Hayata dair yeminler

Uykusuz geceler tanığımdır. Şarkılar, şiirler tanığımdır... Yıllar geçti, aylar geçti hepsi de birbirinden zalimdi.

Ne zaman bir dost sohbetine başlasam, acının rengine boyanıyor sözcükler... Sızılar içinde yüreğim, hep aynı makam. Yani kolay olmuyor, anamızın ak sütü gibi helal ve bizden olan bir türküye başlar gibi söze başlamak.

Bir yazı yazmak istersin tutulur ellerin. Bir şeyler düğümlenir boğazına, sesin kısılır...

Aklına hayata dair ettiğin yeminler gelir.

Bir şiir yazmak istersin. Birbiri ardına dizilmeyi bekleyen onca kelimenin yüzlerce harfi terk eder kelime dağarcığını, anlatmak istediğini unutursun. Titrer yüreğin... Aklına hayata dair ettiğin yeminler gelir... Ve anlat der sana Uyar'ınca dizeler;

'çığlığım uzun uzun kalır içimde

yani güller giyinmiş bir adam nerde ben nerde

rüzgar bir dirimi dört yöne bölerken tepelerde

ve gece duruşmasından yeni çıkmışken

sabahın terazisi eksik tartar gölgemi'

***

Çoban ateşlerini anlat der; Kirletilen havayı, toprağı ve suyu... 'Avesta'nın kutsallarını, kendini yakan ateşi anlat. Bir sazın tellerine konuk ol, yalnızlığın hüzünlü yüzünü anlat der; Toprağını arayan yağmuru, denize akamayan ırmağı, kan kaybeden yarayı anlat...

Bir yazı yazmak istersin. Bir ses yayılır kulaklarına. Hikayeler dökülür... Ve hayata dair ettiğin tüm yeminlerin anlat der sana...

Yeni doğmuş bir çocuğun ilk çığlığını anlat der, yaşamın sonsuz güzelliğini, koyakların yankısını, dağların doruklarını, uzak ormanların uğultusunu anlat, bir çınar gölgesini, bir dal serinliğini...

Yaşamı ölüme taşıyan o uzun çığlığı anlat der, kim vurduya gideni. Yaslı bir anayı anlat, kara haberi, kanlı gömleği...

Görmeyen gözü, duymayan kulağı, dönmeyen dili, kanadı kırık bir kalemi, bir ünlemi anlat...

Kan ve barut kokusunu, kıtlık-kıran dünyayı... Yorgun bir akşamı anlat der; göğsüme bir hançer gibi inen akşamı, bir ağıtı anlat, demir kapıları, tel örgüleri, bir yarayı, sıcak bir yarayı anlat, hiç dinmeyen sancılarını...

Bir çocuğu anlat der... Hayatın alnındaki korku lekelerini. Eskimeyen sesinle geçmişi, geleceği, uyumuşu, uyanmışı, yeniden başlamanın sevincini... Demli bir bardak çayı, bir merhabayı...

Git, karanlık bir geceye konuk ol, pusuları anlat der, gidip de dönmeyeni, dönüp de göremeyeni... Sağır duvarları, dul geceleri, bir lokma ekmeği, bir yudum suyu, bir nefes sigarayı...

'kutsal acı besleyen acı sütünü emiyoruz

yatıyoruz seninle terli döşeklerde

saati seninle kuruyoruz bir çalar saati

sen donatıyorsun kalbimizi

kalbimiz çoğu zaman yeterli ve ürkek

kendi çoğunluğunu kendi üreterek'

***

Tarihi emziren yalanı anlat der. Bir göçten arta kalanı, omzundaki kök boyalı heybeyi, başındaki harmaniyi, yüzündeki kederi... İçimize gömdüğümüz aşkları, akıp giden zamanı... O gözleri karayı... Ardında taylar bırakmış kısrakları anlat... Gurbetçileri...

Kendini zehirleyen insanı anlat der. Avcılardan, avlardan arta kalanı, özlemi anlat, daha bestelenmemiş bir ezgiyi... Topsuz, tüfeksiz, çapraz fişeksiz bir dünyayı anlat. İnsanı bitiren kini... O uzak sevgiliyi, sevgiyi. Su yürüyen dalları, patlayan tomurcuğu, boy atan şıvgınları. Barışı anlat, barışı... Bir kitaba başlar gibi, sular gibi bir çiçeği her sabah... İçi boşaltılmamış bir umudu anlat, bir umarı... Kararan gökyüzünün asıl rengini, saçlarına sinen kokusuyla nergisi... Çocukları, uçurtmaları, kuş seslerini...

Aklına hayata dair ettiğin yeminler gelir... Anlat der... Ve şiirden mısralar dizilir karşına. Boğazında bir şeyler düğümlenir... Bir ses yayılır dudaklarından... Hayatın sesi...

'önce sesin gelir aklıma

çaresiz kaldıkça hep seni düşünürüm

güzel olan, dolgun başaklardaki sarışın sevinçli

sonra cumartesi günleri gelir

sonra gökyüzü gelir hemen kurtulurum

bir yağmur yağsa da, beraber ıslansak.'

***

Anlat der; yeşillensin dağlarım, çimenlerim, bağlarım. Anlat ki, acılar terk etsin bizi... Elini alnıma koy, bak yanıyor gibiyim. Bütün ayrıntıları not et, bir tarih düşür, anlat der içimdeki yangını. Bak kanıyor gibiyim...

Aklına hayata dair ettiğin yeminler gelir...