Teorik ve Politik Evrimim (17) - 1980 ve 90’lı Yıllar - “Yeni Sosyal Hareketler”in Ortaya Çıkardığı Teorik Sorunla

Buraya kadar özetlenen üç geleneğin geliştirdiği kavramsal araçlar ve kendi katkılarımla 1984 yılında Avrupa'da sürgün yaşamıma başladığımda, bu kavramsal araçlarla sosyalist ve işçi hareketine daha büyük katkılar yapılabileceğini düşünüyordum.

Dünyadaki Marksistlere bu geleneklerin birbirini tamamladığını göstermek; ama özellikle Kıvılcımlı'yı Batılı Marksistlere tanıtmak ve, zaten kendilerinin de eksikliğini belirttikleri noktada (Tarih) bilmedikleri bir Marksist'in varlığını göstermekle sorunun hallolacağı ve Marksizm'in bu sentez üzerinden tekrar teorik ve entelektüel gücünü kazanabileceği kanısındaydım.

Ama ortada bambaşka sorunlarla meşgul bir dünya buldum. Yıllarca hapiste ve Türkiye'nin taşralı ve kendisiyle fazla meşgul kültürel ortamında fark etmemiştim ama İdeolojik iklim de kökten değişmişti. Marksizm'e ölü köpek muamelesi yapılıyordu ve Marksizm'deki bu kazanımlara ilgi gösterecek kimse kalmamıştı. Üstüne üstlük, bu kazanımların pek bir öneminin olmadığı izlenimi veren başka sorunlar ve özneler çıkmıştı ortaya.

Gelişmiş ülkeler işçileri burjuvazileriyle uzlaşmıştır. Geri ülkelerdeki ulusal kurtuluş savaşları Vietnam'ın zaferiyle zirvesine ve aynı zamanda sınırlarına varmıştır. Ne Vietnamlılara ne de insanlığa yeni bir perspektif sunamamaktadır. Sovyetlerde durgunluk ve çürüme iyice elle tutulur olmuştur. Sovyetler, ellili ve altmışlı yılların uzay'a Sputnikleri, Gagarinleri yollayan Sovyetleri değildir artık. İleri ülkelerde, 1968'in dalgası geri çekilmektedir. Ama bu geri çekilişe aynı zamanda "Yeni Sosyal Hareketler" denen Ekoloji, Barış ve Kadın hareketi gibi Hareketlerin yükselişi eşlik etmektedir[1].

Kısa bir Fransa tecrübesinden sonra sürgün yaşamıma başladığım Almanya, seksenli yılların başında, Kadın hareketinde nispeten daha geri ve taşralı kalsa da, Ekoloji ve Barış hareketlerinde milyonluk füze karşıtı gösterileriyle ve aslında bu üç hareketin bir sentezi olan Yeşiller'in parlamento'ya girmesiyle bir tür küçük devrim yaşamış gibiydi. Bütün bu gelişmeler soldaki politik ve teorik ortamı ve sorunları baştan aşağı değiştirmişti. Sisyphos gibi her şeye yeniden başlamak gerekiyordu.

Böylece aynı zamanda somut politik mücadeleyle de doğrudan ilişkili olarak, Yeni Sosyal Hareketler ve onların gerek varlıklarıyla, gerek kendilerini var eden sorunlarla, gerek eleştirileriyle ortaya koydukları sorunlar teorik ilgimin merkezine geçti ve doksanlı yıllara kadar da orada kaldı. Elimdeki gelişmiş kavramsal araçlarla bu sorunlara da cevaplar bulmaya çalıştım.

*

Yeni Sosyal Hareketlerin Marksizm'in iki büyük üstünlüğüne ve tekeline son verdiği görülüyordu[2].

Marksizm radikallik tekelini yitirmişti. Bu hareketler Marksizm'de ihtiyaç duydukları radikalliği ve onun teorik temellerini bulamıyorlardı. Anarşizm, Ütopik sosyalizm ve hatta Romantizm'de ihtiyaç duydukları teorik sorunları ve geleneği daha kolay bulabiliyorlardı.

Bu Yeni Sosyal Hareketler,  yepyeni paradigmalarla ortaya çıkmakta ve Tarihsel Maddeciliğin en temel kavram ve varsayımlarını sorgulamaya başlamaktaydılar. Bu "Yeni Sosyal Hareketler" Marksizm'i klasik reformist parti, akım ve hareketler gibi, aşırı ya da radikal olmakla değil, yeterince aşırı ya da radikal olmamakla eleştirmekteydiler[3].

Marksizm sistemli ve kapsamlı bir teori olma tekelini yitirmişti. Bu hareketleri yaratan sorunlar klasik Marksist sorunların dışındaydılar. Bu özneler ne Marksizm tarafından incelenmiş, ne öngörülmüştü ve bilinen kavramsal araçlarla bu hareketleri açıklamak mümkün görülmüyordu.

Bu hareketler, yaptıkları eleştiriler ve ortaya attıkları sorunlar bir yana, varlıklarıyla bile Marksizm'in karşısına ciddi bir teorik sorun olarak ortaya çıkıyorlardı.

Klasik paradigmada politik özneler, sınıflar, zümreler ve tabakalar olarak, üretim ilişkileri içindeki konum ve çıkarlarına göre var olurlar. Bildiğimiz, işçi sınıfı, köylülük, kapitalistler, büyük toprak sahipleri vs.. Klasik Marksizm bu özneler ve güçlerin ilişkilerini ele almıştı ve eski sorunlar çerçevesinde ortada ciddi bir teorik sorun bulunmuyordu. Hatta Kıvılcımlı ve Troçki'nin derinleştirmeleriyle gelişmiş ve güçlü kavramsal araçlar bulunuyordu.

Ama bu Yeni Sosyal Hareketlerin hemen hepsinde ortak olan yan, bu öznelerin iktisadi ilişikler içindeki konuma göre var olmayışlarıydı[4]. Bu nasıl açıklanacaktı? Nasıl oluyor da böyle iktisadi ilişkilerle belirlenmeyen özneler ortaya çıkabiliyordu? Bir ekoloji hareketi içinde tüm sınıflardan insanlar oluyordu örneğin. Kadın ya da Barış hareketleri de farklı değildi.

İmanı bütün Marksistler ya eklektik cevaplarla, ya iman tazeleyerek, ya onları görmezden gelerek, ya onları eski bilinen hareketlerin Prokrutes yatağına sokarak[5] bir tepki gösteriyorlardı.

Daha açık ve şüpheci olanlar ise bir süre sonra Marksizm'in radikal ve kapsayıcı olmadığını teslim ederek Marksizm'den uzaklaşıyorlardı.

Ben ise bu hareketler ve ortaya attığı sorunlarla cepheden bir yüzleşmeye giriyor var olan ve bilinen biçimiyle Marksizm'in görünen zaaflarını teslim ediyor ama Marksizm'in bütün bu sorunları aşacak, tekrar eski radikalliğini, sistemliliğini ve kapsayıcılığını kazanmasını sağlayacak metodolojik ve teorik temellere sahip olduğunu savunuyordum[6].

Yapılması gereken yine o zamana kadar yapmaya çalıştığım gibi Marksizm'i geliştirmek, kavramları dakikleştirmekti. Marksizm benim için formüller toplamı değil, her şeyden önce bir yöntemdi. Dayandığım gelişmiş ve tutarlı bir sistem oluşturan kavramsal araçların dünyada hiçbir Marksist'te bulunmadığının ve bunun da sırtıma çok daha ağır yük bindirdiğinin, ekstradan bir sorumluluk yüklediğinin bilincindeydim.

Ama kendi sınırlılıklarımın bilincindeydim. Bu nedenle, elimdeki kavramsal araçları paylaşmam gerektiğini düşünüyor ve bu yönde çabalar içinde bulunuyordum. Fakat bu çabalarım, özellikle Kıvılcımlı'nın önemini tanıtmaya yönelik çabalarım hiçbir sonuç vermemişti ve vermiyordu[7]. Kendimi elimde "Kutsal emanetlerle" ortada kalakalmış gibi hissediyordum. İş başa düşmüştü.

Böylece doksanlı yılların başına kadar teorik çalışmalarımın merkezinde Yeni sosyal hareketler nedeniyle ortaya çıkan sorunları Marksizm'in kavram sistemi içinde, bu sistemini geliştirerek, tutarlı bir biçimde açıklama çabaları yer aldı.

Bilim birbirinden farklı görüngüler arasında ortak olanı bulmaktır. Daha önce nasıl üç heretik geleneği bir bütün içinde sentezlemeye çalıştıysam şimdi de "Yeni Sosyal Hareketler"i, bütün bu öznelerin varlığını ve bu özneleri yaratan sorunları, bir tek kavram sistemi içinde açıklamaya çalışıyordum[8]. Bir ekoloji hareketi ile bir kadın hareketi ve bunları yaratan sorunlar nasıl aynı olgunun, aynı yasallığın, aynı gidişin farklı görünümleri olarak açıklanabilirdi? Ya da böyle bir ortaklık var mıydı?

Ama sorun sadece bunlardan ibaret de değildi. Marksizm daha önce bu özneleri görmemiş ve bu özneleri ortaya çıkaran sorunlarda adeta kör kalmıştı[9]. Dolayısıyla, sadece bu hareketlerin var oluşunu ve karakterini değil, Marksizm'in bunları görmeyiş ve kör kalış nedenlerini de açıklamak gerekiyordu. Bu hareketleri yaratan sorunların ve bu öznelerin var oluşunun açıklaması, aynı zamanda Marksizm'in bu hareketleri niye göremediğinin bir açıklamasını da içermeliydi.

Yani Marksizm'in kendi evriminin açıklaması ve sorunları da son derece pratik ve politik bir anlama sahipti. Bütün bunlar yapılmadıkça, Marksizm'in yeniden radikal, eleştirel ve kapsayıcı gücünü kazanması olası görünmüyordu.

Elbette tutarlı ve sistemli bir cevap verme çabasının kendisi, o zamanlar yeni yeni ortaya çıkmaya başlayan "büyük anlatıların sonu"nu ilen eden[10], ve o zamanki ilkel biçimlerinde "global teoriler veya tekçi açıklamalar totalitarizme yol açar" türünden görüşlerde dile gelen çağ ruhuna da açıktan bir karşı koyuş ve meydan okumaydı[11].

*

Bu hareketlerin hepsinde, bu hareketleri yaratan sorunlar karşısında, bilinen Marksizm'in boşluğu, suskunluğu ya da körlüğü onun artık açıklayıcı ve radikal bir teorik silah olmadığının kanıtı olarak görülüyordu. Bu durumda Marksizm ya bir kenara atılıyor, ya da eklektik teorilerle bu "eksikleri" kapatılmaya çalışılıyordu.

Ben ise bunun son derece yanlış bir Marksizm kavrayışına dayandığını, Marksizm'in zaaf ve yetersizliği olarak görülen körlüğünün, suskunluğunun bizzat onun üstünlüğü olduğunu, problemin başka yerde aranması gerektiğini düşünüyordum ve bu yaklaşımımla bütün hepsinden ayrılıyordum.

Bütün bu eleştirilerde esas sorun, Ekonomi Politiğin ne olduğunun, dolayısıyla yönteminin ve Marksizm (yani Tarihsel Maddecilik veya Sosyoloji) ile Ekonomi Politiğin ilişkisinin anlaşılamamasında toplanıyordu.

Klasik Marksizm, Ekonomi Politiğin Eleştirisinde, yani Kapital'de malların değişim değerleri üzerinde yoğunlaşmıştır, kullanım değeri, yani malların nitelikleri ve yararlılıkları ekonomi politiğin konusu olmadıklarından, bir ürünü mal yapan onun bir değişim değeri olması olduğundan, kullanım değeri Marksist literatürde pek söz konusu edilmez. "Marksizm" kullanım değeri körü olagelmiştir.

Yeni Sosyal Hareketler ise, özellikle Ekoloji hareketi, Kullanım Değerini, ürünlerin ve malların niteliklerini, yararlılıklarını, fiziksel özelliklerini gündeme getiriyordu.

Bunun tam tersi bir durum da, aslında Marks'ın en büyük keşfi olan, artı değerin kaynağı, işgücü denen metada ortaya çıkıyordu. İşgücünün cinsi, ırkı, ulusu inancı vs. ile onun kullanım değeri (yani artı değer üretme özelliği, kendisinin yeniden üretimi için gerekli olandan daha büyük değer üretebilme özelliği) arasında hiçbir ilişki yoktu. Sermaye ve ekonomi politik açısından bunların (ırk, cins, ulus, inanç vs.) hiç birinin önemi olmadığından, Marksizm, İşgücü denen meta söz konusu olduğunda, sadece onun kullanım değeri (artı değer üretme özelliği) analizinin konusunu oluşturuyordu.

Yani Marksist teori, mallarda kullanım değeri körü olurken, işgücü denen malda, onun kullanım değerinden başka her özelliğine kör kalmış; ırk, cins, ulus ve din körü olagelmişti. Yeni sosyal hareketler ise (kadın, siyah, göçmen hareketleri) tam da bu kör olunan noktada ortaya çıkıyorlardı ve Marksizm'i bu körlüğü nedeniyle eleştiriyorlardı. Buradan da Marksizmin Beyaz, Erkek ve Avrupalı (Batılı) olduğu sonucuna ulaşıyorlardı.

Tam bu noktada, "körlük" ile Yeni Sosyal Hareketler ve onları yaratan sorunlar arasında bir ilişki olduğu ortaya çıkıyordu. Bu ilişki, aynı zamanda bütün bu Yeni Sosyal Hareketleri bir tek kavram sistemi içinde toparlamanın mümkün ve gerekli olduğunun ipucunu veriyordu. Körlük, yani Marksizm'in zaafı olarak görülen nokta, aynı zamanda bu hareketlerde ortak olanı da göstermiş oluyordu. Körlüğün nedeni bu hareketlerin var oluş nedenini de açıklayacak ipucunu verebilirdi.

Bütün bu Marksizm'in körlüğü ve zaafı olarak görülenler aslında Ekonomi Politiğin körlükleriydi[12]. Peki ama Ekonomi Politik neydi ve Ekonomi Politiğin körlükleri Marksizm'in bir zaafı anlamına gelir miydi?

*

Ekonomi Politikteki körlüğü Marksizm'in zaafı olarak görenler, Ekonomi Politiği, ekonomiyi  (toplumun  altyapısını) inceleyen bir bilim sanıyorlar, onu sosyolojinin (Tarihsel Maddeciliğin) ekonomiyi (toplumun üretim, bölüşüm, tüketim ilişkilerini)  inceleyen bir alt bölümü gibi kavrıyorlardı. Bu son derece yaygın ve el kitaplarında bile yayılan bir yanlışlıktı. Tam da bu nedenle, Ekonomi Politiğin "zaafını" ve "körlüğünü", Marksizm'in zaafı ve körlüğü olarak görüyorlardı.

Ekonomi Politik ise sosyolojinin ekonomik olguları inceleyen bir alt bölümü değil; Meta'nın ortaya çıktığı noktada ortaya çıkan, toplumsal gidiş üzerinde sanki doğa yasaları gibi bir etkide bulunan veya öyle görünen bambaşka bir var oluş ve hareket tarzını inceleyen bir bilimdi.

Ekonomi Politiğin Sosyolojiyle ya da Tarihsel Maddecilikle ilişkisi, örneğin Fiziğin Termodinamik, Mekanik veya Hidrolik gibi bir alt bölümüyle ilişkisi gibi değildi. Ekonomi Politiğin Tarihsel Maddecilikle ilişkisi, Biyolojinin Fizikle ilişkisi gibiydi, ortada bambaşka bir varoluş ve bambaşka yasalara bağlı bir hareket vardı. Bu hareketi inceleyen bilimin alanına girmeyen konular bir körlük gibi görünüyordu. Kavranılmayan tam da buydu.

Ekonomi Politiğin konusunun tarih ve toplumla ilişkisi yoktur, onun konusu metaların ortaya çıktığı noktada çıkar. Meta üretiminin olmadığı bir toplumda, ekonomi politiğin konusu yoktur, tıpkı üzerinde bir canlı olmayan bir gezegende biyolojinin konusunun olmaması gibi.

Öte yandan bütün insanlar erselik olsa, ürünlerin fiziksel özellikleri canlı yaşam üzerinde bir etkide bulunmasa veya yeryüzü denen gezegen sonsuz olsa; insanların hepsi klonlanmış gibi birbirinin aynı olsa, böyle bir dünyada veya toplumda da, eğer meta üretimi ve hele özellikle genelleşmiş meta üretimi varsa, ekonomi politiğin konusu olan olgular ve onlardan çıkan yasalar aynen bu günkü dünyadaki gibi varlıklarını sürdürürler.

Bu farkı anlamak için fizik ve biyoloji arasındaki ilişkiden şöyle bir örnek açıklayıcı olabilir. Dünyadaki karbona dayanan hayat olduğu gibi, teorik olarak silisyuma dayanan bir hayat da mümkündür. Dünyadaki hayat silisyuma dayanan bir hayat olsaydı, o silisyuma dayalı hayatta  da Darwin yasaları geçerli olurlardı. Çünkü bu yasalar canlı oluşun kendisiyle, canlılığın tanımıyla ilişkilidir. Hayatın silisyuma mı karbona mı bağlı olarak oluştuğu biyolojinin konusunu oluşturmaz. Biyoloji canlıların oluşturan fiziksel özellikler karşısında, tıpkı ekonomi politiğin kullanım değerleri veya işgücünün maddi manevi özellikleri karşısında olduğu gibi kördür ve kör olmalıdır. Biyolojinin bu körlüğünü onun zaafı gibi almak biyolojinin konusunun ne olduğunu anlamamak olur. Bu "körlük" onun zaafı değil, tam da üstünlüğüdür.

Aynı durum Tarihsel Maddecilik (Marksizm) ile Ekonomi Politik arasındaki ilişki için de geçerlidir. Ekonomi politiğin "körlükleri" onun üstünlükleridir. Bu anlaşılmadığı için, Das Kapital'in metodolojik üstünlüğü bir zaaf gibi görülüyordu. Onun metodolojik üstünlüğünün yarattığı körlükler, sanki Marks'ın ve Marksizm'in zaafları gibi sunuluyordu. Nesnel metodolojik bir sorun, öznel psikolojik veya kültürel bir sorun olarak sözde açıklanmış oluyordu.

Öncelikle Ekonomi ile Ekonomi Politiği birbirinden ayırmak gerekiyordu. Toplumdaki üretim, dolaşım, dağılım, tüketim ilişkileri ekonominin konusudur. Bunların var olması için ille de ekonomi politiğin konusunun var olması, yani metanın ortaya çıkmış olması gerekmez. Örneğin meta üretiminin olmadığı, kullanım değerleri üretimine dayalı bir sosyalist toplumda Ekonomi Politiğin konusu olan olgular olmayacaktır ama Ekonominin konusu olan olgular, (üretim, dağılım, tüketim) var olmaya devam edeceklerdir. Teorik olarak ancak üretimin de ortadan kalktığı noktada, yani zenginliklerin gürül gürül aktığı bir cennette, yani şu komünist toplumun üst aşamasında Ekonominin de konusu ortadan kalkar. Bu nedenle Das Kapital'in konusu ekonomi değildir.

Kaldı ki, Marks'ın temel kitabı olan Das Kapital, bir Ekonomi kitabı olmadığı gibi bir Ekonomi Politik kitabı da değildi. O alt başlığında da ifade edildiği gibi, "Ekonomi Politiğin Eleştirisi"ydi.[13]

İki anlamda eleştiridir, meta ilişkilerini inceleyen bilimin (İdeolojinin) Ekonomi Politiğin (çünkü Ekonomi Politik Bilim değil bir İdeolojidir) eleştirisidir. Aynı zamanda bu bilimin konusunun, yanı meta ilişkilerinin eleştirisidir. Yani hem kendi konusunu yok etmeye yöneliktir ve hem de onun tarihsel ve geçici niteliğini göstermeye yöneliktir.

Bu bunlar şu anlama gelir, Ekonomi Politiğin Eleştirisi, Tarihsel Maddeciliğin ekonomiyi inceleyen bir alt bölümü değildir. O bambaşka bir var oluşun, bambaşka bir hareket tarzının, bambaşka yasalarını inceleyen bir bilimdir. Tarihsel Maddeciliğin konusu olan Toplum ve onun hareketi, evrimi, bu bilimin konusunun ön koşuludur ama ekonomi politiğin konusunun, yani meta ilişkilerinin kendi yasaları vardır. Bu yasalar tüm toplumsal hayatı, tıpkı yeryüzündeki canlı hayatın tüm coğrafyayı (atmosferi, karaları, denizleri) belirlemesi gibi, tüm tarihsel gidişi kendi girdabına çekse bile, ayrı bir hareket ve varoluş biçiminin yasaları olarak kalırlar.

Marks'ı Kapital'de kullanım değerlerini incelememekle veya iş gücünün özelliklerini konu etmemekle eleştirmek, Darvin'i Termodinamik yasaları veya atomların periyodik sistemiyle ilgilenmemekle eleştirmek gibidir. Ortada Erkek veya Beyaz veya Avrupalı olmaktan değil, Ekonomi Politiğin kendi konusundan ve metodundan doğan nedenler vardır.

Dolayısıyla Das Kapital'de bunların olmaması bir zaaf değil bir üstünlüktür. Bu saf hareket bilinmeden somut biçimler (Ya da Gerçek Tarihsel Hareket) anlaşılamazdı. Marks'ın dediği gibi "insanın anatomisi maymunun anatomisinin anahtarıdır". Onun için genelleşmiş meta üretiminin analizi metanın daha az yaygın olduğu toplumları veya onun gerçek tarihsel hareketindeki çarpılmaları anlamanın anahtarıydı. Marks bu anahtarı ortaya çıkarmakla uğraşmıştı[14].

Özetle yanlış, yanlış yerde aranıyordu. Hem de önsözlerinde Marks'ın yaptığı açıklama ve uyarılara rağmen.

*

Elbette Marks sadece bir başlangıç yapmıştı. Sonra gelenlerin bu anahtarı kullanarak maymunun anatomisini de araştırmaları gerekiyordu. Kapitalizmin gerçek tarihte uğrayacağı çarpılmaları ve kapitalizm öncesi üretim biçimlerini anlamak için gerekli anahtarı sağlama çabasıydı Marks'ınki.

Kaldı ki Marks, bunun nasıl yapılabileceğinin ipuçlarını da vermişti örneğin Rant teorisini ele alırken. Yani Marks'ın Kapital'i çok küçük bir bölümü tamamlanabilmiş bir planın, ondan da çok küçük, yazılabilmiş bir bölümüydü. Bu küçük bölümde bile gereken ipucunu ve metodolojik ilkeyi veriyordu. Sermaye'nin Soyut Hareketinden[15] Gerçek Tarihsel Hareketi'nin[16] analizine giden bir yol izliyor ve orada bu soyut hareketin izlediği çarpılmaları ele almaya başlıyordu.

Toprakta özel mülkiyetin olmadığı; toprak tekelinin olmadığı bir dünyada da kapitalizm olurdu ve bu soyut hareket çok daha yakın bir kapitalizm olurdu. Ama kapitalizm somut tarihte, toprakta özel mülkiyetin olduğu, toprak üzerinde bir teklen bulunduğu bir dünyada doğmuştu ve Marks üçüncü ciltte bu somut tarihsel harekette sermayenin uğradığı çarpılmayı ele alıyordu.

Ekonomi Politik elbette metanın ortaya çıkışıyla birlikte ortaya çıkan yasaları inceliyordu. Ama bu gelişimin somut biçimleri ve izlediği yollar sonraki bir aşamadır. Yani Kapital'de ele alınan soyut hareket ile Sermayenin Gerçek Tarihsel Hareketi ayrıdır. Tahlil gerçek tarihsel harekete doğru gelişmelidir. Soyut hareket bakımından Toprak tekeli ve toprakta özel mülkiyet kapitalist üretimin bir koşulu değildir. Ama gerçek tarihsel hareket toprakta özel mülkiyet tekelinin olduğu koşullarda doğmuştur ve bu sermayenin gerçek tarihsel hareketinin soyut hareketten farklı olmasına yol açmıştır. Bu, tıpkı laboratuar koşullarında bir boşlukta demir ile aynı hızla yere düşen bir kâğıdın havada bu düşüşünün çarpılması ve yavaşlaması gibidir.

Aynı şekilde, Sermaye gerçek tarihte, hareketini prekapitalist ilişkilerin olduğu bir dünyada ona doğru yayılarak gerçekleştirmişti. Aynı şekilde kadınların ezildiği bir dünyada gerçekleştirmişti. Bütün bu faktörlerle o hareketin nasıl bir değişim geçirdiği ve geçireceği incelenmeliydi.

İşte bu gerçek tarihsel hareket ve onun yarattığı çarpılma tam da "simbiyoz", "eklemlenme", "kaynaşma" dediğimiz, daha önce Kıvılcımlı'nın katkıları bağlamında da ele aldığımız, mekanizmalarla işliyordu. Yani az gelişmişliği, dolayısıyla ulusal hareketlerin varlığını açıklamakta kullanılan mekanizma ve kavramlar aynı zamanda yeni sosyal hareketleri var eden mekanizmaları da açıklıyordu. Yüzyılın başında da Marksizm tıpkı bugün olduğu gibi, geri ülkeler ve ulusal kurtuluş savaşları körüydü bir bakıma.

Ve tabii bu "Yeni" Sosyal Hareketlerin Yeni olmadığını, ya da Ulusal Kurtuluş Hareketlerinin de bir "Yeni Sosyal Hareket" olduğunu, onların da Ulusal hareketler gibi, aynı fenomenin, yani sermayenin gerçek tarihsel hareketinde çarpılması, başka baskı ve sömürü biçimleriyle kaynaşması ve eklemlenmesi ve buna bağlı olarak yeni öznelerin ortaya çıkması genel olgusunun özgül bir biçimi olduğunu da gösteriyordu.

Böylece tüm "Yeni Sosyal Hareketler" Ulusal kurtuluş ve Siyahların hareketleri de dâhil olmak üzere, Sermayenin Gerçek Tarihsel Hareketi genel çerçevesi içinde ve özgül Eklemlenme (Simbiyoz, kaynaşma) biçimleriyle bir tek kavramsal sistem içinde toparlanabiliyordu.

*

Sermaye gerçek tarihsel hareketinde, soyut hareketi hiç de bunu gerektirmemesine rağmen, bu özgül baskı biçimlerini ve dolayısıyla bu özneleri yaratıyordu. Bu özneleri yaratan mekanizma ise "Eklemlenme" veya "simbiyoz ilişki"ydi.

Engels örneğin Ailenin devletin kökeni diye bir kitap yazmış ve kadının üzerindeki baskı ve sömürüyü uzun uzun anlatmıştı ama hiçbir zaman kadınların bir özne olacağını düşünmemiş, böyle bir öngörüde bulunmamıştı. Kapitalizmin gelişmesiyle birlikte ailenin dağılacağını ve ev işinin ortadan kalkacağını ve kadın sorununun çözüleceğini düşünüyordu.

Gerçekten de Ekonomi Politik açısından, yani sermayenin saf ve soyut hareketi bakımından,  işgücünün cinsiyetinin onun kullanım değerini (artı değer üretme özelliğini) hiçbir şekilde etkilememesi nedeniyle, kadın ve erkek eşitliği, tıpkı toprakların kamu malı olması gibi, burjuvazinin ve kapitalizmin çıkarlarıyla uyum içindedir. Dolayısıyla Kapitalist gelişmenin özellikle kadını üretime çekerek aileyi ve ev işindeki ödenmeyen emeği kaldırma eğiliminde olması gerekir. Engels'in çıkarsaması da buna uyundur.

Bu metodolojik olarak, tıpkı Marks'ın başlangıçta, kapitalizmin gelişmesinin prekapitalist ilişkileri tasfiye edeceğini düşünmesi ve dolayısıyla az gelişmişliğin gelişmesi gibi bir olguyu ve ulusal kurtuluş savaşları diye bir özneyi akla getirmemesi gibidir. Ama Marks, sadece tasfiye değil, simbiyoz bir ilişki, bir eklemlenme olduğunu gördüğünde, örneğin İrlanda konusunda olduğu gibi, başka bir özneyi de tanımış ve öngörmüş oluyordu.

Kadının ezilmesi konusunda olan tam da aynı mekanizmanın bir başka görünümüdür. Kapitalizm, Engels'in öngörüsünün aksine, aileyi tasfiye etmiyor onunla simbiyoz bir ilişkiye giriyor ve tıpkı ulusal kurtuluş savaşları gibi kadın hareketi diye bir özne ortaya çıkıyordu. Yani sermayenin gerçek tarihsel hareketinde, ailenin ve kadının ödenmemiş emeğinin kapitalizmle eklemlenmesi ve değişip pekişmesi söz konusu oluyordu. Bu tıpkı kapitalizm öncesi ilişkilerin ve sınıfların tasfiye edilmemesi onlarla simbiyoz bir ilişkiye girilmesi gibiydi.

Elbette tıpkı sömürge sorununda olduğu gibi bunun ardında da kar ve daha çok kar vardı. Aile ve kadının ödenmemiş emeğiyle işgücünün üretimi ve yeniden üretiminin masrafları dolayısıyla işgücünün fiyatı düşük tutulabiliyor bu artı değer ve kar oranlarında düşüşü engelleme veya bir yükseliş sağlıyordu. Ayrıca, erkek işçilere bir ev kölesi vererek, onların tüm hınç ve memnuniyetsizliklerini üzerine çeken bir paratoner de sağlamış oluyordu. Böylece gerçek tarihsel harekette Proletaryanın yapısı, bölünüşü ve zümrelerinin çıkarları da değişiyordu.

Kadın hareketi böyle bir açıklama getiriyordu. Bu açıklamalar, birçok durumda Marksizm'in eleştirisi biçiminde ifade edilse bile, aslında tıpkı Kıvılcımlı veya İrlanda konusundaki Marks gibi, onlarla aynı yöntemle Marksizm'i geliştiriyordu. Marksizm bir bakıma Marksizm eleştirisi biçiminde ve anti Marksist bir tonla Kadın Hareketi tarafından geliştiriliyordu.

Yapılan sermayenin gerçek tarihsel hareketinin ve bu hareket içinde simbiyoz veya eklemlenme ilişkisinin ortaya çıkmasının incelenmesinden başka bir şey değildi. Ve metodolojik olarak Marks'ın sonraki yaklaşımlarıyla, Kıvılcımlı'nın katkılarıyla tam bir uyum içindeydi. Marksizm'in yapması gereken bu kendiliğinden Marksizm'e sahip çıkmak ve onu benimsemekten başka bir şey değildi.

*

Nispeten daha farklı gibi görünen Ekoloji hareketi de Sermayenin Gerçek Tarihsel Hareketi kavramı aracılığıyla diğer yeni sosyal hareketlerle aynı özün bir görünümü olarak açıklanabiliyordu.

Sonsuz büyük bir gezegen veya ürünlerin ve yakıtların fiziksel özelliklerinin var oluşun koşullarını yok etmediği bir dünyada da kapitalizm olabilir. Hatta soyut olarak ekolojik bir kapitalizm bile mümkündür. Tıpkı fizik yasaları gibi toplumsal hukuki yasalarla bu gibi maddelerin kullanımı ve üretimi yasaklanabilir ve sınırlanabilir. Bu bile mümkündür teorik bir olasılık olarak. Bunların sermayenin kendi saf hareketiyle ilgisi yoktur ve dolayısıyla ekonomi politiğin konusunu oluşturmazlar. Ama elbette sosyoloji ve tarihin konusudurlar.

Ne var ki, sermayenin gerçek tarihsel hareketi böyle bir dünyada olmaktadır ve bu nedenle üretilen ve tüketilen ürünlerin fiziksel özellikleri insanlığın var oluş koşullarını tehdit etmektedir. Ekoloji hareketi de bu somut tarihsel hareketin sonucu olarak ortaya çıkmaktadır tıpkı bir kadın veya ulusal kurtuluş hareketi gibi.

Böylece hem Marksizm'in bu hareketleri niye ön görmediği, hem de tüm yeni sosyal hareketleri yaratan sorunlar ve bu öznelerin varlığı bir tek kavram sistemi içinde topluca açıklanabiliyordu Marksist yöntemle.

*

Soruna böyle yaklaşınca, Marksizm'e yönelik eleştirilerin bir başka yanlışı daha da yan ürün olarak açığa çıkarılmış oluyordu.

Marks ve Engels'in cinsel, ulusal ve ırksal baskıları ve bunlara bağlı olarak çıkacak özneleri ön görmemesi genellikle Kadın konusunda birer Erkek; Irkçı baskı konusunda Beyaz; Ulusal hareketler konusunda Avrupa Merkezci veya ilerlemeci olmalarıyla açıklanıyordu.

Böylece bu açıklamanın yanlışlığı kadar metodolojik kökleri de ortaya çıkarılmış oluyordu. Marks, Erkek, Beyaz ya da Avrupalı olduğu için değil, Kapital'de sermayenin saf hareketini incelediği için ve çıkarsamalarını buradan yaptığı için bu sorunları ve hareketleri ne öngörmüş ne de bu sorunlar üzerine yoğunlaşmıştı.

Diğer bir ifadeyle, Yeni Sosyal Hareketlerin ürünlerin kullanım değerlerini, İş gücü denen metaın ise cinsi, ırkı milliyeti gibi özelliklerini sorun etmesi ve bizzat bunlardan ortaya çıkması ve Marksizm'in bu alanlarda tam ters bir konumda bulunması, erkeklik, beyazlık ya da Avrupalılıkla değil, bizzat Ekonomi politiğin konusu ve Metodu ile ilgiliydi. Ekonomi politiğin konusu ve metodunun dolayısıyla Marksizm'in ne olduğunu bilmedikleri ve anlamadıkları için açıklamaları kültürel ya da psikolojik veya öznel açıklamalar olarak kalıyordu.

Gerçekte var olan işçi hareketi ve resmi Marksizm elbette tam da erkek, beyaz ve Avrupa merkezciydi, hatta kişi olarak Marks, Engels, Lenin ve diğerlerin de eni sonu çağının insanları olduğundan onlarda bu eğilimler de var olabilirdi ve vardı.

Ama bunlar, Marksist yöntemin ve kavramsal araçların, teorinin kendi özünden gelen bir Irkçı, Seksist, Avrupa Merkezci niteliği olduğu anlamına gelmiyordu. Bunlar teorinin kendi özünden değil, o özden uzaklaşmaktan veya o öze yeterince yaklaşamamaktan ortaya çıkıyordu.

Gramsci'nin dediği gibi bir teoriyi en mükemmel, en hatasız biçimiyle eleştirmek, eğer öylesi yoksa onu yaratıp öyle eleştirmek gerekir. Marksizm'e yönelik eleştiriler ise, onun arızalarını, bir parçası olmayan urlarını, geçmişin kalıntısı kör bağırsaklarını onu o yapan özü gibi ele alıp öyle eleştiriyorlardı.

*

Ekonomi Politiğin ve Tarihsel Maddeciliğin konularının farklılığı, Sermayenin soyut ve gerçek tarihsel hareketi, Bu gerçek tarihsel hareketteki çarpılmanın eklemlenme, simbiyoz veya kaynaşma biçiminde olması bu hareketleri yaratan sorunları ve tarihsel var oluş koşullarını açıklıyordu.

Ama bu koşulların olması otomatikman bu hareketlerin var olacağı anlamına da gelmiyordu. Örneğin bu hareketlerin ortaya çıkması 70'li yıllara kadar beklemişti. İşçi hareketinin veya sosyalist hareketin krizi ile bu hareketlerin ve öznelerin ortaya çıkışı arasında bir ilişki de bulunuyordu.

Öte yandan, Tarih normal bir doğumun yoluna gitseydi de, bu özneler ortaya çıkmayabilir, bu sorunlar başka biçimlerde çözümlenebilirdi.

Yeni Sosyal Hareketlerin ortaya çıkışını, onların içinde var olduğu tarih ile açıklamayı deniyordum ilk elde ve şu sonucu çıkarıyordum: Tarih normal bir doğumun yolunda gitseydi bu hareketler var olmazdı.

Sosyalist devrim çocuğu dünyaya normal bir doğumun sancılarıyla gelseydi; Ekim Devrimi, örneğin bir Alman devrimiyle desteklenseydi veya ilk sosyalist devrim Amerika'da olsaydı, o zaman bu Yeni Sosyal Hareketleri yaratan sorunlardan hiç biri var olmayacağından, bu hareketler de var olmayacaktı. O zaman bürokrasinin iktidar olamadığı, üreticilerin özgürce ve demokratik olarak kendilerini yönettikleri bir toplumda ve kullanım değerleri üreten bir ekonomi içinde insanlar neleri ne kadar üreteceklerine kendileri karar vereceklerdi. Cins, ırk, ulus, inanç ayrılıkları bulunmayacağından, dünya bir tek eşit yurttaşların dünyası olacağından yaşadığımız tarihte bu yeni sosyal hareketleri yaratan sorunlar olmayacaktı ve çözümü için ayrı özneler ortaya çıkmayacaktı. Onların varlığı ancak tarihin girdiği bu yol bağlamında anlaşılabilirdi.

Öte yandan işçi ve sosyalist hareketin krizi olmasaydı, işçiler bizzat bu özneleri yaratan sorunları kendi sorunları olarak ortaya koyacaklarından, bu sorunların muhatapları işçi ve sosyalist hareketin bütünü içinde kendilerini ifade edebilirlerdi.

Evrimin karmaşık karakteri bu gidişi ve ters doğumu yaratmıştı ve tam da bu karmaşık karakteri anlayacak metodolojik araçlar kullanılmadığı için (Eşitsiz ve bileşik gelişim, simbiyoz ilişkiyle tasfiye yerine güçlenme) bu hareketleri var edecek tarihsel koşullar (Tersinden gelme) ve bu hareketler ön görülmemişti.

Böylece sosyalizm bebeğinin dünyaya ters gelmeye başlaması, dolayısıyla gelememesi; yani sosyalist devrimin geri bir ülkede başlayıp ileri ülkelere yayılamamasının yol açtığı komplikasyonlar ve tarihin girdiği yol, "Bu hareketler, bu özneler niçin var? Niçin Marksizm bunları öngörmedi?" gibi sorulara cevap için de tarihsel bir çerçeve sunar gibi görünüyordu.

Yani paradoksal bir formülasyonla, bu hareketlerin var olacağı bir tarihte yaşadığımız için (Tersinden bir geliş ve onun sonuçları) Marksizm bunları öngörmemişti veya tersinden bir ifadeyle Marksizm bunları öngörmediği için (sermayenin saf hareketi, normal bir doğum) bu hareketler vardı.

Yeni Sosyal Hareketlerin ve yaşanan tarihin anlaşılamamasının çok önemli bir nedeni de yaşanan tarihin biricik olası tarihmiş gibi ele alınmasıydı. Bu dar görüşlülük o tarihin özgün niteliklerini kavramayı engelliyordu.

*

Bu yaklaşım, yani tarihin ve o tarih hakkındaki bilginin var olduğu koşulları ortaya koyup var olan tarihi olası tarihlerden biri olarak ele almak, tarih hakkında çok daha geniş ufuklu bir yaklaşımı gerekli ve mümkün kılıyordu[17].

Tarihsel süreci kavrayışta, açık uçluluktan yola çıkarak, tarihi olası tarihlerden birisi olarak kavrama, onu başka olası tarihlere göre daha geniş bir çerçevede değerlendirme kavrayışına geçiyordum.

Bir bakıma tarihsel evrimi bir cebirsel formül gibi ele alıyordum. Bir cebirsel formülde nasıl işaretlere verilen değerler değiştirildiğinde, ilişkiler değişmese de sonuçlar değişirse, tarihsel süreci belirleyen güçlerin değerleri değiştirildiğinde pek ala başka sonuçlar ve tarihler ortaya çıkıyordu.

Bu olası tarihlerden biri olarak tarihi ele alma yaklaşımı, klasik "olsaydı veya bulsaydı" gibi spekülasyonlarla karıştırılmamalıdır. Burada evrimin yasaları göz önüne alınarak var olan tarih olası tarihlerden biri olarak alınmakta ve onun özü daha iyi kavranmaktadır.

Aslında bilginin ilerlemesi de son duruşmada, var olanın olası var oluşlardan biri olduğunu kavramaktan başka bir şey de değildir. Hatta var olanın ya da yaşananın çoğu kez bir kural değil, bir istisna olduğunu kavramaktır. Diğer bir ifadeyle somut bir eşitlikten o somutlukta yansıyan ilişkinin cebirsel ifadesine, daha genel kanunlarına doğru gidiştir.

O zamanlar farkında değildim ve bilmiyordum ama daha sonra Tarihi (evrimi) olası tarihlerden (evrimlerden) biri olarak algılamanın Fizik (Astronomi) ve Biyoloji'de (Paleontoloji) çoktan yerleşmiş bulunduğunu gördüm. Yapmaya çalıştığım onlardan bağımsızca ve onları bilmeden Sosyoloji ve Tarihte onların yaptığını yapmak gibiydi[18].

Böyle bir yaklaşımın sadece mümkün değil, aynı zamanda evrimin daha genel ve temel yasalarını bulabilmek için gerekli de olduğunu, izole bölgelerin tarihi göstermekteydi. Örneğin Amerika'da Buğday ve Pirinç gibi tahıllar bulunmaması, keza at, sığır gibi ehlileşebilir hayvanlar olmaması eski dünyadakinden çok farklı bir tarihsel gidişe yol açmıştı.

Böylece neyin genel bir yasa, neyin daha özgül bir duruma ilişkin bir yasanın sonucu olarak ortaya çıktığı daha iyi anlaşılabilir oluyordu. Her hangi bir türün özelliğini nasıl daha geniş bir bütün ile ilişkisi içinde daha iyi anlamak mümkün ise, var olan tarihi olası tarihlerden biri olarak ele almak, onu o yapan özellikleri daha iyi ve doğru olarak kavrama olanağını ortaya çıkarıyordu.

Örneğin Amerika'da Asya'dan tamamen bağımsızca neolitik devrim de uygarlığa geçiş de (Orta ve güney Amerika'da iki kere ve muhtemelen bağımsızca) gerçekleşmiştir. Ama ehlileşebilin hayvan ve bitkilerin farklılığı (Kıvılcımlı'nın "Coğrafya Üretici Gücü" dediği) oradaki evrimin çok farklı bir yola girmesine de yol açmıştır.

Muhtemelen, ehlileşecek bir yük hayvanı olmaması nedeniyle tekerlek keşfedilmemiş ya da kullanılmamıştır. Eski dünya tarihi de insanların hayvanlara binmeden önce onları arabaya koştuklarını göstermektedir. Eski dünya karalar topluluğunun müdahalesinden korunmuş kalsaydı veya dünya sadece Amerika kıtaları kadar olsaydı, orada muhtemelen kapitalizme hiçbir zaman geçilemeyebilecekti. O zaman toplumların evrimi üzerine var olabilecek bir tarihsel maddecilik bu evrimi, bu tarihsel gidişi bir Amerikalı İbni Haldun gibi anlatacaktı, Marks gibi değil.

Başka bir örnek de Avustralya sunar. Asya'da, Amerika'da ve hatta Afrika'da birbirinden bağımsızca neolitik devrimler olmasına rağmen, Avustralya'da hiçbir zaman neolitik devrim gerçekleşememiştir. Muhtemelen Avustralya'da var olan bitki ve hayvanlar ve iklim koşulları hiçbir zaman böyle bir devrim için koşulları sunmayacaktı. Avustralya uygun hayvan ve bitki türleri sunmadığı veya coğrafi koşullar bulunmadığı için, oradaki evrim ebediyen neolitik öncesinde kalabilirdi de. Avustralya'nın tarihine bakılarak oluşacak bir sosyolojide, ne artı ürün, ne sınıflar, ne uygarlıklar, ne değer bulunmayacaktı. Örneğin Ekonomi Politiğin konusu bulunmayacaktı hiçbir zaman.

Bütün bunlar yaşadığımız tarihin olası tarihlerden biri olduğunu, ancak böyle başka olası tarihlerle bir kıyaslama içinde yaşanan tarihin, onu o yapan özgüllüklerin daha iyi kavranabileceğini gösterir. Eğer eski dünya karalar topluluğunda, atlar, sığırlar, pirinç ve buğday gibi tahıllar olmasa; subtropikal ırmaklar bulunmasa, muhtemelen hiçbir zaman uygarlığa ya da kapitalizme geçemeyen bir tarih de yaşanıyor olabilirdi.

Böylece o İlkel, Köleci Feodal veya Komün Uygarlık Kapitalizm sıralamalarının tarihin genel bir evriminin ifadesi olmaktan ziyade çok özel, hatta istisnai bir gidişinin ifadeleri olduğu ortaya çıkıyordu.

Yeni Sosyal Hareketlerin varlığını açıklama çabaları beni tarihi olası tarihlerden biri olarak ele alma yaklaşımına getirmişti.

*

Yeni bir düşünce kolay ortaya çıkmaz, bilinmeyen bir ormanda el yordamıyla yürüdüğünden, en yakındaki bir yola bile, yakınında olduğu bilinmediği için, uzun yollardan geçerek varabilir. Bilginin ilerleyişi biraz körebe oyununa benzer. Bir santim daha ileri gidildiği takdirde aranan bulunabilecekken, birden geri dönüp başka yön ve yerlerde arayışa koyulur insan.

Bu olası tarihlerden biri olarak tarih ve var olan tarihi bir cebirsel formüle verilmiş değerlerin özgül bir sonucu olarak ele alma yaklaşımına çok başka bir sorundan hareketle, çok başka bir bağlamdan yola çıkarak, çok uzun bir yoldan varmıştım. Gerçekliğin ancak hayallerin aynasında daha derin ve doğru kavranabileceği sorunundan hareketle bu olası tarihler ve evrimler kavrayışına ulaşmıştım.

Hapiste iken. Devrimci Marksizm'de Geçiş Programı Anlayışı [19]adlı bir Troçkistin yazdığı bir kitapla polemik yazmıştım. Kitapta, Marksistlerin uğruna mücadele ettikleri toplumun bir programını yapmayacakları, ilke olarak böyle yapmanın yanlış olduğu savunuluyordu.

Bu tezi eleştirmiştim[20]. Bu eleştirim derinleştikçe, sorunun hayal görmeyi reddetmekle ilgili daha derin bir metodolojik yanlışın ifadesi olduğunu, ama bu konuda daha derinleşmek ve düşünmek gerektiğini, fazla kaynağa ihtiyacım olduğunu seziyordum.

Daha sonra Almanya'da göçmenlere yönelik olarak Ne Yapmalı adlı dergiyi çıkarırken, Ernest Bloch'un Umut İlkesi kitabı üzerine yazıları araştırırken, Mandel'in bir yazısında tam da aradığımı bulmuştum. Mandel Umut ve Antisipasyonu Tarihsel Maddeciliğin bir kategorisi olarak tanımlıyordu.[21]

Mandel geleceğin bir ufku olmadan gerçekliğin doğru ve tam kavranamayacağını söylüyordu[22]. Bu yaşanan anın da başka olası tarihler olmadan kavranamayacağı anlamına da gelirdi.

Böylece yirminci yüzyıl tarihini ve bizzat Marksizm'in evrimini, var olan evrimi olası evrimlerden, var olun tarihi olası tarihlerden biri olarak kavrayarak çok daha derin ve doğru anlama olanağı ortaya çıkıyordu.

Evrim, açık uçlu tarih, doğum, hayal, tarihi olası tarihlerden biri olarak ele alma birbiriyle bağlı ve iç içe konular ve kavrayışlar olarak düşünceme yerleşiyordu.

Ama olası tarihlerden biri olarak tarih kavrayışına kategorik olarak doğrudan ters bir doğum ve normal bir doğum gibi sorunlardan hareketle değil, (çünkü bunlar farklı olası tarihlerdir de aynı zamanda,) gerçeğin ancak hayallerin aynasında daha doğru ve derin olarak kavranabileceği sorunundan hareketle, bir program kavrayışı sorunundan hareketle yaklaşmıştım. Tabii buradan kolayca doğum ve tersine gelişin asılda olası başka tarihler anlamına geldiğini de görebiliyordum.

*

Bu yaklaşım elbette yavaş yavaş şekillendi ve daha açık bir ifadeye kavuştu. İlk başlarda böyle bir yaklaşıma daha önce rastlamadığım için ifade edecek kavramları bulmakta çok zorlanıyordum.

Bunu ilk kez göçmenler hareketinin ve ulusal kurtuluş hareketlerinin varlığını açıklamakta kullanmıştım[23]. Hem de burada anlatılan sıradan farklı olarak, daha henüz sermayenin Gerçek Tarihsel Hareketi kavramına ulaşmadan çok önce. Daha sonra Ulusal Kurtuluş Hareketlerinin varlığını açıklamakta da başka mümkün tarihler yaklaşımını kullanmıştım[24].

Sonra, ulusal kurtuluş hareketlerinin veya ABD'deki siyahlar hareketinin varlığının da yeni sosyal hareketlerle aynı tarihsel gidiş içinde açıklanabileceğini görülünce, "Yeni Sosyal Hareketler"in yeni olmadığını görmüştüm.

Sonra oradan da Ulusal Kurtuluş Hareketlerini var eden mekanizmanın (eklemlenme, simbiyoz) açıklamasının ve özellikle kadın hareketinin geliştirdiği açıklamaların metodolojik özdeşliğini görerek, bu kavramın yeni sosyal hareketleri açıklayabileceği varsayımına ulaşmıştım.

Oradan da yine Prekapitalist bir çevreye yayılma bağlamında Mandel'in bunu zikretmesinden esinlenerek Sermayenin Gerçek Tarihsel Hareketi Kavramına ulaşmış ve oradan da Kapital ve Ekonomi Politiğin Konusu, Yöntemi ve sosyolojiyle ilişkisi gibi konulara, yani Marksizm'e yapılan eleştiri ve düzeltme denemelerinin temel metodolojik yanılgılarına varmıştım.

Bir bakıma gerçekte burada anlatılan sıranın tam tersinden başlayarak o yolu kat etmiştim.

*

Ama ortadaki teorik sorunlar, sadece körlük ve bu hareketlerin var oluşunun yarattığı sorunlar değildi. Örneğin Ekoloji ve Barış hareketi, buraya kadar ele alınan üç heretik damarda da, üç dip akıntısında da bulunmayan, bambaşka bir paradigma değişikliği ile ortaya çıkıyordu. Yukarıda sözü edilen her üç kanalda da (Klasik Marks-Lenin-Troçki; Batı Marksizmi ve Kıvılcımlı) Üretici üçler nötr (tarafsız) olarak kabul edilirler. Onların kurtarıcı ya da yok edici güçler olmaları, üretim ilişkilerine göre belirlenir. Ucu açık bir tarih anlayışı, üretici güçlerin nötr olduğu bir kavrayışla çelişmez.

Klasik Tarihsel Maddecilik Üretici Güçleri nötr olarak kabul ettiğinden tüm ilgisini, üretim ilişkileri ve Politik üstyapının değiştirilmesi konusunda yoğunlaştırmıştır. Üretim İlişkileri ve üstyapının Üretici Güçlerin gelişme düzeyine uygun olmadığında üretici güçlerin yıkıcı güçlere dönüştüğü kabul edilir. Zaten Doğum imgesi de tam bu yaklaşımı ifade eder.

Bunun sonucu olarak da ilişkiler ve siyasi biçim değiştirildiğinde var olan üretici güçlerin sosyalizme gidişin araçları olacağı gizli varsayımı vardır. Örneğin atom reaktörleri sonsuz bir enerji kaynağı olarak selamlanır. Ama Ekoloji ve Barış hareketi, üretici güçlerin tarafsızlığını (nötr olarak kavranışını) sorgulamaya başlar. Bu gerçek bir teorik altüstlük ortaya çıkarır.

Bu alt üst oluş şu örnekte çok açık görülebilir. Klasik anlayışta, burjuvaziyi yenebilmek için silah kullanmayı öğrenmek gerekir. Silah tarafsız kabul edilen bir araçtır. Bunu Egemen sınıflar ezenleri baskı altında tutmak için kullanabildiği gibi, ezilenler de ezenlerin egemenliğine son vermek için kullanabilir.

Ne var ki, Atom bombası veya daha doğrusu ABC silahları söz konusu olduğunda bu kabul geçersizleşir[25]. Bu silahlar sınıfları ayırmaz, burjuvaziye karşı sınıf savaşı silahı olarak kullanılamazlar. Atom bombası sosyalizm için bir savaşın aracı olamaz. Ayrıca bu silahların kullanımı tüm insan türünün var oluş koşullarını ortadan kaldırabilir, insanların olmadığı yerde sosyalizm de olamaz.

Benzer şekilde, nükleer reaktörler, ortaya çıkardıkları binlerce yıl boyunca öldürücü ışınlar yayan artıklarıyla ve riskleriyle sosyalizme gidişte bir enerji kaynağı olarak düşünülemezler.

Bu olgular, o zamana kadar kabul edilmiş üretici güçlerin tarafsızlığı varsayımını sorgular. Marksizm ters taraftan, o zamana kadar üzerinde hiç düşünmediği bir noktadan ağır darbeler alır.

Bu eleştiri ve sorunlara karşı şöyle bir yaklaşımı benimsiyordum.

Ekonomi Politiğin konusunun ne olduğunun açığa çıkması bir yan ürün olarak üretici güçlerin tarafsızlığı veya taraflılığı gibi formüle edilebilecek sorunu çözecek araçları da sunmuş oluyordu.

Marksist teoride metodolojik olarak Üretici Güçlerin tarafsızlığı diye bir zorunlu kavrayış yoktur. Üretici Güçlerin nötralliğinin Tarihsel Maddeciliğin kavram sisteminin zorunlu bir öğesiymiş gibi kavranışı genellikle Üretici Güçler ve Üretim Araçları kavramlarının karıştırılmasıyla ilgilidir.

Üretim Araçları kavramı, her şeyden önce bir Ekonomi Politik kavramıdır, bir ilişkiyi tanımlar, aracın fiziksel özellikleriyle ilgili değildir. Üretici Güçler ise sosyolojik bir kavramdır.

Bir ekonomi politik veya mülkiyet ilişkisi kavramı olarak, üretim araçlarının niteliği, tıpkı malların özellikleri veya iş gücünün diğer özellikleri gibi ekonomi politiğin konusu değildir.

Örneğin bir traktör, ancak belli ilişkiler içinde bir üretim aracıdır. Ekonomi politiğin konusu bu ilişkilerin kendisidir.  Somut olarak bu traktörün neyle işlediği veya hangi işte kullanılıp hangi kullanım değerini ürettiği ekonomi politiğin konusunu oluşturmaz. Bu nedenle, üretim araçlarının fiziksel nitelikleri ekonomi politiğin konusu olmadığından, ekonomi politik nesnesi olarak, tıpkı metaların kullanım değerleri veya işgücünün çeşitli özellikleri gibi tarafsız kabul edilirler ve edilmelidirler.

Ama Üretim Araçlarının fiziksel özellikleri, tıpkı malların kullanım değeri veya işgücünün özellikleri gibi, sosyolojinin konusudur. Dolaysıyla tıpkı üretilen ürünler gibi bu yanlarıyla sosyolojinin konusunu oluştururlar.

Birçok durumda Üretici Güçler Teknolojinin veya Üretim Araçlarının karşılığı olarak kullanıldığından, bu anlamlarıyla elbette, fiziksel nitelikleri, yapıları ve işlevleriyle  sosyolojinin konusudurlar.

Üretici Güçler söz konusu olduğunda, Üretici Güçlerden sadece teknik anlaşılsa bile, sosyolojik bir kavram olarak bunların tarafsızlığı gibi zorunlu bir koşul yoktur. Kaldı ki, Kıvılcımlı'nın Üretici Güçler kavramı ve kullanışı (Teknik, Coğrafya, İnsan ve Tarih) Üretici Güçlerin tarafsızlığı gibi bir anlayışı tamamen dışlamaktadır da.

Ne var ki, öğretinin kendisinde üretici güçlerin tarafsızlığı gibi bir koşul olmadığı, barış ve Ekoloji hareketinin ortaya çıkışı ve ondan sonra gelen eleştirilere kadar, konu olmamış ve bilince çıkmamıştır.

Yıllar önce örgütlerin işlevleri ve örgütlenme ilke ve biçimleri arasındaki ilişkileri ele almış; buradan Yapı ve İşlev kategorilerinin ilişkisine geçmiş, bu genel ilişkiden hareketle, örneğin Marks'ın, Proletarya'nın burjuva devlet cihazını sınıfsız topluma gidişte kullanamayacağı önermesinin, bizzat bu genel ilişkinin özgül bir ifadesi olduğu sonucuna ulaşmıştım.

Yani aslında Marksizm'de Yapı ve İşlev kategorilerinin diyalektik kavranışı, araçlar, organizmalar ve örgütler ile onların işlevleri arasında zorunlu bir ilişki olduğu kavrayışına dayanır. Yapı yoğunlaşmış işlevdir.

Bu genel Yapı ve İşlev kategorilerinin Biyolojideki karşılığı Anatomi ve fizyoloji'dir. Organların fizyolojileri, yani işlevleri ile Anatomileri yani Yapıları arasında zorunlu bir ilişki vardır.

Tarihsel Maddeciliğin temel kavramı olan Üretici Güçler ve Üretim İlişkileri kavramları, aynı zamanda, Yapı ve İşlev, Anatomi ve Fizloyoji'nin Sosyoloji'deki karşılığıdır. Biyolojik alemde organların işlevlerinin değişmesi yapılarının değişmesine dolayısıyla farklı türlere; toplumda üretici güçlerin değişmesi üretim ilişkilerindeki değişmelere dolayısıyla farklı toplum biçimlerine yol açar. Dolayısıyla Üretici güçlerin tarafsızlığı gibi bir kavrayışın, organların fizyolojileri ve anatomileri arasında veya yapı ile işlev arasında bir ilişki olmadığı kavrayışına varması gerekir. Marksizm'in sorun böyle ele almadığı ise aşikardır.

Marks Üretici Güçlerin Gelişmesinden, soyut düzeyde emek üretkenliğinin yükselişini kast ettiğinden, yani soyut olarak emek üretkenliği ile toplumsal formasyonlar arasındaki ilişkiyi söz konusu ettiğinden, Üretici Güçlerin tarafsızlığının, kavramın içinde var olduğu gibi bir kanı oluşmaktadır.

Ancak sosyolojik olarak, somut tarihte, emek üretkenliğinin artışıyla ne üretildiği ve bu emek üretkenliğinin kaynağı elbette sosyolojinin konusudur.

Marks'ın, İşçi sınıfının sınıfsız topluma giden yolda burjuva devlet cihazını kullanamayacağı önermesi, son duruşmada yapı ve işlev arasında kopmaz bir ilişki olduğu, yapıların tarafsız olmadığı varsayımına dayanır. Burjuva devlet cihazının sınıfsız topluma gidişte bir araç olarak kullanılamayacağı, onun parçalanıp, bu işleve uygun, çoğunluğun üzerinde baskı aracı olamayacak ve bunun için kullanılamayacak bir yapı kurulması gerektiği önermesinin ardında, yapının tarafsız olamayacağı metodolojik kavrayışa dayanan bir varsayım yatıyordu.

Marks sadece devletten, politik cihazdan söz etmişti ve Burjuva toplumunun maddi araçlarından hiç söz etmemiş, bu konuyla daha ziyade emek üretkenliği düzeyinde ilgilenmişti, ama bu, burjuva toplumunun maddi araçlarının ve örgütlenmelerinin de sınıflı topluma gidişte proletarya tarafından kullanılamayacağı ve onun araçları olamayacağı önermesini dışlamıyordu. Ancak Marksizm'i bir yöntem değil bir hazır reçeteler bütünü olarak anlayanlar dışladığı sonucu çıkarabilirlerdi.

Böylece Proletaryanın sınıfsız topluma gidişte bu burjuva toplumunun devletini kullanamayacağı gibi, bu toplumun maddi araçlarını da kullanamayacağı önermesi Marksizm'in özüyle çelişmediği gibi bu önermeyi gerektirir sonucuna ulaşıyordum.

Burada bir adım daha atıyor ve sadece Üretici Güçlerin (Tekniğin) ve Devletin (Politik cihazın) değil, tüm toplumsal kurumların ve yapıların, tüm günlük hayatın örgütlenmesinin, bu uygarlığın tüm maddi araçlarının da sınıfsız topluma gidişte araçlar olarak kullanılamayacağı sonucunu çıkarıyordum. Çünkü onların bu kara ve baskıya dayanan toplumdaki işlevleri onların yapılarında ve örgütlenmelerinde yoğunlaşmış bulunuyordu.

Bu noktada, Örneğin Foucault'nun hapishaneler, hastaneler vs. üzerine yazdıklarının, aslında Marksizm'in yapması gereken bir işi yapmak olduğunu ve bu gibi çalışmaların genellikle Marksizm'e karşı bir bayrak altında yapılmalarına rağmen, Marksizm'in kazançları ve yaptığı ilerlemeler olarak Tarihsel Maddecilik tarafından kolaylıkla benimsenebileceği ve benimsenmesi gerektiği sonucuna ulaşıyordum. Bütün bu çalışmalar bu günkü toplumun maddi ve örgütsel araçlarının tarafsız olmadığını ve sınıfsız bir topluma gidişin araçları olarak kullanılamayacağını kanıtlamış oluyorlardı. Ve bu sonuç Marksizm'le hiçbir şekilde çelişmiyor aksine onu doğruluyordu.

Aslında bu noktaya Foucault gibi düşünürleri ve eserlerini tanımadan çok önce kendi kendime varmıştım. Örneğin iş gücünün yeniden üretimini ucuza getirmek için örgütlenmiş bir aile yapısına göre planlanmış evler, o evlere dayanan şehirler de sınıfsız topluma gidişin ve kadın üzerindeki baskının ortadan kaldırılmasının araçları olamazlar sonucunu çıkarıyordum daha Avrupa'ya ilk çıktığım ve kadın hareketi ile ilk tanıştığım sıralarda.

Kadın üzerindeki baskı, evlerin mimarisinden, döşemesinden, çamaşır makinesi denen aletin kendisine kadar bütün bu araçlar tarafından yeniden üretilir ve bunlara dayanarak kadının üzerinde baskının olmadığı bir topluma ulaşılamaz diyordum.

Hatta bu sonucu eşitsiz ve bileşik gelişim ile birleştirerek, bu gün burjuva uygarlığının gelişmediği yerlerin, en geri bölgelerin, sosyalist bir uygarlığa geçiş için daha büyük bir avantaj sunduğu gibi sonuçlar bile çıkarıyordum. Otobanları, evleri, şehirleri aletleriyle bu uygarlığın tüm araçlarını parçalamak çok daha zordu bunların olmadığı geri bir ülkede neredeyse boş bir beyaz kağıt üzerine yapmaktan.

Tabii bu yatkınlıkla kolayca örneğin çocukluk, yaşlılık, hastaneler, hapishaneler, zaman, serbest zaman, tatil, iş, yaşam ve iş alanlarının ve zamanlarının ayrımı vs. gibi tüm modern toplumun günlük hayatını düzenleyen örgütlenmelerin ve yapıların da kapitalizm ile kopmaz bir bağ içinde olduğu sonucuna ulaşıyordum.

Aynı şekilde, iktidarın merkezi olmadığı, her alana dağılmış olduğu; ya da bizzat medyumun mesaj olduğu gibi sonuçları Marksizm'in de benimseyebileceği sonucunu çıkarıyordum.

Bu durumda kapitalizm ile sosyalizm arasındaki geçiş dönemi, sadece proletarya diktatörlüğü denen siyasi biçimi değil, maddi araçları ve örgütlenme biçimlerini de kapsayan bir geçiş dönemi olmak zorundadır sonucuna ulaşıyordum.

Tıpkı devleti gibi, bu toplumun maddi araçları da sınıfsız topluma gidişte kullanılamazlardı ve tıpkı devleti gibi parçalanmaları gerekiyordu. Ama bu devlet gibi bir anda yapılamazdı ve bilinçli bir biçimde adım adım uzun bir geçiş dönemi içinde gerçekleştirilmesi gerekiyordu.

[1] Bütün bu olgular birçok Marksist tarafından ifade edilmiştir. Bir örnek:

"1970'lerden beri dünya kapitalizmi her zaman olduğundan daha pekişmiş olduğu halde, en görünürdeki muhalif güç v hareketler -sivil haklar, feminizm, ekolojik yenilenme, barış, müdahale karşıtlığı, eşcinsel hakları, topluluk eylemciliği ve gençlik kültürü vb. konular etrafında- ender olarak Marksizm'de (ya da sınıf mücadelesinde) önemli hareketlenme ya da kimlik kaynakları buluyorlar; birçokları ateşli bir biçimde anti/Marksist. İleri kapitalist dünyada (belki İtalya hariç) ırk/etnisite, cinsiyet ve yöreye bağlı kimlikler, sınıfla ilgili kimliklerden daha önde gidiyor. (...)" (Carl Boggs, Marksizm - Bölünmüş Miras, "Marksizm Tartışmaları - Manifesto'nun Güncelliği", s.142)

[2] "Son yıllarda marksizmin entellektüel cazibesini yitirmesinin ardında Yeni Sağ'ın saldırısı değil "Yeni Sosyal Hareketler"in varlığı bulunmaktadır.

"Yeni Sosyal Hareketler" varlıklarıyla marksizmin iki tekeline son vermiş görünüyorlar. Marksizm doğuşundan beri toplumdaki en radikal muhalefeti ve eleştiriyi temsil ederdi, adeta bu alanda bir tekel kurmuştu. Ama yeni toplumsal hareketlerin varlığıyla bu tekelini yitirdi. Örneğin kadın hareketi, feminizm varolan sistemin eleştirisinde yaygın marksist anlayışlardan çok daha radikal yaklaşımlar getirdi.

Marksizm aynı zamanda global bir teoriydi. Toplumsal gerçekliğin tüm yanlarını açıklama ve tutarlı bir kavram sistemi içinde toparlama yeteneğindeydi. Bu tekelini de yitirdi. Feminist ve ekolojik "paradigmaları" daha büyük bir sistem içinde özümleyebilmiş değil." D. Küçükaydın, "Marksizm ve Günümüz Dünyası", Birlik mi Rekompozizyon mu?, s.88-89, İstanbul, 1990

[3] "Marksizm uzun süreden beri, sosyalist hareket içinde gerçek anlamda önem taşıyan entelektüel rakiplerle karşılaşmadı ya da doğrusu, tarihte sosyalist hareket dışında kalan eşit ölçüde sağlam veya güvenilir büyük şiarların hareketleriyle hesaplaşmadı. Ortaya çıkan sonuç Marksizm'in zayıf noktalarının kalıcı niteliğe bürünmesi olabilirdi ancak. Bilgi, uygun bir direnç katsayısı olmaksızın nadiren gelişir. Marksizm, çoğu kez, gerekli düzeltmelerden ve denge sağlayıcı ağırlıklardan yoksun olması nedeniyle sahip olduğu kendine özgü bazı atıl yönleri ve kusurları olgunlaştırmak suretiyle, bizzat kendi avantajlarının kurbanı olmuştur.

Ancak bugün söz edilen avantajlar yeni bir baskı altına girmek durumundalar. Bu değişiklikten ancak memnunluk duyulabilir. Tarihsel materyalizmin geleneksel ayrıcalıklarından her biri, şimdi gerçekten önemli bir meydan okumayla karşı karşıya. En başta ve en belirgin biçimde bütünlüklü bir toplum teorisi olarak Marksizm'in sistematikliği, onun geleneksel kapsamının büyük bir bölümünün tamamıyla uzak kaldığı aile ve cinselliğe ilişkin söylemi geliştiren kadın hareketinin yükselişi tarafından sorgulanmaktadır." (P. Anderson, Tarihsel Maddeciliğin İzinde, s.106-107)

[4] Yeni sosyal hareketlerin bu özelliğine bir çok Marksist dikkati çekmiştir ama bunun genel bir açıklamasını sunamamışlardır. Bir örnek: "Çağımızda geleneksel işçi sınıfı mücadelelerinin görece düşüşüne ve tarihin Marksgil hikayesine uymayan mücadelelerin yükselişine dikkat çekerek işe başlamalıyız. Feminizm, eşçinsel hakları mücadelesi, barış ve çevre hareketleri, ırkçılık karşıtı hareketler ve etnisite ve ulusallık etrafında örgütlenen -bazıları ilerici bazıları gerici- hareketler gibi "yeni toplumsal hareketler"i kastediyorum. Bu hareketler, marksgil sınıf mücadeleleri anlayışından ayrılır; çünkü sınıftan başka kimlik öğeleri üzerine odaklanır. Ayrıca, Marksizm'in üretime odaklanmasıyla ilgisi olmayan, hatta bazı durumlarda bununla ters orantılı olan ilgi ve esinlere sahipler. Eğer bu hareketleri "sahte bilinçlilik"in ya da "yapay olumsuzluk"un ifadeleri olarak bir kenara atmayacaksak, Marksist teori hakkında ciddi sorular sormamız gerekir." (Nancy Fraser, Marksizm İçin Bir Gelecek, "Marksizm Tartışmaları - Manifesto'nun Güncelliği", s.89)

[5] Örneğin Ekoloji hareketini teknik karşıtı küçük burjuva romantizmiyle, Barış hareketini Klasik pasifist hareketle, kadın hareketini yüzyılın başlarındaki Feminist hareketle bir görmek, orada yeni bir hareket ve sorunlar olduğunu görmek istememek. Ya da bu hareketleri Post Fordist toplumdaki işçilerin veya orta sınıfların birhareketi olarak görmek gibi.

[6] Örneğin şöyle Yazıyordum Kuruçeşme'nin başlattığı tartışmalarda: "Özetlersek  "Marksizm ve Günümüz Dünyası" başlığı altında tartışılması gereken gerçek sorun, "Yeni Sosyal Hareketler"in varoluşunun yarattığı sorunlardır. Bu sorunlarla ciddi biçimde yüzleşmek gerekmektedir.

Bu yüzleşmeden iki sonuç çıkabilir: birincisi, Tarihsel Maddeciliğin artık bütün bu sorunları kapsayabilecek bir teori görevi göremeyeceği, bunu başaracak başka bir teoriye ihtiyaç olduğu. Biz bu kanıda değiliz. Bizim de görüşümüz olan ikinci sonuç, bu alanlardaki zaafın tarihsel maddeciliğin yapısal niteliklerinden kaynaklanmadığı ,onun gerçek tarihsel hareketinin bir ürünü olduğudur. Bütün bu hareketler ve onları yaratan sorunlar ve metodolojik problemler ve bizzat teorinin bu alanlardaki geriliği kanımızca Tarihsel Maddeciliğin kavram sistemi içinde açıklanabilir.

Biz bu açıklamanın sadece saf teorik bir sorun olduğu kanısında da değiliz. Toplumdaki tüm muhalif hareketleri kapsayacak radikal, devrimci bir program geliştirebilmek için global bir teoriye ihtiyaç vardır. Bugün, hiç bir zaman olmadığı ölçüde radikallik, eleştirellik ve bütünsellik birbirinden ayrılamayacak şekilde birbirine bağlıdır. Böyle bir bütünsel teoriye tarihsel maddeciliğin kavram sistemi içinde "Sermayenin Gerçek Tarihsel Hareketi" ve "Eklemlenme" ya da "simbiyoz" kavramlarıyla ulaşılabileceği kanısındayız"  D. Küçükaydın, "Marksizm ve Günümüz Dünyası", Birlik mi Rekompozizyon mu?, s.91-92, İstanbul, 1990

[7] Batılı ya da Avrupalı bir Marksist'e Az gelişmiş ülkenin bir Marksist'i olarak, hele sınırlı bir dil ile, bir şey anlatmanın olanağı yoktur. Zaten Tarih ufuklarının dışındadır ve Avrupa tarihi ile sınırlıdır. O tarihin de yanlış olduğunu akıllarına bile getirmezler.

[8] Örneğin bu sorunu daha seksenlerin ikinci yarısında şöyle ifade ediyorduk: "Görüldüğü üzere, çekirdek fiziğinde olduğu gibi, işler iyice karışmış durumda. Ve bilimde nerede çokluk varsa orada bokluk vardır. Bunların bir tek ortak paydaya indirgenmesi gerekiyor. Ve kanımızca Marksizm bu potansiyele sahip. Ama şimdiye kadar, bir sistemleştirme çabası da pek ortada yok. Bu hareketler karşısında tek tek en doğru, ya da daha ihtiyatlı söylersek, doğruya en yakın tavrı alabilen Dördüncü Enternasyonal bile bu teorik, programatik, stratejik ve örgütsel sorunların farkında değil gibi. Bu farkında olmayışın en esaslı kanıtı şu: Kadınlar üzerine karar alındı, çevre ve barış hareketleri ve sorunları şimdi tartışılıyor, ama "Yeni Sosyal Hareketler" ve işçi hareketi diye genel bir çözümleme yapılmadı. Böyle bir sorun henüz gündemde değil. Böyle bir genelleme ise, hem bu hareketler karşısındaki tavırları bir sisteme sokar, hem de Kadın, Barış, Çevre hareketlerinde, önceden hazır olmamak nedeniyle kaybedilen öncülüğü, belki doğmamış başka bir harekette, örneğin göçmenler hareketinde -ki göçmen işçiler, yerli işçiler bölünmesi işçi hareketinin tarihinde gördüğü en korkunç tehlikeli bölünme özelliğini taşıyor- öncülüğün ele geçirilmesini sağlayabilir."  (D. Küçükaydın, Sesli Düşünmeler, "Devrimci Marksist Tartışma Defterleri", sayı:5)

[9] "Marksizm bu hareketleri öngöremedi. Bu hareketleri yaratan sorunlar ve bu hareketlerin esas teorik katkıları yaptıkları alanlar marksist öğretinin adeta kör noktalarını, az gelişmiş bölgelerini oluşturuyor." (D. Küçük aydın, Marksizm ve Günümüz Dünyası, "Birlik mi Rekompozisyon mu?", s.91)

[10] Murray Bookkchin 1991'de yazdığı şu satırlarda egemen anlayışı şöyle özetliyor: "Tüm yazılarımın amacı, ekolojik krizin toplumsal kaynaklarına ilişkin tutarlı bir görüş getirmek ve toplumu akılcı çizgilerde yeniden yapılandırmak için eko-anarşist bir proje sunmaktır. Burada kışkırtıcı bir şekilde tutarlı ve akılcı sözcüklerini kullanıyorum, çünkü bu terimler ortaya çıkmakta olan mistik ekolojilerin çoğunun lanetlediği sözcüklerdir. Ayrıca bu sözcükler, genel olarak Anglo-Amerikan dünyada ve bugün Avrupa'nın birçok yerinde tamamen insanlık durumunun bir parçası haline gelmiş olan çok daha genel bir ruh haline meydan okumak için kullanıldılar. Özellikle en kaba biçimleri içinde olmak üzere, postmodernizm, tutarlı ve akılcı bir radikal politik düşünceler bütünü ihtiyacına rahatsızlık verici bir etkide bulundu."( Özgürlüğün Ekolojisi, s.26)

[11] O zaman örneğin şöyle yazıyordum: "Oya Baydar'ı bu relativizme iten, Sovyet deneyinden kendince çıkardığı şu sonuçtur : "Tekçi görüş diktatörlüğe yol açar". Diktatörlüğe giden yolu tıkamak için de sayın hocam bir mevlana tekkesi açar.

Tek bir doğru olduğu inancının demokrasi ya da bilimin gelişmesinin önünde bir engel olacağı anlayışı, bu varsayım, hala sosyalist demokrasinin ne olduğunun kavranamadığını, kafalardaki sosyalizmin hala bir partinin egemenliği olarak varlığını sürdürdüğünü gösterir.

Tek bir doğru olduğu inancının demokrasiyle ilişkisi yoktur. Demokrasi, tam da her görüşün taraftarlarının kendi görüşlerinin en doğru olduğuna inandıkları varsayımına dayanır. Demokrasi bir bakıma her biri kendisinin en doğru olduğuna inananların yığınların özgür olarak seçilen ve geri alınabilen temsilcilerinin çoğunluğun oylarını alarak programlarını uygulamaya çalışmaları demektir. Bilim alanında  da herhangi bir teoriyi savunanın onun tek doğru olduğuna inanması ve bunu karşıki tarafa mantıki önermeler ya da deneylerle kanıtlayarak iknaya çalışması başka, idari tedbirlerle diğerini yok etmesi başkadır. Proletarya diktatörlüğü ya da sosyalist demokrasi tehlikeyi bu inançta değil, birilerine diğerlerini ezme yok etme yetkileri veren mekanizmalarda ve onları egemen kılan güçlerde görür. Tehlike tekçilikte değildir, tehlike tekçiliği tehlike gören, ama şu veya bu görüşün eline diğerlerini ezme olanakları da veren mekanizmaları sorgulamaktan kaçınan ve iktidara gelirse tekçi görüşleri demokrasiye ye de bilimin gelişmesine aykırı görerek yasaklama potansiyeli taşıyan rölativist çokçu görüşlerdedir." D. Küçükaydın, "Günümüz ve Marksizm Konusunda Tebliğler ve Tartışmalar Üzerine Bir Değerlendirme", Birlik mi Rekompozisyon mu?, s.106

[12] Örnek: "Marksist kategoriler, sermayenin kendisi gibi, cinsiyet körüdür." (Heidi Hartmann, Marksizmle Feminizmin Mutsuz Evliliği, "Kadının Görünmeyen Emeği - Maddeci Bir Feminizm Üzerine", s.137) Veya şu satırlar: "Marksist çözümleme, tarihsel gelişim yasalarına ve özellikle sermaye yasalarına ilişkin temel bir içgörü sağlarken, Marksizm'in kategorileri cinsiyet körüdür." (s.129)

[13] "Marks'ın Kapital'e "Ekonomi Politiğin Eleştirilmesi" alt başlığını koyması, kapital için hazırlık çalışması olan eserine: "Ekonomi Politiğin Eleştirilmesinin Ana Hatları" (Grundrisse der Kritik der politischen Eokonomie) demesi tesadüf değildir. Marks'a göre ekonomi politik özü bakımından ideolojidir. "Marksist Felsefe" olmadığı gibi, "Marksist ekonomi politik" de yoktur. Marks'ın eseri, devrinin bu iki büyük ideolojisinin aşılmasının bir eseridir. (...) "Bizzat Marks, ardından da Rosa Luxemburg, Hilferding, Buharin ve Preeobrajenski bu konuda çok kesindirler. (...)

"Şüphesiz emtia üretimi vraolduğu müddetçe ekonomi bilimi, gerçeğin bilinmesi aracı olarak varolur. (...) Fakat kategorilerin bu sona erme süreci tamamlandığı zaman, şimdiki zamanın bilimi olarak "ikonomik bir doktrine" yer yoktur artık. (...) Marksist iktisatçılar kendi mesleklerini ortadan kaldırmak amacıyla bilinçli bir şakilde çalışacak ilk bilim adamları kategorisi olmak şerefini taşıyorlar." (E. Mandel, age., s. 436-439)

Mandel'in bu satırları hem açıcıdır, yani ekonomi politiğin konusunun meta üretiminin ortaya çıktığı yerde var olduğunu söylemektedir, hem de kafa karışıklığını yansıtmaktadır, yani meta üretiminin yasaları ile üretim ve tüketimin yasalarını özdeş aynı bilimin konusu gibi görme, hatasını işlemektedir. Sanki meta üretimi dışında ekonomik kategoriler (Üretim, Dağıtım, Tüketim, Bölüşüm, Ürün, Artı Ürün, Emek vs.) var olamazmış gibi düşünmektedir. Zaten bir bakıma bu ayrımdaki belirsizliği, Ekonomi Politiği (öyle olmadığını da söylemesine rağmen) Ekonominin bilimi gibi sanması, sermayenin gerçek tarihsel hareketinde ortaya çıkan çarpılmaları, simbiyoz ilişkileri kavrayamamasına, öyle olmamak istemesine rağmen derinden derine tıpkı Marks gibi Beyaz, Erkek ve Avrupalı bir politik bakış açısına ve stratejik yaklaşıma yol açmış gibi görünmektedir.

[14] "Her başlangıcın güçlüğü, bütün bilimler için geçerlidir. Bu yüzden, birinci bölümün, özellikle de metaın tahlilini kapsayan kesimin anlaşılması, daha zor olacaktır. Özellikle değerin özü ve değerin büyüklüğünün tahlili ile ilgili yerleri, elden geldiğince herkesin anlayabileceği gibi yazdım.[1*] Tam gelişmiş hali para-biçimi olan değer-biçimi, son derece kolay ve yalındır. Bununla birlikte, insan aklı, iki bin yıldan fazla zamandan beri boş yere bunun sırrını kavramaya çalışırken, öte yandan, çok daha karışık ve karmaşık biçimlerin başarılı tahliline, hiç değilse bir yaklaşım sağlanmıştır. Niçin? Çünkü, organik bir bütün olarak bir cisim, bu cismin hücrelerinden daha kolay incelenir de ondan. Ayrıca, ekonomi biçimlerinin tahlilinde ne mikroskoptan yararlanılabilir, ne de kimyasal ayıraçlardan. Her ikisinin de yerini, soyutlama gücü almalıdır. Ancak, burjuva toplumda emek ürününün meta-biçimi -ya da metaın değer-biçimi- ekonomik hücre-biçimidir. Bu biçimlerin tahlili, sığ bir gözlemciye, küçük ayrıntılar gibi gelebilir. Aslında da, küçük ayrıntılar üzerinde durulmaktadır, ama tıpkı mikroskobik anatomide yapıldığı gibi.

Bu nedenle, değer-biçimi üzerine olan kesim dışında bu cilt, zor anlaşılıyor diye suçlanamaz. Ben, burada, elbette, yeni bir şey öğrenmek isteyen, dolayısıyla da kendi başına düşünme çabasında olan okuru kastediyorum."  (K. Marks, Almanca Birinci Baskıya Önsöz, "Kapital")

[15] "Fizikçi, fiziksel olguları, ya en, tipik biçimde oldukları, bozucu etkilerden en uzak bulundukları yerlerde gözlemler, ya da olanaklıysa, olayın en normal biçimde geçmesini sağlayacak koşullar altında deneyler yapar. Ben, bu yapıtta, kapitalist üretim tarzını ve bu tarza tekabül eden üretim ve değişim koşullarını inceleyeceğim. Bugüne kadar, İngiltere, bunların klasik yurdu olmuştur. Teorik düşüncelerimin gelişmesi içinde, İngiltere'nin başlıca örnek olarak gösterilmesinin nedeni işte budur." (K. Marks, Almanca Birinci Baskıya Önsöz, "Kapital")

[16] Ulusal Kurtuluş Hareketleri ve Kadın Hareketi'ni incelerken, Mandel'de, Rosa Luxemburg'un Marks Eleştirisinin Eleştirisi bağlamında "Sermayenin Gerçek Hareketi" kavramıyla karşılaştım. Daha doğrusu bu kavram üzerinde tekrar yoğunlaştım. Mandel Söyle yazıyordu: [16] "Rosa Luxemburg'un sermaye birikiminin (artık-değerin gerçekleşmesinin) prekapitalist bir çevre dışında mümkün olmadığını ispatlamak için giriştiği teşebbüs bilinmektedir: Bu teşebbüsün boşa gittiğine inanıyoruz. Fakat aynı zamanda Rosa'nın, Sermayenin bilfiil kapitalist bir "merkezden" kapitalist olmayan bir "çevreye" doğru başlayan gerçek hareketini açıklayıp tahlil ettiğine inanıyoruz." (Ernest Mandel, Marksist Ekonomi El Kitabı, III, s.449)

Biz Mandel'in "Sermayenin Gerçek Hareketi" ifadesi yerine "Sermayenin Gerçek Tarihsel Hareketi" dedik onu soyut hareketinden farklı olarak tanımlamak için. Ne var ki bu kavramdan bizim ve Mandel'in çıkardığı sonuçlar tamamen farklıdır. Mandel bu kavramı kullanarak, az gelişmişliği kapitalizmdeki sektörler, sanayi kolları, bölgeler az gelişmişliği gibi ele almaktadır. Bu bakımdan, bizzat kendisinin de belirttiği gibi A. G. Frank'a yakındır (age. S.450).

Mandel orada bu tezinin tartışılmamış olmasından yakınır: "(...) bu konuda ortaya koymaya çalıştığımız genel problemin hiçbir eleştirici tarafından kavranmamış olması ve önerilen hal çaresini kimsenin tartışmaması (...) hayli ilginçtir" (age. S. 457). Bizim yaklaşımımız bir bakıma bu tartışmaya bir katkı ve eleştiri olarak da görülebilir.

[17] Bu sadece topluma ilişkin bir yaklaşım değildir. Daha sonra bununla paleontoloji (canlıların evrimi) ve astronomide (evrenin evrimi) de karşılaştım.  Örneğin Fizikte de benzer bir durum söz konusudur. Evren hakkındaki sorularımızın cevabı, örneğin evren niye böyledir gibi soruların cevabı, bizzat sorunun kendisindedir. Çünkü evrenin farklı olması durumunda atomların, galaksilerin, yıldızların dolayısıyla düşünen varlıkların ve böyle soruların var oluşu mümkün değildir. Bu soru ile evrenin bu biçimde oluşu arasında bir zorunlu bağ bulunmaktadır. Bu tarihi olası tarihlerden biri olarak görebilme aynı zamanda doğa ve toplum kavrayışında muazzam bir derinleşme anlamına da gelir. Ben Biyoloji ve Fizikte bunu bilmeden Toplum tarihinde uyguluyordum çağı daha derinden anlayabilmek için. Tersine doğum bunun bir küçük çaplı örneği idi.

[18] 1990'lı yıllarda Stephan Jay Gould'u "Bir tesadüf: İnsan" (Zufall Mensch) adıyla Almancaya çevrilen "Wonderfull Live" adlı kitabıyla tanıdım. Olası tarihler yaklaşımımın aynen onun tarafından da biyolojik evrimde ve bu evrimi açıklamak için kullanıldığını görünce hem bir doğrulanma buldum hem de önümde yepyeni ufuklar açıldı. Keza Harald Lesch'in Alfa Centauri programlarını izleyerek modern astronomi ve fiziğin de benzer bir kavrayışa ulaştığını gördüm.

[19] M. Yenice, "Devrimci Marksizm'de "Geçiş Programı" Anlayışı", Eleştiri Yayınevi, Nisan 1980. Yıllar sonra kitabı yazan M. Yenice'nin Orhan Koçak olduğunu öğrenmiştim.

[20] Dördüncü Enternasyonal'e yazdığım bir yazıda şunları yazıyordum örneğin:

"Türkiye'deki Troçkist grupların temel yanılgılarından biri, devrimden sonra kurulacak iktisadi ve politik düzenin bir "modelinin" yani bir program oluşturulmasının yanlış ve gereksiz olduğunu düşünmeleridir. Onlar kendilerini, program anlayışlarını, sadece geçişsel taleplerle sınırlıyorlar. (Bunları skolastikçe değişik kombinasyonlarda tekrarlamaları da ayrı konu.)

"Kanımca, bu noktada Troçki'yi de anlamış değildirler. Onlar program anlayışlarını ifade ederken "Geçiş Programı sosyalist devrimden sonra kurulacak toplumun bir modelini sunmaz" diyorlar.  Ancak, Troçki, bizzat, Geçiş Programı'nın bir çıtlatma, işçi sınıfını iktidarın eşiğine kadar getiren bir program olduğunu, bu anlamda eksik ve tamamlanmamış olduğunu birkaç yerde belirtir. Kaldı ki, 4. Enternasyonal'in son kongresinde karar altına alınan "Proletarya Diktatörlüğü ve Sosyalist Demokrasi" adlı metin, kurmak istediğimiz toplumun bir "model"indan başka ndir ki? Bu aynı zamanda, Troçki'nin sözünü ettiği eksikliğin bir giderilişi değil midir? Bu anlamda Türkiye'deki troçkistler, Geçiş Programı'nın eksikliğini, onun üstünlüğü imiş gibi koymaktadırlar. İktidara gelindiği zaman nasıl bir düzen kurulacağı üzerine rüya görmeyi reddediyorlar. Ben ise, Lenin ya da Pisarrev gibi "Rüya görmeliyiz" diyorum."  (Demir Küçükaydın, Önsöz, "Geçiş Programı Üzerine")

[21] Ernest Mandel, Tarihsel Maddeciliğin Kategorileri Olarak Umut ve Antisipasyon

[22] "Kötü bir devrimci, sadece ayakları artık yere basmayan değildir; sadece, devrimci projenin gerçekleştirilmesinin toplumsal objektif ve sübjektif önkoşullarıyla olan bağını yitiren değildir. Ama kötü bir devrimci, aynı zamanda, var olan gerçekliklere, içinde yaşanılan ana, günlük rutinin ufak tefek şeylerine saplanıp kalan; Tarihin beklenmeyen ani ve keskin dönüşlerini önceden kestirebilme duygu ve düşüncesini kaybetmiş olup, geleceğe yönelikliği bir kenara iten ve yanardağ gibi patlayışlar tarafından geçilendir de. Bu anlamda da, geleceğin ufku olmaksızın, gerçekliğin doğru ve tam bir kavranışı olamaz."

"Stalinizmin tarihi felaketinden sonra, bugün Marksistler artık şöyle bir açıklamayla kendilerini sınırlayamazlar: "önce kapitalizmin yıkılması söz konusu, bu yıkımla ortaya çıkacak olan sosyalizmin daha sonra nasıl görüneceğini, somut tarihsel gelişmelerin kendisine bırakalım."  Sosyalist antisipasyonun devrimci projeden bu şekilde uzaklaştırılması, bu devrimci projeye , bugün, geniş proleter kitleleri ikna edememeye mahkum ediyor.

"Somut bir sosyalizm görüntüsü, bugün için Batı'da, pratik devrimci günlük politikanın ön şartı oldu. Doğu Bloku ülkelerindeki -hiç bir zaman sosyalizm olmayan- "reel sosyalizm"den temelden faklı ve ondan üstün olan somut bir alternatifin var oluşu ikna gücü kazanmadıkça, kapitalizm, endüstri ülkelerinin proletaryası tarafından yıkılamayacaktır." (Ernest Mandel, Sosyalizm Umut'suz, Umut Sosyalizm'siz Olmaz, "Ne Yapmalı", sayı:1, Eylül 1985, sayfa: 20)

[23] 1986 yılının hemen başında Göçmenler hareketinin olası varlığını da yine aynı şekilde açıklıyordum:

"Bağımsız bir göçmenler hareketi, işçi hareketinin üzerine bir kâbus gibi çökmüş olan Stalinizmin ve Stalinizmin sonuçlarının nesnel koşullar haline dönmesinin bir sonucu olarak mümkün ve gerekli olmuştur.

"Eğer Avrupa'nın yerli proletaryası, reformist önderliklerce tüm devrimci amaç ve geleneklerinden koparılmış olmasaydı -bu duruma rağmen kapitalizmin devamını sağlayacak bir denge durumunun varsayılması halinde bile- göçmen işçi, yasal ya da gizli yollarla ilk getirildiği zaman, göçmen kardeşinin de kendisinin sahip olduğu tüm haklara sahip olması için mücadele bayrağı açardı.

"tarihin böyle bir yol izlemesi halinde kadın hareketi gibi bağımsız bir göçmenler hareketinin oluşmasına ne nesnel ne de öznel olarak gerek ve olanak bulunmazdı." (Celil Göçmen, Henüz Doğmamış Bir Hareket Üzerine Taslak Tezler, "Ne Yapmalı", Sayı 3-4, Ocak-Şubat 1986, s. 3)

Bu satırlarda henüz kadın hareketini de kavrayacak bir genellemeye gitmediğimiz görülüyor.

[24] "Ulusal Kurtuluş Savaşları, evrensel Tarih ölçeğinde, üretici güçlerin aşırı olgunlaşmışlığına rağmen, proletaryanın Tarihsel görevlerini, yani yeryüzünde sosyalizmi kurma görevini, Öznel nedenlerle yapamamasının bir sonucu olarak ortaya çıkmışlardır. Diğer bir ifadeyle, Ulusal Kurtuluş Savaşları, Tarihsel akış içinde var olması zorunlu bir aşama değildirler" (D. Küçükaydın, "Evrensel Tarih Bağlamında Kurtuluş Savaşları", Kürdistan Press, 1986)

[25] "Klasik bir devrimci "eylem klavuzu" kuralı vardır: orduya katıl, silahların kullanılmasını öğren ve onları yönetici sınıflarına karşı çevir. Ancak tabii ki, nükleer silahlar birer iç savaş silahları haline getirilemezler, zira bunlar işçileri ve kapitalistleri birbirinden ayırt etmeden ve birlikte mahveder. Yalnızca bu örnek dahi, nükleer silahlanma yarışının dünyada gerçekten bir şeyler değiştirdiğini göstermeye yeter. Gerçekten de, eğer bilim adamlarının uyarılarını dikkate alacak olursak, bir nükleer dünya savaşanın önlenmesinin dünya devrimci hareketinin en önde gelen stratejik hedeflerinden biri olduğu sonucuna ulaşırız." (E. Mandel, Barış İçinde Birlikte Yaşama ve Dünya Devrimi, s. 40)