Komün Üzerine-5
n/a
Tekrar Artı Ürün Işığında Komün
İKİ GEÇİŞ
İKİ HATA
Bu yazıda, komün okumalarımda dikkatimi çeken iki noktaya işaret etmek istiyorum. İnsanlık tarihinde iki önemli geçişe. Bunlardan ilki sürüden topluma geçiş; ikincisi Yabanıllıktan Barbarlığa, yani toplayıp - avlayarak beslenmeden, üreterek beslenmeye geçiş. İlki üreyim ilişkileri dolayımında, diğeri üretim ilişkileri dolayımında oluyor.
Benim asıl derdim ikinci geçişe dikkati çekmek.
Kimilerinin Yontma Taş Devri (Paleolitik) ile Yeni taş devri (Neolitik) arasındaki geçiş dönemini anlatmak için kullandıkları Orta Taş Devri (Mezolitik) denen dönem. L.Morgan ve onun gibilerin terminolojisinde ise aşağı yukarı Yabanıl Komünlerden Barbar Komünlere geçiş dönemi. Aşağı yukarı diyorum, çünkü ikinci geçişin, Yabanıl Komünlerin yukarı aşamasını ve Barbar Komünlerin aşağı aşamasını kapsadığını söyleyenler de var. “İnsanlık Tarihinin Kayıp Halkası Komün”ler söz konusu olduğunda hep tarihleme çelişkileri oluyor zaten. Her neyse, ama miladi takvim aşağı yukarı bundan 15 –12 000 yıl öncesini gösteriyor.
Bu geçişi iyi anlamanın bize; Alternatif Uygarlık Projesi yaratma uğraşında epeyce yardımcı olacağını düşünüyorum.
Ama bu geçişi anlamanın anahtarı da birinci geçişte yatıyor. Birinci geçişi anlamadan ikinci geçişi anlamak mümkün olmuyor. Birinci geçişi anlamak, herşeyden önce erkek egemen mantıktan arınmış olmayı gerektiriyor. İkinci geçişi anlamak ise hem erkek, hem de kadın egemen anlayıştan arınmış olmayı gerektiriyor.
Yani, birinci geçişi anlamak için, hayvan sürülerinde erkek cinsinin herhangi bir hegemonyaya ve bunun göstergesi olarak hareme sahip olmadıklarını ve dişi cinsi üzerinde herhangi bir egemenlik kurmadıklarını artık anlamak gerekiyor. Ne Primatlarda ne de diğer yukarı memeli türlerinde Harem yoktur. Sürüdeki başat cins erkek değildir. Tersine dişidir. O, sürüsünü koruyan kral aslan hikayeleri yalnızca erkek egemen kafa yapısına sahip olanların uydurmasıdır.
Sürüden komüne geçen hominidlerde bu, daha bir böyledir. 3-2 milyon yıl öncesinden başlayan ilk yabanıl komünler sürecinde komün Erkek-Kadın ve Çocuklardan oluşmaz. Kadın ve Çocuklarından oluşur. Çünkü Dişinin Üreyim zaruretlerinden dolayı komüne geçilmiştir. Erkek cinsi bu komünün içinde değil, periferisinde konuşlanmış, daha çok biyolojik bir takıntıdır o zamanlar.
1. Geçiş
Önce bunu anlamaya çalışalım. Konuyla ilgilenenler insan türlerinin ortaya çıkmasını “hayatta kalma dürtüsüne” bağlıyorlar ve insanımsı maymunların bir kolu işte bu dürtüden dolayı, yani hayatta kalabilmek için toplumsallaşmak zorunda kaldı, diyerek işin içinden çıkıyorlar. Ama bu çıkış aşağıdaki gibi bir çok soruyu yanıtlamakta yeterli olmuyor. Hayatta kalma dürtüsü bütün canlılarda var, neden diğer canlı türleri toplumsallaşmadı ya da neden öteki maymun sürüleri toplum haline gelmedi de insanımsı maymunların bir kolu toplumsallaşma dolayımında insan türü haline geldi ? Bu soruya şöyle bir yanıt vermek mümkün: Bu insanımsılar çeşitli nedenlerden dolayı ( ve tabii hayatta kalabilmek için) ör. çevre koşullarının değişiminden, alet kullanmak zorunda kalmalarından dolayı gittikçe daha uzun süreler için ayağa kalkmak/ ayakta kalmak zorunda oldular. Bu zorunluluk onlarda organik değişikliklere neden oldu . Elleri, beyinleri ve üreyim organları değişiklik geçirdi. Bunların sonucunda dişinin hamilelik, lohusalık ve çocuk bakımı süresi gittikçe uzadı, yavrunun doğumdan sonra öğrenmesi gerekenler gittikçe çoğaldı, işte üreyim sistemindeki bu değişikliler onları artık sürü ilişkileri içinde değil, sürüden daha sıkı, daha dayanışmacı bir örgütlenme içinde yaşamaya itti. Bu yeni örgütlenmenin adı toplumdu, bireyi de ‘insan’. Bu yanıt bir çok anlamda daha doyurucu ama yine de eksik. İyi de bu tür organik ve bilişsel değişiklikler neden insanımsıların sürü koşullarında yaşamaya devam etmelerine engel olsun ki ? Onları tehdit eden ne idi ? Neden sürü ilişkileri içinde devam etmediler de, toplumsal ilişkiler içine girdiler ?
Yukarda saydığımız organik ve kognitif/bilişsel değişiklikler, onların artık sürü koşulları içinde hayatta kalmalarına engel teşkil etmiş olmalıdır ki, sürü yaşamından çıkıp toplum yaşamına geçsinler.
Onların hayatta kalmasını tehdit eden neydi ? Bu soruya bir yanıt bulmak için önce, “hamilelik lohusalık ve çocuk bakımı süresinin gittikçe uzamış ve uzuyor olması”nın dişiyi ve yavruyu sürü koşullarında gittikçe daha çok ve gittikçe daha uzun savunmasız/güçsüz bıraktığını tespit etmemiz gerekir. Yetişkin erkekler böyle bir tehlike ile karşı karşıya değiller. Bu, hayatta kalmanın tehditi demektir. Gerçekten de öyledir. Üst memelilere çıkıldıkça bu hamilelik, lohusalık ve çocuk bakımı süresi gittikçe uzar ve bundan dolayı üst memelilerde sosyalite alt memelilere göre çok daha fazladır. O halde yeni soru şu olmalıdır: Onları, dişiyi ve yavruyu tehdit eden nedir ? Çevre koşulları mı, öteki etobur hayvanlar mı ?
Alışkanlıktır, tehdit ve düşman ilkin ve genellikle dışarda aranır.
Ama olguya yakından baktığımız zaman, sonraki komünlerdeki kristalleşmiş bazı olguları, yasakları ve kaçınmaları yakından inceleyip bu yasak ve kaçınmaları çıkış yerlerine kadar izlediğimiz zaman dişi ve yavrunun yaşamını tehditin eden şeyin dışarda değil içerde olduğunu anlarız. Tehdit içten geliyordu.
Görelim. Görebilmek için bu sefer günümüzden başlayıp geriye iz sürelim. Çağdaşımız olan “ilkel kabileler”de görülen ortak bir olguyu mercek altına alalım. Bu olgu Kaçınma/Sakınma kuralı/töresidir. Son 150 yıldır şu ya da bu şekilde ilkel kabileler/gensler/klanlar ile ilgilenenlerin Amerika, Asya,Afrika ve dahi Kutup yerlilerinde gözlemledikleri bir olgu. Kaçınma/Sakınma kuralı.
Kadınla Erkeğin birbirinden kaçınması/sakınması olarak göze çarpıyor ilk başta. Nasıl bir kaçınma, neden sakınma vb sorularla yaklaşınca yanıt kendini ele veriyor: Aslında bir Yemek ve Mekan Kuralı bu. Kadın ve Erkek aynı yerde yemek yemekten, ya da aynı yemekleri yemekten ya da aynı mekanı paylaşmaktan kaçınıyorlar. Ortada bir yemek ve mekan ayrılığı olgusu var. Nedenini bulmak için geçmişe doğru bu olgunun izini sürüyoruz. Günümüzden ne kadar geriye doğru gidersek, bu kadın-erkek ayrılığı o kadar keskinleşip, kalınlaşıyor, iki cins arasında aşılması o kadar imkansız bir duvar oluşturuyor. Bir başka değişle, topluluk komünal sürecin ne kadar erken aşamasında ise, bu ayrılık o kadar barizleşip adeta kanunlaşarak dikiliyor karşımıza.
Bulabildiğimiz, arkeolojik, sosyolojik, kazılı ve çizili belgeleri ve hatta o zamanlar olmayan ama o zamanlara gönderme yapan yazılı ve sözlü belgeleri de dağarcığımıza alıp olmayana ergi metodu ile geriye doğru yolumuza devam ettiğimizde şöyle bir sonuca varabiliyoruz: İlk Kurulan komünler aslında dişiler arası ilişkilerin örgütlenmesi, erkek cinsinin bu örgütlenmenin dışında bırakılmasıdır. Dişiler yukarda değindiğimiz üreyim zorunluluklarından dolayı, hayatta kalabilmek için kendi aralarında bilinçli olarak örgütlenmişler ve erkek cinsini bu örgütlenmenin dışında tutmuşlardır. Çünkü tehdit sürünün içindeki erkektir. Hamilelik, lohusalık ve ana bakım sürecinde zayıf ve korumasız kalan sürünün erkek değil, dişi cinsi ve dişinin yavrularıdır. Bu zayıflık dişi cinse kendi aralarında, sürüden daha yoğun, ve bilinçli örgütlenmelerini yani komünleşmelerini dayatmış, onlar da hayatta kalabilmek için böyle örgütlenmişlerdir. Böylece hem komünün , hemde cinsler arası kaçınma töresinin kaynağına ulaşmış oluyoruz Yamyamlık Yasağı. Çağdaş ilkel kabilelerde gözlemlenen “Kaçınma/Sakınma kuralının kökeni, komünün ilk temel yasası olan Yamyamlık Yasağıdır. Ve esas olarak komünün periferisinde biyolojik bir ek olarak konuşlandırılmış olan erkek cinsine karşı getirilmiştir. Çünkü komüne geçiş aşamasında et obur olan cins erkek cinsidir. Onun, güçsüz durumdaki, hamile, lohusa ve yavrulu dişiye ve yavrusuna yönelik yamyamca saldırılarını engellemek için komün, esas olarak erkeğe getirilen yamyamlık yasağı temelinde örgütlenmiştir: Kendi klanından olanı yemeyeceksin, kendi klanından olanı öldürmeyeceksin.
Yaygın olarak iddia edilenin aksine, komünün etrafında şekillenmeye başladığı ilk bilinçli yasa(k) cinsellik yasağı değil, yamyamlık yasağıdır. Cinsellik yasaklarının olmadığı komünler vardır, aşağı vahşet komünleri böyle komünlerdir, ama yamyamlık yasağının olmadığı komün yoktur. Çağdaş yamyam kabileleri bile yamyam değildirler. Çünkü onlar kendi klanından olanı yememektedirler. Yedikleri başka klanlardan olanlardır ve onlar da zaten insan değildirler. İnsan olan yalnızca kendi klanından olandır. Ve onlar kendi klanından olanı yemeyerek yamyamlık yasağına uymaktadırlar. Eğer bilinç, bilinçdışına bastırılan iç güdülerin karşıtı ise, bilinçdışına bastırılan ilk iç güdüler hayatta kalabilmek için kendi türünden olanı bile mecbur kalınca öldürüp yeme içgüdüsüdür. Et obur yukarı memeli sürülerinde bu sık sık görülür. Zorda kaldıklarında birbirlerini, kendi yavrularını yemede bir sakınca görmez etobur hayvanlar.
Komünün bu nedenlerden dolayı ve böyle örgütlendiğini kavradığımızda ilerki aşamalarda karşımıza çıkan ve anlamakta zorluk çektiğimiz..... gibi bir çok şey da artık anlaşılmaz olmaktan çıkar. Komünü kadın - erkek ve çocuklardan oluşan yekpare bir örgütlenme olarak görenler bu.... şeyleri anlayamaz ve yanlış yorumlarlar.
Şimdi indiğimiz komün kaynağından gerisin geriye zamanımıza doğru yola çıkalım.
Merkezinde dişi ve çocukların olduğu, periferisinde erkeğin biyolojik bir takıntı olarak konuşlandığı aşağı yabanıl komünler uzun bin yıllar içinde insan türleri olarak evrim geçirip gelişmişlerdir.
Bu süreç içinde, esas olarak toplayıcılık ve gelgeç avcılık ile beslenen komünlerde başat olan kadındır. Ve komünün bilinci önce animizm, sonra totemizm olarak kendinden çevreye yayılmakta oradan kendine dönmektedir. Totem komünün temel yasasının, yasağının sembolüdür ve komünün beslenme kurallarını “koyar”. Yavrular ana bakım süresince bu temel yasa(k) ile bilinçlendirilir, şekillendirilir. Kendi klanından olanı hiç bir koşulda yemeyeceksin. Bu temel yasa(k) etrafında toplumsallaştırılan çocuklardan erkek olanları belli bir yaşa geldiğinde komünün periferisinde konuşlanmış erkek cinsinin yanına atılır. Ve orada kendi cinsdaşlarıyla beraber dişilerden tamamen ayrı varoluş içinde yaşar, gelip kendisi ile çiftleşmek isteyecek dişiyi bekler. Cinsel ilişkiler, dişinin istediği yer ve zamanda istediği erkekle çiftleşmesi olarak sürer. Komünün dışında konuşlanmış erkek damızlık muamelesi görür. Aşağı yabanıl komünlerin hal i pür melali budur.
Bu gidişle yüz binlerce yıl geçer, insan türleri çıkıp çıkıp batar. Sonunda tek bir insan türü (Sapiensler) üzerinden neolitik devrimin arifesine, yani mezolitik çağa gelinmiştir. Son buzullar çekilmiş, insan mağaralardan açık alanlara çıkmıştır artık. Artık toplayıcılık ve avcılıkla beslenmekten, üreticilikle beslenmeye geçilmeye başlanmıştır. Başka deyişle yabanıl komünlerden barbar komünlere geçiş başlamıştır. Komün çoğalıp çoğalıp bölünmekte aynı toteme bağlı kandaş klanlar ortaya çıkmaktadır. Takvim bundan yaklaşık 15-13 bin yıl öncesini götermektedir. Totemin yanında tanrıça ortaya çıkmaya başlamıştır: 2. Geçişe gelinmiştir artık.
2. Geçiş.
Yabanıl Komünlerini Barbar Komünlerden ayıran en temel özellik toplayıcılıktan üreticiliğe geçiştir. Yani “yiyecek toplama ve avlanmadan,....yiyecek üretimine geçiştir. Bu dönemde gelişen bahçe ekim ve küçük çaplı hayvan besiciliği Barbarlığın başlangıcı sayılan büyük çaplı tarımın gelişmesi sonucunu doğurdu.
2. Geçişin sosyolojik önemi aslında, Anaerkil toplumlardan Ataerkil toplumlara geçişi oradan da antik uygarlıklara geçişi başlatan olayların mayalanıp geliştiği dönem olmasında yatar. Bu dönemi anlayabilmek için birinci geçişi iyi anlamış olmak gerekir. Bunun için de erkek egemen kafa yapısından arınmış olmak. Sanırım yukardan beri anlattıklarımız erkeğin sürüden komüne geçişte ve uzun binyıllar süren yabanıl komünlerdeki kıymet i harbiyesinin ne olduğunun, aslında hiç bir kıymeti harbiyesnin olmadığının anlaşılmasına biraz olsun yardımcı olmuştur. İkinci geçişi anlamak için se erkek egemen kafa yapısından arınmış olmak yetmez, kadın egemen kaf yapısından da arınmış olak gerekir. Bu konuya eğilenlerin çoğu erkek egemen kafa yapısından kurtulmaya çalışırken çubuğu gereğinden fazla bükmüş, kadın egemelikle malül hale gelmiş ve bundan dolayı ikinci geçişi anlayamamışlardır.
Günümüzde konuyla ilgilenen hemen herkes bu geçişin varlığını kabul ediyor. Ama neden ve nasıl olduğuna verilen yanıt ise bizce tatmin edici değil. Kabaca, erkeğin sürü ve tarım ekonomisine geçişle çobanlık ve tarımcılıkta kadından daha önemli yer tuttuğu için anaerkillik yerini ataerkilliğe bırakmıştır şeklinde. Onlara göre anaerkil komünlerdeki kadın hegemonyası zora dayanmayan, gayet demokratik insancıl, dişinin büyülü-dinsel algılanışından kaynaklanan bir hegemonya. Erkek onun iktidarını, sinsice, haince ve binbir entrikalarla yıkmış, kendi vahşi, despotik kana susamış iktidarını kurmuştur. Oysa yabanıl komünler sürecinde erkeğin toplum dışı konumunu biraz olsun göz önüne alabilenler, onun genlerine işlemiş tarihsel korkusunu anlayabilirler. Ve bizzat soylu kadınların işbirlikçiliği ile iktidarı ele geçirdiğinde, kadın cinsine karşı takındığı şizofrenik saldırganlığı da anlayabilirler. Anlamak hak vermek değildir, ama anlaşma yapmaya yardım eder.
Erkeğe yönelik sinsilik, hainlik , entrika, vb atıflar, komünün artı.ürünün paylaşımı dolayımında erkek egemen komünlere, oradanda antik uygarlıga parçalanmasındaki işbirlikçiliğini gizlemez ve gizlememelidir. Tersine özellikler kadınlar buna vurgu yapmalıdırlar.
Biz komünün o zamanki geldiği aşamaya dönelim. Ve görelim.
-Komün tribü örgütlenmesi aşamasına gelmiş bulunuyor. Yani Komün birbirleriyle kardeşlik ilişkisi içinde olan klanların oluşturduğu iki yarımın (iki Fratrinin) birleşmesinden oluşan bir toplumsal örgütlenmedir (Tribü) artık. Aynı Fratri(Yarım) ye dahil olan kardeş klanlar birbirlerini korumakla yükümlüdürler. Ve karşı Fratrideki (Yarımdaki) Klanlardan birisi ile ve çiftleşme ilişkisi içindedirler. Egzogami: Kendi klanından olanla çiftleşmeyeceksin. Komünün ikinci temel yasağı şekillenmiştir artık. Başka bir deyişle aynı komünün iki ayrı yarımına dahil olan iki ayrı klan, birbirleri için çiftleşme klanıdır. Çiftleşmek isteyen dişi, çiftleşme klanından gelmiş ve kendi erkek kardeşlerinin denetiminde bekleyen erkeklerden hangisini beğenirse onunla çiftleşmektedir. Bu çiftleşme, çocuk doğurmak için yapılan bir edim değildir. Çünkü o zamanlar çocuk doğurmanın çiftleşme yolu ile olduğu bilinmemektedir. Çiftleşme zorunlu bir ihtiyaç, giderildiği zaman zevk veren bir ihtiyaçtır. Kadın, çiftleşme komününden, erginlenme sınavlarından geçerek gelmiş, kapısında bekleşen erkekler arasından, kendi yaş grubuna dahil olanlardan hoşuna gidenini seçmekte ve onunla çiftleşmektedir. Sonra erkek çekip kendi klanına gitmektedir. Beğenilmeyen erkekler cinsel ihtiyaçlarını karşılamamış olarak dönmektedirler klanlarına...
-Komün, animizmin ikinci aşamasından totemcilik aşamasına geçmiştir. Yani en çok ilişkide oldukları hayvan ve bitkiyi kutsallaştırmakta, kendilerini ve herşeyi totem dolayımında açıklamaya ve kontrol altına almaya çalışmaktadırlar. Totemin yanında TANRIÇAlar belirmeye başlamıştır.
-Komün Bahçe Ekimi ve Hayvan Evcilleştirme aşamasına gelmiştir. Bundan önceki Toplayıcılık, Avcılık gerilerde kalmıştır. Hala vardır ama komün esas olarak geçimini toplayıcılık ve avcılık ile değil, bahçe ekimi ve evcilleştirilmiş hayvanlarla karşılamaktadır. Bahçe ekimi tarımın, hayvan evcilleştirmesi sürü/çobanlığın öncülüdür, ama kendisi değil. O zamana gelene kadar epey beklemek gerekecektir.
-Bahçe ekimi ve hayvan evcilleştirip çoğaltmak günü birlik değildir. Bahçe ve bostanda yetişen bitkilerin bir kısmı gelecek ekim için SAKLANMAKTA, eldeki hayvanların genç dişileri kesilmemekte, hayvan sayısını çoğaltmak için SAKLANMAKTADIR.
-Yani saklanması mümkün ve gerekli bir ARTI-ÜRÜN söz konusudur artık. Komün tüketmek zorunda olduğundan daha fazlasına sahiptir artık.
-Bu sahip olunan toplumsal arı ürünün saklanması için ÇÖMLEKÇİLİLİK gereklidir. Ve çanak çömlek yapımına geçilir.
-Komünün hayatta kalması, beslenme ihtiyacı bir anlamda önceki çağlara oranla “garanti” altına alınmış denebilir.
Bu dönemin temel olgusu “Artık Ürün”dür. Ve bu artı ürün aşağıda değineceğimiz yeni olguların kaynağıdır. Yani ikinci geçişin kaynağı bu toplumsal artı üründür.
Ve zamanla eldeki artı ürün nicelik ve nitelik olarak gittikçe artmaktadır. Bu artışla birlikte toplumsal sahneye yavaş yavaş YENİ OLGULAR çıkmaktadır. Dönem hala Mezolitik dönem. Hala Sürücülük ve Tarım ortada yok. Hala Anaerkil komünler dönemi.
Görülmeye başlayan YENİ OLGULAR şunlar:
-Artık karşı fratrinin evlenme klanından gelmiş erkekler arasından, çiftleşmek için seçilen erkek, çiftleşmeden sonra hemen kendi klanına geri gönderilmiyor. Çiftleştiği kadının evinde, “İŞÇİ OLARAK” kadın istediği sürece kalmaya başlıyor. Yani EVleniyor. EVLİLİĞİN KÖKENİ.
- Yukardaki gelişmelerden dolayı dişiler ANALARa, yavrular ÇOCUKLARa dönüşüyor. Önceleri bütün dişiler bütün çocukların anası iken, şimdi ana ve çocuklarından oluşan “tek ebeveynli ana aileleri” oluşmaya başlıyor. Ana ailesidir ve tek ebeveynlidir çünkü baba henüz bilinmiyor ve yok. AİLENİN KÖKENİ
-Komünün üzerinde yaşadığı ve ürettiği mekan hala ortak iken, zamanla her evin önünde o evde yaşayan ana ailesine ait küçük, özel bahçe-bostanlar oluşuyor. ÖZEL MÜLKİYETİN KÖKENİ.
-İlk başlarda çiftleşme klanından gelen erkekten “güven nişanesi” olarak alınan ve elden ele geçmekten eskimiş, maddi hiç bir kullanım değeri olmayan yüzük, küpe, kolye vb takıların yanısıra, tahıl, sebze , meyve ve hatta hayvan beklenir oluyor. Ya da ek olarak bunları da getirenler çiftleşmek için eve alınıyor. Ev ekonomisine katkı. ÇEYİZİN KÖKENİ
-Totemlerin yerine Tanrıçalar belirlemeye başlıyor. Komün kendisini ve herşeyi dişi dolayımında anlama ve açıklamaya çalışıyor.
-Tanrıçalar tapınaklarda oturuyor. Tapınaklar ve ortak toplumsal artının koyulduğu depolar ilk başlarda aynı yer. Tapınak ve Depo aynı çatı altında. Ve burayı komünün tanrıçaları adına rahip kadınlar yönetiyor. Depo ve tapınağı yönetmek komünü yönetmek oluyor. Komünde kadınlar arasında sosyal sınıflaşma başlıyor. SINIFLARIN KÖKENİ. Erkeklerin hiç bir kıymet i harbiyesi yok şimdilik.
-Evliliğin bozulması halinde geri verilmesi gereken, ama geri verilemeyecek kadar çok olan çeyizin aile içinde kalması için bu tür çeyiz getirecek bir evlilik yayacağı planlanan kız çocuklarına, ki bunlar genellikle soylu rahip yönetici ana ailelerinin kız çocuklarıdır, konan ergenlik öncesi cinsel oyun yasakları. KADIN CİNSİNE KONAN İLK CİNSEL YASAKLAR
Artı Ürün ve Evlilik kurumu zamandaş olgulardır. Artı üründen önce evlilik yoktur. Tek ebeveynli kadın ailesinin öncülleri vardır ama EVLİLİK yoktur. Evlilik ve ÇEYİZ kurumu zamandaştır, Evlilikten önce çeyiz yoktur. Çeyiz ve Kadına konan İLK CİNSEL YASAK zamandaştır. Ondan önce kadına herhangi bir cinsel yasak yoktur. ARTI ÜRÜN ve Tanrıçaların ortaya çıkması zamandaştır. Ondan önce tanrıçalar yok, totemler vardır. Tanrıçalar aracılığıyla, onların komündeki temsilcileri rahip kadınlar, tapınak ve toplumsal artık deposunun yönetici kadınları olarak, diğer kadınların üstünde yükselmektedir. Ondan önce kadınlar arasında böyle bir sınıfsal/yönetsel bölünme yoktur.
Kısaca, bütün bu dönemi ve bu dönemdeki diğer yeni olguların ortaya çıkmasını belirleyen ARTI ÜRÜN dür. Yukarda saydığımız ve saymadığımız her türlü toplumsal değişiklik Artı Ürün dolayımında ortaya çıkmış ve gelişmiştir. Artı Ürünün tasarrufu sorunu bundan sonraki gelişmelerin temel nedeni olmuştur. Çiftleşme, aile, sınıflar ve miras hukundaki; sınıflaşma, devlet, toplumsal kurum ve kuruluşlardaki ; her türlü kutsallaştırma, inanç ve felsefedeki yeni yönelimler, hepsi, özünde işte bu artı ürünün kullanımı, tasarrufu, mülkiyeti dolayımında ortaya çıkıp, şekillenmiş, biçim almış ve biçim değiştirmişlerdir.
Bu ilk toplumsal artıya el koyanlar kadın cinsi olmuştur.
Ez cümle bütün komünal ve antik uygarlık dinleri, işte bu artı ürünün kullanımı, tasarrufu, mülkiyetini düzenlemek için varolmuşlardır. Bu anlamda ARTI ÜRÜN komümal toplumların miladı sayılabilir. Artı Üründen önceki komümal toplumlar ve Artı Üründen sonraki komünal toplumlar diye. Kabaca artı üründen önceki komünal toplumları anaerkil, Artı üründen sonraki komünal toplumları Ataerkil Komünal toplumlar olarak tasnif etmek de mümkün.
Bu insanlık tarihindeki 2. Geçiştir ve Ataerkil komünlerin ve Antik uygarlıkların yolu kadının elleriyle döşenmiştir. Elbette bu uzun bir süreçtir ve bu geçiş sürecinin kendine has; bölünmüş ana ailesi, dayı ailesi, tanrıca ve tanrıların çelişkili biraradalığı, baba ailesinde ana yanlı miras hakkı vb kurum ve ilişkileri var, ama adı üstünde geçiş...
Artı Ürün ortaya çıkmasaydı ya da kadınlar, toplumun başına gelecekleri sezip, çiftleştikleri erkeğin emeğini, artı-ürününü sömürmek için eve almasalardı, ne bundan sonraki iki başlı ana ailesi, dayı ailesi ne de baba ailesi ortaya çıkmayabilirdi. Toplumsal ve teknik bilgiyi elinde tutan rahip/soylu kadınlar, tanrıçalar adına öteki kadınların üstünde yükselmeseydi, kadın cinsi kendi içinde sosyal sınıflara bölünmeyebilirdi. Çobanlık ve Tarım ekonomisi (Neolitik Devrim) kadın eli ile de pekala sürdürülebilirdi. Miras hakkı anayanlı devam edebilirdi. Ve uygarlıklar kadın egemen uygarlıklar olarak başlayıp devam edebilirlerdi. Yani ataerkil komünler kader değildi.....
Çok daha iyi mi olurdu ?
Yukardaki olgular kadının yüzüne takılmaya çalışılan “kutsal peçeyi” söküp atmaktadır. Ortada kutsal, “insancıl,” iyilik sever, doğası gereği barışcıl vs bir kadın yoktur. Ortada dünya- tarihsel bir kadın vardır. Onun ne aşağılanması, ne de yüceltilmesi gerekir. Tanrıçalar kadını kadın şak şakçılarından korusun.
Sıra geldi kaynaklara:
Ben, birbirlerini alıntı savaşlarında mat etmeye alışmış kuşaktan gelen bir devrimci olduğumdan, epeydir, kaynak göster, diyene kaynak benim, Hatçe teyzem, Memed amcam, diyordum. Ama yukarda yazdıklarımın gökten zembille inmediğini de burada belirtmem gerek.
H. Kıvılcımlı, F. Engels, E Reed, W. Reich, S. Teber, K. Milett, R. Miles, M. Gimbutas, P. Erbil, H. Scmölzer, G. Childe, S.Kramer, M.İ. Çığ, ve diğerleri ve de P.M, Geo, Psikologie Heute, gibi süreli dergileri kaynak gösterebilirim. Ama oralarda, yukarda iddia ettiğim şeyleri arayıp bulmak neredeyse mümkün değil. Ama bu iddialarımı destekleyen olguları bulmak çok kolay. Orada anlatılan olguları “ERKEK ve de KADIN EGEMEN OLMAYAN” bir bakış açısıyla yorumlamaya ve yeniden kurgulamaya çalışıyorum. Devrimci olduğu günden beri, kadın - erkek eşitliği ve kaybolan cennet: “ilkel komünist toplumlar”, söylemiyle yetişmiş bir kişi için oldukça zor bir iş. Ama keyifli, tavsiye ederim.
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun

birinci geçişi anlamak
birinci geçişi anlamak için, hayvan sürülerinde erkek cinsinin herhangi bir hegemonyaya ve bunun göstergesi olarak hareme sahip olmadıklarını ve dişi cinsi üzerinde herhangi bir egemenlik kurmadıklarını artık anlamak gerekiyor. Ne Primatlarda ne de diğer yukarı memeli türlerinde Harem yoktur. Sürüdeki başat cins erkek değildir. Tersine dişidir.
Sürüden komüne geçen hominidlerde bu, daha bir böyledir. 3-2 milyon yıl öncesinden başlayan ilk yabanıl komünler sürecinde komün Erkek-Kadın ve Çocuklardan oluşmaz. Kadın ve Çocuklarından oluşur. Çünkü Dişinin Üreyim zaruretlerinden dolayı komüne geçilmiştir. Erkek cinsi bu komünün içinde değil, periferisinde konuşlanmış, daha çok biyolojik bir takıntıdır o zamanlar.
yukarıdaki iki belirleme çok önemli bu bir hipotez gördüğüm kadarıyla ama çok önemli
Hayatta kalma dürtüsü bütün canlılarda var, neden diğer canlı türleri toplumsallaşmadı ya da neden öteki maymun sürüleri toplum haline gelmedi de insanımsı maymunların bir kolu toplumsallaşma dolayımında insan türü haline geldi ? Bu soruya şöyle bir yanıt vermek mümkün: Bu insanımsılar çeşitli nedenlerden dolayı ( ve tabii hayatta kalabilmek için) ör. çevre koşullarının değişiminden, alet kullanmak zorunda kalmalarından dolayı gittikçe daha uzun süreler için ayağa kalkmak/ ayakta kalmak zorunda oldular. Bu zorunluluk onlarda organik değişikliklere neden oldu ;
ben de burada bir soru sorayım açılım yaparsınız:örneğin çevre koşullarının değişiminden ve bu değişimin getirdiği alet kullanmak zorunda kalmalarından dolayı daha uzun süre ayakta kalmak zorunda kalıyorlar diyorsunuz ;soru şu hangi çevre koşullarında yaşıyorlardı ve bu çevre koşullarında alet kullanmıyorlardı da ama sonra oluşan çevre koşullarında alet kullanmak zorunda kalıyorlar ve aleti hangi ihtiyacı görmek için kullanıyorlar,değişen çevre koşullarıyla oluşan çevre nasıl bir çevre ve hangi aletlerin kullanılması için bir zorunluluk yaratıyor ve bu aleti hangi işlerinde kullanıyorlar(aynı soru oldu ama önemli bence)ilk kullanılan zorunluluktan dolayı kullanılan alet ve getirdiği kolaylık nedir?
daha okudukça sorular soracağım
teşekürler
coşkun edip SOYKAN
sizinde sorduklarınıza ek sorular
Bu zorunluluk onlarda organik değişikliklere neden oldu . Elleri, beyinleri ve üreyim organları değişiklik geçirdi.
(bu değişikliklerin alet kullanmayla ilgisi olduğunu bende kabul ediyorum ya da en azından mantıklı buluyorum)birde şunu sorarak açalım üreyim organlarında nasıl bir değişiklik yaptı bu alet kullanma zorunluluğu ve ayakta dikilmek zorunluluğu;ayrıca hangi alet kullanılıyor ki ayağa kalkmak gerekiyor,kullanılan alet insansının ayağa kalkmasını gerektirecek bir şeyin ihtiyaç haline gelmesini gerektiriyor gibi,bu bir yiyecek olabilir ve o alette yiyeceği almaya yarayacak bir alet olabilir sanırım;o halde yerde kullanılan bir alet olmayabilir sizin bir yerde bitki köklerini çıkartmak için ucu bilinçlice sivriltilmiş kazmaya yarayan bir alet diyorsunuz ilk aletle ilgili ama bu durumda ilk alet o olsabile ayağa kalkmayı gerektirecek bir alet değil,ayağa kalkmak ve o aleti kullanmak için kalkmak bir zorunluluksa insansının dört ayağı üzerinde erişemeyeceği bir noktadaki bir şeye ulaşma durumunun olduğunu gösterir;ayrıca bu uzanamadığı şeye neden uzanmak zorunluluğunu duydu bu da önemli bu bir yiyecek ise acaba yerde ki yiyeceklerin yetersizliği mi bu tür bir davranışa yol açtı?
Bunların sonucunda dişinin hamilelik, lohusalık ve çocuk bakımı süresi gittikçe uzadı,
(diyelim ki bu tür bir alet kullanma zorunluluğu doğdu ve bunun nedenlerini açıkladık sıra geliyor dişinin hamilelik ,lohusalık ve çocuk bakımı süresinin uzamasına etkisinin köklerini açıklamaya neden bu alet kullanımının zorunluluğu ve bunun için ayağa kalkma zorunluluğu dişinin hamilelik süresinin uzamasına neden oluyor,rahimle ilgili bir değişim mi var nedir bu gelişim açıklaması?)
yavrunun doğumdan sonra öğrenmesi gerekenler gittikçe çoğaldı,
(neden çocuğun bakım süresi uzuyor daha mı güçsüz halde doğuyor ve daha güçsüz doğuyorsa bunun gerekçesi nedir doğa şartlarına uyumda bir zorlanma yaşıyor olmalı peki ama bu insanımsıların yavruları sürü halinde yaşarken annenin yavruya bakımı ne kadardı ve yavru doğaya uyumda anne bakımına ne kadar muhtaçtı)sürü iken doğumdan sonra öğrenme süresinin ne kadar olduğuda önemli tabi ki)
işte üreyim sistemindeki bu değişikliler onları artık sürü ilişkileri içinde değil, sürüden daha sıkı, daha dayanışmacı bir örgütlenme içinde yaşamaya itti. Bu yeni örgütlenmenin adı toplumdu, bireyi de ‘insan’. Bu yanıt bir çok anlamda daha doyurucu ama yine de eksik. İyi de bu tür organik ve bilişsel değişiklikler neden insanımsıların sürü koşullarında yaşamaya devam etmelerine engel olsun ki ? Onları tehdit eden ne idi ? Neden sürü ilişkileri içinde devam etmediler de, toplumsal ilişkiler içine girdiler ?
(sizin yukarıda sorduğunuzda çok önemli :İyi de bu tür organik ve bilişsel değişiklikler neden insanımsıların sürü koşullarında yaşamaya devam etmelerine engel olsun ki ? Onları tehdit eden ne idi ? Neden sürü ilişkileri içinde devam etmediler de, toplumsal ilişkiler içine girdiler ?)tamamıyla bu sorularında yanıtlanması gerekir;
ve diyorsunuz ki:
Yukarda saydığımız organik ve kognitif/bilişsel(kavramaya dayalı bilmeye ve öğrenmeye dayalı) değişiklikler, onların artık sürü koşulları içinde hayatta kalmalarına engel teşkil etmiş olmalıdır ki, sürü yaşamından çıkıp toplum yaşamına geçsinler.
BU BÖLÜM DE ÇOK ÖNEMLİ:evet burada bir saptamada ve bir anlamıyla teorik bir uslamlamayla bir tez öne sürüyorsunuz:
yukarda saydığımız organik ve kognitif/bilişsel(kavramaya dayalı bilmeye ve öğrenmeye dayalı) değişiklikler, onların artık sürü koşulları içinde hayatta kalmalarına engel teşkil etmiş olmalıdır ki, sürü yaşamından çıkıp toplum yaşamına geçsinler.
evet bu organik değişiklikler ve kognitif değişiklikler nelerdi ve neden sürü olarak yaşamanın engeli oldular?
yanıtınıda veriyorsunuz:Onların hayatta kalmasını tehdit eden neydi ? Bu soruya bir yanıt bulmak için önce, “hamilelik lohusalık ve çocuk bakımı süresinin gittikçe uzamış ve uzuyor olması”nın dişiyi ve yavruyu sürü koşullarında gittikçe daha çok ve gittikçe daha uzun savunmasız/güçsüz bıraktığını tespit etmemiz gerekir.
evet bu tesbitte bence akla yatkın ama bunun bir öncesindeki soruların yanıtlanması kaydıyla:ne kadarlık bir süreç içerisinde alet kullanmak için zorunlu olarak ayakta kalamk ile dişinin doğum süresi uzadı bu organik (bu fizyolojik olabilir mi) değişikliğin dişinin vücudundaki işleyiş mekanizması neydi ve nasıl gerçekleşti hangi süreçte hangi yollarla bu oldu ve bunun temel etmenleri nelerdi?bu değişikliğin gerekçelendirmesi olursa,ortaya konulursa dişinin bu değişimler sonucunda sürü içerisinde uzun süreli zayıf düşmesi korunmasız olması temelde anlaşılabilir bir durum ve mantıklı da;
OLMAYANA ERGİ METODUNU BİLMEMEME RAĞMEN anlattıklarınızdan çağdaş ilkel kabilelerde şimdi olandan yola çıkılarak aslında henüz kanıtlanmamış olanı tanımlamaya yönelik bir metod olduğunu anlıyorum ve bu bir akıl yürütme ile yapılıyor sizde geriye doğru yürütülen bir durum var ileriye yürütülür mü onu bilemiyorum ama şimdi ki var olan, geçmişin zayıflamış bir devamıdır ve ancak bu şekliyle vardır diyorsunuz(kadın erkek sakınması dişinin komün örgütlenmesinin şimdiki yemek yeme mekan ayrılığı olarak sürdüğünü söylüyorsunuz ya da şöyle demek mümkün şimdi ki çağdaş ilkel kabilelerde ki yemek yeme mekan ayrılığından yola çıkarak bunun temelleri dişinin ilkel komünalin ilk oluşma aşamasındaki kendini ve yavrusunu içteki erkeğe karşı korumak için geliştirdiği erkeği dışta tuttuğu ilkel dişi-komününün oluşmasının devamıdır diyorsunuz ve bunu kanıtlamaya çalışıyorsunuz bence mantıklı görünüyor bu yöntem ve varılan sonuç)
yani dişinin sözü edilen alet kullanımı için ayakta kalma sürelerinin uzaması ile fizyolojik yapısında varolan değişiklikler dişinin hamilelik ve lohusalık sürecini uzatıyor ve bu onun sürü içindeki durumunu güçsüzleştiriyor ve korunmasız hale getiriyor burada
'''Çünkü komüne geçiş aşamasında et obur olan cins erkek cinsidir.'''
ERKEĞİN ETOBUR olduğunu söylüyorsunuz DİŞİLER ETEBUR DEĞİLLER Mİ ?sadece erkek etobur gibi algılanıyor yazdıklarınızdan;ve erkeğin bu zayıflık döneminde etoburluğundan dolayı sürü içi bir tehdit olduğunu söylüyorsunuz;ve dişinin komünalite yani toplum olmaya ihtiyaç duyduğunu söylüyorsunuz yani dişinin komünaliteye geçme davranışının sürü şartlarının içinde kendi şartlarının eskisinden farklılaşmış haliyle oluşan konumunun zorlamasıyla olduğunu söylüyorsunuz, yani bu bir ihtiyaçtan ,zorunluluktan doğuyor şartlar zorluyor;o zaman hemen şu soru akla geliyor :demek ki alet kullanımına ihtiyaç duyulmasaydı(neden alet kullanmaya ihtiyaç duyulduğu açıklanmalı)ve bu aleti kullanmak için için uzun süre iki ayak üzerine dikilme durumu ortaya çıkmasaydı dişinin fizyolojik değişim(evrimsel değişim)geçirmesi onun hamilelik ve lohusalık dönemini ve çocuk bakım süresini uzatmasaydı dişi korunmasız kalmayacak ve komün kurmak şartların zorlamsında zorunlu olarak doğmayacaktı;ulaşılan sonuç bu ve buda aşağıdaki kuralı getiriyor
yanlış mı düşünüyorum?
Onun, güçsüz durumdaki, hamile, lohusa ve yavrulu dişiye ve yavrusuna yönelik yamyamca saldırılarını engellemek için komün, esas olarak erkeğe getirilen yamyamlık yasağı temelinde örgütlenmiştir: Kendi klanından olanı yemeyeceksin, kendi klanından olanı öldürmeyeceksin.
ve bu kural çağdaş ilkel kabilelerde yemek yemede mekan ayrılığı olarak sürüyor diyorsunuz
coşkun edip SOYKAN
yine aynı sorular
bu arada şunu da belirtmek isterim bütün herşey alet kullanmaya gelip dayanıyor soru şu insanımsıyı ileride insan yapacak olan şey alet kullanması paki ama neden alet kullandı veya neden alet kullanma zorunluluğu duydu,çünkü komünün: sürü şartlarının dişiyi kendi şartlarının değişmesiyle(lohusalık ve hamilelik dönem uzaması...buda alet kullanımı için iki ayak üzerinde dikilmenin süreç içerisinde dişi fizyolojisinde değişime yol açmasıyla oluyor sanırım) zorlamsından bu anlamda bir ihtiyaçtan zorunluluktan doğduğunu gördük;o halde alet kullanmakta bir zorunluluktan ihtiyaçtan doğmalıdır,(siz bunu çevre şartlarının değişmesine bağlıyorsunuz birinci yazımda onu sormuştum ilk çevre koşullarında sürü olarak yaşayan insanımsının durumu açıklanmalı sonra diğer çevre şartlarının hengi nedenden değiştiği açıklanmalı ve bu çevre şartlarının sürüye etkisi açıklanmalı ve elbette alet kullanmaya iten bu çevre şartlarının hangi aletin kullanımına yol açtığı açıklanmalı bu aletin iki ayak üzerinde dikilmeyle kullanılmasının çevresel değişiklikle bağı kurulmalı....) insanımsıyı alet kullanmaya iten zorunluluk neydi hangi ihtiyacı bu aleti kullanmaya hatta aleti yapmaya ve kullanmaya itti bence asıl yanıtlanması gereken soru bu?çünkü diyalektik materyalizm herşey birbirine bağlıdır diyor sizin anlattıklarınızdan da herşeyin birbirine bağlı olduğunu anlıyoruz;
evet insanımsıyı alet yapmaya iten neden neydi ve bu alet neden iki aya üzerine dikilerek kullanılan bir alet olmak durumda idiiki ayak üzerinde dikilerek kullanılan alet ne yapıldı ve hangi ihtiyacı karşıladı?
coşkun edip SOYKAN
Alet ???
Çoşkun arkadaş merhaba
Buradaki sorularınızın bazılarına da öteki yazıdaki sorularınıza yanıt verirken yanıt vermiş oldum.
-Ben Savana Teorisinin ayağa kalkmayı açıkladığını düşünüyorum. Ayağa kalkmanın kafada yarattığı organik ve buna bağlı kognitif değişiklikler var.Bu, doğan çocuğun doğumdan sonra öğrenmesi gereken şeylerin gittikçe fazlalaşmasını, yani ana-bakım süresinin uzamasını getiriyor. Alet yalnızca insana özgü bir şey değil, düşünme de. Alet kullanan hayvanlar var, hatta belli derecede alet üretenler de, somut aşamasında olan, öğrenen hayvanlar da var. İnsanın farkı aleti, belkide tesadüfen keşfettiği aleti, yeniden ve yeniden geliştirerek yapması ve buna bağlı olarak, olmayanı düşünmesi, soyut düşünebilmesidir. Bunun için de ön beyinin gelişmiş olmasıdır. Ayağa kalkma organik olarak ön beyini olanaklı kılıyor,alet bunu geliştiriyor, gelişen ön beyin aleti geliştiriyor.
Komüne Üreyim zaruretlerinden dolayı geçiliyor.Üretim değil. Alet yapımı soyut düşünceyi geliştiriyor.
Öteki yazıdaki önerimi tekrarlıyorum. Adını verdiğim kitaplar, özellikle Alet, beyin, Üreyim zorunlulukları H. Hıvılcımlı'nın kitabında çok güzel ve detaylı açıklanmış. O kitaplara bir bak. Sonra devam edelim. Yani sen o kitapları okurken de sormak, tartışmak istediklerini sorabilirsin ve ben elimden geldiğince yanıtlamaya ve tartışmaya çalışırım.
hadi bakalım kolay gelsin
Selamlar
Komun
Yorumlarinizi dikkatle okumaya calisiyorum dikkatimi ceken bir yan tarismalar kommun 4-5 olarak basliyor merak ediyorum bu yazilarin daha bir baslangici varmi eger varsa bunlari nasil tedarik edebilebilirim.
saygilarimla!
irfan pirgaip,
mail; irfanpirgaip@gmail.com
komün1-2-3 forumlar bölümünde var
http://www.koxuz.org/anasayfa/taxonomy/term/31 bu linke bakarsanız orada var
coşkun edip SOYKAN
Kaynaklar : Toplum Ve Tarih
"Komün Üzerine" başlıklı yazı, ele aldığı konular ve o konuların da yeni bir şekilde sunulma çabası yönleriyle olumlu.
Anlaşıldığı kadarıyla bu yazıların yazarı Celali, Toplum ve Tarih'teki çalışmaları tanıyor gibi görünmektedir.
Buna karşılık,"Kaynaklar" bölümünde Toplum ve Tarih'ten bahsedilmemektedir.
Fırsat oldukça,Komün üzerine başlıklı yazının aşırı zorlanmış "genel kural"larına ; Toplum Ve Tarih çalışmalarına dayanarak açıklık getirmeye çabalayacağız.
İlgili okurlar, şimdiden aşağıdaki linkten Arşivimize bakabilirler:
http://toplumvetarih.blogcu.com/toplum-ve-tarih-arsivi-2006-mayis-2009-h...
***
Kaynaklar
Değerli Safa Kaçmaz'ın ve konuyla ilgilenen bütün arkadaşların dikkatine.
Safa Kaçmaz'n yazılarını köxüz'den tanırım. Ve bu yazılarda kendime kaynak gösterecek bir şey görmedim. Belki vardır, ama ben bilmiyorum. Anladığım kadarıyla onun esas alanı "Antik Uygarlıklar", ya da Ataerkilliğe geçildikten sonraki dönem. Ben daha oralara gelmedim. Hala Komünal aşamadayım. Eğer "Toplum ve Tarih" den yararlanmış olsaydım, kaynak olarak gösterirdim mutlaka, neden göstermeyeyim ? Kaldı ki, değerli Kaçmaz benim iddialarımın aşırı zorlanmış olduğunu kendisi söylüyor. Bir şeyleri zorladığım kesin. Ben, bizim cenahımızdaki insanların, yani Sosyalistlerin kafasındaki "eşitlikçi, ilkel komünizm" söylemini sorguluyorum. Bunu yaparken de çubuğu gereğinden fazla tersine bükme,okuduklarımı bu yönde aşırı bir zorlamayla yorumlama tehlikesiyle karşı karşıya olduğumu biliyorum. Bu konuda gelecek ikaz, itiraz ve eleştirilere sonuna kadar açığım.
Dostlukla
PS. Benim komün hakkındaki yazılarımdan şu ya da bu şekilde yararlanan arkadaşlar, herhangi bir şekilde kaynak göstermek zorunda değildirler.Bu görüşleri alıp sahiplenebilir ya da yerden yere çalabilirler. Gerekli görürlerse kaynak gösterebilirler, ama onlardan böyle bir beklentim yoktur.
merhaba safa KAÇMAZ
hoş geldiniz tartışmaya sevgili safa KAÇMAZ ilmiye çığ'ın eksikleri yanlış yorumları üzerine söylediklerinizi de okudum aslında bu tartışmalar benim gibi insansıdan insana geçişteki maddi temeli anlamaya çalışanlar için muhteşem bir fırsat,bu arada tarihe kendi gelişimi doğallığı içinde bakmanın önemini kavrıyorum,elbette kanıtlı tarih asıl olan ama insansının insana dönüşmesindeki maddi temel insanlık için çok önemli,benim merakım bu alanın çözülmesi yönünde baş gösterdi engelsin cinsel yasak sorununu tam açıklamaması bu sorunu araştırmaya itti ve aslında evrim sorunu ,alet kullanımı,biyolojik fizyolojik değişiklikler sorunu derken celali arkadaş ile suat arkadaşın tezlerine merak saldım sizin suat arkadaşla daha önceden bir karşılıklı yazışmanız olmuştu sitede oradan tanıyorum sitenizi biliyorum oradanda okumak için bir sıralamam oluştu,okuyacağım temel sorun bu dönem için yani insansısıdan insana geçiş süreci komünün kurulma gerekçesi anaerkillik ve sonrasında ataerkillik ve bunların işleyiş süreçleri geçişlerin maddi temelleri burada diyalektik materyalizmin uygulanışını(eğer bunları araştırma ve anlamlandırma yöntemi olarak ele alıyorsak )bu yöntemin işleyişini uygulanışını anlamak ve öğrenmek yani bütün bu süreçleri neye göre analiz ediyoruz uygulanan yöntem nedir bu anlamda bir toplumsallaşmanın insansıdan insana geçişinin analizi bir toplumbilimsel analiz burada kullanılan yöntemin diyalektik materyalist yöntem olduğunu düşünüyorum(çok bilgim olmamakla birlikte)yani burada insanımsıdan insana geçişin süreçlerini eldeki verileri diyalektik materyalist bir yöntemle analiz edip anlamlandırmasını toplumbilimsel olarak(tarisel materyalist olarak yapıyoruz)buraları yanlış yazmış olabilirim
demir hocanın diyalektik üzerine çalışmaşlarını yeni okumaya başladım fakat tarihsel materyalizm konusunda söylediklerinide anlamaya çalışıyorum,tartışmasının bir yerinde diyalektik ve materyalist toplum bilimi(sosyaloji)diyor tarihsel materyalizmi sosyoloji olarak tanımlarken ve tarihsel materyalizmin diyalektik yanını vurguluyor demir hocanın yazılarını okumazdan evvel bende bu noktaya gelmiş ve şu soruyu sormuştum tarihsel materyalizmde diyalektik neden yok diye bunu demir hocada gördüm(yanlış yorumlamamışımdır umarım) şimdide merakım bu yönde diyalektik hegelde idealist ama marksta materyalist karekterini kazanıyor,diyalektik materyalizm bir yöntem, benim düşüncem bunlar ve biz bu diyalektik materyalizmi kategorilerini ben çok bilmememe rağmen insanımsıdan insana geçiş sürecine veriler ışığında uygulayarak anlamlandırmaya çalışıyoruz ben en azından öyle yapıyorsak şu an yaptığımızın teorik olarak adının ne olduğunu merak ediyorum tarihsel bir sürecin veriler ışığında veya eldeki verilere göre yorumunu yapıyoruz yöntemimiz diyalektik materyalist yorumlamamız tarihsel materyalist mi oluyor
BİLMİYORUM AMA ŞÖYLEMİ SÖYLEYECEĞİZ
TARİHSEL BİLGİLERİ BELGELERİ ARAŞTIRMA ORTAYA ÇIKARMA BİRBİRLERİYLE İLİŞKİLENDİRME YÖNTEMİ DİYALEKTİK MATERYALİST
YORUMLAMA BİÇİMİMİZ TARİHSEL MATERYALİST
bu soruyu burada soruyorum çünkü bu iki kavram
diyalektik materyalizm
tarihsel materyalizm
şuan tartıştığımız konularla nasıl ilişkilendirilecek bu somut durumun yani tartışmanın olduğu an sormak bana doğru geldi elbette konuyu dağıtmayı istemiyorum ama sizin siteden sözü edilen bilgilere ulaşıp okuyacağım şu an itibarıyla komün sorunsalı ile ilgili en azında komüne geçiş için iki tez var gibi duruyor celali arkadaşın tezi ve suat arkadaşın tezi,sizde açılımınızı buraya aktarırsanız okurlar açısından tezler arası ilişki aynı anda kurulabilir ve sorular sorulabilir
dostlukla
coşkun edip SOYKAN
komünal yapının çözülme kökenleri üzerine
6- ÇAPRAZ-EŞLEŞME AŞAMASINDA ÖZEL-MÜLKİYET VE TOPLUMSAL (ORTAKLAŞMACI) MÜLKİYET ÇATIŞMASI
Tarihin bu aşamasında ana-yanlı oba, hukuksal ve kurumsal olarak varlığını sürdürüyordu ama alt yapıda ekonomik olarak mülkiyet anlamında bir çatışma da başlamıştı. Çatışmanın ana yönleri;
1- Oba içersinde Dayı(erkek kardeş)–erkil erk hukuksal olmasa da kurumsal olarak netleşmiş, ama oba hukunu değiştirememişti. Kurumsallaşmasını engelleyen hukuksal kuralların yerine yeni kurallar gerekiyordu. Bu kurallar ise; erkeklerin yarattığı erkin işlevini, yetkisini bir sonraki bireye aktaracak ve sürekliliğini sağlayacak, miras hukukunun değişmesini anlamındadır. Miras hukuku ise, kendine uygun kurumları ve kurumların bütününü ifade eden sistemin oluşması, yani, toplumsal-mülkiyetin yerine özel-mülkiyetin sistemsel olarak olarak gelmesi ile somutlaşır. Kısaca, çocuk dahil üretilen her şeyin ve yetkinin oba ortaklığından birey veya bir guruba devri (miras) çatışması başlamıştır.
2- Esirlerin oba içersinde üretimsel işlevleri aynı kalmakla birlikte yaşamsal hukuklarında değişimler olmuştu. Çapraz-eşleşme hukuku ile birlikte, esir edilen erkeklerin oba içersinde çifleşme işlevleri gereksizleşmiş, sadece üretimde zorla çalıştırılan bir konuma düşmüşler, böylece esir ama eşit statüleri ortadan kalkmıştır. Bunlar; oba’da bir iş gücü olarak bir araç konumundadırlar. Kısaca köle emeği devreye girmiş ve bu üretim tarzının hukuksal ve kurumsal sistemi ile oba ortaklaşmacı sistemi çatışmaya başlamıştır. Eşitlikci, paylaşımcı, Toplumsal-üretim yerine talan ve köle emeğine dayalı özel-mülkiyet üretimi gelmeliydi.
3- Sadece korunma ve avcılık için var olan militarist yapılaşma, talan ve esir etme gibi üretimsel biçimlerin gelişmesi nedeniyle, oba içersinde kalıcı ve etkili bir kurum haline gelmiştir. Bu kurumda yer alan ve özellikle etkili olan bireylerin oba işleyişinde hukuksal bir erke sahip olmamaları, talan ve esir üretimi sonucu elde edilenleri oba’nın bütünüyle paylaşmak (oba-ortak mülkiyetine bırakmak) zorunda olmaları, güç ve erk konusunda devir ve süreklilik sorunu yaratmıştır. Oluşan
militarist kurum ve hukuku ile oba sistemi arasında kurumsal-hukuksal bir çatışma başlamıştır. Talan-esir üretim tarzı zora dayandığından, zorla el konulan üretimlerin yine bu zor’un sahiplerinde kalması gerekiyordu.
4- Ana-yanlı, ortaklaşmacı oba’ların, sistemsel olamadıysa da hukuksal birliği olan ana-soylu kabile topluluğunda kurulan kabile meclisi ve bu mecliste etkili olan dinsel ve militarist bireylerin, kendi obalarından aldıkları gücü kabile üzerinde etkili kılma uğraşları, giderek aynı soydan gelen obalar arası bir erk (egemenlik) çatışmasına dönüşmüştür. Özellikle militarist yapılaşmaları güçlü olan obalar bu mecliste etkili hale gelmişlerdir. Bu durum kabile birliğini dağılmaya hazır bir hale getirmişse de tarihsel gelişim içersinde yaratılan hukuk(ana-yanlı tanımlanma hukuku) bunu engellemektedir. Oba içersinde başlayan hukuksal-kurumsal çatışma, ana-soylu kabile birliğine obalar arası erk çatışması olarak yansımıştır.
5- Talan ve köle emeğine dayalı ekonomik tarzın öne çıkmasıyla birlikte militarist yapıları güçlü kabilelerin önderliğinde kabilelerin birleşmesi ile oluşan Aşiret birlikleri ortaya çıkmaya başladı. Bu birlikler; ana-yanlı kabile birliklerin diğer ana-yanlı çifleşme kabile birlikleri ile birleşmesiyle oluşurken, aynı zamanda zora dayalı birliklerin oluşması şeklinde de gelişmiştir. Bu tür birliklerin oluşması, ana-yanlı, ortaklaşmacı yapılaşma ile uyuşmadığından yeni hukuk ve kurumlarla, hatta yeni yaradılış (bir çeşit din) tezlerle toplumsal yapı oluşturulmalıydı. Tarihin bu aşamasında köklü değişimler yaşanacaktı ve bu aynı zamanda bir mülkiyet çatışmasının çözüm dönemiydi. Toplumsal yapı, bundan sonra galip gelecek olan mülkiyete göre biçimlenecek ve tarih, geçmiş ve geleceği bu mülkiyete göre yazacaktı.
7- ÇAPRAZ-EŞLEŞME İLE BİRLİKTE GELİŞEN İKİLİ DÜZEN (TRİBÜ-AŞİRET)
“Birinci soru şudur: Tribü nasıl ortaya çıktı? Bir görüşe göre bir parçalanma yada bölünme süreciyle varlık kazandı. Bir başka görüşe göre tribü, birbirine yabancı kümelerin ortak hizmet ve korunma sağlamak amacıyla birbirine bağlanması..sonucu ortaya çıktı. a. g. e. Sy.252 c.1)”
Gelişen ana-soylu obaların bölünmesinin yaratacağı olumsuz gelişmeleri engenleyen, yine birliği koruyan ana-soylu kabile yapılaşmasıydı. Bu bölünmenin devamı olarak, çapraz-eşleşme ile devreye giren iki ayrı ana-soylu eşleşme obasından (“yarım”) oluşan ve ana-soy sistemi dışında bir birlik ortaya çıktı. Bu süreç ile “dayı-erkil“ kurumu ve talan, köle ekonomisinin iç içe gitmesinden dolayı, ana-soylu kabile birliği giderek, bölünmüş, dar ana-soylu obalar birliği haline dönüşürken, “yarım”ların kabileler birliği de çapraz-eşleşme anlaşmasıyla birlik oluşturmuş, 2-4-6.veya 3-6. lı karşılıklı, ayrı ana-soylu obalar birliği olarak, karışık “Tribü”ye dönüşmüştür.
“İkili düzende topluluk, yarım diye adlandırdığım, “aralarında çifleşemeyen” iki kümeden oluşuyordu; bu yarım’lardaki erkekler, ancak bir başka yarımdaki kadınlarla çifleşebilirdi. Dahası, bu toplumsal örgütlenme biçiminin var olduğu bilinen her durumda, soy çizgisi anayı izlemekte, bir erkek kendi anasının “yarım”ının bir üyesi sayılmaktadır. A.g.e. c.1 sy.256-57 alıntı W.H.R.Rıvers, History of Melanesıan Socıety sy.17” .
”Avusturalya’da bulunan bütün Tribülerin, kendi aralarında karşılıklı evlenebilen (burada evlilik söz konusu değil, çifleşme olarak ele alınmalı b.a.) ama kendi içlerinde evlenmeleri yasaklanan iki yarım’a ayrıldığı, bir genel kural olarak kabul edilebilinir. A.g.e. c:1 sy.257 alıntı Howıtt Native tribes of south-east australıa sy. 88-89”
“Tribü, eşini dışardan seçen iki bölüm yada fratriye ayrılmıştır; tribünün dışında birisiyle evlenmek (çifleşmek diye anlayın b.a.) yasak olduğu gibi, fratriden biri ile evlenmek de yasaktır, ancak iki fratri bir diğerinin üyeleri arasından eş seçebilir. A.g.e. sy258 alıntı E.Crawley. The mystıc rose c2 sy.213”
Alıntılardan anlaşıldığı gibi, çapraz-eşleşme; ayrı iki ana-soylu kabile arasında oluşuyor ve iki “yarım” bir arada bir tribü şeklinde birleşiyor. Elbette bu süreç bir çok denemeler ve çatışmalar içersinde belirli bir biçime evriliyor. Genel olarak, süreç aşağıda açıklanan bir tarzda gelişiyor.
1.SÜREÇ: (a-b-c) ana-soylu obaların bileşimi olan A ana-soylu kabile ile (d-e-f) ayrı ana-soylu obaların bileşimi olan B ana-soylu kabile çapraz-eşleşme anlaşması yapıyor. Bu her iki kümeye “yarım” (fratri) deniliyor. Bu anlaşma; iki yarıma karşılıklı barışcıl eşleşme ve ilişkilerde bulunma olanağı yaratıyor. Her yarım, kendileri için yasak olan yiyecekleri “diğerleri” için biriktiriyor ve karşılığında onlar için yasak olan yiyecekleri alıyorlar.
“Adına bazen “çoğaltma töreni” ...denilen İntiçiuma, temelde bir yiyecek ve emek alışverişi dizgesidir. ..Frazer ...”sıradan bir erkeğin günlük gereksinmelerini açık ve kısa yoldan karşılamak için düzenlenmiş pratik bir dizge “ olduğunu söylemiştir. ..devam ediyor..”örneğin ben bir kanguru adamsam, devekuşu adamın etini sağlarım (yani kendisi için yasak olan totemi kanguru etini devekuşu adam için biriktiriyor. b. a.), karşılığında onunda bana devekuşu eti ve yumurtası sağlamasını beklerim. (yani oda kendisi için yasak olan totemi devekuşu biriktiriyor b. a.) a.g.e. alıntı J.G.Frazer Totemism and Exogami c.1 sy.109”
Bu ilişkiler başlangıç olarak iki ana-soylu kabile arasında başlıyor ve kabile üyesi olan obaları belirliyor. Kan anlaşması ile yaratılan birliğin yarattığı açmazları çözmek için yiyecek ve çifleşme yasaları belirli kurallarla düzenlenerek, ayrıştırılarak, bu tarz yaratıldı. Böylece, ilk birlik sonrasında daha geniş bir topluluk ana yanlı olmasa da birbirini öldürmüyor, en önemlisi yemiyordu. İkili tabunun ayrıştırılması ile başlayan bu birlikler (çapraz-eşleşme) sayesinde şiddet ve yamyamlık büyük ölçüde engellenmiş, üremenin doğal dürtüsü cinsel ilişki belirli kurallarla güvenli bir ortamda yapılabilir hale gelmiştir. Ortaya çıkan kurallara bakıp, bu birlikleri, sadece cinsellik ve şiddet ile sınırlı ele alma yanlışlığına düşmemeli, başlangıçta yaratılan dayanışmacı, ortaklaşmacı topluluk kurma çabalarının doğal akışında, bir gurup canlıdan, daha geniş topluluklara dönüştürme uğraşları olarak görmeliyiz.
" Dobo yerlilerinin yaptığı bir töreni Fortune şu sözlerle anlatıyor. " Gelecekteki kayınvalde ve pederi (bu tanımlar yanlıştır o aşamada bilinmez.. bu anlamda..,çiftleşme yarımı denmeliydi..b.a.) için çalışmadığı zaman, genç, Kendi akrabaları ile birlikte köyler arasında, evliliğe karşılık olarak alınıp verilecek armağan ve yiyecekleri toplayıp biriktirmektedir. .... (A.g.e. sy. 65 )
Her ana-soylu küme, bir diğeri için yiyecek biriktirme işini geliştirirken, yani ürün artırma zorunluluğunu yerine getirirken, yeni üretim şekilleri bulmaya başlamıştır. Bu yeni tarzlar, talan ve köle emeği idi. Bunun içinde güç gerekiyordu ve ortaklaşmalar daha çok güce dayalı ittifaklar oluşturmaya doğru evrildi.
Bu dönemde; tarih sahnesine yeni çıkan ekonomik gelişme (talan ve köle emeği) ile birlikte, ürün artırmanın yoğunlaştığı görülür. Ana-soylu yapılar içinde gelişen dayı-erki (erkek kardeş etkinliği) bu artık ürün üzerinde oba adına da olsa bir “sahiplenme” süreci başlatmıştı. Yine, aynı karından gelme ile tanımlanan insan toplulukları, yeni tanımlarla yeni topluluklara doğru evrilmekteydi. Sonuç olarak; yaratılanlar, bu sorunları tam anlamı ile çözmüyordu. Bu yeni ilişkilere göre eski sistem ve hukukun değişime uğraması ve yeni yapılaşmaların da belirli bir hukuka ve sisteme dönüşmesi yani kurumsallaşması gerekiyordu.
2. SÜREÇ: Çapraz-eşleşme daha da gelişerek, anlaşmaların birliğe dönüşmesi sağlanıyor. Artık, (a) ana-soylu oba ile (b) ayrı ana-soylu oba, birer yarım olarak, çapraz-eşleşme kuralı ile bir kabile birliğini(fratri-yarım) oluşturuyor ve bu tür birleşik kabileler ise bugün aşiret dediğimiz, Tribü’yü topluluğunu oluşturuyorlar. İki ayrı ana-soylu obanın oluşturduğu bu kabile birliği; ikili yasak temelinde kurulan ana-soylu obalardan oluşmuş, ana-soylu kabile birliklerinden farklı bir temelde yaratılmıştır. Yeme yasağı ile çifleşme yasağı birbirinden ayrılarak, çifleşmenin serbest, yemenin yasak olduğu bir dizi kuralla birlik oluşmuştur. Bu birliklerin kalıcı olabilmesi için de zamanla, belirli tanımlarla ifade edilmesi ve kurallarla sistemleşmesi gerekecekti.
Çifleşme serbesliği ve birbiri için yiyecek ayırma işlevleri ile oluşan “yarım”ların birliği bu kabileler artık ana-soylu kabile değildi. Ana-soylu kabile bir yarım olarak ana-soylu obaya daralmış ve bu obalarda kendi içlerinde oymak diyebileceğimiz ama daha çok günümüz klasik geniş köy ailesine benzeyen, bir yaşlı ana, erkek kardeşi ve ergin erkek ve kızkardeşler ile bu kızkardeşlerin çocuklarından oluşan bir küme haline dönüşmüştür. Ana-soylu kabile içindeki her bir oba kümesi “yarım”ın bir parçası olarak, ana-soylu kabile birliğinden ayrılıp, bir birlik oluşturunca, ana-soylu kabile birliği sadece çifleşme yasağı ile hukuksal bağları olan “akrabalara” dönüştü ve kurum olarak ortadan kalktı. “Yarım”ın bir parçası olan oba ise zamanla içinde kümelere (oymak) ayrıldı. Bu süreç ile çapraz-eşleşmenin giderek bu parçalar arası ilişkiye kadar daralması, özel-mülkiyet ve kurumu ailenin ortaya çıkmasına temel olmuştur. Bu anlamda, ortaya çıkan bu küme-eşleşmesi zamanla iki dar ekonomik yapının eşleşmesine dönüşerek, “aile”nin başlangıcı olmuştur. Bu gelişmeye “küme ailesi” yada “ön-aile” diyebiliriz.
Bu küçük kümelerden oluşan oba kendi içinde ana-soylu bir bağa sahipti ve yine aynı tribü içersinde olan ama başka “yarım”a ait bazı obalar ile de bu ana-soylu bir bağla ilişkileri sürüyordu, ama artık her iki ana-soy bağı aynı anlama gelmiyordu, ayrıca obayı oluşturan oymaklar arasındaki bağ da aynı anlamda değildi.
Oymak olarak adlandırdığımız, oba içersindeki bu kümeler; kendi aralarında ana-soylu olmakla kalmıyor, bir mülkiyet ortaklığını sıkıca devam ettiriyorlardı. Oba birliğinde ise sadece ana-soylu olmakla sınırlanmış bir bağ vardı ve mülkiyet ortaklığı sadece ortak avlaklar ve yaşam alanları ile sınırlıydı. Kendileri ile ana-soylu bağı olan ama başka “yarım”da yer alan obalarla ise eşleşme yasağı dışında bir bağları kalmamıştı. (bu durum ilginç bir şekilde ama baba-yanlı bir dizge ile Kafkas halklarının bazılarında sürmektedir.)
Sonuç olarak; belirli tanımlarla ve kurallarla oluşmuş bu birlikler (tribü), başlangıçta içte yasaklanmış, dışa çevrili çifleşmeyi bir anlamda içleştiriyorlar. Yinede ana-soylu dizge devam ettiğinden, aynı anadan gelenlerin çifleşme yasağı değişmiyor sadece esnek ve çatışmalı düşmanlığın devam ettiği dış-eşleşme’yi iç-eşleşme’ye dönüştürerek çatışma ve düşmanlığı, dayanışma ve birliğe eviriyorlar. Tüm bu gelişmeler, sadece çifleşebilme amacıyla yapılmış değildir. Gelişmeler; yaşadıkları, diğer bir değişle, ulaşabildikleri topraklarda daha barışcıl, dayanışmacı bir sosyal-ekonomik gelişimi amaçlayan çabaların bir sonucudur. Diğer bir yönü de yaşadıkları topraklarda düşmanlara karşı güçlü ittifaklar yaratmakla ilgilidir.
“Dışevlilik (çapraz-eşleşmeyi kastediyor b.a.) kuralı, insanlık tarihinde çok eskilere dayanmaktadır. ..dışevlilik yasasının yapısı ve daha başka kanıtlar, bu kurumun, insan ırkının büyük bir kesiminde bir siyasal refah öğesi olarak işlediğini göstermektedir. Bunun kavga ve kan dökmeyi kesinlikle önlediği öne sürülemez. …Bununla birlikte, kadınların bütün bir topluluğu akrabalık ve evlilik (eşleşme demek daha doğru b.a.) bağıyla birbirine bağlamakla barış sağladığı ve bu barışın, bir klanın (ana-soylu b.a.) üyelerinin kardeşi, ötekindeki (diğer ana-soylu eşleşme bölümü b.a.) erkeklerinse karısı olarak koruduğu bir gerçektir. ..Demek ki dışevlilik, uygar olmayan halkların birbirinden kopma eğilimine karşı duran….daha büyük askeri ve siyasal örgütlenme dönemine erişinceye dek onları savaşta da bir arada kalabilen uluslar halinde yaşatan bir kurum olarak kendini göstermektedir. A.g.e. alıntı E.B.Taylor Source book in anthropolgy sy 470-1”
E.B. Taylor’un yakaladığı bu gerçeklik, aynı zaman da özel-mülkiyet sisteminin gelişim sürecininin özünü bize göstermektedir. İnsanlığın büyük emekler ve bedeller ödeyerek kurmaya çalıştığı birliklerin, yani toplumsallaşma uğraşlarının başlangıcı ve gelişim süreci giderek çözülmüş ve sonuçta sermaye sistemi oluşmuştur. Çapraz-eşleşmenin en gelişkin olduğu zaman dilimi, aynı zamanda en yoğun mülkiyet çatışmasının yaşandığı döneme denk düşmektedir.
3. SÜREÇ: Çapraz-eşleşme ile ittifaklar kurabilen ve genişleyen insan toplulukları içersindeki ana-soylu oba, yine aynı mülkiyet temelinde kalmakla beraber, kendi içersinde hücrelere ayrılmaya başlamıştı. Bu ayrışma, obanın bölünmesi ile değil de çapraz-eşleşme ilişkisinin oba bütününden, oba içindeki bir kümeye kadar daralması ve dayı-erkil yapının gelişmesi ile oba içersinde ayrı mülkiyet kümelerinin oluşması sonucu ortaya çıkmıştır. Bu gelişmelerin yanısıra, iki yarımdan oluşan, ana-soylu olmayan kabile birlikleri yeni ittifaklarla, daha da genişlemiş, giderek, “aşiret” topluluğunu yaratmıştır.
Kendi içersinde, ana-soylu hukuk temelinde kalan ama topluluk yaşamında ortaya çıkan dayı-erki ile demokratik dokusu bozulan kümelerden oluşan gevşek mülkiyet yapısındaki bu obaların bileşiminden “totem” kabilesi ortaya çıkmıştır. Bu kabile, artık ana-soylu bir tanımla değil bir totem ile ifade edilen, hukuksal bir birlik olmuştur. Diğer bir değişle; bu kabile hukuksal üst birlik olunca, ana-soylu küçük kümelerden oluşan oba, diğer kendi ana-soylu obalarından mülkiyet anlamında tamamen kopmuş, ana-soylu olmak sadece hukuksal yanı ile kalarak, ortak-mülkiyet birlikleri dağılmıştır.
Böylece ana-soylu obalar, hukuksal (ana-soylu hukuk) konumlarını koruyarak ama sistemsel (ortak-mülkiyet) genişleme gereği duymadan, parçalar halinde kabile birliği adı altında bir arada bulunabiliyorlardı. Sürecin sonuna doğru ana-soylu oba; bugün geniş köy ailesi dediğimiz ergin kadın ve erkek kardeşten ve çocuklardan oluşan kümeye daralmış ve diğer etkenlerle birlikte aile kurumunun önü açılmıştır. Bu dönemin en önemli özelliği; aynı dönemde ortaya çıkan dayı-erkil kurumlaşmasının bu ortaklaşmacı kümelerin, tüm hukuksal ve sistemsel yapısını değişime zorlayan bir gelişme içersinde olmasıdır.
Bu dönemde; talan ve esir ekonomisi tamamen öne çıkmış ve esir artık köle olmuş, belirli kurallarla sistemleşmiştir. Yarı yerleşik yaşam sayesinde tarım ve hayvancılık gelişmiş, takas sistemi tamamen nitelik değiştirmiştir. Bir dönem dayanışma ve ortaklaşma adına yapılan, diğer topluluklar için ürün biriktirme ve (takas) verme, giderek belirli bir değerle tanımlanan ve karşılığı olan tarza dönüşmüştür. Bu niteliğe dönüşmesi, dayı-erkil yapının oluşması ve geniş oba ortak-mülkiyetinin çözülmesi ile bağlantılıdır. İnsanlığın milyonlarca yıl emekle yarattıkları topluluklar ve bu toplulukları geliştiren hukuk, sistem bir dönüşüm sürecine girmiş, yeni hukuksal ve kurumsal topluluklar oluşmaya başlamıştı.
“Totemci tabunun özü, bir akrabanın, bir başka akrabayı avlayabileceği, öldürebileceği, hatta yiyebileceği olasılığını ortadan kaldırmaktır. Mac Culloch, bu noktaya işaret ediyor: “..hayvan akraba tabu olduğundan öldürülemez ya da yenemez olduğuna göre, insan akraba da yenemezdi. (Encyclopedia of relıgıon and etnıhcs c.3 sy. 195)”..a.g.e. c.1 sy. 63”
Totemcilikle ilgili tartışmalar hala sürmektedir. Ana-soylu toplulukların kuruluşunun temelinde totem olgusunun varlığı tartışılmakla birlikte, totem anlayışının asıl olarak, çapraz-eşleşme ile ortaya çıkan “çapraz-yeğen” hukuku ile bağlantılı olduğu söylenir. Bu son tanım daha akla yatkındır. Aynı karından (aynı ana-atadan) gelmek bir ortak toteme gereksinim duyurmuyordu. Ayrı anadan gelenlerin oluşturduğu çapraz-eşleşme “yarım”ları olan tribüde ise akrabalık bağları ancak soyut bir totem tanımı ile olanaklıydı. Özellikle , hayvancılığın ve ilkel tarımın geliştiği, Afrıca, Asya, Avrupa, Amerika gibi bölgelerdeki kabileler incelendiğinde: her biri bir totem ile tanımlanan ve içinde ayrı ana-soylu “yarım”lardan oluşan çapraz-eşleşme (çapraz-yeğen) (fratri) kabilelerin bir araya gelmesi ile yaratılan aşiret (tribü) içinde ortak bir totem belirlenirdi.
. “Tilingit yerlileri arasında Kuzgun ve Kurt diye bilinen iki ana toplumsal bölüm ya da fratri vardı. Bu fratri kümelerinin en belli başlı işlevi, karşılıklı çifleşme ilişkisini denetlemektir. (aslında denetledikleri ekonomik-siyasal birlik ve hukuku idi b.a.) a.g.e. c.1 sy.257 alıntı A.Goldenweıser. Anthropology sy.330-31”
Böylece oluşan akrabalık sistemi ile birbirlerini öldürmeyen, yemeyen kümelerin birliği sağlanabilmişti. Elbette bu birliklerde ortaklaşmacılık oba sistemi gibi değildi. yaşam alanlarını, ortak savunma, talan gibi faliyetlerde ve eşleşme (giderek küme-evlenmesi) ilişkilerinde geçerliydi. Ortaklaşmacı yapı, sadece “yarımlardan biri olan ve daralmış oba olarak tanımlayacağımız dar ana-soylu küme içinde geçerliydi, burada da dayı-erkil yapılar oluştuğundan, başlangıçtaki paylaşım ve yaşam ortaklığında eşitlik gibi işleyişler sona ermişti, yinede mülkiyet kümeye ait olarak devir oluyordu. Kısaca, ortaklaşmacı sistemin son kalesi olan ve kümeye kadar daralmış oba ortaklaşmacı yapı da çökmek üzereydi.
“Eski tribü savaşcılarının yerine, savaş ağalarının hizmetinde askerler ortaya çıktı, bunlar, hizmetlerinin karşılığı olarak ganimetten pay alıyorlardı. Aldıkları tutsakları aralarına katmıyor, ..köle olarak işe koşuyorlardı..Kadınların yetkelerini yitirmesi, nasıl, özel mülkiyetin ortaya çıkmasıyla aynı döneme geldi? Ve neden,..bu mülkiyet kadınların değilde erkeklerin eline geçti. “ (a.g.e. c.2 sy. 178)
çalışmamın bir bölümünü aktarıyorum..
bunun öncesi komünal yapının oluşma nedenleri ve aşamaları ve de özü ile ilişkindi..
bu yazının sonrası da.. komünal yapının çözümye başladığı ve mülkiyetçi yapının geldiği aşamaları vs. içeriyor..
saygılarımla
suat
not.. bu bir taslakdır ve düzensizlikden dolayı hoş görün