'Ana dilin arındır'

'Bu dünyada hayatta kalabilmek için beyaz adamın dilini öğrenmeliyiz, ama sonsuza kadar yaşamak için kendi dilimizi bilmemiz gerek'
Kızılderili sözü

Kürtlerin anadilde eğitim hakkı taleplerini sokaklara taşıdığı bugünlerde yetkililer bu durumu görmezden gelirken, Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) eğitim müfredatına İngilizce, Almanca, İtalyanca, Rusça ve Fransızca'dan sonra Çince'yi de aldı. Sadece Türkiye'de milyonlarca insanın konuştuğu Kürtçe üzerindeki baskılar devam ediyor.

Küreselleşen bir dünyada yaşamak kişinin kültürel özellikleri ve hakları konusunda yeni bir yaklaşımı da beraberinde getirdi. İstesek de istemesek de, küreselleşmenin sunduğu küresel yapının içeriğini ulusal kimlik, kültür, vatandaşlık gibi kavramları Türkiye açısından yeniden tanımlayarak doldurmamız gerekecek. Cumhuriyet'in ve demokrasinin gelişmesinde kritik rol oynayacak kültürel farklılığı/çeşitliliği homojen bir ulusal kimlik kisvesi altında tanımlamakta ısrar edersek kültürler çatışmalara ve ayrışmalara kapımızı açmış oluruz.

Dil, insanın vazgeçilmez, ayrılmaz, bölünmez, parçalanmaz bir unsurudur. Dil, insanla birlikte meydana gelen, insanla birlikte var olan bir varlık alanıdır. Aynı zamanda dil, tarihi varlık alanının kurucusudur. Çünkü, hiçbir dil kendiliğinden meydana gelmemiş, hiçbir dil yaratılmamıştır. Nasıl insan, kendi tarihinin bir ürünü ise ve kendi kültürünün geçmişten geleceğe uzanan bir bağlantısı ise, dil de tarihin ve geçmiş kültürün bir ürünüdür. Gerçekte, insan geçmişe ve kendisinden öncelere olan bağını ancak dili ile sağlayabilmektedir ve gene bugünü dili ile yaşamakta ve yaşatmakta, dili ile geleceği hazırlamaktadır. Bu yaklaşımla dil, dünü-bugüne-yarına bağlayan temeldir.

İnsan dili ile görür, dili ile düşünür, dili ile anlar ve ancak dili ile düşüncelerini, hislerini, duygularını anlatabilir. İnsanın maddi ve manevi, somut ve soyut varlık dünyası ile ilişkilerini ve bağını dil kurar, devam ettirir, geliştirir.

Dil ile düşünme arasında vazgeçilmez bir bütünlük, bir birlik vardır. Bu bütünlük ve birlik herhangi bir iç veya dış sebeple veya dışarından yapılacak etkilerle bozulduğu takdirde, insan bütün beyin fonksiyonlarına rağmen içine kapanan tamamen yalnız kalan bir varlık haline gelir. Düşünme ve görme insanın varlık dünyası ile karşılıklı ilişkilerin, etkileşimlerin, iletişimlerin so-nucudur. Dil, insan ile varlık dünyası arasındaki bu bağı kurar. Kelimeler birer şekil, işaret değildir. Bütünü ile varlık dünyasında olanların veya olması gerekenlerin anlamlarını üzerlerinde taşıyan, insanla bu dünya arasında bağ kuran vazgeçilmez unsurlardır.

Bütün toplumların başta gelen meselelerinden biri kendi dilleriyle düşünmek, kendi dilleriyle anlatmak, yazmaktır. Hiçbir heves, hiçbir siyaset, alışkanlık, toplumun dilini ikinci dereceye düşür-me hakkını, yetkisini hiç kimseye vermez, veremez.

***

Anadil sorununu, şovenizm, milliyetçilik, ırkçılık gibi ilkelerden uzaklaştırıp bilimsel bir temele oturtulamadı bu ülkede. Anadil üzerine yapılan sağ ve sığ açıklamalar, konuyu kavramak ve kavratmaktan uzak ve bir gerçekliği çarpıtmadan öteye geçemedi. Konunun uzmanları da yeterli bir sorumluluk göstermedi ve etik bir duruş sergilemediler.

Bir dilin konuşuluyor olmasını yeterli saymak büyük bir ayıptır. Tartışılan konu da bu değildir. Bir dilin konuşuluyor olup olmaması değil, yazılı eğitim durumuna getirilmek istenmemesidir. Unutulmamalıdır ki eğitim diline dönüşmeyen dil veya diller resmi veya egemen de dillerin baskısıyla zamanla köreldi.

Dil çeşitliliğini tek dil olarak kabul eden öteki dillerin zaman içinde gündelik kullanımdan düşmesini hedefleyen asimilasyoncu zihniyetler ve politikalar bu süreci hızlandırmak için yaşamın her alanında bu dillerin (ve kültürlerin) kullanılmasına ambargo koyarlar.

Her insanın anadilinde okuma-yazma öğrenmesi onu tüm alanları kapsayacak biçimde ilerletmesi kadar doğal ve masumane bir hak düşünülemez. Tek tek kişilerin ya da toplumun herhangi bir nedenle bu haktan mahrum edilmesi insanlığa yapılmış bir saldırıdır. İnsanın yaşamını daraltan varlığını aşağılayan, özgürlüğünü çiğneyen her uygulama vicdanı olan herkesi rahatsız etmelidir.

Dayatmacı bir kültürel kimlik anlayışıyla, bireyin özgürlükler alanı önemli ölçüde sınırlandırılmış olur. Bu durumda birey, salt kültürel kimlik doğrultusunda hareket edeceğinden diğer kültürel kimliklerle etkileşimi olumsuz olacaktır. Kültürel kimliği savunan birey, aynı toplum İçinde yaşadığı öteki kimlik sahiplerine de yaşama hakkı tanımak zorundadır.

***

Farklı kültürler birbirlerini güçlendirip zenginleştirirler. Bu karşılıklı etkiyi kültürlerin eşitlik içinde bütüncül ilişkiler kurmasına ve barış içinde bir arada yaşamasına imkan tanıdığımız ölçüde görürüz. Çeşitlilik içinde birlik sağlayabilmenin yolu böyle bir tavrı göstermekten geçer. Farklılığı yaşamanın çeşitlendirme ve zenginleştirme olarak algıladığımızda yaşam daha güzel olacaktır.