Sanatçılar sahne alıyor... 'Ne iyi tesadüf'
'Bildiri: 'Biz savaş ölüleriyiz/ Bundan böyle karşı karşıya değiliz/ Bildiririz...' Özdemir ASAF
Tarih insanlığın önüne çözebileceği sorunları koyar. Tarihsel-siyasal tecrübelerle sabittir ki, insanların, halkların tarihlerini yapmaları için koşullar kadar, karşı çıkılanları değiştirecek öznelerin oluşması da gerekir. 'Ötekileştirme' ve 'iç ve dış düşman' üzerinden, kendi dışındaki kavimleri, dilleri, yaşam ve inanış biçimlerini inkâr eden egemenler, 'Tarihi olay!' deyimini cümle içinde kullandıkça şüphelenmeyi huy edindim. Egemenler için sistem sürekli tehlikede olması, devletlerin doğasındandır. Bu bağlamda da politik resmi dilin ve onun izdüşümü 'muvazzaf sanatçı' dilinin özgürlük ve adalet taleplerini yok sayması da, resmi tarihin doğasındandır. Cumhuriyet'i alkışlarla ve hamasetle kurmayı huy edinenler, daha başından beri 'Başka türlü bir şey benim istediğim' diyerek karşı çıkanları, 'Esas duruş, mülkün temelidir' (Ece Ayhan) mantığıyla yenmeye çalıştılar. 'Tarihi olay', 'tarihi eşik!' gibi cümlelerle arama soru mesafesi koymam, söylemini ve eylemini mutlak doğru olarak biçimlendiren resmi tarihlerin sorunları ve nedenlerini ıskalayarak dil ve pratik kurmasına itirazımla ilgilidir. 'Hayır'a ve 'evet'e gözü kapalı kayıt yaptırmayan, sanatın ve muhalif politikanın içermesi gereken ihtiyat payından, diyalektik bir şüpheden söz ediyorum... Hal böyle olunca, 'açılım' sözcüğü etrafında egemenlerce kurulan cümlelere, evet'in ve hayır'ın ötesinde bir dil ve pratik teorisi ve pratiği ile yaklaşmak gerekiyor.
Kürtlerin onurlu barış talepleri bir kenara bu ülkenin demokratlarının, sosyalistlerinin, feministlerinin, anarşistlerinin, sivil itaatsizlerinin, vicdani retçilerinin yıllardır bedeller ödeyerek, Barış kavramı etrafında yığınak yaptıkları tarihin kütük defterinde kayıtlı. Egemenlerin, hükümetlerin 'açılım' taktilerine-stratejilerine rağmen, yıllardır adalet ve özgürlük talebinin parçası olarak sürdürülen Barış çabalarının sanatçıları da harekete geçirdi. Tarihi sorunun ortaya çıkardığı sonuçları bilen sanatçılar, daha öncekilerden el alarak ama yeni bir şey yapma çabası içine girdiler. BGST'nin çağrısıyla (Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu bir araya gelerek bizi çoğaltacak ilk cümlelerimizi kurmaya başladık... (Can Yücel gibi söylersek; 'Ne iyi tesadüf!') 'Savaş ile barışın Araf'ı olmaz. Hayat dururken ölüm savunulmaz. Sussun silahlar, biz barış istiyoruz. Barış, sadece silahın susması, kanın durması, gözyaşının dinmesi değildir. Barış sevmektir. Korkmadan konuşmak; kızmadan dinlemek, nefret etmeden bakabilmektir' cümlesinden başlayarak dillenmeye başladık... Sonra, ilk bildiririn ardından imzalar gelmeye, başladı. Bir ayı aşkın süredir sürdürülen bu çabaların sonucunda, 'Türkiye'de barış talebini yaygınlaştırmak, demokratik hakların şartsız uygulanmasını savunmak, başta Kürt sorunu olmak üzere ülkedeki sorunların barışçı bir yaklaşımla çözümüne katkı sunmak amacıyla bir araya gelen sanatçılar BARIŞ İÇİN SANAT GİRİŞİMİ'ni kurdular' diyerek cümlemizi genişlettik. Konserler, gösteriler, performanslar ve gösterimler düzenleyerek akan kanın durması ve toplumsal barış' için diyalog hedefleyen, şair, yazar, müzisyen, ressam, plastik sanatçı, dansçı, oyuncu, tiyatrocu, sinemacı ve kültür çalışanlarından oluşan girişim, ortak metnini 19 Ekim Pazartesi günü, saat 11.00'de, Cezayir Restaurant'ta (Hayriye Cad. No: 12, Galatasaray Lisesi Arkasındaki Sokak, Galatasaray/Taksim) basın toplantısıyla kamuoyuna açıklama aşamasına geldi... ('Ne iyi tesadüf')
Ne var ki, kendini AKP'ye veya kısa günün k�rına zamanlamış 'Zaman' gazetesi, bu girişimi 'AKP politikalarına' monte etme çabalarıyla demagojinin ötesinde, ruh dünyalarının tezahürü olarak haberleştirdi. ('Ne aksi tesadüf!' Can Yücel) Zaman'ın zamane medyumlarının bu zamane taktikleri veya olası başka adlandırmalar, yakıştırmalar karşısında panikleyemeyecek kadar hayatın içindeyiz. Sanatın vaadi ile egemenlerin vaatleri arasındaki nitelik farkını, bu tür çabaların Cemal Süreya'nın, 'Barış demiştir ve güvercin tıkmışlardır boğazına' dizelerindeki mihneti bilenler taifesindendirler. Kendimizi çok yakın veya çok uzak hissedelim, 'taraftar' değiliz ama Barış'tan, özgürlükten, adaletten yana tarafız. Ezilenden, dili, kimliği, inancı, yaşam biçimi yok sayılandan, baskı altına alınandan yana tarafız... Bu bağlamda, Barış'a yüklenen tarihsel, politik, sanatsal anlamların ve pratiklerin, AKP'nin zihniyet dünyasıyla (Bu arada AKP karşıtlığı üzerinden en kaba milliyetçilik ve ırkçılık yapan zihniyet dünyalarıyla) esastan çeliştiği malumun ilamadır. Sanatçılar, iktidarlara, hükümetlere ve resmi tarih çoğaltıcılarına karşı işaret ve itiraz parmaklarını yitirmeyenler kavmindendirler. ('Yangın kavmindeniz ne giysek alev' Hulki Aktunç). Kaldı ki, kimi tarihsel eşiklerde bizim mahallenin çocuklarının cümleleriyle egemenlerin cümlelerinin çakışmasının, esastan çakışma anlamına gelmediğini bilen bir sanatsal-politik görgü içinden geliyoruz. Dahası böylesi durumlar, mücadelelerin kazanımları kaleminden olduğu için, siyasi-sanatsal kompleks oluşturmaz. Tersine bu tür olgular, egemenleri kendi cümleleriyle de 'suçüstü' yapmanın veya daha ileriye zorlamanın dinamiği olarak okunmalıdır. Kıymetli ve müjdeli bir kavram olan Barış'ı, bu sihirli ama bir o kadar da kirletilmiş sözcüğü cümle içinde kullandığımızda, tarihsel, güncel ve geleceğe ait bir soru, sorun olan bir olgudan da söz ediyoruzdur. Sanatçıların yapmaya çalıştıkları şey, farklılıklarımızı bilerek, ortaklaştığımız cümlelerin sahici karşılıkları olan pratikler kurarak Barış'a daha çok yer açmak ve giderek egemen kılmaktır. Sanatçılar, Ece Ayhan'ın deyimleriyle 'Kötülük toplumu' ve 'kötülük dayanışması' karşısında 'iyilik dayanışmasından' ve 'iyilik toplumundan' yanadır. Çiçek nasıl tohumunun içinde gizliyse, politika da tarihsel-sanatsal söylememizin içinde gizlidir. (Barış'tan söz ederken politika biliyoruz ama bilmezlikten geliyoruz!) Bu girişim, etik, estetik ve politik bir duruşla hem kendi içinde hem de kamusal alanda çoğalmak ihtiyacının ürünüdür. Tarihsel ve güncel bir ihtiyaçtan, bu coğrafyadaki somut bir dertten yola çıkılsa da, Barış'ın tüm zamanlara ait dünya tarihsel bir talep olduğunun, geçmişle hesaplaşarak günü ve geleceği kurmayı içerdiğinin bilincindeyiz.
Resmi tarihin, bu coğrafyadaki kötülükleri unutturmanın yeni bir yolu olarak dillendirdiği 'Eskiden halklar gül gibi geçinirlerdi!' demagojik söylemini bir kenara, 'Barış' dediğimizde bir yanıyla bilmediğimiz bir şeyi konuştuğumuz unutulmamalı. Siyasal, toplumsal bilinçaltlarımız, duygusal bagajlarımız çatışmalı toplumun verileriyle dolu. Bu bağlamda, bu tür sanatsal çabaları, kendi içimizde de barış dilinin ve pratiğinin yeniden öğrenildiği, yeniden sınandığı ve yeni sahiciliklerin kurulduğu an'lar ve süreçler olarak görmek mümkün. Sanatçının barış imgesi ve gerçeğine yükledikleri anlam, an'ı ıskalamadan, ne var ki, görüntülere teslim olmadan, onun ötesinde, dışında ve hatta karşısında bir sanatsal-politik tasavvurdur. Can Yücel'in 'dili bilmek gerek ve dibi bilmek gerek' dizesini günümüze tercüme ederek, dipte seyredenleri göstermek, savaşın neden ve sonuçlarını oluşturan delilleri açığa çıkarmak, egemenlerin politikalarının günceli kutsayan araçsal dilinin ötesinde bir sanat dilinin oluşturulması gerçek bir ihtiyaçtır. Can Yücel; 'Sade yazı yazarken değil, konuşurken de/ Çifte dikiş vuracaksın anlama!/ Dikişin biri bugün için, ama/ Asıl önemlisi, öbür dikiş kalacak yarına!...' demişse, sanatçılara düşen, Barış'ın güncel ve gelecek anlamına çifte dikiş vurmak ve hayatı buna göre estetize etmektir...
Sözün burasında, söz savaştan ve barıştan açılmışken, kuşlama yapmaya ne dersiniz:
Savaş kaç, barış tut! Savaşın neresinden dönersen kâr!
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
