gizli bir örgüt kurma emrini verirler. İlk toplantısını 5 Şubat 1919 tarihinde Avukat Refik İsmail Bey’in Sultanhamam’daki yazıhanesinde yapan örgütün başkanlığına Boğaz Komutanı Galatalı Şevket Bey seçilir. Örgütün adı Baha Sait Bey’in isteği üzerine, Kara Vasıf Bey ve Kara Kemal Beylerin adlarından esinlenilerek Karakol (Kara Kol) olur.""" (ayşe hür radikal ve taraf gazetesi yazarı)
aşağıdaki bölüm ise o paragrafın içinde olduğu bölümdür hepsini aktardım
"""Mustafa Kemal’le İTC ilişkileri, Mondros Mütarekesi’nden sonra yeni bir merhaleye girer. İddialara göre, Mustafa Kemal’in Milli Mücadele’nin başına geçirilmesi İttihatçı kadroların kararı sonucu olmuştur. Dönemin tanıklarına göre, İTC’nin içinden bir bölüm Mondros Mütarekesinden 10 gün kadar sonra bir kongre toplamış ve Teceddüt Fırkası’nı kurmuştur. Cavit Bey’in deyimiyle‚ İTC yeni bir adla vaftiz olmuştur. Celal (Bayar) ve Ahmet Faik (Barutçu) gibi önde gelen İttihatçılar bu oluşuma karşı çıkmışlar, ‘asıl’ İTC’ye bağlılıklarını belirtmişlerdir. Yeni partide, iktidarı Enver Paşa’ya muhalefet eden kanat ele geçirmiştir. Bunlar arasında Mustafa Kemal de vardır. İttihatçı önderler 1/2 Kasım 1918 gecesi bir Alman gemisi ile ülkeyi terk ederken Talat Paşa, Kara Kemal ve Kara Vasıf beylere bir de gizli bir örgüt kurma emrini verirler. İlk toplantısını 5 Şubat 1919 tarihinde Avukat Refik İsmail Bey’in Sultanhamam’daki yazıhanesinde yapan örgütün başkanlığına Boğaz Komutanı Galatalı Şevket Bey seçilir. Örgütün adı Baha Sait Bey’in isteği üzerine, Kara Vasıf Bey ve Kara Kemal Beylerin adlarından esinlenilerek Karakol (Kara Kol) olur.""" (ayşe hür)
"""Teşkilat-ı Mahsusa’dan Yenibahçeli Şükrü’ye göre Karakol, Mustafa Kemal’i ‘siyaset-i âliye’yi idare etme’ görevine, Karakol’un beş Albay’ından biri olan İsmet’i (İnönü) ise cephe kumandanlığına uygun görmüştür. İkili bu teklifi Tokatlayan Hanı’ndan Mustafa Kemal’in Osmanbey’deki evine kadar yürürken konuşmuşlardır. Mustafa Kemal teklifi kabul etmiş, İsmet Bey ise reddetmiştir. Kendisini Anadolu’ya geçirmek için üç gün bir eve hapsederek baskı yapmak gerekmiştir. (Ancak, 8 Ocak 1920’de Anadolu’ya geçmiştir.)
Karakol teşkilatının rolü
Enver Paşa’nın amcası Halil (Kut) Paşa, İTC’nin Milli Mücadele’nin lideri olarak kendisini düşündüğünü ancak, Enver’le akrabalığı dolayısıyla bunu kabul etmediğini söyler. Ali Fethi Bey ise, İTC’nin liderlik için kendisini uygun bulduğunu ima eder. Ancak, 10 Mart 1919’da İngilizlerce tutuklanarak Malta’ya gönderilmesi üzerine, liderlik hakkı Mustafa Kemal’e geçmiştir. Hüseyin Cahit Yalçın’a göre de Enver Paşa, yurtdışına kaçtıktan sonraki günlerde Talat Paşa’ya güya “Harbiye Nezareti için Mustafa Kemal’i tavsiye et. Harbiye’ye o gelmelidir. Ondan başka orduyu toparlayacak kimse yok“ demiştir.
Mustafa Kemal, 1927’de irad ettiği Nutuk’ta ‘esrarengiz ve müthiş bir komite’ diyerek sanki Karakol’dan habersizmiş gibi davranır. Bir yandan da ‘İstanbul’daki teşkilatımız’ dediği bir teşkilattan söz eder. Bu teşkilatın Karakol olduğu bellidir. Ali Fethi Bey’e göre Mustafa Kemal, 21 Aralık 1918’de Meclis-i Mebusan süresiz olarak feshedildiğinde, Sadrazam Tevfik Paşa’yı kaçırması ve Vahdettin’i devirmesi konusunda Kara Kemal’den teklif almıştır. Ancak İsmail Canbulat’ın karşı çıkması üzerine bu plan gerçekleşmemiştir. Ali Fuat Paşa da Mustafa Kemal’in Karakol’la bağlantısını doğrular.
Nitekim Mustafa Kemal, 23 Temmuz 1919’da İttihatçılar tarafından Doğu’daki Ermeni tehlikesine karşı toplanan Erzurum Kongresi’ne İttihatçıların davetlisi olarak katılabilmiştir. (Kongreye katıldığı tespit edilen 60 üyeden 34’i İttihatçı, 2’si Hürriyet ve İtilafçı’dır. Diğerlerinin eğilimi tespit edilememiştir.) Mustafa Kemal’le birlikte kongreye gelenlerden Kara Vasıf da muhtemelen Karakol’un temsilcisi olarak oradadır. Kongre sırasında hem kişiliği, hem de üzerinde ‘Padişah-ı Damad-ı Şehriyari’ işaretleri taşıyan askerî giysileri yüzünden çok eleştirilen Mustafa Kemal İstanbul’dan ve Erzurum’dan gelen yoğun baskılar sonunda müfettişlik ve askerlik görevlerinden istifa etmek zorunda kalacaktır."""(ayşe hür)
tabi çok değişik kaynaklarada bakıyorum emine kısıklı adlı bir yazarın makalesinide inceliyorum orada da çok ilginç ayrıntılar var
coşkun edip soykan
katkı anlamında
sevgili edip soykan..
alıntı yaptığın bir çok yer "anı-belge" türü yazılmış kişisel hatıralarda geçer..
ve bunların çoğu yalan yada bir gerçeğin üzerine oturtulmuş yalan şeklindedir..
bu anlamda.., bu tarz hatıralardan elde edilen verilerin.. sıkı incelemeye.., karşılaştırmalı verilerle ispatlanmaya gereksinimi vardır..
örneğin..,
((İddialara göre, Mustafa Kemal’in Milli Mücadele’nin başına geçirilmesi İttihatçı kadroların kararı sonucu olmuştur.))
böyle bir karar alımış is eortada belge yoktur.. ayrıca.. zaten daha mütareke öncesi gerek istanbulda gerek ise anadoluda siyasi örgütler ve askeri örgütler ile hazırlığını yapmış olan i.terakkinin bunların başına m. kemali geçirmiş olması iddiası ile çelişir.. bu yapılaşmaların hiçbirinde m. kemal veya etkisi hatta ilişkisi de yoktur..
m. kemalin ilk.., resmi.., ilişkisi amasya tamimi sırasında olmuştur.. ve masada var olanlar zaten birer "güç" temsilcileri olarak vardı.. gerek rütbe ve gerek ise verilen görev rütmesi anlamında ve de i.terakkici olarak sabıkasının az olmasından dolayı geçici olarak düşünülerek başkan seçilmiştir.. ve sonraki kongreler ve de bmm ilk süreci de dahil bu net.. liderlik etkisini görmek olası değildir..
((İTC’nin içinden bir bölüm Mondros Mütarekesinden 10 gün kadar sonra bir kongre toplamış ve Teceddüt Fırkası’nı kurmuştur. Cavit Bey’in deyimiyle‚ İTC yeni bir adla vaftiz olmuştur. Celal (Bayar) ve Ahmet Faik (Barutçu) gibi önde gelen İttihatçılar bu oluşuma karşı çıkmışlar, ‘asıl’ İTC’ye bağlılıklarını belirtmişlerdir. Yeni partide, iktidarı Enver Paşa’ya muhalefet eden kanat ele geçirmiştir. Bunlar arasında Mustafa Kemal de vardır.))
bu anlatımda çok yanlış ve eksiktir..
1- teceddüt fırkası.., i.terakkinin ortak kabülü ile kurulmuştur.. ayrıca i.terakkiye bağlılık yemini etmenin yada edenler olduğunu söylemenin anlamı yoktur.. kurulma aşamasında i.terakki adı ile devam edelim mi? etmeyelim mi? tartışması yaşanmış ve sonuçta bunun olmaması daha yararlı denilmiştir..
2- celal bayar bunun içindedir.. kimse muhalif olmamıştır..
m. kemal de burada yoktur..
3- enver taraftarları söylemi ise yine var olan bir gerçekliği farklı bir yere oturtma olayıdır.. encer-talat-cemal.. üçlüsünün i. terakki içinde bir oligarşi olduğu bilinir ve yine enver atrafındakiler ile diğerleri arasında bazı farklılıklar olduğu da bilinir..
bu farklılıklar.. yenilgi sonrası osmanlıdan bakiye ne olabilir üzerine hızlanmış ise de.., enverin tasfiyesine kadar.. enver talat paşayı dinlemiştir..
zaten.. talat-enver cemal tasfiyeleri sonrasında başsız kalan i.terakki kalıntıları bu anlamda savrulmuş ve inönü-çakmak ekibi öne çıkabilmiştir..
m. kemal bu iç çatışmalar-tasfiyeler sürecinde dengeler üzerinde bir denge olarak var oldu.. sonrasında(1925) tamamen ingiliz konseptine teslim oldu..
bnazı şeyleri mektuplardan da açıklayabiliriz.. yani hatıralar ile mektuplar ve süreç içinde yaşananlar birlikte ele alınmalıdır..
((Hüseyin Cahit Yalçın’a göre de Enver Paşa, yurtdışına kaçtıktan sonraki günlerde Talat Paşa’ya güya “Harbiye Nezareti için Mustafa Kemal’i tavsiye et. Harbiye’ye o gelmelidir. Ondan başka orduyu toparlayacak kimse yok“ demiştir))
böyle bir söylem belgesi yoktur.. anılarda geçer..
ama halide edip'in bir mektubunda vardır.. rauf ve m. kemale yönelik bu sözleri söyler.. "bu vtanın istikbali sizlerin elindedir vs. gibi)
açıklama anlamında eklemek istedim..
sevgilerimle..
şimdi tarihi hangi kaynaklardan öğrenirim sorusuna geldi sır
evet sonunda tarihin hangi kaynaklardan araştırılacağına ve hangi verileri esas alarak sonuca ulaşılacağına sıra geldi
anılarını yalanla karıştırarak anlatabilirler bu olabilir
ama illegal bir örgütün(itc)aynı zamanda devletin hükümeti konumundalar bunların belgelerine ulaşmak gerekir sanırım.yani her kitap yazan kendi bakış açısıyla yazabilir internette bakıyorum ittihat terakki ile ilgili kitaplar var...yani bu tarihin açıklanabilmesi için belgeler olmalı ama bu belgeler nerede...bana karanlıkta kalmış bir dönem gibi geliyor,ittihat terakki ve savaşa girmesi mustafa kemal'in bu örgüt içindeki durumu...araştuırmaya devam edeceğim ama sağlıklı bilgiler bulmak internet ortamında zor olabilir ben bulduğum bütün bilgileri okuyorum ve karşılaştırıyorum bazı çelişik durumları görüyorum ama buraya aktarıp tartışıyorum sizde o çelişkileri görüyorsunuz...fakat genel anlamda tarihsel olguların belgeler(bu belgeler de bana bazı durumlarda güvenilir gelmiyor ermeni tehcirinde olduğu gibi) ,neden sonuç ilişkileri,anılar üzerinden (bu anılar noktası bana güvenilir gelmiyor)...
yani ittihat terakki ve 1918-1923 arası biraz karanlık noktaları olan dönem gibi görünüyor...
ama eldeki somut olanlar
-ittihat terakki ve 1908 ve 2. meşrutiyet var
-ittihat terakki ve 1. dünya savaşına girmesi var
-ittihatçıların 1918 kasımda mondros ateşkesi ile istifalarını verip almanyaya kaçmaları var
-19 mayıs 1919 da mustafa kemalin bir atağı var
.......
ben araştırmaya devam edeyim sanırım okuduğum kaynaklardan bilgileri alırken sürekli karşılaştırma yaparak araştırmam gerekiyor
coşkun edip soykan