Hoş geldin umut
Hoş geldin umut...
İnkarlar ve imhalar yaşayarak geldin... Aşklara acılara tutunarak, yüreğinde bir emaneti büyüterek, yüzyılların ağrısını çekerek, bir ışık için teperek rahatını...
Boyun büküp el bağlamadın. Ne sürgün dedin ne zından takmadın hiçbirini... Kızgın bir karanfille dağladın dağların doruklarını.
En zor zamanda bile kendini hep duyumsattın/Gözümüz yollarda seni bekledik... Hoş geldin umut... Hoş geldin.
***
Aktıkça büyüyen sulardı şarkılarda aradıkların... Kuşanıp hayatın tüm hawarlarını girdin acının menziline... Engeller kimilerine son olsa da sana hep başlangıçtı. Gecelere ay doğurdun yol çıkardın kervan için...
Dile gelmez serencamlarda ne bir ses vardı ne de bir nefes... Yoğun bir sisin orta yerinde, sürek avlarında kundaklandı bütün sığınakların.Ne ateşler ne yangınlar görsen de karşı durulmaz bir sevdaydı, adına ve yarasına güvenen bir sızıydın sen, yüreğe bir dipnot düşürmek eksik olmadı... Hep direndin yılan ıslıklarına inat suya inen ceylanlar gibi...
Hoş geldin umut...
Kapıyı çalmadan girdin, onurlu, sevinçli ve coşkuluydun... Gelişi hep beklenen bir rüzgar gibi geldin...
Hoş geldin umut... Aşk gibi geldin, geliş sana, sen gelişe yakıştın, hoş geldin.
Bir karanfil mi getirdin? Yakışır şehre. Şehir bazen hiç de farkına varmadığımız anları ve anlamları yakalar... Özlem duyduğumuz vakti nişanlar... Hayat gibi... Söylemediğimizi bir çırpıda anlatan gözler gibi... Şehre yakışır... Sana yakışır... Şu kılıksız yaşama en güzel kıyafetleri giydirir gibi... Bir yangın gibi büyüyen gidişlerde kalbin köşesinde uçuşup duran dönüş haberleri gibi, hayatı bir yalnızlık gibi kuşanıp aniden kalabalıklara karışmak gibi... Hayatın Uyar'ından birkaç dize gibi:
'Bir türkü gibi öfkede söylenen
İşsiz hanlar, bakımsız bağlar adına
Puslu ve telaşlı garlardan kaçırdığın
Bir pençeden, bir kıtlıktan kayırdığın
Her ülkede söylenen bir türkü gibi'
***
Bazen masanızın üstü gibi, zihninizin darmadağınık olduğu bir zamanda, aralık bir kapıdan sızan bir rüzgar gibi gelir. Adı umuttur... Söyler şarkısını... Vurur dalgalarını kıyılarınıza. Tarifi zorsa da, dahası yoksa da, rol dağılımı doğru olmasa da, yöntemler çuvallasa da gelir oturur yüreğinizin orta yerine, şimdi git sonra gel diyemezsiniz, alırsınız onu içeri. Adı umuttur.
Hoş geldin umut... Tozlu çocukluğuma, yenilgilerimin bitimsiz yolculuğuna, hawarlarıma, ağıtlarıma, şarkılarıma hoş geldin. Evet... Tam da buraya üç nokta koymak gerekir... Ve derin bir iç çekiş... Varsın hayat kimine damla, kimine derya deniz olsun. Sen yine sevdiğin şarkıları mırıldan, yüreğinde kırlangıçlar taşı, vazonda çiçekler eksik olmasın... Yeni bir yolculuk başlatır gibi, bir kanat çırpıntısı gibi... Yüreğimizi kabartan her ne varsa gibi...
Bu bir öykü, bir senaryo gibidir. Bu, yaşamın ta kendisidir ve beş dakika sonra devam edecek bir oyun gibidir. Her an hazır ister bizi. Bütün kareler arasında bir bağlantı kurmak ve bunları bir düzene sokmak kolay olmuyor elbet. Beklediğimiz gibi gitmiyorsa değişiklik gerekir. Çıkarmak ya da eklemek, kimi sözcükleri terbiyelemek gerekir. Bir sevda çiçeğini sular gibi. Bir yağmurun sesine ayarlanmış adımlar gibi... Kendi küllerimizden yeniden doğmak gibi... Emek gibi, şiir gibi, aşk gibi...
***
Sahne bizi bekliyor, yaşam bizi bekliyor. Hazır mıyız? Son kez herkes aynada yüzleşsin kendisiyle. Maskeleri indirin artık. Baştan alalım isterseniz; herkes yerini iyi saptasın, kendine yeni bir dans dili bulsun... Coşku iyidir... Heyecandan ayaklarımız mı titriyor; bu daha iyi... Kabarıp taşmanın zamanı gelmiş demektir... Bu Simurg Anka'ya bir yolculuk demektir. Hani şu öyküdeki yolculuk gibi. Kendi küllerimizden yeniden doğmak gibi.
***
Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg Anka, bilgi ağacının dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş. Kuşlar Simurg'a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş. Kuşlar dünyasında bir şeyler ters gittikçe onlar da Simurg'u bekler dururlarmış. Ne var ki Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar. Derken bir gün kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg'a gidip yardım istemeye karar vermişler. Ancak Simurg'un yuvası çok tepelerdeymiş, oraya varmak için yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş. Bu yolculukta yorulanlar ve düşenler olmuş. Bülbül gülünü, balıkçıl kuşu bataklığını, baykuş yıkıntılarını özlemiş. Yolculuk uzayıp zorlaştıkça kuşların sayısı giderek azalmış. Yolculuk bittiğinde geriye otuz kuş kalmış. Simurg'un yuvasını bulunca öğrenmişler ki; Simurg Anka 'Otuz Kuş' demekmiş. Onların hepsi Simurg'muş, her biri birer Simurg'muş yani.
Kimi zaman anlatmaya gücü yetmez tedavüldeki sözcüklerin. Efsunlu tüm cümlelerini seferber etmek ve bir akıntıya salmak istersin kağıttan bir gemi saflığıyla... Yine de dilden değil, halden anlayanı işaretlersin ve kulağına 'seni seviyorum hayat' diye fısıldayıp özetlemek istersin... Ve ömrüne cinnetler sunduğun hayat sana bir karanfil uzatır kan yerine can seven dizeler gibi;
'...Sen o karanfile eğilimlisin
Alıp sana veriyorum işte
Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel
O başkası yok mu bir yanımdakine veriyor
Derken karanfil elden ele.'
***
Ve bir güz akşamında bir umut yeniden çalıyor ıslıklarını... Kabullenmek ve kapsamak gibi yakışır hazana, yakışır umuda dedim,yakasına bir gül iliştirme niyetine, oturdum bu yazıyı yazdım. Hüzünle karışık bir sevince yazdım... Bir umuda yazdım.
Okurken sizin de ısınsın yüreğiniz istedim.
Hoş geldin umut.
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
