25 Kasım Grevi Üzerine
T.Kamu-Sen gibi sendikalarla yürümek çözüm değildir… Böylesi kontra bir örgütle işbirliği yapmak emekçileri zehirleyen şovenizmin daha da büyümesini sağlar… Çözüm KESK’i KESK yapan değerlere yeniden dönmektir. Demokratik bilinçle donanmak, kendini yenilemek ve örgütlemektir. Demokratik direnme hareketini örmektir. Yaşanan örgütsüzlüğü aşmanın yolu büyük bir emekle, işyerlerini döne döne fethetmekle, emekçilerle yüzleşmekle tartışmakla mümkündür. Yapılması gereken fiili ve meşru zeminde kamu emekçileri ve genel emek hareketinin direnişini yükseltmektir. 25 Kasım Grevi ve sonrası süreç ancak böylesi bir anlayışla başarıya ulaşabilir…
KESK Genel Başkanı Sami Evren ile TÜRKİYE KAMU-SEN Genel Başkanı Bircan Akyıldız 12.10 2009 tarihinde Mülkiyeliler Birliği'nde düzenledikleri basın toplantısında 25 Kasım'da Toplu İş Sözleşmesi hakkının kullanılması için 1 günlük Uyarı Grevi yapacaklarını açıkladılar.
KESK Genel Başkanı Sami Evren, yaptığı açıklamada, toplugörüşme sürecinde tarafların eşit koşullarda masaya oturmasının sürekli engellendiğini, AKP Hükümeti’nin kamu emekçilerinin haklı taleplerini görmezden geldiğini, Hükümetle mücadelede iç hukuk yollarının tüketildiğini, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurulduğunu ve mahkemenin de sendikaların toplu pazarlık hakkı bulunduğuna hükmettiğini söyledi.
Kamu-Sen Genel Başkanı Bircan Akyıldız ise sekiz yıldır devam eden toplu görüşme sürecine tüm samimiyetleriyle katılmalarına rağmen sonuç alamadıklarını, Grev sürecine, başvurulabilecek tüm çözüm yollarının tükenmesi sonucu ulaşıldığını, Grevin, sadece Kamu-Sen ve KESK adına değil, tüm kamu emekçilerinin haklarının savunulması adına yapılacağını ifade etmiş… Bir gazetecinin, ''Memur-Sen grevi desteklemiyor. Aranızdaki sorun nedir, neyi çözemiyorsunuz, rekabet mi var?'' sorusu üzerine şunları ifade etmiş: “Memur-Sen, toplu pazarlık sürecinden öncelikli olarak bir sivil anayasa önerisini öne çıkarmıştır. Sivil anayasa ile ilgili olarak bir rapor hazırlayıp Sayın Başbakan'a sunmuştur. Raporu biz inceledik. Bunun içerisinde devletin yapısı ve işleyişiyle ilgili her şey var ama kamu çalışanı yok. Orada olmayan kamu çalışanının grev ve toplu sözleşme hakkından bahsedilmekte ama en önemli unsur kamu çalışanı için ihmal edilmektedir. Bunlardan bir tanesi iş güvencesidir. Bu konuda söyleme baktığınız takdirde bizim gibi düşünülmekte ama iş rapora, belgeye geldiğinde düşündüğümüz ölçülerde bir kamu çalışanı tarifi yapılmamaktadır. Bunlar ciddi ayrılıklardır. Bu nedenle bizim Memur-Sen ile bu konuya bütünleştirmemiz mümkün değildir.'' (Radikal 2009–10–13) Görüldüğü üzere Bircan Akyıldız Memur-Sen’’i eleştirirken kendi statükocu-ırkçı zihniyetini de ele veriyor. “Sivil Anayasayı” bile gereksiz görüyor. Kendi konfederasyonu çok ilgiliymiş gibi Memur-Sen’in “sivil Anayasa” ile ilgilendiğini ancak Kamu emekçilerinin sorunlarıyla ilgilenmediğini, “iş güvencesini” savunmadığını söylüyor…
T.Kamu-Sen’in bu eleştirilerine, Memur-Sen, cevabı gecikmedi… Memur-Sen, “Kamu çalışanlarının iş güvencesini tartışmaya açanlar ahkâm kesiyor” yanıtını verdi. Memur-Sen Genel Başkanı Ahmet Gündoğdu, kendilerine yönelik olarak yapılan, ‘Anayasa taslağında kamu çalışanlarına yer verilmediği’ yönündeki eleştirilerin gerçeği yansıtmadığını, iş güvencesini asıl kendilerinin savunduklarını, T.Kamu-Sen’in sermaye ile işbirliği yaptığını “kriz varsa çare var” kampanyasıyla “harcayın ki sermaye sahipleri kurtulsun” mesajı vermeyi sendikacılık saydığını ifade ederek böylesi bir Konfederasyonla ortak eylem yapmamalarının isabetli olduğunu belirtti. Gündoğdu: T.Kamu-Sen’i kastederek “Toplu görüşme masasında, kamu çalışanlarının iş güvencesini tartışmaya açan metni imzalayıp bu yanlışlarından bizim sayemizde kurtulanlar, yaptıklarını ne çabuk unuttular da, bugün bizi suçluyorlar” dedi.(Memur-Sen internet sitesi)
Her iki konfederasyon başkanı aralarındaki farkları açıklamaya ve kendilerini savunmaya çalışmaktadırlar Ancak gerici, ırkçı, güdümlü duruşlarını gizleyemez, unutturamazlar… Her iki konfederasyonun da işbirlikçi karakteri açıktır. Devletin ve Hükümetin arka bahçesinde yeşerdikleri ve güç topladıkları biliniyor. Ne denli yaldızlı sözler söyleseler biri diğerini suçlasalar da İşbirlikçi tarihlerini değiştirtmeleri mümkün değil. Tarihleri adeta bir dönemin Osmanlı Bankası reklâmını çağrıştırıyor: Reklamda “yok birbirimizden farkımız ama biz Osmanlı bankasıyız” deniliyordu… Aradaki fark birinin devlet güdümlü kontra sendikacılığı, diğerinin ise Hükümet güdümlü bir sendikal anlayışı temsil etmesidir. Özünde ise her ikisi de aynı sendikal anlayışın sahibidirler… Her iki konfederasyon da egemenlerin- sınıf işbirlikçisi Emekçi hareketini ırkçılık ve dincilik temelinde bölüyorlar. Susurluğa gidip Abdullah Çatlıya saygı duruşunda bulunan, Hitlerin ruhuna helva dağıtan ve en son Bursa’da Azerbaycan bayrakları dağıtarak Ermeni karşıtı ırkçılık kampanyası düzenleyen korucu sendikacılığın mimarı T.Kamu-Sen ve dincilik yapan Memur-Sen’in çekişmesi tamamen konjektüreldir. Biri MHP’nin diğeri ise AKP’nin uzantısı politikaların davranış biçimidir söz konusu olan…
Memur-Sen ve Türkiye Kamu-Sen çizgisini savunanlar ise bir dönem sendika kurmanın yasal olmadığını dernekleşmenin daha doğru olduğunu savunuyorlardı. Ve bu güçler (güç bile değillerdi) şovenizm ve dincilik temelinde egemenleri de arkalarına alarak kamu emekçileri hareketini “bölücülük” yapmakla suçlayıp örgütlenmeye çalıştılar... Sendikal koruculuk hareketi denebilecek, özellikler taşıyan, şovenizmi bayraklaştıran T.Kamu-Sen, Türk-İş tarafından “Emek Platformu” aracılığıyla meşrulaştırılmaya çalışıldı… O süreçte T.Kamu-Sen’in bulunacağı platforma katılıp katılmama konusu KESK saflarında yoğun tartışmalara neden olmuştu... O dönemin karar organı olan KESK GYK’ sı ve MYK’sında birkaç toplantının başlıca gündemini oluşturmuştu. Emek Platformuna katılım kararı oy çokluğuyla alınmıştı. Emek Platformu da sahici ve caydırıcı bir mücadeleyi zaten önüne koymamış ve hayata geçirememişti. Emek Platformunun 1999 tarihindeki ve yeniden canlandırıldığı tarih olan 2008 yılı ortalarındaki SSGSS’ye karşı yapılan eylem ve etkinliklerdeki işbirlikçi yapısı sadece görüntüyü kurtarmaya yarıyordu… Yaşanan sürece bakıldığında gerek Türk-İş, gerekse T.Kamu-Sen temel özellikleri mücadeleyi geriye çekmek ve uzlaşmak olmuştur.
Gelelim sendikal hareketin asıl sahibi olanlara… Canıyla kanıyla bedel ödeyen, sürgünlere uğrayan, adli ve idari cezalar alan, alın teriyle emek veren kamu emekçilerine… Kamu Emekçileri hareketinin ilk dönemlerinde SYK, KÇP ve KÇSP yi oluşturan fiili ve meşru mücadeleyi savunan güçlerin, “Sendikal Birlik” ve “Eşgüdüm” taraftarlarıyla ittifak ya da güç birliği yapıp yapmamayı tartıştıkları tarihsel bir gerçeklik... Bu güç birliğinin kamu emekçileri hareketini sağ sapmaya götürüp götürmeyeceğini düzene bağlama tehlikesinin olup olmadığını tartışıyorlardı... Daha sonraki süreçte bu eğilimle birlikte KÇSKK çatısı altında bir araya gelinerek KESK oluşturuldu. Yasalcı reformist kesim ile fiili ve meşru mücadeleyi savunan damar bir araya gelmiş aynı çatı altında örgütlenmeye başlamıştı…
Ancak KESK’in T.Kamu-Sen’le ortaklaşarak yapacağı 25 Kasım 2009 tarihli iş bırakma eylemi, bir ilktir. Bu eylem ortaklığı geçmişte Emek Platformu çatısı altında bir araya gelişten oldukça farklıdır... Bu anlamda KESK’in geldiği nokta herkesi düşündürmelidir... Söz konusu eylem kararının T.Kamu-Sen’in muhatap alınarak onunla birlikte açıklanması yanlış bir tutum olmuştur. Bu tutumun onu meşrulaştırılması ve güçlendirilmesi sonucunu doğuracağını ifade etmek yersiz olmayacaktır. T.Kamu-Sen’in hangi zeminde örgütlendiği ve örgütlendiği zeminin sınıf mücadelesini zehirlediğini söylemek malumun ilanı olacak… T.Kamu-Sen kuruluşundan bu yana (Emek Platformu çatısı altındaki eylemler sayılmazsa) ilk defa iş bırakma eylemine katılacak… Eylemin örgütlenmesiyle ilgili çıkarılan afiş ve bildirilerin ortaklaştırılmamış oluşu şüphesiz ki olumludur. Ancak 25 Kasım grevine T. Kamu Sen’in hangi düzeyde katılacağı ve alanlara KESK ile birlikte çıkıp çıkmayacağı ise şimdilik meçhuldür… KESK’in Sendikalara gönderilen yazısında konuyla ilgili herhangi bir belirleme yapılmamaktadır. Yapılacak İl Gezilerinde konuyla ilgili bilgilendirmeler yapılsa dahi şimdiden bazı bölgelerde birlikte alanlara çıkma hazırlıklarının ve görüşmelerinin yapıldığı da biliniyor… Dolayısıyla iş bırakma eyleminin başarısı KESK’in yapacağı örgütlenme çalışmasının sonuç alıp almamasıyla ilgili olacak…
İş bırakma eyleminin örgütlendirilmesiyle ilgili olarak KESK şunları söylüyor: “Başta 25 Kasım’da gerçekleştireceğimiz uyarı grevi olmak üzere önümüzdeki dönem yürüteceğimiz etkinliklere en geniş katılımın sağlanmasını ve örgütlenmenin geliştirilmesi, yürüttüğümüz çalışmalarımızın aktarılmasını amaçlayan 45 ili kapsayan il gezileri 13 Ekim’den itibaren başlamıştır. KESK MYK ve bağlı sendikalarımızın MYK üyeleri 13–14 Ekim tarihlerinde Edirne, Eskişehir, Bursa, Samsun ve Çorum illerini ziyaret etmişlerdir.” (KESK Sitesi)
Ayrıca KESK’in Sendikalara, Sendika Genel Merkezlerinin de Şubelere gönderdiği konuyla ilgili yazıda İl Gezileri Programında şu bilgiler veriliyor. Gönderilen yazıda Şubelerde ve il temsilciliklerinde Konfederasyon ve Sendika Genel Merkez yöneticilerinin katılacağı bilgilendirme, 25 Kasım uyarı grevi ve örgütlenme gündemli “geniş katılımlı üye toplantılarının” düzenleneceği ifade ediliyor. Şüphesiz ki 45 ilde üyelerin de katılımına açık olarak yapılacak toplantıların hareketlenmeyi sağlayacak önemli bir faktör olacağını söylemek mümkün. Ancak yeterli olduğunu söylemek ise mümkün değildir… Söz konusu toplantıların hangi tarihlerde yapılacağının üyelere duyurulup duyurulmayacağı Şube Yönetimlerinin konuya ilişkin hassasiyetleriyle ilgilidir. Verili durumda yönetimlerin bile toplanamadığı İşyeri temsilcilerinin işlevsiz olduğu bir tabloyla karşı karşıyayız. En son SSGSS’nin yürürlüğe girişinin birinci yılı olan 1 Ekimde ve IMF karşıtı gösterilerinin yapıldığı 6 Ekim tarihinde emekçilerin katılım düzeyinin oldukça düşük olması yaşanan sürecin çarpıcı bir göstergesiydi…
25 Kasım Grevi’ni örgütlemenin yolu, örgütlenmenin bilinen en basit kurallarını yeniden büyük bir özveriyle hayata geçirmekle mümkündür. Yapılması gereken ilk şey KESK ve Sendika Merkez yöneticilerinin düzenleyecekleri İl Gezi programını beklemeden harekete geçmektir. İl toplantıları duyurularını telefonlarla değil, işyerlerini dolaşarak yapmak ve emekçileri bilgilendirmektir. Bu çalışmayla düzenlenecek toplantılara geniş üye katılımı sağlanacağı gibi katılanların yeniden işyerlerine dönüp emekçileri örgütlemeye çalışması da mümkün olacaktır... Yıllardır işyerleriyle kopuk olan bağların yeniden oluşturulması işyerlerinin örgütlendirilmesi için bu eylemlilik vesile yapılmalıdır.
SYK (Sendika Yürütme Kurulları) ve KÇP’nin (Kamu Çalışanları Platformu) 87–90 yılları arasındaki pratiği biliniyor. 1990–1994 yılları arasındaki KÇSP (Kamu Çalışanları Sendikaları Platformu) ve daha sonra ki KÇSKK ve KESK’in birkaç yıllık pratiğini de bu kapsamda değerlendirmek mümkündür. Söz konusu yıllardaki örgütlenme çalışmalarının büyük bir emek ve sabırla hayata geçirildiği biliniyor. İş bırakma eylemlerinin başarısı böylesi kendini yenileyen ilişkiler temelinde gerçekleştiğini unutmamak gerekir. İşyeri Komisyonları, iş yeri temsilcilikleri söz ve karar sahibiydiler… İş yerlerindeki sorunların çözümü için hareketlenen emekçiler işyerlerindeki direnişlerin örgütleyicilerini kendi komisyonları olarak görüyor ve yetmedikleri zaman temsilcilikler ve şubelerin desteğini alıyorlardı...
Dolayısıyla T.Kamu-Sen gibi sendikalarla yürümek çözüm değildir… Böylesi kontra bir örgütle işbirliği yapmak emekçileri zehirleyen şovenizmin daha da büyümesini sağlar… Çözüm KESK’i KESK yapan değerlere yeniden dönmektir. Demokratik bilinçle donanmak, kendini yenilemek ve örgütlemektir. Demokratik direnme hareketini örmektir. Yaşanan örgütsüzlüğü aşmanın yolu büyük bir emekle, işyerlerini döne döne fethetmekle, emekçilerle yüzleşmekle tartışmakla mümkündür. Yapılması gereken fiili ve meşru zeminde kamu emekçileri ve genel emek hareketinin direnişini yükseltmektir. 25 Kasım Grevi ve sonrası süreç ancak böylesi bir anlayışla başarıya ulaşabilir…
Egemenlerin ekonomiyi ve siyaseti bağlı oldukları emperyalist-kapitalist sistemin istekleri doğrultusunda yönettikleri, özelleştirme, taşeronlaştırma, esnek çalışma gibi yöntemlerle emekçilere işsizlik ve örgütsüzlük dayattıkları biliniyor. SSGSS yasasıyla katkı paylarıyla Kamu Personel Reformuyla emekçilerin mevcut hakları gasp edildi-ediliyor… Kamu emekçilerinin sendikal hak ve özgürlükleri tanınmıyor. Çalışma yaşamı her geçen gün daha da çekilmez hale getiriliyor. İşkenceler yargısız infazlar devam ediyor. Haklarını arayan ezilen kitleler zorbalıkla bastırılmaya çalışılıyor. Kürt Halkının eşitlik ve özgürlük talepleri ısrarla kabul edilmiyor. 25 Kasım Grevi egemenlerin sömürü ve zulmüne karşı ezienlerin haklarına sahip çıktığı bir sürece dönüştürülmelidir. Demokratik hak ve özgürlükler için, demokratik çalışma yaşamı için, Toplu Sözleşme için insanca ücret için, 25 Kasım günü üretimden gelen güç kullanılmalıdır. Alanlara çıkılıp genel direnişe gidilmelidir…
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
