Karpit ve Oryantalizm kardeşliği

mperincek@mynet.com

Soframızda “albeni”li bir şekilde duran turfanda kabuklu meyvelerin (narenciye) niçin “tatsız” olduğunu biliyor musunuz? Çok detaylı değerlendirmelere girmeyin. Zaten bütün gün didiştiği için takatten düşen “zavallı” beyin hücrelerimizi uyandırmayalım. Ana nedeni zamanından önce toplanıp kimyasal maddeler ile olgunlaştırılıp sarartıldığı içindir.

Bu işlem için de ağılıklı olarak “Karpit” adlı kimyasal kullanılır. Öyleyse şunu söyleyebiliriz; karpit bir “yanılsatma “ nesnesidir. Aynı zamanda, ölçü kaçırılırsa meyveleri çürütür, insanı öldürür.

Demek ki portakallar olgunlaşıncaya kadar ağaçta kalıp daha sonra soframızdaki yerini alsa zehirlenme olasılığını yaşamayız. Damaklarımız bayram eder, damarlarımızdaki kanın en ücra hücrelerimize kadar hızlı bir şekilde gitmesine hiçbir güç engel olamaz.

Batının oryantalist düşüncesi de tıpkı karpit kimyasalı gibidir. Yanıltıcı bir albeniyi yaratıyor. Gerçekliğin karşı konulmazlığını çürütme çabası içindedir. Bununla gereğinden fazla haşir neşir olan kişi/ler de, ölüme doğru baş aşağı gidiyor.

Oryantalist tarih anlayışı, yaklaşık on bin yıllık Mezopotamya insanlık tarihini görmezden gelerek tarihi kendi toplumlarıyla başlatır.
Oryantalist düşünce, doğunun onlarca tarihi bilim/bilgi kurumlarına, yazılı kaynaklarına her zaman başvurma ihtiyacı duyulan binlerce doğulu fikir insanına rağmen, kendisini düşünce ve düşünce tarihinin merkezi sayar.
Oryantalist kültür, “bencilleşen” bireysel yaşam kültürünü “doğu”nun “dayanışmacı” kültüründen üstün tutar, inançlarını küçümser.
Batılı oryantalistler, farklı etnisite ve inanca yönelik “soykırımcı” geçmişlerini, doğunun çok inançlı, çok kültürlü ve çok etnisiteli ortak yaşamlı tarihlerini unutturmaya çalışıyor.

Ve dahası.
Her ne anlama geliyorsa “muasır medeniyet” ile buluşturmak için, doğuya ideolojik, politik, askeri, ekonomik ve kültürel müdahale etme hakkını da bili itiraz kendisinde görür.

Yazdıklarımdan “batı düşmanı” olduğum çıkarılmamalı. Tarihin, düşüncenin, ideolojinin ve kültürel anlayışın ahlak, vicdan ve adalet süzgecinden geçirilmesini ve bu değerlere oturtulmasını istiyorum.

Kendi iç dinamizmini ile gelişme sağlamayan/gelişmesini tamamlayamayan “doğu”daki ülkelerin bazı aydınları, yazarçizerleri ve fikir insanları da, teşbihte hata olmaz, tıpkı karpit işlemine tabii tutulan portakallara benzerler.

Düşüncel birikimleri üzerinden yaratıcı olacağına, kopyacıdır.
Emperyalizme ve emperyal niyetlere karşı olduğunu söyler, ancak pratikte yanında yer alır.
Doğu toplumlarını dönüştürmeyi düşünür, ancak değerlerine küfreder, realitelerini yok sayar, insanlarının ihtiyaç ve taleplerini dikkate almaz.
Eşitlikçi olduğunu söyler ancak topluma üstten bakar.
İnsan hakları temelinde idamlara karşı olduğunu söyler, ancak bazı insanların idamlarına alkış tutar.
Çok kültürlülüğü savunur, ancak tek kültürün egemenliğini kurmaya çalışır.
Çoğulculuğu savunduğunu söyler, ancak militaristtir, “tek”çilik yapar.
Ümmetçiliğin, Mevlana’nın “hangi etnik kökenden olursan ol, gel” mealindeki seslenişinde olduğu gibi etnik temele bakmadan (sadece inanç temel alınıyor) herkesi bir araya getirme istencinde olduğunu bilmez, “ümmetçilik etnik bölücü ve ayrıştırıcıdır “der.
Fikir özgürlüğünü savunur, ancak başka fikirlere baskı kurar.
Vs.

Bir olay ile ilgili değerlendirme yapılırken nesnelliği baz almak gerekir. Görmek istediğimiz hükmü tesis edersek hayat ile bağımızı koparmış oluruz. Güncel ve önemli bir örnek vermek istiyorum. Türkiye’deki birçok fikir insanı, “ABD Emperyalizminin Irak’ta yenildiğini” söylüyor. Bu görüş ve değerlendirmelerini de sıklıkla yayın organlarına yansıtıyorlar.

“Yenmek-yenilmek” kelimeleri, oldum olası bana itici geliyor. O bir yana. Ancak “yenmek” kelimesinin her noktada üstünlük sağlamak, “yenilmek” kelimesinin ise her noktada kaybetmek anlamına geldiğini biliyorum. Ve ABD’nin Irak işgaline baştan beri karşı çıktım. Şimdi Irak’taki mevcut duruma bir bakalım.

Baasçı kadrolar tümüyle tavsiye edilememiş olsa dahi güçten düşürülmüş, etkisizleştirilmiş bir durumdadır.
ABD, başta petrol olmak üzere Irak’ın zenginliklerine el koyma ve ya çıkarına hizmet edecek şekilde dizayn etme sürecini tamamlamak üzere.
Sosyal, idari ve coğrafik yapı ile egemenlik biçimi ABD’nin isteğine göre şekilleniyor, egemenlik güçleri ABD’nin onay verdikleridir.
Askeri egemenliği tamamlanıyor. Klasik sömürgeciliğe/işgale maruz kalan Iraklıların ve Iraklıların yanında yer almak isteyen muhalif kesimlerin tepki, şiddet ve terör eylemleri düzeyinde çok ciddi düşme var.

Şimdi, bu nesnellik “yenilmek” anlamına mı geliyor?

“Saddam’ı ABD diktatör haline getirdi, ABD ve Saddam anlaşarak bu işgale zemin hazırladı ve ya Saddam ABD’nin oyununa geldi” malindeki değerlendirmeleri, verili realiteden uzaklaşmaya çalışmanın gerekçeleri, konunun farklı zeminlere çekilerek grileştirmeye çalışmak anlamına geldiğini düşünüyorum.

Yazıyı, tartışılmasında yarar gördüğüm iki görüş ile bitirmek istiyorum.
Birincisi, toplumsal yapılara dair materyalist düşünce, ya yapı oluştuktan sonra ya da geçiş sürecinde çerçeveye kavuştu. Ancak tarihin akışına baktığımızda, toplumsal yapıların öngününde o yapıyı işaret eden, talep eden inançların doğduğunu ve kendisini yazılı bir hale getirdiğini görüyoruz. Sümer rahipliğini, Museviliği-Yahudiliği ve İslami bu anlamıyla değerlendirmek gerekir.

İkincisi, İslamiyet’in kapitalist bir yapı çıkışı/istenci olduğuna inanıyorum. Oryantalist anlayış tarihi kendileri ile başlattığı için kapitalizmin ilk önce 16 YY da Avrupa sahasında filizlenmeye başladığını söylemesi bizi yanıltmamalı. Ayrıca, ağırlıklı olarak Feodalizmin hâkim olduğu Sovyetler birliğinde “Sosyalist yapı”nın oluşabileceğine/oluştuğuna inanılıyorsa, işlenir toprağı çok çok sınırlı olan, bu nedenle toprak mülkiyetinin bir anlam ifade ettiği Arap Yarımadasında neden kapitalizm 6. YY da filizlenmemiş olsun? Değişim aracı olan altın/sikke/para ile yapılan ticaret de kapitalizmi işaret etmiyor mu? Kölelerin “özgür” birey haline getirilmesinden ne anlayacağız?