Teorik ve Politik Evrimim (18 ve son) - 1990’lar ve 2000’ler – Uygarlık Programı, Uluslar, Din ve Üstyapılar Teorisi

Ama Üretici Güçlerin tarafsız olmadığı sorunundan hareketle ulaşılan, bu uygarlığın hiçbir şeyinin tarafsız olmadığı ve sınıfsız topluma gidişte kullanılamayacağı sonucu, program anlayışında köklü bir devrim gerektiriyordu.

Klasik programlar sadece mülkiyet ilişkileri ve siyasi biçimdeki değişiklikleri içeriyorlardı. Ama bu uygarlığın maddi araçları ve örgütlendiği biçimler de sınıfsız topluma geçişte kullanılamayacağından programımız sadece üretim ilişkileri ve siyasi biçimi kapsamakla yetinemezdi, program artık başka bir uygarlığı taslaklaştırmak zorundaydı.

Ama başka maddi araçlar, başka örgütlenme biçimleri, başka ürünler demek aynı zamanda bir bir değer yargısı da demektir.

Bu durumda devrimci bir partinin, bu gün var olan toplumun bütün örgütlenmesinin, yapısının dayandığı değer yargılarını karşıya alıp başka bir değer yargıları sistemini savunması gerektiği sonucu ortaya çıkıyordu.

Bu da var olan bütün klasik sosyalist ve işçi hareketinin politikasını ve mücadelesini tümüyle gözden geçirmeyi gerektiriyordu.

Böylece sosyalist hareketin örneğin daha fazla tatil günü için değil, tatili ve işteki yabancılaşmayı hedefe alması gerektiği; emeklilik için değil, yaşlılıkta üretimden kopuk yaşlılar gettosuna tıkılmayı hedefe alması gerektiği gibi programının da kökten değişmesi gerektiği ortaya çıkıyordu.

Böylece yeni sosyal hareketler ve sorunlarını çözme çabaları, Üretici Güçlerin tarafsızlığı gibi sorunlar ve eleştirilerden hareketle beni başka bir uygarlığı programlaştırma, program anlayışında, dolayısıyla stratejide kökten değişiklikler gerektiği sorunuyla karşılaşıyordu[1].

Yeni bir uygarlık programı sorunuyla Yeni Sosyal Hareketler bağlamında karşılaştığımdan, bu yeni bir uygarlık programının yeni sosyal hareketlerin ortaya koyduğu sorunlara bir cevap olması gerektiği gibi bir kanım vardı. Dolayısıyla yeni bir uygarlığın programlaştırılması sorusunun cevabını, Yeni Sosyal Hareketleri var eden sorunlarda arama eğilimi gösteriyordum. Özellikle Günlük Hayat alanında yoğunlaşarak bir başka uygarlığı taslaklaştırma yolunda ipuçları yakalayabileceğimi düşünüyordum.

Böylece seksenlerin sonuna doğru Yeni Sosyal Hareketlerin ortaya koyduğu sorunları çözme çabaları sonunda, önüme, eski program anlayışlarından farklı başka bir uygarlığın tasavvuruna dayanan bir uygarlık programı hazırlama görevi çıkmış bulunuyordu.

Doksanlı yıllar boyunca teorik ilgimin merkezinde bu başka bir uygarlığın programlaştırılması sorunu bulundu. Bu çabaların somut sonucu, doksanlı yılların sonunda, yirmi birinci yüzyıla girerken, Yirmi Birinci Yüzyıl İçin Bir Manifesto gibi yazdığım ve Marks-Engels'in yazdığı Manifesto'ya öykündüğüm, Geleceği ve Geçmişi Kurtarmak adlı metin oldu.

Başka bir Uygarlık Programı sorununun cevabının ise Yeni Sosyal Hareketler veya Günlük Hayat alanında değil Ulus ve Din kavramlarında olduğunu ve cevabı yanlış yerde aradığımı, ancak on beş yıl sonra Ulus ve Din'in Marksist bir teorisini taslaklaştırdığımda görebilecektim.

*

Toparlarsak. Kabaca seksenlerin ortasına kadar teorik ilgimin merkezinde üç heretik geleneğin katkılarının uyumlu bir sistem içinde toparlanması bulunuyordu. Bunu iyi kötü başardığımı düşünüyordum. 

Doksanlı yıllara kadar ise teorik ilgimin merkezinde "Yeni Sosyal Hareketler"in gerek varlığının, gerek onları var eden nedenlerin, gerek onların ortaya attıkları sorunların ve yaptıkları katkıların uyumlu bir kavram sistemi içinde toparlanması ve açıklaması bulunuyordu. Bu sorunu da iyi kötü çözdüğümü düşünüyordum.

Ayrıca bu çabaların sonuçları birbiriyle de uyumluydu ve birbirini tamamlıyorlardı.

Doksanlı yıllardan itibaren ise, ulus, uluslar ve ulusçuluk sorununu bu teorik kazanımlarla uyumlu bir sistem içinde toparlama ve açıklama çabası, bir uygarlık programı sorunuyla birlikte teorik ilgimin merkezine geçti.

Ulus ve ulusçuluk sorununun teorik ilgimin merkezine geçmesinde Doğu Avrupa'nın çöküşüyle birlikte, Tarihin sanki yirminci yüzyılın başında kaldığı yere döner ve kaldığı yerden devam eder gibi bir yol izlemesinin, yani ulusal hareketlerin ve ulusların boğazlaşmalarının dünyanın gündemini kaplamalarının belli bir etkisi vardı. Ama esas nedenler doğrudan politik faaliyetimin ortaya çıkardığı sorunlardaydı.

Seksenli yıllar boyunca Türkiye'ye yönelik politik faaliyetim, o sıralar Stalinizmi ve Uluslararası sosyalist ve işçi hareketinin tarihini bir şekilde gündeme alıp tartışmaya başlamış Türkiye soluna, Yeni Sosyal Hareketlerin ortaya çıkardığı teorik sorunları ve bunların önemini anlatma çabalarından ibaretti[2].

Bu biraz Müslüman mahallesinde salyangoz satmak gibiydi. Bu sorunlar işçi sınıfını, komünist hareketin tarihini veya Stalinizmi yeni keşfetmeye başlamış Türkiyeli sosyalistlerin ufku dışında kalıyordu. Troçkist denilenler ise, bu konuları tartışanların yakında kitleler halinde "imana gelip" Troçkist olacaklarını bekliyorlardı. Onların namazı zaten kılınmış olduğundan, bu gibi sorunlarla ilgilenmezlerdi. Bu nedenle bu çabalar yankısız kalmaya mahkûmdu ve yankısız kaldı.

Duvar'ın çöküşüyle birlikte sol diye ne varsa bitince, Türkiye'de az çok bir dinamizm ve yükselme eğilimi gösteren hareket Kürt hareketi kalmıştı. Bu durumda Türkiye'ye yönelik politik çalışmada yapabileceğim tek şey, bu harekete destek vermek olabilirdi. Bu desteğin egemen ulusun içinden yapılmasının ayrıca bir örnek olarak da çok önemi vardı.

Böylece Türkiye'deki mücadeleye ilişkin olarak, Kürt Ulusal Hareketi ve sorunları, bu politik destek nedeniyle Uluslar ve ulusçuluk konusunun teorik ilgimin merkezine geçmesinde kanallardan birini oluşturuyordu[3].

Ama ikinci bir kanal daha vardı ve bu Avrupa'daki göçmen azınlıklar veya siyah hareketi ve onun sorunlarıydı.. Avrupa'da yaşayan bir yabancı olarak aynı zamanda Avrupa'daki göçmenler ve siyahlar hareketi içinde de yer alıyor ve politik bir çalışma içinde bulunuyordum.

Ve henüz doğma eğilimi gösteren bu hareket de bir Yeni Sosyal Hareketler kategorisinden bir hareket olduğundan, Yeni Sosyal Hareketler ile ilgili yukarıda anlatılan teorik çabalar, bu alandaki politik çalışmalar ile karşılıklı bir ilişki içinde gelişiyordu.

Yabancılar hareketi içinde sosyalist ve radikal bir kanat oluşturmaya çalışıyor ve böyle bir çizginin programatik, stratejik, taktik ve örgütsel sorunların açıklığa kavuşturulmasına çalışıyorduk[4].

Yeni Sosyal Hareketler ortak bir kavram sistemi içinde toparlanabildiğinden, Siyahlar ya da Göçmenler hareketi içinde yaşanılan deneyler ve ulaşılan sonuçlarının gerekli değişiklikler yapıldığında diğer Yeni Sosyal Hareketlere, örneğin Kadın veya Ulusal Kurtuluş Hareketlerine veya Çevre hareketine de kolayca aktarılabileceği görülüyordu.

Bu bağlamda, yabancılar hareketi içinde şöyle bir çizgiyi savunuyorduk: Avrupa'daki siyahlar veya yabancılar eşit haklara sahip olmalı, ırk ayrımcılığına uğramamalıdırlar. Ama bunun için, yalnız Türkiyelilerin mücadelesi yetmez, tüm göçmen ve siyahların mücadelesiyle  birleşmeleri gerekir. Sadece Türkiyeliler olarak yapılacak mücadele veya lobi çalışması başarısızlığa mahkumdur ve son duruşmada Türk devletinin dış politikasının veya diplomasisinin basit bir aracı olarak kalır ve manüplasyonlara yatkındır.

Ama sadece yabancılar ve siyahlar olarak mücadele de yetmez, çünkü yabancılar nüfusun küçük bir bölümüdür. Nüfusun çoğunluğunu kazanmaları veya en azından tarafsızlaştırmaları veya hayırhah bir tutum almalarını sağlamaları gerekir. Ne var ki, yerli nüfus doğrudan çıkarları bakımından yabancıların eşit haklı olmasından doğrudan çıkarlı değildir.

Bu durumda onların kazanılması başka bir yol izlemelidir. Yabancılar veya siyahlar, beyazların karşısına başka bir değerler sistemiyle çıkarlarsa onların desteğini alabilirler. O halde yabancılar kendilerini yabancıların talepleriyle sınırlamamalı, toplumun karşısına bütünsel bir alternatif programla çıkmalıdırlar diyorduk ve somut bir politik stratejiden hareketle de tekrar başka bir uygarlığı taslaklaştırma sorunuyla yüz yüze geliyorduk.

Ne var ki esas hedef, yabancıların Avrupa'da uğradığı ırk ayrımcılığına ya da eşitsizliğe son vermek olarak kalıyor, program, strateji, taktikler ve örgüt biçimleri bu hedeften hareketle şekilleniyordu.

Seksenli yılların sonunda, Doğu Almanların dünyanın imtiyazlıları arasına katılmak için Duvar'ı yıkmaları, eşitlikçi bir toplum uğruna savaşmak istememeleri, "Biz Halkız"dan bir harfi tarif değişimiyle "Biz bir Halkız"a geçmeleri eski hedef ve problem koyuşlarının bu günkü dünyaya uymadığı kanısını doğurdu.

Hele Doğu Almanlarla aynı şeyi yapmak isteyen Arnavutların veya Doğu Almanya'da çalışan Vietnamlı ve Mozambikli işçilerin apar topar geri fırlatılmaları gibi gözlemlerin sonuçları üzerine düşününce tüm görüşleri olmadı baştan gözden geçirmek gerektiği ortaya çıktı.

Birden bire o ana kadar izlediğimiz eşit haklar mücadelesinin artık gerici bir karaktere büründüğünü gördük. Çünkü bu, Doğu Almanların yaptığını yapmak gibiydi. Avrupa'da diğer Avrupalılarla eşit haklar için mücadele etmek, yeryüzünden ayrıcalıkları kaldırmak değil, dünyanın imtiyazlıları arasına katılmak için mücadele etmek anlamına gelirdi. Bir sosyalist ise bunun için mücadele edemezdi. O halde yabancılar hareketi içinde başka bir program ve strateji savunmak gerekirdi. Ayrıcalıklılar arasına girmek değil, ayrıcalıkları yok etmek. Avrupalılarla aynı haklar için değil, Avrupalılığı yok etmek program olmalıydı.

Yani bu kendimizi Avrupa'nın mı yoksa dünyanın siyahlarının mı bir parçası olarak gördüğümüz sorunuydu. Bizler dünyanın siyahlarının Avrupa'daki parçası olarak davranmalı, program, strateji ve taktik ve örgütlerimizi böyle oluşturmalıydık. Avrupalıların en kötü haklara sahip bölümü olarak değil, dünyanın siyahlarının daha imtiyazlı bir bölümü olarak görmeliydik. Kaderimizi beyaz değil siyahlarla birleştirmeliydik[5].

Soruna böyle bakınca, Irkçılığın dünyada bir tehlike değil, bir realite[6] olduğu ortaya çıkıyordu. Bunun görülmesini engelleyen, insanların ulusal devlet ve sınırları var oluşun tek mümkün biçimiymiş gibi görmeleriydi. Artık ulusçuluk ve ulusal sınırlar, Avrupa'da olduğu gibi, en demokratik biçimlerinde bile, dünya çapında bir ırk ayrımcılığının, dünyanın siyahlarını bir Bantustanda tutmanın bir aracıydı. Dolayısıyla artık ırkçılığa karşı mücadele uluslara ve ulusal sınırlara karşı olmalıydı.

Yabancılar (siyahlar) hareketinin stratejisi ve ırkçılığa karşı mücadelenin sorunları, ulusal sınırlar yeni apartheit düzeninin, ırkçılığın sınırları olduğundan, bizi doğrudan uluslara ve ulusal sınırlara karşı mücadele sorunuyla, dolayısıyla bir teorik sorun olarak uluslar ve ulusçulukla ikinci bir kanaldan yüz yüze getiriyordu.

Böylece Türkiye'de Kürt hareketini Egemen ulusun içinden desteklemek; Avrupa'da bir siyah veya yabancı olarak Dünyanın siyahlarının mücadelesini desteklemek, bizi iki kanaldan Ulus ve ulusçuluk sorunuyla karşı karşıya getiriyordu.

Ama bu iki kanal ve ortaya çıkardığı sorunlar sadece Ulus ve Ulusçuluk sorunuyla değil, aynı zamanda devrimci mücadele ve hareketin bir çok stratejik ve programatik sorununu da gözden geçirmeyi gerektiriyordu. Bu nedenle başlangıçta dikkatim doğrudan ulus ve ulusçuluktan ziyade, bu sonuçların gözden geçirilmesine yönelik oluyordu. Ulus ve Ulusçuluk konusuna geçmeden önce, bu sorunlar kısaca özetlenebilir.

*

Zengin ve fakir ülkeler arasındaki farkın muazzam boyutları dünya işçi sınıfının bölünmüşlüğü anlamına geliyordu[7] ve bunun sonuçları üzerine düşünülünce bütün bilinenler alt üst olduğu görülüyordu.

Dünyada zengin ve yoksul ülkeler arasındaki fark öylesine büyüktü ve yoksullar öylesine büyük bir kitleydi ki, her eşitlikçi devrimin hedefi olan, dünya çapında zenginlik ve yoksulluk farklarına son vermek veya bunları asgariye indirmek, zengin ülkelerin işçilerinde bu günkü konumlarından bir geri gidiş anlamına gelirdi[8].

Bu durumda, doğrudan ekonomik çıkar bakımından, zengin ülkelerin işçilerinin dünya çapındaki eşitlikçi bir düzenden çıkarı yoktu.

Ama bu olgu o güne kadar üzerine kafa yorulmamış, olası görülmemiş başka sonuçları ortaya çıkarıyordu.

Marks, Engels, Lenin, Troçki vs. hiç biri, ileri ülkelerin işçilerinin eşitlikçi bir toplumdan çıkarlı olmayacakları bir durumu var saymamışlardı. Onlar hep bu işçilerin dünya çapında eşitlikçi bir düzenden çıkarlı olacağı var sayımına dayanmışlardı. Sosyalizm de bu nedenle mümkün görülüyordu. Avrupa ve Amerika işçilerinin dünya çapında eşitlikçi bir düzen için mücadele edecekleri var sayılıyordu. Onlar istemediği takdirde sosyalizm olamazdı.

Klasik Marksistlerin akıllarına bile getirmedikleri ise şimdi bir gerçekti. Dünyanın siyahları dünya çapında eşitlikçi bir düzen isteyebilir ama yapamazdı. Beyazları ise yapabilir ama istemezdi.

Eğer Marks-Engels, Lenin, Troçki'ye bu durum sorulsaydı bu umutsuz bir durum, böyle bir durumda sosyalizme geçilemez derlerdi. Şimdi olan tam da bu hiç akla bile getirilmeyendi.

Bu umutsuz durumda sosyalistler olarak umutsuz bir savaş yürüttüğümüzün bilincinde olmalıydık[9]. Durumun umutsuzluğunu gizlememeliydik ve bütün program ve politikamızı bu umutsuzluktan hareketle tanımlamalıydık. Öncelikle, sosyalizm uğruna mücadele durumun umutsuzluğunu veri kabul ederek işe başlamalıydı. Bu önceki, umuda dayalı sosyalizm anlayışlarının tam zıddına geçiş anlamına geliyordu.

Ama hiçbir şey yüzde yüz belirli olamayacağı için, tam da o belirsizlik nedeniyle, küçük bir olasılık bulunuyordu sosyalizm için. Dolayısıyla sosyalizm için mücadele, bu belirsizliğe ve küçük olasılığa dayanma durumundaydı[10]. Eskiden ise tarihin tekerleğinin sosyalizmden yana döndüğü veya devrimin de barbarlık kadar güçlü ve eşit düzeyde bir olasılık olduğu var sayılıyordu.

Artık sosyalizm, "bilimsel" değil, "ütopik" olmalı ve bir ahlaki seçime dayanmalıydı. Bilimsel olarak pek ala insanlığın hiç de sosyalizme doğru gitmediği, yok oluşa gittiği kanıtlanabilirdi. Tarihin ve toplumun yasaları bizden yana değil, bize karşıydı.

İnsanlar, özellikle zengin ülkelerin işçileri ve halkı, artık doğrudan ekonomik çıkarlarıyla değil, bir ahlaki seçim olarak sosyalizme çağrılmalıydı[11]. Eskiden sosyalistler esas olarak refahta eşitlik öneriyorlardı, artık yoksullukta eşitlik önermeliydik.

Bu ise yine başka bir uygarlık ve değerler sistemi sorununu gündeme getiriyordu.

Böylece birbirinden ayrı üç koldan başka bir uygarlığın programlaştırılması sorunu ortaya çıkıyordu. (1) Bu uygarlığın maddi araçlarının, yapısının ve organizasyonlarının sınıfsız topluma gidişin araçları olamayacağı; (2) siyahların dünyanın beyazlarını kazanması gereği; (3) Sosyalizmin artık zenginlikte ve refahta değil yoksullukta eşitlik önerebileceği ve sosyalizmin bir ahlaki seçim olması gerektiği.

*

İşçi Sınıfının dünya çapında Siyah ve Beyaz bölünmüşlüğü, sürekli devrim perspektifini ve sürekli devrimin iki ayağında da yok ediyordu.

Geri ülkedeki sosyalist devrim, dünya çapında sosyalist bir toplum idealiyle, dolayısıyla ulusal devletlere ve sınırlara karşı harekete geçtiği an, bu programıyla bile ileri ülkelerdeki beyaz işçinin çıkarları için bir tehdit anlamına gelecekti[12]. Dolayısıyla Lenin ve Troçki'lerin, geri bir ülkede devrim yapıp ileri ülkelerin işçilerine yardımcı olma stratejisi anlamını yitirmiş bulunuyordu. Geri ülkedeki bir devrim sadece ileri ülkelerdeki işçilerin o eşitlikçi devrimi boğma arzularını harekete geçirebilir veya onlar bu yönde hükümetlerini desteklerlerdi.

Ama bu durum, Sürekli Devrim'in öbür ayağını da yok ediyordu. Yoksul ülkelerin işçileri her hangi bir şekilde iktidara geldiklerinde (bir an için Doğu Avrupa'nın yıkılışının yarattığı demoralizasyon ve aynı filmi bir kere daha görme kaygısı bir kenara bırakılsa bile) ileri ülkelerin işçilerinin yardıma gelmeyeceklerini hatta kendilerine karşı duracaklarını bileceklerinden sosyalist dönüşümlere geçmeyecekler, kendilerini sadece demokratik görevlerle sınırlayacaklar demekti.

Bu durumda devrimin gidişi, adeta "Süreksiz Devrim" karakteri taşıyacaktı. Dünya işçi sınıfının siyah beyaz bölünmesinin ortaya çıkardığı bu "Sonuçlar ve Olasılıklar"a, Troçki'ye atfen "Süreksiz Devrim" denilebilirdi.

Güney Afrika'nın girdiği evrim bu eğilimi doğruluyordu. Nikaragua'da Sandinistlerin iktidardan uzaklaştırılması da bir anlamda bu çıkarsamanın doğrulanmasıydı. Hatta Doğu Avrupa'daki gelişmeler bile bir anlamda bu kendini demokratik görevlerle sınırlama olarak görülebilirdi. Daha sonra Brezilya'da İşçi Partisi ve Lula iktidarı, Venezüella gibi ülkelerde de gerçekleşen ve şimdi de "21 Yüzyıl Sosyalizmi" denerek vaftiz edilen gelişmeler de bu öngörülen eğilimin bir gerçekleşmesiydi.

Bu işçi ve emekçi iktidarlarının kendilerini demokratik görevlerle sınırlaması, yüzyılın başında Pavrus'un öngördüğü, kısmen İsveç veya Avustralya gibi ülkelerde gerçekleşmiş olan, İşçi iktidarı altında kapitalizm ve demokratik dönüşümler yolunun yeni bir versiyonuna yol açardı.

Bu iktidarlar, kapitalizm altında işçiler için belli haklar ve demokratik karakterde dönüşümler anlamına geleceğinden, son duruşmada o ülkedeki kapitalizmi ve burjuvaziyi güçlendirirlerdi. Hatta bu bir anlamda yarı emperyalist güçlerin ortaya çıkması anlamına gelirdi.

*

Gerçekten de bu "Süreksiz Devrim" eğilimi, Türkiye gibi bir ülkeye uygulandığında, Güney Afrika'nın da gösterdiği gibi, kendini demokratik dönüşümlerle sınırlayan bir işçi veya halk iktidarı, fiilen bu ülkenin politik, kültürel, askeri etkisinin nüfus bölgesinin genişlemesi; yani barışçıl yollarla emperyalist yayılması anlamına geleceği görülüyordu.

Bu durumda, sosyalistler için ortaya bir açmaz, bir paradoks çıkıyordu.

Demokratik devrim, örneğin Kürt halkının uğradığı ulusal baskıya karşı mücadele ve Kürt halkının mücadelesinin desteklenmesi fiilen, o ülkenin burjuvazisine hizmet eden bir anlam kazanıyordu[13].

Ama bu sonuca yol açar diye demokratik mücadeleyi desteklememek de olmazdı. Tarafsızlık, fiilen gerici askeri bürokratik kastın desteklemek anlamına gelirdi[14].

Keza açmaz dünya ve ülke ölçütlerinde politika yapma veya sekt olarak kalma biçimlerinde de ortaya çıkıyordu.

Bir ülke çapındaki demokratik mücadeleye verilen desteğin, fiilen o ülkede kapitalizme ve burjuvaziye yaramasından, bir ülke çapında artık sosyalist politika yapılamayacağı, sosyalist politikanın ancak dünya çapında yapılabileceği anlamına geliyordu[15].

Ama Politik mücadeleyi sosyalist bir hedefe yönelik olarak dünya çapında beyazlığı ortadan kaldırmak, ulusal sınırları yıkmak talebine yöneltmek ise, fiilen ülkeler çapındaki politik mücadelelerin kalmak, bir propaganda mahfilciği, bir sekt olarak kalmak demekti. Sekt olarak kalmamak için, ülke ölçüsündeki demokratik mücadeleye katılmak ise, son duruşmada fiilen kapitalizme ve burjuvaziye hizmet anlamına geliyordu.

Bu açmazdan nasıl çıkılabilirdi?

Her şeyden önce bu açmazın açıkça koyulması gerektiğini savunuyordum[16].

Kendi sosyalist hedeflerimizi de açıkça koymanın yanı sıra ve demokratik mücadeleye desteğimizin sonuçlarının da aslında son duruşmada kapitalizme ve burjuvaziye hizmet edeceğini de açıkça koymanın bu açmazı nispeten ortadan kaldırabileceğini düşünüyordum. Çünkü her devrimde ve radikalleşmede bir de hesaplanamayacak bir moment vardır. Eğer köklü bir demokratik devrime öncülük edilebilse, sosyalist hedefler ve açmazlar da baştan açıkça söylenmiş ve savunulmuşsa, pek ala devrim bir ölüm parendesi daha atıp, dünya çapında bir sosyalist programla ve başka bir uygarlık tasarısıyla ortaya çıkabilirdi. Bu zayıf da olsa bir olasılık olarak bulunuyordu. Ama bütün bunların olabilmesi için her şeyden önce açıkça bu açmazları koymak gerekiyordu.

Tabii bu demokratik hedeflerin son duruşmada burjuvaziye ve kapitalizme hizmet etmesi aynı zamanda bu taleplerin burjuvazi ya da akıllı Türk milliyetçileri tarafından savunulabileceği anlamına da geliyordu. Yani sosyalist olarak savunulan bütün demokratik talepler bir burjuvanın, bir akıllı Türk milliyetçisinin çıkarı açısından da savunulabilirdi. Ve tam da böyle olduğu gösterilerek de bu açmaz bir ölçüde olsun aşılabilirdi.

Bu düşünceyle örneğin Kürt hareketini desteklemek için Özgür Politika'ya yazdığım yazılarda, sosyalistlerin savunduğu bütün demokratik taleplerin, bir Türk milliyetçisi tarafından da savunulabileceğini göstermek için, "Bir Türk Milliyetçisi Olarak" alt başlığıyla yazılar yazıyor, sonra da bir sosyalist olarak bizzat o yazılarda savunulan görüşleri eleştiriyordum. Böylece açmazı aşmanın somut bir örneğini vermeye çalışıyordum.[17]

Bu aşamada henüz farklı ulusçulukların; toprağa dayanan ve tarihsiz, nispeten demokratik ulusçuluklar ile bir dile, etniye, soya, tarihe dayanan gerici ulusçulukların farkını göremiyordum. Demokratik bir devrimin aynı zamanda farklı bir ulusçuluk tanımı anlamına geleceğini, yani ulusun tanımından dili, dini, etniyi, tarihi çıkarmak anlamına geleceğini göremiyordum.

Bunun nedeni ise, Marksizm'in içindeki bir çelişkiydi. Demokratik bir Cumhuriyet ile Ulusların Kaderini Tayin Hakkı'nın farklı ulusçuluk anlayışlarına dayandığını göremiyordum. Göremeyişimin nedeni Marks-Engels-Lenin-Troçki gibilerin bu çelişkiyi taşımaları ve onlarda böyle bir çelişki olabileceğini aklıma bile getirmememdi. Onların üzerimdeki muazzam manevi otoritesi nedeniyle bu çelişkiyi görmem ve çözmem çok uzun zamanımı alacaktı.

*

Marks-Engels, Lenin ve Troçkilerin denenmiş manevi otoritesini tartışma konusu yapmayı aklımdan bile geçirmediğim için elbette her sosyalist gibi "Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı"nı savunuyor, somut olarak da Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı için her türlü desteği sunuyordum.

Ne var ki, bunu bütün Türkiye'deki sosyalistlerden farklı olarak, tam da Marks, Engels, Leninlerin otantik kavrayışına uygun olarak, bir ulus olup olmama bağlamında değil, Demokratik bir Cumhuriyette, devletin bürokratik ve militer olmaması, demokratik bir örgütlenmeye dayanması bağlamında, özgür komünlerin birliği olarak örgütlenmenin kendiliğinden bir sonucu olarak savunuyordum[18]. Yani gerçek bir demokratik cumhuriyet özgür komünlerin gönüllü birliği olacağından[19], fiilen bir tek köyün bile ayrılma hakkı olur, ayrılmak isteyen bir köyün bile ulus olduğuna dair bir kanıt getirmesi gerekmez. Dolayısıyla Demokratik bir Cumhuriyet fiilen ulusların kaderini tayin hakkı anlamına da gelir[20].

Bu yaklaşım, aslında Erfurt programı eleştirisinde Engels'in yaklaşımı veya Lenin'in yaklaşımının[21] ta kendisiydi ve Türkiye'deki ulusal sorun tartışmalarında, ulusal sorunun çözümünün, hiç ele alınmamış ve anlaşılmamış bir boyutuydu. Bu bakımdan neredeyse bütün Kürt ve Türk solundan farklı ve otantik biçimiyle klasik Marksist bir tutum içindeydim[22].

Bu yaklaşıma uygun olarak da, Kürt Ulusal Hareketini bir yandan desteklerken, diğer yandan da onlara bu yaklaşımı bir strateji ve program olarak öneriyordum. Bağımsızlık için değil, Demokratik Bir Cumhuriyet için mücadele ederseniz, Türkiye'nin ezilenlerini de kazanabilir ve böylece ulusal baskıya daha kolay son verebilirsiz diyordum[23].

Bu öneri, Ulusal Kurtuluş Hareketlerini de Yeni Sosyal Hareketler içinde gördüğüm için, Yeni Sosyal Hareketler'in potansiyelleri, sınırları, program ve stratejsine ilişkin dersler ve çıkarsamalar bağlamında da bir anlama sahipti.

Yeni sosyal hareketlerde devrimci ve sosyalist kanatların radikalleşme ve hedeflerini büyütme eğilimleri vardı (örneğin Amerika'da siyahlar hareketi). Bu eğilimlerde ifadesini bulan program ve stratejileri kendim de bizzat Göçmenler hareketi içinde savunduğum için, Kürt Hareketinin işçi ve yoksul kanadının böyle bir eğilim içine gidebilme potansiyeli taşıdığı çıkarsaması yapılabilirdi.

Buradan da Kürt Ulusal Hareketi içindeki bir proleter ve sosyalist kanadın böyle bir program ve stratejiyi savunabileceğini ve savunması gerektiğini düşünüyordum. Bu aynı zamanda egemen ulus sosyalist ve işçilerinin de program ve stratejisi olmalıydı. Dolayısıyla bu önerilerim, Kürt Ulusal Hareketi içinde bir sosyalist ve devrimci demokratik kanat oluşturma ve onun program ve stratejisini oluşturma çabasının bir parçası olarak da görülebilirdi.

Bu nedenle, Öcalan yakalandığında, bir Demokratik Cumhuriyet projesi geliştirdiğinde, Öcalan'ın ne yaptığını herkesten daha iyi anlayacak durumdaydım.  Çünkü Demokratik Cumhuriyetin ulusal baskıya son vermek anlamına geleceğini zaten söylüyordum. Bu değişimi, önerimin bilinçsiz ve kendiliğinden bir kabulü ve yeni sosyal hareketlerin de daha radikal bir programa geçebileceği yönündeki öngörümün ve nesnel eğilimin bir gerçekleşmesi olarak da görüyordum. Ve bu projeyi, bu nedenle, bir ulusal hareketten bir sosyal harekete dönüş projesi olarak selamlıyordum[24].

Ne var ki, Marks, Engels, Lenin'lerin otantik hatasını da paylaştığımdan, yani demokratik cumhuriyetin dile, tarihe, kültüre dayanan bir ulusçuluk ve ulusla bağdaşamayacağını henüz görmediğimden, bunun bir ulusçuluktan başka bir ulusçuluğa geçiş olduğunu ve bunların birbiriyle çeliştiğini görmüyordum[25].

Ancak bur süre sonra, iki ulusçuluğu birbirinden ayırmaya başladım. O zaman Öcalan'ın dile getirdiği eğilimin bir ulusçuluktan başka bir ulusçuluğa geçiş olarak formüle edilebileceğini de gördüm[26]. Böylece Demokratik Cumhuriyet ile Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkının aslında farklı ulusçuluk anlayışlarının ifadesi olduğu, birbiriyle çeliştiği ortaya çıkıyordu. Bu da Marks, Engels, Lenin, Troçki'lerin yani Marksizm'inin bu çelişkiyi taşıdığı anlamına geliyordu.

Daha önce Demokratik Cumhuriyet ve Devletin Örgütlenmesi bağlamında ifade edilenleri, şimdi aynen ulus paradigması içinde, farklı ulusçuluklar olarak da ifade etmek mümkün oluyordu[27].

Ama bu ifadenin ne anlama geldiği üzerine daha derinliğine düşünülünce, bunun, daha önce Sürekli Devrim'in iki ayağının da kopması, dolayısıyla  "Süreksiz devrim" biçiminde ifade edilen eğilimin, aşılması olduğu da ortaya çıkıyordu. Yani Sürekli Devrim eğilimi başka bir biçimde tekrar ortaya çıkıyordu. Bu da önce söz edilen açmazların başka bir biçimde aşılması anlamına geliyordu.

*

ABD'nin Orta Doğuyu işgaliyle birlikte ortaya çıkan durumda, bir ulusçuluktan (dile, dine, etniye, tarihe dayanan gerici ulusçuluktan) diğer ulusçuluğa geçiş (Toprağa dayanan ve gerici ulusçuluğun dayandıklarına dayanmayı reddeden nispeten daha demokratik ulusçuluk) bölge oligarşilerine ve ABD'ye karşı biricik strateji olarak ortaya çıkıyordu[28].

Zengin bir ülkede, yeryüzü ölçüsünde ırk ayrımcılığı sisteminin devamı anlamına gelecek böyle bir Demokratik Ulusçuluğa dayanan Demokratik Cumhuriyet, geri ülkeler için (Ortadoğu, Afrika, Güney Amerika) Emperyalist böl ve yönet politikasına karşı bölge halklarının direnişinin aracı işlevi görebilirdi.

Bir demokratik karakterli devrim, kendini Demokratik bir programla bile sınırlasa, demokratik çerçevede, ulusu dil, din, etni, soy, tarih ile tanımlamayı reddeden bir ulusçuluk anlamına geleceğinden, ABD ve Bölge ülkelerinin gerici ulusçuluğuna karşı, en azından Ortadoğu ölçüsünde bir yayılma ya da yok olma eğilimi gösterirdi. Yani Devrim kendini Demokratik görevlerle sınırlasa da, bir tür Sürekli Devrim eğilimi göstermesi demekti bu. Ne var ki bu Sürekli Devrim, eskisi gibi, gerici ulusçuluk çerçevesinde ulusu tanımlamış bir ülkede ekonomiye yönelik ve derinliğine sosyalist dönüşümler biçiminde değil; politikaya yönelik, yataylığına demokratik bir ulusçuluk ve cumhuriyet biçiminde gerçekleşebilirdi. Bu aslında Sürekli Devrim dinamiği ve perspektifinin, gerici ulusçuluğun bukağılarından; sosyalist hareketin içine işlemiş gerici milliyetçilikten; Demokratik Cumhuriyet ve Ulusların Kaderini Tayin Hakkı çelişkisinden kurtulması demekti.

Ve bu kurtuluş, yani Orta Doğu gibi dünyanın en stratejik enerji kaynaklarının bulunduğu bir yerde bölge haklarını birleştirip yayılma eğilimi gösteren bir Demokratik Cumhuriyet, aynı zamanda Emperyalist saldırı ve müdahaleler karşısında kalır demekti.

Bu durumda o da kendini savunmak için, dünya çapında, tüm sınırların kaldırılmasını savunmaya yani uluslara ve ulusçuluğa karşı, tüm dünyanın siyahlarını birleştirecek bir programa geçebilirdi.

Ve bu programı aynı zamanda başka bir uygarlık tasarısıyla birleştirerek dünyanın zengin uluslarının geniş kesimlerini de yanına çekebilirdi.

Böylece Sürekli Devrim perspektifi, başka bir düzeyde ve biçimde tekrar bir olasılık ve aktüalite kazanıyor; daha önce sözü edilen dünya çapında ve ülke çapında mücadelede ortaya çıkan, doğruları vazeden bir sekt olarak kalma ve burjuvaziye ve kapitalizme hizmet etme açmazları, aşılabiliyordu.

Yani Sürekli Devrim perspektifi ve olasılığı, ulus paradigması içinde yeniden, gerici ulusçuluğa karşı demokratik ulusçuluk ve demokratik ulusçuluğu da aşarak, bir dünya cumhuriyeti biçiminde ortaya çıkıyordu.

Bir Dünya Cumhuriyeti başka bir uygarlık değildi, aydınlanmanın, burjuva uygarlığının, dünya proletaryası ve ezilenleri eliyle, tarihsel kazanımlarla ve ulusçulukla mücadele içinde geliştirilmiş ve derinleştirilmiş bir biçimini savunmaktı özünde. Ve tam da bu karakteri nedeniyle bütün Yeni Sosyal Hareketleri, yani ulusal, kültürel, dinsel, cinsel, ırksal vs. ayrımcılık ve baskılara karşı tüm hareketleri birleştirebilir ve aynı zamanda Çevre ve ABC Savaşı felaketlerine karşı bir dünya cumhuriyeti biçiminde ön koşulu oluşturabilirdi.

Eski anlayışta, ülkelerin sosyalist olması, sonra bir dünya cumhuriyeti kurulabileceği gibi gizli bir varsayım varken, şimdi, bir dünya cumhuriyetinin kurulması ve uluslara karşı mücadele sosyalist dönüşümlerin ön koşulu olarak ortaya çıkıyordu.

Yani Yeni Sosyal Hareketler, Başka bir Uygarlık tasarısı, Sürekli Devrim, Milliyetçilik gibi sorunların hepsinin teorik ve kavramsal bir tutarlılık içinde ve bir hamlede çözüldüğü görülüyordu. Geleceğin sosyalist ve işçi hareketinin program, strateji, örgüt ve taktiklerinin teorik temeli de ortaya çıkmış oluyordu.

Başka bir uygarlık, bu uygarlığın dayandığı özel ve politik ayrımının ortadan kalktığı noktada ortaya çıkabilirdi. Özel politik ayrımının ortadan kalkması ise her şeyden önce politik olanın, yani devletin ortadan kalkması, yani sınıfsız bir topluma geçmek, bunun için de meta üretimine dayanan ekonomiden kullanım değerleri üreten bir ekonomiye, herkese emeği kadar diye bayraklarına yazmış bir topluma geçmek demekti.

Ama bu sonuca ulaşmak ancak daha sonra o zamana kadar dayandığım ulus teorilerinin eleştirisi ve aşılması; bütün bunların bir din ve üstyapılar teorisi içinde yeniden anlamlandırılmasıyla mümkün olacaktı. Bu da Marksizm içindeki aydınlanma kalıntılarının yatağanla kazınması, Tarihsel Maddeciliğin bu kalıntılardan arındırılarak yeniden formüle edilmesinden başka bir şey değildi. Bu kalıntılar ise Ulus, Din ve Üstyapılar teorisinde (ya da teorisizliğinde) yoğunlaşmış bulunuyordu.

*

Özellikle 80'li yıllardan sonra İngiltere'de yapılmış Ulus konusundaki öncü araştırmalar olmasaydı, hiçbir zaman bu sonuçlar ortaya çıkmayabilirdi. Yapılan bu katkıları eleştirerek Tarihsel Maddeciliğin kavram sistemi içine yerleştirmek, yani bir Marksist Üstyapı, Din ve Ulus Teorisinin inşası için duvarcı sicimleri çekmekti.

Aydınlanmanın Humanist ve Ortadoğu dinlerinin insanların eşitliği ve birbirine sorumluluğu geleneklerine dayanan bir aile ortamı ve çevrede büyüdüğüm ve egemen ulustan bir insan olup herhangi bir ulusal baskı yaşamadığım için, bir ulus körüydüm.

Benim için önemli olan insan olmaktı, Türklük veya başka bir ulustan olmanın hiçbir anlamı yoktu. Ancak çok sonraları, kendimi bir ulustan hissetmesem de, kendi kabul ve hislerime rağmen, Türk olduğumu, Türkiye'de egemen; Almanya'da (veya Avrupa'da) ezilen Ulustan (veya ırktan) olduğumu, Kürtlerden ve Almanlardan öğrendim.

Daha baştan, bilinçsiz olarak ulusun öznel bir kavranışına dayanıyordum. İnsanlar kendilerini ne hissediyorlarsa odurlar diye düşünüyordum. Bu düşünceme uygun olarak örneğin Bir Kürt arkadaş bana "Kürtlerin Ezilen bir ulus olduğunu kabil ediyor musun?" diye sorduğunda, "Kendilerine Kürt diyenler veya öyle kabul edenler, Kürtlerin ezilen bir ulus olduğunu düşünüyorlarsa öyledirler" diye cevap veriyordum. Ayın şekilde yine "Bir Çerkez ulusu olduğunu kabul ediyor musun?" diyen Çerkez arkadaşa da "Kendini Çerkez olarak kabul edenler Çerkezlerin bir ulus olduğunu söylüyorlarsa öyledirler" diye cevap veriyordum.

Ama cevaplarımın muhataplarımı memnun etmediğini de görüyordum. Bir bakıma memnundular, ezilen bir ulus veya ulus olduklarını hiç sorunsuz kabul ediyordum. Bu tam da istedikleri cevaptı. Ama diğer yandan hiç de memnun değillerdi. Ama neden? Ne ben ne de onlar bu uyumsuzluğun ve memnuniyetsizliğin nedenini anlayamıyorduk.

Memnuniyetsizliğin nedeni aslında farklı ulus ve ulusçuluk tanımlarındaydı. Ama bunu çok sonra anlayabilecektim. Zaten tam da burada farklı ulusçulukların söz konusu olduğunu görememem nedeniyle, bu bilinçsizce dile gelmiş öznel ulusçuluk anlayışının, Marksizm'e egemen ulusçuluk kavrayışından da farklı olduğumu da görememiştim. Bu nedenle de Ulusların Kaderini Tayin Hakkı'nın Demokratik Cumhuriyet ile çeliştiğini uzun yıllar anlayamamıştım.

Bu öznel ulus ve ulusçuluk kavrayışı, seksenlerin ikinci yarısında modern ulus ve ulusçuluk teorileriyle karşılaştığımda, onları kendiliğinden ve coşkuyla benimsememin de temelini oluşturacaktı.

Ulus ve ulusçuluk konusuyla teorik olarak ilk yoğunlaşmaya başlamam Kürt hareketinden ve Dünyanın siyah ve beyaz bölünmüşlüğü sorunlarından da önce Irkçılık bağlamında olmuştu.

Hamburg Berlin'le birlikte, sadece Göçmenler hareketi içindeki radikalleşmenin iki merkezinden biri değildi. Aynı zamanda seksenli yıllarda, Amerika, İngiltere ve Fransa'nın oldukça gerisinden gelen Almanya'daki ırkçılık üzerine teorik araştırma ve tartışmaların en önemli merkezlerinden biriydi ve belki de birincisiydi[29]. Ayrıca Almanya çapında da göçmenler arasında canlı bir tartışma ortamı bulunuyordu.

İşte bu ırkçılık tartışmaları bağlamında, Almanya'nın tarihiyle de çok özel bir ilişkisi olan Irkçılığın çok özgül bir biçimi olan anti-semitizm ve ırkçılıkla yakın akraba olan milliyetçilik de Irkçılıkla bağları, ortaklıkları ve ayrılıkları bağlamında sürekli gündemde bulunuyordu. Ben de bu çevre ve tartışmalarla yakın ilişki içindeydim.

Diğer yandan, yine bu ortam içinde, ırkçılık, milliyetçilik ve antisemitizm üzerine literatürü okuyup tartışan bir grubun çalışmalarına da katılıyordum[30].

Bu çalışmalar bağlamında daha seksenli yılların ikinci yarısında, seksenlerin başlarında İngiltere'de bir Kopernik devrimiyle adeta bir yeniden doğuş yaşayan ulusçuluk üzerine Literatürle, özellikle Bendict Anderson'un Almancaya "Ulusun İcadı" diye çevrilen "Hayali Cemaatler"i aracılığıyla, tanışma olanağı olmuştu. Ayrıca Irkçılık bağlamında, ırkların da "hayali cemaatler" olduğu yönlü görüşlerle karşılaşmıştım.

B. Anderson'un yaklaşımı daha ilk anda beni kendisine çekmişti. Bunda kendiliğinden var olan milliyetçilik anlayışıma uygunluk kadar, Kıvılcımlı ve batı Marksizm'inin birbirini bilinçsizce tamamladığı tarzındaki görüşümün yeni bir deliliyle karşı karşıya olduğunu sezmemin de bir etkisi vardı. Böylece daha önce uyumluluğu ve birbirini tamamladığı sonucuna ulaştığım Marksizm'in heretik geleneklerinin yeni Ulus ve ulusçuluk teorileriyle de uyumlu olduğu ve birbirini tamamladığı gibi nefis bir sonuç ortaya çıkıyordu.

Örneğin B. Anderson bizzat kendisi Walter Benjamin'e borcunu dile getiriyor[31] ve bir bakıma bu borcun bir nişanesi olarak kitabının içinde "Tarih meleği" diye bir bölüm bulunuyordu. Ben de B. Anderson'un Aydınlar ve Yazı ile ulusun hayal edilmesi arasındaki anlattıklarının, Kıvılcımlı'nın Tarih Teziyle uyum içinde Çin, Hint uygarlıklarının neden ulusçuluğa bağışık (Şerbetli) kaldığını, hatta neden İran'ın Şiiliğe dayanan bir ulus tanımına gittiğini ve Klasik Ortadoğu Akdeniz uygarlık alanının neden parça parça olduğunu açıklamakta kullanılabileceğini görüyordum. Şekillere dayanan bir yazı ve kast sistemi Çin ve Hint'i şerbetli kılıyordu. Kastlaşmaya olanak tanımayan barbar akınları ve seslere dayanan alfabeler de Ortadoğu Akdeniz alanının ulusçuluk tarafından kurt dayamış sürüye dönmesini kolayca açıklıyordu[32]. Kıvılcımlı'nın Antik tarihin gidişine ilişkin açıkladıkları ve kavramlarıyla B. Anderson'un ulusların oluşumuna ilişkin açıkladıkları ve kavramları, birbirlerinden habersizce geliştirilmiş olmalarına rağmen, açık bir uyum içindeydi.

Ne var ki, bu dönemde, yani seksenli yıllarda, çeşitli vesilelerle dönsem de, milletler ve milliyetçilik teorisi yine de teorik çalışmalarımın merkezinde bulunmuyordu. Merkezde dünyanın bölünmüşlüğü, başka bir uygarlık gibi sorunlar bulunuyordu.[33]

Daha sonra doksanların ortalarına doğru Sosyalizmin Sorunları dergisini çıkarmaya başlayıp da ikinci sayısının ağırlıklı konusunu "Irkçılık ve Milliyetçilik" olarak seçtiğimizde, konuya tekrar yoğun olarak yöneldim ve bu dönemde Ernest Gellner'in teorisiyle karşılaştım. Bu bir adım daha atmamı ve milletlerin, sadece bir cemaat değil, politik bir cemaat olduğunu daha iyi kavramamı sağlıyordu.

Gellner'in milliyetçilik için söylediklerinin hepsinin aynen Enternasyonalizm için de geçerli olduğu görülüyordu. Böylece Enternasyonalizm'in de milliyetçilik olduğu dolayısıyla Enternasyonalizmin çöküşünün milliyetçiliğin çöküşünün kendi zıttı biçiminde görünüşü olduğu da ortaya çıkıyordu[34].

Ama esas önemli olan, Gellner'in Milliyetçilik tanımından hareketle, ulusal sorunla ilişkili olarak, o zamana kadar sosyalistlerin bu konuda söylediklerinden çok farklı programatik bir sonuca ulaşmamdı. Madem ki Milliyetçilik "politik birim ile ulusal birimin çakışması ilkesi"ydi, sosyalistlerin programı da, "ulusal olanın da özel olması, politik olmaktan çıkarılması" olarak, otomatikman buradan ortaya çıkıyordu. Bu da aslında yeryüzü ölçüsündeki apartheid'a karşı hem somut bir program oluyor, hem de "ulusların kaderini tayin hakkı" programının özünde milliyetçi ve yanlış olduğunu gösteriyordu.

Ama burada, Ulasal olanı hala dille, dinle, tarihle tanımlanmış bir ulusçuluğun tanımı olarak anlıyordum ve ulusçulukların farkını göremiyordum.

Daha sonra ABD'nin Irak'a girişi ve oradaki projesine karşı, somut politik program ve bir cevap ararken, bir tarihe, dile, dine, soya dayanmayan daha demokratik bir ulusçulukla, bunlara dayanan bir ulusçuluğun gerici ve bölge oligarşileri ve ABD'nin planlarıyla uyumlu niteliğini görecektim. Bunun açmazları aşma yolundaki sonuçlarına yukarıda değinilmişti.

*

Bu bağlamda, Kürt hareketi içinde, Öcalan'ın Demokratik Ulusçuluğa yatkın ve yakın ulusçuluğu karşısında ABD'nin Irak'a müdahalesiyle Türkiye'deki Kürt hareketi içinde de giderek güçlenen gerici ulusçuluğa karşı mücadele etmek ve Kürt hareketinin Demokratik kanadına destek verebilmek için, İ. Beşikçi'nin görüşlerini eleştiren bir yazı yazmaya başladım.

Yazı Beşikçi'nin Aleviler için yazdıklarından hareketle onun görüşlerinin demokratik olmayan niteliğini kanıtlıyor ve ulusçuluk anlayışının da aynen dine yaklaşımı gibi gerici bir karakterde, ters yüz olmuş bir Kemalizm olduğun gösteriyordu. Buraya kadarıyla eleştiri aslında demokratik yani burjuva açıdan bir eleştiriydi. Ve eleştirin esas konusu din idi.

Peki, bu eleştirinin sosyalist biçimi ne olabilirdi? Bunun için de Beşikçi'nin Din tanımının sosyolojik bir kavram olarak eleştirisine girince, birden bire, bütün din tanımlarının burjuva toplumunun dayandığı tanımlar olduğu, sosyolojik tanımlar olmadığı ortaya çıkıyordu.

Peki din neydi? Tam da dini bir inanç olarak tanımlamak bir din değil miydi? Dinin inanç olarak tanımlamak ve bu politik ve özel ayrımı bizzat bu toplumun dini yani, üstyapısıydı. Böylece bir din teorisi olmadığı, üstyapı teorisi olmamasının bir din teorisi olmamasının bir görünümü olduğu; ulus ve ulusçuluk konusundaki teorik zayıflığın kökeninde de bunun bulunduğu; aslında Gellner'in tanımının da burjuva toplumunun dininin kavramlarına dayandığı gibi, alt üst edici sonuçlar birbiri peşi sıra ortaya çıkıyordu.

Ama bu alt üst edici görüşlere ulaşmak ve sıçramayı yapabilmek; Gellner'in kavramlarının da son duruşmada, burjuva uygarlığının dayandığı ayrıma (Özel ve Politik ayrımı) dayandığını görmek; Kültür ve Din kavramlarına ilişkin olarak daha önce kat edilmiş yollarla mümkün olabilmişti.

*

Elbette Din konusunda en çok yazmış bir Marksist'in, Kıvılcımlı'nın geleneğinden geldiğim için, sosyalist harekette yaygın aydınlanmacı din anlayışlarına çok uzaktım. Ayrıca Troçkist gelenek (örneğin Michael Löwy) ve Batı Marksizm'i geleneği (örneğin Ernest Bloch) de din konusunda Kıvılcımlı gibi, dini afyon veya saçma inançlar olarak gören burjuva ve vülger Marksist anlayışlara çok uzaktılar. Ve zaten bu yakınlık, bu üç geleneğin uyumunun ve klasik Marksist geleneğin devrimci ve eleştirel geleneğinin sürdürmelerinin bir kanıtı ve somut bir görünümüydü

Dolayısıyla gerek ileri kapitalist ülkelerdeki "tanrısız dinlere" yönelişler (Baghwan, Esoterik, Budizm vs.); gerek kurtuluş teolojisi, gerek Politik İslam ciddi bir teorik sorun oluşturmuyor ve Klasik Marksist din kavramlarıyla (Kalpsiz dünyanın kalbi, tepki, siyası parti, sosyal hareketin bayrağı vs.) açıklanabilir görülüyordu.

Özellikle Politik İslam önce İran devrimi ile daha sonra da AKP iktidarı ve 11 Eylül'de ifadesini bulan çeşitli biçimlerde gündeme geliyordu. Ben bu hareketlerin hepsini modern ve modernist hareketler olarak görüyordum. Bunların Batı ve Aydınlanma'ya karşı olmak adına ortaya çıkmalarına rağmen, öyle olmadıklarını, politik İslam'a karşı ideolojik mücadelenin aslında aydınlanmacılığa karşı mücadeleden geçtiğini yazıyordum ve bu yaklaşımlarımla alışılmış bütün yaklaşımlardan farklıydım[35].

Dinin iki biçimini birbirinden ayırıyordum. Bir yanda inanç olarak bir de politik ve sosyal hareket, bir ideoloji olarak din. Ama bunların modern toplumdaki iki farklı din kavramına dayandığını görmüyor; bilinçsizce, kapitalizm öncesi toplamlarda da dinin bu iki biçimde var olduğunu varsayımına dayanıyordum.

Dolayısıyla tıpkı ulus konusunda olduğu gibi din konusunda da, yaygın Marksist anlayışlardan çok farklı ve ileri bir noktada olmama rağmen, burjuva uygarlığının din ve ulus tanımının sınırları içinde düşündüğünü göremiyordum.

*

Kültür kavramı ile Uygarlık ile zıtlık içinde, insanın doğaya kattığı her şey anlamında veya kültürsüz bir toplum olamayacağı önermesiyle Engels ve Kıvılcımlı aracılığıyla çok önceden karşılaşmış ve öyle kabul etmiştim.

Ne var ki kültür çok başka anlamlarda da karşımıza çıkıyordu sosyalist literatürde.

Örneğin Lenin ve Troçki'de devrim sonrasındaki tartışmalarda, "proleter kültür"e karşı Lenin'in hele önce "Kültürlü tüccarlar olalım" ifadelerinde yansıyan, genel okuryazarlık gibi modern toplumun gerektirdiği nitelikler bağlamında bir Kültür kavramı vardı.

Daha önceki "Kültürel Özerklik" tartışmalarında, Lenin Kültür kavramının içinde ideolojik olanın da bulunduğu ve ayrılamayacağı noktasından, kültürel özerkliğin fiilen ideolojik özerklik gibi bir anlama geleceği ve egemen sınıfın çıkarlarına hizmet edeceği gerekçesiyle Kültürel Özerkliğe karşı çıkmıştı. Burada örneğin kültür kavramı politik ve ideolojik olanı da kapsıyordu

Seksenli yıllardan itibaren "çok kültürlülük" gibi bir program ve sürekli olarak kimlik ve kültür üzerine tartışmalar görülüyordu. Ama artık bu program ve tartışmalarda kültür, çok özel bir anlamda, politik olmayan bir anlama sahipti. "Çok kültürlülük" sloganı, kültür kategorisine giren şeylerin politik olmaması gerektiği veya politik olmayan şeylerin kültür kavramı içine girdiği varsayımına dayanıyordu.

Kültür kavramının bu çok özel kullanım ve anlamını ortaya çıkararak, aslında çok kültürlülüğün, belli bir kültür kavramı ve tanımının diktatörlüğü anlamına geldiği sonucuna çok önceleri ulaşmıştım[36]. Yani Kültür kavramı, Çok Kültürlülük bağlamında, sosyolojik değil, hukuki bir kavram olarak kullanılıyordu.

Kültür kavramının bu özelliğini görmek din kavramının da aynı durumda olduğunu görmeyi kolaylaştırıyordu ve bunun için sadece küçük bir adım atmak yeterdi. Dinin de aynı muameleye uğradığını görüyordum ama bu ayrımın kendisinin modern toplumun dini olduğunu göremiyordum[37]. Modern toplumun dinini, ulusal olanın politik olana göre tanımlanması olarak, yani ulusçuluk olarak tanımlıyordum[38].

Kapitalizm öncesindeki dini de modern toplumdaki gibi bir inanç olarak gördüğümden, modern toplumun dinini de politik olanı ulusal olana göre tanımlamak olarak gördüğümden, yani hem modern toplumun hem de önceki toplumların dinini bu modern toplumun dininin kavramlarıyla kavradığımdan, kenarına kadar varmış olmama rağmen Din'in tümüyle üstyapı olduğu sonucuna uzun yıllar varamayacaktım.

*

Ama bütün bu Ulus, Kültür, Din kavramlarında yapılan ilerlemeler ve bunların da birbiriyle, klasik Marksizm'le ve daha sonraki katkılarla uyumlu olması sonucu, aslında meyve dalında çoktan olmuş, düşmek için küçük bir zekâ esintisi bekler durumdaydı.

Öte yandan, bu kavramlar aynı zamanda somut politik mücadelenin en can alıcı sorunlarıyla da doğrudan bağlantılıydı. Yani pratik ve sosyal ihtiyaçlar da ortadaydı ve sürekli baskısını hissettiriyordu.

Bu birikim, olgunlaşmışlık ve koşulların yarattığı baskı çözümü adeta zorluyordu. Ne var ki yine de çözüm çok karmaşık bir yoldan geldi. Çünkü, zihnin derin bağlantıları bulması ve kurması çok karmaşık bir süreçtir. En tipik örnek benzolün formülünün rüyada bulunmasıdır.

Orhan Pamuk'un "Benim Adım Kırmızı" adlı romanında, minyatür sanatında perspektif bulunmamasını, tanrının bakışıyla, Rönesans sonrası batı resimdeki perspektifi insanın bakışıyla açıklaması, en din dışı görünen resmin ve en din dışı görünen konuların bile dinin içinde olduğu ve anlaşılabileceğine ilişkin bir fikri, bir anlayışı, bir sezişi kafama yerleştirmişti.

Bu bağlantı Roman ile bireyin ortaya çıkışa arsındaki ilişki ile de uyum içinde olduğundan, dinle en ilgisiz gibi görünen bir edebi formun, Romanın bile din çerçevesinde anlaşılabileceği gibi bir sonuca yol açabiliyordu.

Sanırım bu gibi sorunların ve düşüncelerin katalizatörlüğü ile de, "Din nedir?" diye sorup dinin sosyolojik bir tanımını aradığımda, dinin tümüyle üstyapı olduğu çıkarsaması ortaya çıkabildi.

*

Elbette yeni bir fikir ortaya çıktığında, henüz içinden çıktığı dünyanın kalıntılarını, göbek bağlarını üzerinde taşır. Bu göbek bağlarından kurtulup ayakları üzerinde durması için belli bir zaman ve süreç gerekir.

Öte yandan, bir teorinin bütün sonuçları ilk anda kavranamaz. Örneğin Genel Rölativite veya Quantum teorileri ilk ortaya atıldığında, bilinen ve açıklanamayan, Merkür'ün gün berisi veya ışığın dalga ve parçacık özellikleri gibi olaylara çözüm bulunmaya çalışılıyordu. Ama o teorinin o zamana kadar varlığı tasavvur bile edilemeyen görüngüleri tasavvur etmeyi ve var olabileceklerini öngörmeyi mümkün kıldığı sonra ortaya çıkar. Örneğin kara delikler veya tünel etkileri veya virtüel olarak ortaya çıkan ve kendini yok eden parçacıklar vs. bu teorilerden daha sonra ulaşılan; teorinin ilk ortaya koyuluşunda akla bile gelmeyen sonuçlardır.

Dinin tümüyle üstyapı olduğu; üstyapının analizinin dinin analizi olmak zorunda olduğu önermeleri de böyledir. Buna Alevilik bağlamında bir tartışma içinde varmıştık. Ama bunun aynı zamanda ulus ve ulusçuluk sorununu çözdüğünü de görmüştük. Ama devrim, tarih, program, strateji gibi konularda o zamana kadar tasavvur bile edilemeyen sonuçlara yol açtığı sonra görülebilecektir.

Örneğin, bu teori, bilginin ve toplumsal hayatın başka alanlarına uygulanınca bugün bilgimizin dayandığı bütün kavramların baştan aşağı değişmesi gerektiği, hepsinin modern toplumun dininin kavramları olduğu ortaya çıkmaktadır.

Öyle ki bizzat Tarihsel Maddeciliği ifade ederken kullanılan kavramların bile (Birey, İnsan, Toplum gibi kavramlarda bunları göstermeyi denedik örneğin) böyle olduğu görülmektedir.

Bunun Felsefeden Bilime; Sanat türlerinden günlük yaşama kadar tüm alanları kapsayacağı kesindir. Örneğin, din tümüyle toplumun üstyapısı olduğundan, dinin dışında hiçbir şey olamayacağına göre, felsefe ve bilim kavramının kendisinin de bu dinin kavramları olduğu ortaya çıkmaktadır. Yani dinsel olmadığı iddiasındaki bütün kavramlar dinseldir ve şimdi bilginin görevi dinsel olmadığını söyleyen ve dine karşı şekillenmiş kavramların dinsel olduğunu göstermektir.

Ama sadece bu kadar değil, bu gösterme işinin kendisinin de başka bir dinin ifadesi olduğunu da göstermektir. Ama bu da sosyalizmin bir din olması gerektiği ve aslında sadece öyle olabileceği anlamına gelmektedir. Şimdiye kadar sosyalizm diye bildiğimiz hareket ve devrimlerin bu dinin içindeki muhalif hareketler olduğu ortaya çıkmaktadır. Sonuçlar gerçekten alt üst edicidir ve bilenen bütün çerçeveleri parçalamaktadır.

Yine örneğin, yıllarımı almış olan başka bir uygarlığın programlaştırılması ve taslaklaştırılması sorunu da Din'in bu tanımı bağlamında kolayca çözülmektedir. Modern toplumun dininin eleştirisi, onun kavramlarının eleştirisidir. O kavramların bir dinin kavramları olduğunu göstermektir.

Ama bizzat bu eylemin kendisi de başka bir dinin, yani üstyapının, dolayısıyla başka bir uygarlığın taslaklaştırılmasından ve adım adım kurulmasından başka nedir ki?

Özetle dinin tümüyle üstyapı olduğu; üstyapının analizi veya eleştirisinin dinin analizi veya eleştirisi olacağı önermesinin muazzam alt üst edici sonuçları bulunmaktadır ve şimdiye kadarki bütün tarih, toplam, devrim, mücadele, politika anlayışlarını, hasılı bildiğimiz her şeyi yeniden gözden geçirmeyi, yeniden kurmayı gerektirmektedir.

İşte bu kitaptaki yazılar bu yeni yaklaşımın ilk ortaya çıkışının bir protokolü olduğu kadar bu önceden hiç akla gelmeyen sonuçların kimilerinin ilk kez ortaya koyuluşuna bir başlangıçtır.

*

Bu önsözü yazmaya başladığımızda, din-üstyapı-ulus teorisinin Tersinden Kemalizm'de yayınlanmış ilk formülasyonu ve sonra Köxüz'de yapılmış kimi ilk açıklama ve geliştirme denemelerini toplu olarak okuyucuya sunmayı hedefliyorduk.

Ne var ki, önsözü yazarken, başka yazarlarla birlikte yapılacak "Sosyalizmin Milliyetçilikle İmtihanı" başlıklı bir başka bir derleme için, benden bir yazı istenmişti. Bunun üzerine Önsöz'ü yazmaya ara verip, din ve ulus teorisini ve sonuçlarını basit ve anlaşılır biçimde açıklayan bir yazı yazmaya çalıştım. Bunun sonucu "Sosyalizmin Milliyetçilikle İmtihanı - Marksizm, Milletler ve Milliyetçilik" oldu.

Ne var ki, bu yazının çeşitli yazarlardan yapılacak o derlemeye uygun olmayacağı görülünce, bu yazıyı, ortaya konan teorinin ve sonuçlarının derli toplu bir sunuşu olarak, küçük değişikliklerle bu derlemenin en başına aldık. Böylece Kitap ilk planlanan biçimine göre biraz daha genişledi ve gelişti.

Bu yazı, bu Önsöz'de nasıl oluştuğu anlatılan Din-Üstyapı ve Ulus Teorisinin, somut tarihsel sapmalardan arınmış mantıki bir sunumu olarak görülebilir. Bu anlamda bu önsözün bir devamıdır da.

Bu kitap üç ciltlik "Marksizm'i Savunmak ve Geliştirmek" başlıklı bir kitabın, birinci cildi olarak planlandı.

"Marksizm'in Marksist Eleştirisi" başlıklı bu ilk Cilt'in esas konusu, Marksist Din ve Ulus teorileri ve bunların eleştirel geliştirilmesini kapsamaktadır. Bu da esas olarak "Sosyalizmin Milliyetçilikle İmtihanı - Marksizm, Milletler ve Milliyetçilik" başlıklı yazıda yapılmaktadır.

Bu yazının ardında yer alan, Tersinden Kemalizm'de din ve Ulus teorilerinin ilk kez formüle edildiği bölümler ve sonra Köxüz'de yayınlanmış teorinin kimi sonuçlarının araştırılması ve açıklanması ile ilgili yazılar bir bakıma olarak "Sosyalizmin Milliyetçilikle İmtihanı - Marksizm, Milletler ve Milliyetçilik" başlıklı yazının dip notları, kaynakları ve belgeleri gibi de okunabilir.

Diğer iki cilt ise, "Sosyalizmin ve Sosyalist Hareketin Sorunları Üzerine Yazılar" ve "Türkiye'nin Aydın ve Sosyalistleriyle Polemikler" başlıklarını taşıyacaklardır. Onlar ise, bu Önsöz'de anlatılan evrimin dip notları, kaynakları ve belgeleri gibi okunabilir.

Yani bu durumda, üç ciltlik tüm kitap aslında bu Önsöz'ün, yani Tarihsel Maddeciliğin  Evriminin belgeleri ve açıklamaları olarak okunabilir. Ama öte yandan bu "Tarihsel Maddeciliğin Tarihine Katkı" alt başlığını taşıyan Önsöz de, o evrimin, belgelerin ve açıklamaların Önsöz'ü olarak da okunabilir.

Kitabın konusu "Marksizm'i Savunmak ve Geliştirmek"tir.

Bu cildin konusu, "Marksizm'in Marksist bir Eleştirisi"dir.

Bu Önsöz'ün konusu da bunlardan başka bir şey değildir.

Bu uzun Önsöz başlıklı yazıya rağmen bu kitabın bir Önsöz'ü yoktur.

Önsöz kitabın kendisidir.

Simurg, kendisini arayan kuşların ta kendisiydi.

Demir Küçükaydın

28 Şubat 2007 Çarşamba

[1] "Program artık sadece ekonomi ve devlet alanlarını kapsamakla yetinemez. Proletarya nasıl sınıfsız topluma ulaşmak için varolan burjuva devlet cihazını kullanamaz ise, aynı şekilde bugünkü kapitalist uygarlığın maddi araçlarını da kullanamaz. Program sadece bugünkü toplum biçiminden daha farklı bir toplum biçimini değil, bambaşka bir uygarlığı taslaklaştırmalıdır." (D. Küçükaydın, "Program Anlayışları", Birlik mi Rekompozisyon mu?, s. 83)

[2] Avrupa'da çıkan "Devrimci Marksist Tartışma Defterleri"ne yazdığım yazılar; Avrupa'da yapılan "Sosyalist Forum" tartışmalarında yaptığım konuşmalar; Hamburg'ta bizzat kendi örgütlediğim, "Bilimsel, Felsefi, Politik Tartışmalar İçin Forum"da seçtiğim konular, yaptığım tartışma ve konuşmalar; "Kuruçeşme"nin Avrupa'daki paralelinde yaptığım konuşmalar ve sunduğum bildiriler ("Birlik mi Rekompozisyon mu?" Kitabında bulunmaktadır) hep Yeni Sosyal Hareketler'in ortaya çıkardığı sorunları tartışma ve bunlara ilgiyi çekme girişimleri sayılabilir.

[3] Ayrıca Göçmenler hareketi içinde elde edilen deneylerin, yeni sosyal hareketler bağlamında genelleştirilmesi ve Kürt hareketine aktarılarak kontrolü de bu çalışmanın başka bir yönüydü. Ben her hangi bir yeni sosyal hareket içinde devrimci ve Marksist bir kanadın, kendi deneyleriyle işçi hareketi dahil tüm sosyal hareketleri kapsayacak bir program geliştirmeye eğilim duyacağını düşünüyordum. Bu öngörüm daha sonra çok elverişsiz koşullarda olsa bile gösterdiği evrim eğilimiyle de kanımca doğrulanmış bulunmaktadır.

[4] Bu bağlamda "Göçmenlerin Bir Azınlık Olarak Talepleri Neler Olmalıdır", "Çifte Vatandaşlık Parolasına ve Gündemine Reddiye", "Kültürel Özerklik Tartışmalarına Katkı", "Hamburg Dersleri", "Sünnetle Başlayan Kültür Tartışmalarının Analizi"  gibi yazılar zikredilebilir.

[5] Bu bağlamda Özgür gündem'de çıkan "Gezegen Çapında Apartheit", "Eski Kavramlar ve Yeni Dünya Düzeni", "Siyah Gözüyle" gibi yazılar zikredilebilir.

[6] "Mölln'de üç Türk'ün yakılmasından sonra Almanya'da ve Avrupa'da faşizm tehlikesinden çok söz edilir oldu. Bu faşizm kavramı da bugünkü gerçekliği anlamak için işe yaramaz, Avrupa merkezli, beyaz adam merkezli bir kavram haline gelmiş bulunuyor." (D. Küçükaydın, Eski Kavramlar ve Yeni Dünya Düzeni)

[7] "Yeni Dünya Düzeni, Ekim Devrimi öncesinin ikinci bir versiyonu değildir. Ekim Devrimi öncesinde Dünya İşçi Sınıfı hemen hemen sadece ABD, Avrupa ve Japonya ile sınırlıydı. O dönemin sadece ileri ülkelerde toplanmış bu işçi sınıfı toplumsal konumu ve politikalarıyla dünyadaki temel devrimci gücü oluşturuyordu.

Bugün ise durum bambaşkadır. Dünya İşçi Sınıfının büyük bir bölümü artık ABD, Avrupa ve Japonya'nın dışındaki ülkelerdedir. Ama asıl önemli değişiklik dünya işçi sınıfı içindeki yeni bölünmede yatmaktadır. Zengin ülkelerin işçilerinin artık dünyanın ezilenleriyle, ve işçi sınıfının kendileri dışında kalan büyük çoğunluğu ile ortak çıkarları yoktur. Tıpkı Güney Afrika'nın beyaz işçileri gibi, Biz bu bölünmeyi "Beyaz İşçiler" ve "Siyah işçiler" kavramlarıyla ifade ediyoruz." (D. Küçükaydın, Eski Kavramlar ve Yeni dünya Düzeni)

[8] Ernest mandel'in bu konuyu tartıştığı satırlar bu sınırları gayet açık olarak koymaktadır:

"Fakat ihtiyaçlara göre dağılım üzerine kurulmuş bir ekonominin böylesine" doğrudan doğruya" girişi (...) aşılmaz iki engelle karşılaşacaktır.

"Önce insanlığın ihmal edilemeyecek bir kısmı için, halen tatmin edilmekte olan ihtiyaçlar, bu basit ihtiyaçları bol bol aşmaktadır. Sanayice ilerlemiş ülkelerdeki halkların çoğunluğu sadece yiyip içmekle, iyi kötü barınmakla, çocuklarına okuma yazmayı öğretmekle ve sağlıklarını korumaya çalışmakla hiç bir şekilde yetinmiyorlar. (...) Bu insanlar evlerini dekore etmek, çeşit çeşit elbiseler giymek, yorucu ev işlerinden kurtulmak, -ısınma, çamaşır yıkama gibi- eğlenmek, seyahat etmek, okuyup öğrenmek, hastalıklara karşı daha iyi korunmak, ömürlerini uzatmak, çocuklarını daha iyi yetiştirmek istiyorlar.

"Aslında çok gerekli olan bu ihtiyaçlar (ki emtia sanayii, şüphesiz bunlara, suni ihtiyaçlar ya da suni bir şekilde arttırılmış ihtiyaçları da eklemiştir) en ileri kapitalist ülkelerde kısmen sağlanmıştır. Basit olmayan bu ihtiyaçların tatmin edilmesini sağlayan sanayi kollarının toptan kaldırılması, sanayileşmiş ülke halklarının büyük bir kısmının hayat seviyesinde bir azalmaya yol açacaktır. Bu, adeta bir "sefalet sosyalizmi" olacak, para ile sağlanan ihtiyaçların yerini karne usulü ve çeşit bakımından sınırlı ürünler alacaktır."

"Böylesine "bir sosyalizm" beşeri imkanların genel bir gelişmesini sağlamak şöyle dursun, bugünkü ileri kapitalist ülkelerde yaşayan ortalama vatandaştan daha basit ve az tatmin olmuş bir insan yaratacaktır.

"Öte yandan, azgelişmiş ülke halkları da, Duessenbery'nin gösterdiği gibi, "taklit ve gösterişin etkisi" sayesinde, çağdaş tekniğin yarattığı muazzam imkanların bilincine varmışlardır. Onlar da ileri ülke hayklarının medeniyet ve konfon seviyesine erişmek için can atıyorlar. Tıpkı sanayice gelişmiş ülkelerin halkları gibi, onlar da, bolluğun yerini kıt kanaat geçinmenin aldığı bir keşiş sosyalizmini kabul etmeyeceklerdir." (E. Mandel, Marksist Ekonomi El kitabı, s.262,263)

[9] "Aslında durumun umutsuzluğunu görmeyen ya  da görmek istemeyip yazarın umutsuzluğu biçiminde tepki gösterenler gizli bir varsayımı paylaşıyorlar: durum umutsuzsa mücadele etmenin anlamı yoktur. Ya bu işi bırakmak, ya da intihar etmek gerekir. Umutsuz bir insan mücadele edebilir mi?

Yazar bu varsayımı paylaşmamaktadır. Her ne kadar bizler, Marksizm'in evrimci, aydınlanmacı yorumlarıyla aşırı yoğrulduğumuzdan, kavramakta güçlük çeksek de umutsuz bir durumdan da en az umutlu bir durumdan olduğu kadar mücadeleci gelenekler çıkar." (D. Küçükaydın, Sosyalistlerin ve Sosyalizmin Sorunları)

[10] "Gerekçesini insanlığın umutsuz durumundan ve ahlaki bir seçimden alan böyle bir sosyalizm tohumu; belki bir olasılık olarak sosyalist bir hareketin kristalizasyonunda bir maya rolü görebilir.

Unutmayalım, en son kaos teorilerinin kullandığı bir metaforla ifade etmek gerekirse, Çin'deki bir kelebeğin kanat çırpışı Amerika'da bir kasırgaya yol açabilir. Açar değil, açabilir, bu küçücük de olsa bir olanaktır. O halde yapılacak iş bellidir: Çin'deki bir kelebeğin kanat çırpışı olmak. Kim bilir belki Amerika'da bir kasırga kopar!"( D. Küçükaydın, Bilimsel Sosyalizmden Ütopik Sosyalizme)

[11] "Ezilenlerin artık gerekçesini ahlaki bir seçimde bulan bir sosyalizme ihtiyaçları var ve ancak böyle bir sosyalizm onların mücadelelerine hizmet edebilir. Bundan sonra Bilimsel Sosyalizm muhtemelen, sosyalizme karşı güçlerin sosyalizmin olanaksızlığını kanıtlamalarının ve ezilenleri bu uğurda mücadeleden vaz geçmeye çağırmalarının aracı olacaktır. Böyle bir silahı onların elinden alabilmek için, bizler, onlardan önce, yine bilimsel sosyalizmle durumun umutsuzluğunu açıkça söylemeli, ve tam da bu umutsuz durum nedeniyle, mücadele etmekten başka yapacak hiç bir şey olmadığı için insanları sosyalizm için mücadeleye çağırmalıyız.

Elbette bilimsel sosyalizmin teorik araçları, yöntemleri, kavramları bu uğurdaki mücadelede durumu daha iyi kavrayabilmek; güçleri daha iyi belirleyebilmek, hatta bizzat ahlaki sosyalizmimize neden olan koşulları açıklayabilmek için kullanılabilir ama artık gerekçemiz bilimsel değil, ahlaki bir seçimdir. Bunun içindir ki bu yazının başlığı bilimsel sosyalizmden ütopik sosyalizme." (D. Küçükaydın, Bilimsel Sosyalizmden Ütopik Sosyalizme)

[12] "Geri bir ülkede bir sosyalist devrim, herşeyden önce, bütün yeryüzü ezilenlerini birleştirmek, imtiyazlılar arasına katılmak için değil de imtiyazlı durumları ortadan kaldırmak için, ulus ilkesini reddetmek, ulusu, tıpkı din gibi kişinin kendi vicdan ve inanç sorunu olarak ele almak, dolayısıyla ulus ile devlet ve toprak arasındaki ilişkiyi reddeden bir programdan yola çıkmak zorundadır. Bu ise, pratik olarak, bütün dünya insanlarına ve işçilerine ulusal sınırları tanımama, onları yıkma çağrısı demektir.

Böyle bir çağrıyı, zengin ülkelerin işçileri kendi konumlarına karşı bir tehdit olarak göreceklerdir. Ulus ilkesine dayanan sınırların ve devletin tanınmaması, din gibi bir muameleye tabi tutulması demek, yeryüzünde herkesin istediği yere gidebilmesi demektir. Ayrıca bu toplum eşitliği, yani zenginliklerin toplumun çalışan bireyleri arasında emeği ölçüsünde eşit olarak dağıtılmasını bayrağına da yazacağından zengin ülke işçisi buna bütün gücüyle karşı duracaktır. Bu durumda, zengin ülke işçisi, ulus ilkesinin devamından ve korunmasından yana olacaktır. Duruma göre bu ulus Avrupa Topluluğu da olabilir. Sonuç değişmez." (D. Küçükaydın, Hariçten Gazeller (4), Süreksiz Devrim, 1997)

[13] Kürt halkının mücadelesinin başarısı da fiilen Türkiye'nin demokratikleşmesi sonucunu doğuracağından son duruşmada, fiilen Kapitalizme ve Burjuvaziye yaramış olacaktı. Bu nesnel sonucu en iyi gören Öcalan'dı ve tam da bu noktadan hareketle Türk burjuvazisini ve ezilenlerini ikna etmeye çalışıyordu. Onun bu gerçekçiliği sol ve sosyalistler tarafından hiç anlaşılmamış ve amaçlardan vazgeçme olarak görülmüştür. Aslında kendilerinin yapacaklarının da nesnel neticesi farklı olmayacaktı ama onlar bunu görecek ve açıkça ortaya koyacak dürüstlük ve cesarete sahip değildiler.

[14] Türkiye'de sosyalistlerin neredeyse hepsinin ulusalcı olması önceden görülmüş bu açmazın sonucudur. Burjuvaziye veya Emperyalizme karşı olma adına fiilen Askeri bürokratik oligarşinin desteği olmaktadırlar.

[15] Örneğin 1997'de info İstanbul'da bir tartışmada şöyle yazıyordum: "En son söylenmesi gerekenleri en başta söylemek gerekirse:

1) Bugünün Türkiye'sinde veya herhangi bir ülkede, ülke ölçeğinde sosyalist bir program ortaya koymak ve dolayısıyla ülke ölçekli  sosyalist bir politika yapmak mümkün değildir.  Sosyalist politika ancak evrensel ölçekte yapılabilir.

2) Ve bu sosyalist politika ancak bugünkünden kökten farklı bir politika anlayışıyla yapılabilir." (D. Küçükaydın, Hariçten Gazeller)

[16] "Hamburg'a gelmiş bir ÖDP yöneticisiyle konuşuyordum bir defa. Ona da yukardaki söylediklerimi aşağı yukarı ifade ettim. ÖDP'nin nesnel olarak Özal'ın programını gerçekleştirmekten, ama bunu demokratik yollarla gerçekleştirmekten, dolayısıyla gelişmiş emperyalist bir Türkiye yaratmaktan başka bir şey yapamayacağını söylemiştim. O yönetici de fazla zorlanmadan bir noktada bunu kabul etmişti.

Bunun üzerine, "niye ÖDP'liler hep sosyalizmi kurmaktan falan söz ediyorlar. Niye ezilenleri ve kendilerini kandırıyorlar. Böyle sosyalist politika mı olur? Sosyalist politikanın özü ezilenlere gerçek durumu ve zorlukları anlatmak olmalıdır; onlardaki yanlış hayallerle mücadele etmek olmalıdır" demiştim. (...)Bunu söylediğim arkadaş, "bütün bunlar doğru olabilir, ama halka böyle şeyler söylenir mi? Böyle şeyler söylenerek politika yapılabilir mi?" demişti." (D. Küçükaydın, Hariçten Gazeller 1)

[17] "Evet, gereğinde eleştireceğimiz görüşün en akıllı savunucusunu yaratmak gerekiyor. Bu biraz insanın kendine karşı satranç oynaması gibi. Stefan Zweig'ın "Schachnovelle"diye bir romanı vardır. (Sanırım Türkçeye "Bir Satranç Öyküsü" ya da "Satranç" adıyla çevrilmişti. ) Bu romanında, Zweig, atıldığı bir tecrit ortamında kendine karşı bir siyah bir de beyaz olarak satranç oynayan ama bu çelişki altında dayanılmaz ruhsal bir bölünmeye uğrayan birini anlatır. Evet biz de bir tür satranç oynayacağız, bir siyah bir de beyaz olarak; bir Türk milliyetçisi olarak ve bir sosyalist olarak. Bazı yazılar bir Türk milliyetçisinin bazı yazılar bir sosyalistin bakış açısından yazılacak. Bizi buna zorlayan tecrit koşulları değil, çelişkinin varlığı bizi kendimize karşı satranç oynamaya zorluyor. O romanda sonuç olan, bizde neden ve hareket noktası. Kendine karşı satranç, orada parçalanmaya yol açarken, bizde bu parçalanmayı aşmanın bir aracı. Hareket noktasındaki bu parçalanmayı yaratan çelişkileri ise tarihin izlediği yol dayatıyor. İnsanlığın çıkmazını pekiştiren koşullar Kürtlere ve Türklere geçici olanaklar sunuyor." (Demir Küçükaydın, İlk Yazı: "Schachnovelle")

[18] Bu yaklaşıma ilişkin olarak Lenin'den iki örnek: " ‘Ulusların Kaderini Tayin Hakkı' demokratik bir düzeni zorunlu kılar, öyle ki, bu düzende sadece genel olarak demokrasi ile yetinilemez, burada, özel olarak ayrılma sorununu demokratik olmayan yoldan çözüme bağlamak olanaklı değildir."  "Proletarya, bir ulusun bir devlet sınırları içinde zorla tutulmasını olanaksız kılan bir demokrasiden yanadır." Lenin'in ve uzun yıllar benim anlamadığım, böyle bir demokrasinin, dile, dine, etniye, soya, kültüre göre yapılmış tanımına da dayanamayacağı, dolayısıyla ulusların ayrılma hakkını savunmanın, ulusu böyle tanımlama hakkı olduğu anlamına geldiğini görememekti.

[19] Örneğin Engels, Erfurt Programının eleştirisinde şöyle diyordu: ""Mutlak olarak kesin olan bir şey varsa, o da, partimizin ve işçi sınıfının, egemen duruma, ancak demokratik cumhuriyet şekli altında gelebilecekleridir. Hatta, demokratik cumhuriyet, Büyük Fransız Devrimi örneğinin gösterdiği gibi, proletarya diktatörlüğünün özgül biçimidir de. (...) Demek ki, tek bir cumhuriyet. Ama, 1798'de kurulmuş olan imparatorluğun imparatorsuz şekli olan bugünün Fransız Cumhuriyeti anlamında değil.[272] 1792'den 1798'e kadar her Fransız ili, her belediye, Amerikan modeline uygun olarak kendi tam özerk yönetimine sahip bulundu, bize de böyle bir şey gerek. Böyle bir özerklik nasıl örgütlendirilebilir ve bürokrasisiz nasıl edilebilir, Amerika ve Birinci Fransız Cumhuriyeti, bunun nasıl olacağını bize gösterdi; Avustralya, Kanada ve öteki İngiliz kolonileri de bugün bize bunu göstermektedirler. Böyle bir eyalet ve belediye özerkliği, örneğin kantonun konfederasyona göre pek bağımsız bulunduğu, ama bu bağımsızlığın, ilçeye (Bezirk) ve belediyeye karşı da olabildiği İsviçre federalizminden çok daha özgürdür. Kanton hükümetleri, ilçe mülki amirlerini (Bezirkesstatthalter) ve valileri tayin ederler; oysa İngilizce konuşulan ülkelerde böyle bir şey yoktur, ve biz de, gelecekte, bunlardan, Prusyalı il ve hükümet müşavirlerinden olduğu gibi (Londrat ve Regierungsrat) kendimizi kurtarmalıyız. (...) Ama programa, her şeye karşın sokulması mümkün olan ve hiç değilse dolaylı olarak söyleme olanağına sahip bulunmadığımız şeyin ifade edilmesine yarayabilen şu istemdir:

      "İlin, ilçenin ve belediyenin, halkın genel oyu ile seçilmiş görevliler tarafından tam özerk olarak yönetimi. Devlet tarafından tayin olunan bütün yerel yüksek memurların (sayfa 530) ve il yüksek memurlarının (autorites) kaldırılması." " (F. Enfels, 1891 Sosyal Demokrat Program Tasarısının Eleştirisi,) Engels'in Lenin gibi çelişkisi, ""Almanya'nın ulusal birliğinin gerçekleştirilmesi."nden söz etmesidir. Yani "Almanlıkla, dolayısıyla dille veya soyla veya kültürle tanımlanan bir ulus varsayımı vardır. Demokratik cumhurilyet'in kendini böyle tanımlaması bir çelişki olur. Demokratik Cumhuriyet böyle tanımlanmaya karşı olmalıdır.

[20] "Komünün geliştirme zamanı bulamadığı kısa bir ulusal örgütlenme taslağında, Komünün en küçük kırsal yerleşme merkezlerinin bile siyasal biçimi olacağı" (...) "Her ilin kırsal komünleri, ortak işlerini ilin yönetim merkezindeki bir delegeler meclisi aracıyla yönetecek, ve bu il meclisleri de Paris'teki ulusal yetkililer kuruluna milletvekilleri göndereceklerdi; delegeler her an görevden geri alınabilir ve seçmenlerinin buyurucu yetki belgesi ile bağlı olacaklardı. Bir merkezi hükümete gene de kalan, az sayıda ama önemli görevler, gerçeğe aykırılığı biline biline söylendiği gibi kaldırılmayacak, ama komünsel, başka bir deyişle sıkı sıkıya sorumlu görevliler tarafından yürütüleceklerdi. Ulusun birliği bozulmayacak, ama tersine, komünsel kuruluş tarafından örgütlenecekti(...)" (Karl Marks, Fransa'da İç Savaş) Lenin ve Engels'te görülen yanlış aynen Marks'ta da görülüyor bu alıntıda olduğu gibi. "Ulusun birliği bozulmayacak" diyor. Yani ulus Fransızlarla veya Fransa'da yaşayanlarla tanımlıyor. Eğer özgür komünlerin birliği ise, niye bir dili konuşanlar ya da bir bölgede yaşayanlar ile sınırlasın ki kendini bu cumhuriyet? Bu sınırlamanın kendisi, demokratik cumhuriyet'in ulusu bir dil, etni, soy, tarih ile tanımlamamak gerektiği ilkesiyle çelişmez mi?

[21] Örnek: "Ama bu demokratik merkeziyetçiliği, Engels, hiçbir zaman, burjuva ve aralarında anarşistlerin (sayfa 97) de bulunduğu küçük-burjuva ideologların ona verdikleri bürokratik anlamda anlamaz. Engels bakımından, merkeziyetçilik, "komünler" ve bölgelerin devlet birliğini tamamen kendi istekleriyle savunmaları koşuluyla, her tür bürokratizm ve her tür yukardan "buyurma"yı söz götürmez biçimde ortadan kaldıran geniş bir yerel yönetsel özerkliliği hiç mi hiç dıştalamaz." (Lenin, Devlet ve Devrim)

[22] "Kürt ve Türk solunda Kendi Kaderini Tayin Hakkı, ancak ulus olunca sahip olunabilecek bir şey olarak anlaşılmış ve Kürtlerin bağımsız devlet kurma hakkım savunmak için hep Kürtlerin bir ulus olduğu kanıtlanmaya çalışılmıştır. (Burada kasıtlı çarpıtmalara imkan vermemek için Kürtlerin bir ulus olduğunu açıkça belirtelim.) Ama sorunun bu şekilde koyuluşu tersinden, ulus olmayan, tarihsel, coğrafi, sosyolojik ya da psikolojik olarak kendine ulus olduğuna dair bir sertifika bulamayan bir topluluğun ayrılma ve bağımsız bir devlet kurma hakkından söz edilemeyeceği varsayımını içerir.

Tartışmayı yeniden başlatmak, ama bir üst düzeyde başlatmak ve ilerde çok gerici sonuçlar doğuracak bu varsayımın yanlışlığım göstermek için, iddia ediyoruz ki: ayrılma hakkı için ulus, milliyet vs. olmak gibi bir önkoşul yoktur ve olmamalıdır. Bu, Marks-Engels-Lenin'in Demokratik Cumhuriyeti ve Ayrılma Hakkı anlayışıdır. Gerçek demokratik cumhuriyette, isteyen köy, mahalle, ya da bölge halkı, istediği takdirde derhal ayrılabilmeli ve bunu engelleyecek ne hukuki, ne idari bir mekanizma olmamalıdır." D. Küçükaydın, "Kürdistan Kurtuluşunun Bazı Sorunları", Kürdistan Pres, 18.02.1987)

[23] "Kürdistan sosyalistleri ve proletaryası, bağımsız bir Kürt devleti için değil, ama Demokratik bir Cumhuriyet, bir tek köyün bile kendi kaderini tayin hakkının engellenemeyeceği gerçekten demokratik bir cumhuriyet için savaştıkları takdirde, belki Kürt burjuvazisini kaybedeceklerdir ama çok daha büyük güçleri kazanacaklardır. Ulusal Kurtuluş, bunun otomatik yan ürünü olacaktır."  (D. Küçükaydın, Kürdistan Pres, 1986)

[24] "Belli uluslar arası dengeler el vermediği sürece, Kürt ulusal hareketi sadece bağımsız bir devlet için savaştığı takdirde başarıya ulaşamazdı. Kürt Ulusal hareketi, kendini ezen ulusların ezilenleri için de bir program geliştirdiği, yani sadece Kürtleri, kendini değil, kendini ezenlerin de ezilenlerini kurtarmaya kalktığı takdirde; yani bir ulusal kurtuluş hareketi olmaktan çıkıp bir sosyal kurtuluş hareketine dönüştüğü takdirde; yani bir salto mortale ile kendisi olmaktan çıktığı takdirde başarı kazanabilirdi. Kürt hareketleri içinde, plebiyen yapısıyla sadece PKK bu güne kadar böyle bir kendini aşma potansiyeli ve emareleri gösterebiliyordu." (D. Küçükaydın, Abdullah Öcalan'ın yargılanması ve Gelişmeler)

[25] Elbette Öcalan'ın dile getirdiği biçimiyle Demokratik Cumhuriyet'in bizim dediğimizle tam bir çakışması yoktu. Hem teorik kaynakları yoktu hem de bu talebi birçok diplomatik ifade ve taktikler içinde ifade ediyordu. Ama bu yönde bir eğilim taşıyordu.

[26] "İkinci stratejik değişiklik, ulusun kültür, etni ve dile bağlı tanımından hukuki bir tanımına geçiştir." (D. Küçükaydın, "Bir değişimde Üç değişim", Özgür Politika) Bu yazıda bu ayrımı yapmama rağmen bu farklı ulusçulukları aynı ayarda ulusçuluklar gibi ele alıyordum hala, birincisinin ikincisine göre gerici karakterini tam ayırt edemiyordum.

[27] Örneğin birçok yazı arasında "İki ulusçuluk", "İki Ulusçuluk ve Öcalan'ın Önerisi" gibi başlıklar taşıyanlar zikredilebilir.

[28] "Ortadoğu İçin Demokrasi Manifesto" bir anlamda bunu göstermek ve savunmak amacıyla Komünist  Manifesto'ya öykünerek yazılmış bir Program ve Strateji önerisidir. Bu manifesto, "Büyük Ortadoğu projesi ve Sosyalist Strateji" adlı kitap içinde yer alıyor ve aslında çok önce bir dergi girişiminin çıkış bildirgesi olarak yazılmıştı.

[29] Bu dönemde Hamburg'ta dünyadaki ırkçılık üzerine yazmış neredeyse bütün düşünür ve yazarların katıldığı çok büyük bir Konferans yapılmıştı. Yine bu konferansın hazırlığı bağlamında, Stuart Hall, Robert Miles, Sivanandan Hamburg'a gelmiş ve konferanslar ermişlerdi.

[30] Bu grupta Türkiyeli Taner Akçam, Almanyalı Michael Böttcher ve İsrailli Yaron Matras vardı. Ben de sonra bu grubun çalışmalarına katılmıştım.

[31] "Okurların da kolayca görebileceği gibi, milliyetçilik hakkındaki düşüncelerim Erich Auerbach, Walter Benjamin ve Viçtor Turner'in yazılarından derinden etkilendi." (Benedict Andarson, Hayali Cemaatler)

[32] Bu açıklamayı daha sonra özgür politika'ya yazdığım ilk yazılarda kullandım. Örneğin "Büyük Uygarlıklar, Ortadoğu ve Milliyetçilik", Özgür Politika, Kasım 2000)

[33] 1990'ların başında Özgür Gündem'e yazdığım yazılarda bu çok açıkça görülebilir. Köşe yazılarımdan biri Ulusçulukla ("Milliyetçiliğin Sonu"), ikisi Siyah beyaz bölünmesiyle ("Gezegen Çapında Apartheit", "Eski Kavramlar ve Yeni Dünya Düzeni"), ikisi başka bir uygarlık sorunuyla ("Hayat Hızlı Gideni Cezalandıracaktır", "Turizme Karşı") ilgilidir.

[34] D. Küçükaydın, "Enternasyonalizmin Sonu - Ulus, Ulusçuluk, Enternasyonalizm Üzerine Aykırı Düşünceler", Sosyalizmin Sorunları, Sayı. 2)

[35] "Politik İslam, modern ve modernist bir partidir. Onlara karşı ideolojik mücadele, Aydınlanmanın argümanlarıyla değil, aksine, sözde karşı çıktıkları aydınlanma ve modernizm projesini (ki buna "Hıristiyanlık" ya da "Batı" diyorlar) başka bir söylemle yeniden ürettikleri açısından karşı çıkılabilir. Politik İslam ile ideolojik mücadele Aydınlanmanın argümanlarıyla değil, aydınlanmanın eleştirisiyle yapılabilir. Bunu görmeyen ve yapmayan sosyalistler, fiilen sorunu Kemalistler ve Genel Kurmayın gibi görmüş olurlar. Aydınlanmanın eleştirisi olmadan, modern politik İslam'a karşı ideolojik mücadele yürütülemez. Aydınlanma'nın eleştirisi ise, günün moda post modernizmi noktalarından değil, onu içinde taşıyıp aşan Marksizm açısından, özellikle "Frankfurt Okulu" ya da "Eleştirel Teori" olarak tanımlanan, aydınlanmanın kör bağırsaklarından kurtulmuş Marksizm açısından yapılabilir. Politik İslam'a karşı aydınlanmanın ufkunu aşamamış bir Marksizm, Kemalizm'in kuyruğuna takılmaktan başka bir yere varmaz." D. Küçükaydın, "Din ve Milliyet", Kasım 2000, Özgür Politika)

[36] "Çok kültürlülük bir aldatmacadır, daha doğrusu, batı uygarlığının kendi kültür anlayışını, tanımını, diğer kültürlere dayatmasıdır. Diğer kültürlerin kültür anlayışlarının ve tanımlarının baskı altına alınmasıdır. Kültürel olan bu tanımda, siyasi anlamı olmayandır. Yemektir örneğin, giyimdir, günlük hayata ilişkin kimi alışkanlıklardır, konuştuğunuz dildir. Ama biri çıkıp, benim kültürümde devlet yok, benim kültürümde bir ulustan olmak diye bir kavram yok, benim kültürümde saniyeler dakikalar yok, benim kültürümde özel mülkiyet yok, benim kültürümde polis yok, benim kültürümde mahkemeler yok diyemez. Bunları dediği an, çok kültürlülük efsanesi biter, söyleyen soluğu caza evinde ya da tımarhanede alır. Çok kültürlülük, ulus ilkesine dayanan devletleri kurtarmak için çıkarılmış, batı uygarlığının kültür anlayışının diktatörlüğüdür." (D. Küçükaydın, Geleceği ve Geçmişi Kurtarmak, kasım 1998)

[37] "Avrupa uygarlığının kültür karşısındaki tutumu, dinler karşısındaki tutumuna benzer. Bu uygarlıkta din, kişinin bir vicdan ve inanç sorunu olarak tanımlanmış, ve en ideal biçimlerinde tümüyle politik alanın dışına itilmiştir. Ama bu aslında, diğer dinlerin din anlayışları üzerinde bir diktatörlüktür. Örneğin sıradan halk İslam'ı değil, politik İslam, ya  da Şeriatın tanımladığı İslam, tıpkı ulusçuluğun, siyasal birimle ulusal birimin çakışmasını ön görmesi gibi, siyasal birimle din biriminin çakışmasını ön görür" (a.g.e.)

[38] "Madem ki batı uygarlığı, dini ve kültürü öyle tanımlıyor ve politik alanın dışına itiyor, ona da bu uygarlığın dini olan ulus ilkesine ve ulusçuluğa niye aynı ceza verilmesin? Batı uygarlığının ufkunun ötesinde başka bir uygarlığın hayali, işe, batı uygarlığının dini olan ulus ilkesinden başlamak zorunda değil mi?"

DIN UYGARLIGIN USTYAPISI MI ACABA

Sevgili demir kucukaydin

dogrusu yazilarinizin ufuk acici oldugunu kabul etmem gerekir, bu bakimdan kendimi biraz sansli sayıyorum.

Her neyse lafı fazla uzatmadan eger din uygarlığın üst yapısı ise

1 islam uygarlığının, kendinden önceki, eski uygarlıklardan iktisadi üretim

tarzının,daha farklı olaması gerekir fakat görünürde hiç de böyle bir fark

görememekteyim veyahut bu hristiyanlık için de geçerlidir ne gibi temel

farlıklılıklar vardır hristiyanlığın eski roma dinleri arasında cevaplarsanız

sevinirim

Din Nedir?

Sayın NEO,

Önce Din derken ne anlıyoruz? Çünkü bu alanda çok farklı olgular karıştırılıyor.

Din derken bu günkü kullanımda üç farklı olguyu ayırmalı.

  • 1) Bu günün politik bir hareketi olarak dinler. Bunlar din bayraklı modern partilerdir ve benim dediğim dinle ilgisi yoktur. Bunlar bu günün modern toplumun dininin, üstyapısının içindeki farklı güçlerin bayraklarıdır. (Bu anlamda Dini Tersinden Kemalizm'de, 11 Eylül Üzerine Yazılar'da falan epey ele aldım. Bütün bu kitaplar İkinci Köxüz Sitesinden indirilebilir. Menüden geçebilirsiniz.)
  • 2) Bir inanç olarak dinler. Yani bu gün bütün dinlerden insanlar aşağı yukarı benim inancım İslam, hristiyan derken veya dinsizim derken aslında Modern topqlumun dininden olduklarını, dini inanç kabul eden dinden olduklarını söylemiş olurlar. Bu anlamda (inanç anlamında, kişinin özel sorunu anlamında) din Modern toplumun dininin basit bir bileşenidir.
  • 3) Ama modern toplum öncesinde tüm toplumsal yaşamın üstyapısı da dindi. İşte ben bu bağlamda dinden söz ediyorum. Din toplumun üst yapısıdır derken. Bu modern toplumun üstyapısı da dindir. Sadece din olmadığını, dinlerin inanca ait olduğunu söyleyen dindir.

Bu üç din kavramını önce ayırmalı.

Ama bu üçüncüsü de yanlış anlaşılıyor. Örneğin sadece Allah inancına dayanan dinler (Musevilik, Hıristiyanlık, İslam) din sanılıyor. Bu da bir başka anlam daralması.

  • 1) Diğer uygarlıklarda da dinler vardı ama bunlar tanrısızdı. Çin'de Konfiçyüzçülük, Taoculuk, Budizm, Manicilik hatta Zerdüştlük.
  • 2) Ortadoğu'da da Uygarlıklar tek tanrı kavramına ulaşmadan önce beş bin yıl tanrıların ilişkisi biçiminde dinlere sahiptiler. (Hinduizm bu biçimin taşlaşmış bir yaşayan fosil örneği gibi görülebilir.)
  • 3) Uygarlığa geçmemiş bütün toplumların da Dini vardır. Buna kimi Şamanizm, kimi animizm, kimi totemizm der.
  • 4) Keza Aydınlanma ve Ulusçuluk da modern toplumun dinidir. Aydınlanma bu dinin ilerici ulusçuluk gerici biçimidir.

Şimdi bu açıklamalardan sonra İslam'ın ne yaptığı daha iyi anlaşılabilir.

Daha önceki çağlarda da, komünlerden (Putlardan-Totemlerden) uygarlığa geçilir. Bu geçiş o putların ve totemlerin ilişkileri biçiminde ifade ediyorlardı. Örneğin eski Greklerde bütün o bir sürü tanrılar bunu ifade ediyordu.

Ama Muhammet, Mekke'nin Kabe'sindeki putları Yunanlıların tanrıları gibi bir hiyerarşiye koymadı ve hepsini memnun etmeye kalkmadı (Yani aşiretin, komünün üstyapısını reforme etmeye kalkmadı, ilk uygarlıkların yaptığı biraz böyleydi) hepsini imha etti ve tek Allah'ı ortaya koydu. Bu gerçekten büyük bir devrimdir.

Hıristiyanlığa ve diğer uygarlık dinlerine farkına gelince. Bunu o dönemdeki Hinduizm, Zerdüştlük, Hristiyanlık gibi dinlerle kıyas içinde görmek mümkündür.

Birincisi, bütün bunlarda bir rahipler kastı vardı veya oluşmuştu. Hinduizmde ise daha da azgındı bu.

Muhammet Müslüman olmayı, kelimei şahadet gibi bir inanç bildirimine indirgeyerek korkunç basitleştirmişti. (Müslüman olmak için bu yeter, beş şart Müslüman olmnın şartı değildir, Müslüman'ın görevleridir. Ama görevlerini yapmayan da Müslüman olabilir. Onu da değerlendirecek olan yine Allah'dır.) bir din adamları kastına nak tanımıyordu. Ve Oku diye başlıyordu Kuran. Bir bakıma bilgiyi demokratikleştiriyordu. Ayarıca sosyal eşitsizliklere karşı görevler koyuyordu.

Ayrı ekonomi temeli. Elbette insanlık ya komün ya uygarlık ya da kapitalizm gibi üç temel üretim biçimi içinde yaşmıştır. Bu anlamda bütün uygarlık dinleri aynı ekonomi temeline dayanır. Ama Din Üstyapı'dır dediğimizde, bu uygarlık dinlerinin özünde bir farkı olmaması gerektiği yani özünde aynı ekonomi temeline dayandığını söylemiş olurum. Yani önermemden sizin sorunuzun tam tersi anlam çıkar aslında.

(Düşünün ki, buna rağmen, Zerdüşt rahiperi, İslamiyet içinde bile varlıklarını sürdürme yolu bulmuşlardır Şiilik biçiminde. Bu gün İran'ı yöneten Mollalar ta Sümer Rahiplerinden gelen sonra Zerdüşt rahiplerine dönüşmüş Müslüman olunca da ona Ayetullah'lık mantosu giydirmiş aynı kastın devamıdırlar. Bütün o eşetleştirici yapısına rağmen İslam Hindistan'da da zamanla Kast yapısına entegre olur. Feth edenler feth edilir.)

Bu konularda çok şey yazılabilir.

Ben bu konuda bir bakıma sadece bir başlangıç yapabildim. Korkunç verimli ve alt üst edici bir bakış. Ben kendim bile sonuçlarına şaşırıyorum. Keşke zamanım olsa, imkanlarım olsa da bu alanda çok daha fazla yazıp okuyabilsem. Artık bunu sonra gelenlerin yapması gerekiyor.

Tersinden Kemalizm kitabında ilk kez taslaklaştırdım bu görüşleri. Sonra Marksizm'in Marksist Eleştirisi'nde biraz daha derli toplu açtım. Bunları okumanızı öneririm. O zaman daha iyi anlarsınız ne demek istediğimi. Bu kitapları indirebilirsiniz. Diğerlerini koymaya henüz zamanım olmadı ama Marksizmin Marksist Eleştirisi bu sitede var. Tersinden Kemalizm de eski www.koxuz.biz/index.php ardesinde var. Ayrıca eski Köxüz sitelerinde bir çok yazı var. Sorunuzun daha cevabı olabilecek iki yazı önereyim bu vesileyle.

Kurban Bayramı  http://www.koxuz.biz/index.php?option=com_content&task=view&id=278&Itemid=244

Ve

La ilahe İllallah. (Bu da Marksizmin Marksist Eleştirisi'nin sonunda var.)

Selam ve Saygılar

Demir

Din Nedir

deyim yerindeyse aklım salata oldu diyebilirim dediğinizi tam ve bütün olarak

kavrayamadıysam bile durum biraz daha net

çocukça ve biraz da totoloji olacak gibi ama din üst yapı ise

üst yapı nedir toplum hayatını yönlendiren ilke midir

yoksa üretim biçiminin süreklilğini sağlayan adına ne dersek bilmiyorum öz mü cevher mi

Üstyapi Nedir?

Üstyapi marksist bir kavramdir. Toplumun maddi uretim hayatinin uzerinde yukselen hukuk, ahlak, sanat, bilim vs. gibi tum toplumsal yapiyi anlatmak icin kullanilan bir kavramdir.

Lutfen dedigim kitaplari ve ozellikle forum bolumune koydugum teworik ve poltik evrimim ile ilgili yazilari okuyun orada cok genis bicimde ele aliniyor bunlar.

Ama ben de ozur dilerim. Sanki sitenin butun okuyuculari marksist formasyonlu imis gibi cevap verdim.

Saygilar

Demir