Hamdullah Erbil’den Güler Zere’ye
Hamdullah Erbil’den Güler Zere’ye
Zındancı Kafada Bir Değişiklik Yok
Kalbimle ilgili yaşadığım teklemeler, öyle sanıyorum ki hafızam üzerinde de tahribatlara yol açtı. Anlık hafıza kayıpları yaşadığım gibi geçmişe dair hafızamdaki kayıtlara ulaşmam da bir hayli zorlaştı. Oysa, küçüklüğümün bile anılarını ayrıntılarına kadar anımsayacak ölçüde güçlü bir hafızaya sahiptim.
Bir konuya girmek istiyorum, gündeme geldiğinden beri hep etrafında dönüp duruyorum. Kaygıyla ve acıyla elim bir türlü kaleme varmıyor. Kansere yakalanmış müebbetlik Güler Zere, günlerdir kamuoyunun önünde. Nice Güler Zereler gördüm, Zere anılarımı tazeledi, anıları adlandırmakta hafızam bana ihanet etmiş durumda, Zere için koşturanlarla paylaşmak istediklerim var ve elim bir türlü kaleme varmıyor. Nasıl varsın ki, hikaye hep aynı, sanki her şey yerinde sayıyor, kendini tekrarlıyor hep!..
Kendimle ilgili bu küçük ayrıntı bilgiyi sunduktan sonra, nihayet Zere ile bağlantılı anlatacaklarıma girmek istiyorum.
Yıl 1988 ya da1989’du. Gaziantep F-tipi cezaevindeydik. Hamdullah Erbil, Halkın Devrimci Öncüleri hareketinden hüküm giymiş bir siyasi tutsaktı. Aynı yörenin insanlarıydık. Hamdullah Erbil Afşin’in Kötüre köyünden nüfusa kayıtlıydı, bense, ayda yılda bir kez uğramış olsam da, hatta orda hiç yaşamamış olsam da Ağcaşar köyünden nüfusa kayıtlıydım.
Hem akraba köylerden oluşumuzdan hem de karşılıklı evlilikler bağlamında ayrıca akraba oluşumuzdan, hiç görüşmüş olmasak da gıyaben tanışmaktaydık. Hem Yol Piri hem de Yol Aşığı, Meluli Baba’nın torunuydu ayrıca, ben de aynı Meydandan Kurban Baba‘nın oğluydum. Tanışıklığımıza bağlam olan bir başka nedendi bu.
İkimizin bir ortak yanı daha vardı,ikimizde mide hastasıydık ve ikimizde sürekli perhiz yapıyorduk. Bende de onda da yara vardı. Ben aldırış etmiyordum, perhiz kurallarına da uymuyordum fazlaca. Ayrıca, marifetmiş gibi çok da sigara içiyordum. Çok titiz olmasına karşın, sık sık mide kanaması geçiriyor ve hastahaneye kaldırılıyordu Hamdullah.
Gaziantep F-Tipi Cezaevinin D1-2 blokunda blok temsilcisi idim, Birgün, sabah sayımından sonraydı yanılmıyorsam, başgardiyan bir pusula getirip verdi ve Hamdullah Erbil’den olduğunu belirtti. Gece kanama geçirmiş ve hastahaneye kaldırmışlar. O ayrı blokta olduğu için haberimiz olmamıştı ve Hamdullah pusulayı hastahaneden gönderiyordu. Hem bunu haber veriyor hem de giysi göndermemi istiyordu benden. Önce sıradan yaklaştım,”dayanıksız” dedim kendi kendime söylenerek “yine hastahaneye gitmiş“…
İki gün sonra yine bir pusula getirdiler Hamdullah’tan. Pusulada Hamdullah Erbil bukez şu kaydı düşmüştü:” Abi, mide kanaması diye geldim ama durum değişti galiba. Tahlil sonuçlarına göre kanım kuşkulu, beni Adana Tıp Fakültesine gönderiyorlar, Hem takibedin hem de biraz para gönderin” diye yazmıştı. Pusula bir süre, gözlerim son cümleye takılı olarak elimde kalakaldı. Boğazım düğümlendi adeta, Hamdullah serüveninin encamını okuyuverdim sanki o son satırda. İstenileni, hemen yerine getirdim, bir de pusula yazıp gönderdim.
Hamdullah Erbil’e kankanseri teşhisi konmuştu. Ancak uygun ilik nakliyle tedavi olabilecek bir hastalıktı ve o günün koşullarında Türkiye’nin en gelişkin hastahanesinde bile, bu tedavi olanaklarının bulunmadığı bir dönemdi. Ama, yok sayılanlara karşı, anayasal düzenin bütün kurumları istisnasız militanca davranıyordu. Adana Tıp Fakültesi yapılanması da, Tıp titrine aldanmayın, militanca davranmaktan geri kalmadı. Altında beş Prf. Dr.un imzasının bulunduğu raporla Hamdullah Erbil’in, “tedavisinin yapılabileceği bir cezaevine nakledilmesi”ne karar verdi. Güler Zere kardeşimin anımsattıklarıdır bunlar!…
Görülüyor…Aradan yıllar geçti ama sözkonusu olan Türkiye ve gök kubbenin altında değişen bir şey yok!…
***
Cezaevi yıllarında zamanımın önemli bir bölümünü ceza-infaz sorunlarıyla ve Türkiye cumhuriyetinin ceza-infaz sistemiyle uğraşmakla geçirdim. Yıllara dayanan görmüş geçirmişlikle, şu anda açıklamak istemediğim, akla hayale sığmayacak uygulama örneklerine, onların kanıt ve belgelerine ulaştım. Kitaplaştırdığım kısımlarda oldu. Kimisi yayınlandı, kimisi de yayıncıların mahsenlerine tekrar hapsoldu. Bir gün özgürleşirler mi, nerden bileyim!.. Bildiğim o kn, Güler Zere’ler ne zaman özgürleşirlerse o çalışmalar da o zaman özgürleşirler!..
Demem o ki, Türkiye Cumhuriyetinin Anayasal düzeninde keyfilik ve indilik, bir hukuk düzeni olarak başından beri varolagelmiştir. Özellikle bu Anayasal düzen içinde yaşayan ancak “Yok Sayılanlar” için keyfiliğin ve indiliğin katmerlisi yaşanır ama bilinmez! Cezaevleri, bu belirlemenin oldu bitte aynası niteliğindedir,
Koyunun olmadığı yerde keçiler Abdurrahman çelebi bilinirmiş. Hep övgüler dizile gelen 1961 tarihli Anayasal düzeni, defakto ve konjonktürel bir durumdu, yok sayılanlar için temel gidiş değişmesede, defakto olarak “kişi hak ve Hürriyetleri” başlığıyla ifade edilen konularda, kimi gevşemelere yolaçmıştı.
Gelişmenin bu yönüne bağlı olarak değiştirilen Türk Ceza Yasası ve yine aynı bağlamda 647 sayılı Cezaların İnfazı Hakkındaki Kanunda, örneğin, konumuzla bağlantılı olarak, koruyucu bir madde vardı. Buna göre, Hastahane heyet raporuyla tesbit edilmiş olarak, bir hükümlünün hastalığında yaşamsal bir tehlike tespit edilmişse, cezasının infazı ertelenebilirdi. Ama bu hüküm ne adli hükümlülere ne de siyasi hükümlülere asla uygulanmamıştı, uygulansın diye de konulmamıştı zaten.
Çok daha ilgincini belirteyim, Ceza ve Cezaların infazına ilişkin yasalarda böylesine bir maddenin varlığından, iki elin parmağı sayısında uygulamacı dışında ezici çoğunlukta ilgili bürokrasinin haberi dahi yoktu.
Türkiye Cumhuriyetinin gelmiş geçmiş bütün tarihinde, bu yasa maddesini, ilk kez Hamdullah Erbil olayında uygulattık. İstanbul’dan “Yaşamsal Tehlike” kayıtlı rapor alan Hamdullah Erbil‘in, Gaziantep F-tipi Cazevinde, cezasının infazı ertelendi ve tahliye oldu. Peki nasıl başardık? Uzun bir hikaye. İzninizle bunun anlatımına girmeyeceğim ama şu kadarını söyleyeyim, Binbir türlü uğraş sonucu, o zaman tekmil Cezaevlerinden destek geldiği gibi kamuoyundan, yeni kurulmuş İnsan Hakları Derneklerinden, kimi basın çevrelerinden gelen desteğe dayalı olarak, naçizane yürüttüğüm Hukuk mücadelesi eşlik etmiş, dahası, o zaman Antep Başsavcısının da ikna edilmesi sonucu cesaretli davranışıyla, Erbil tahliye edilmişti. Bu uygulama “emsal bir uygulama” olmadı, Aklımda kaldığı kadarıyla, “Kanlı Eskişehir Sürgünü” mağdurlarından bir arkadaşa daha uygulandı ve orda bitti.
Zındancı geleneğin müthiş tezahürü olarak, arsız ve yüzsüce “Hayat Dönüş Operasyonu” adını verdikleri vahşet sonrasında, ölüm orucunun son nefesinde “bir avuç gökyüzü” misalı tahliye edilenlere yönelik uygulama, “evinizde ölün” denmiş olmanın ötesinde hiç bir anlam ifade etmez, konumuza örnekte teşkil etmez!.
***
Bu günkü gazetelerde, bir yandan, nihayet “Güler Zere tahliye olacak” deniyordu diğer yandan ise sevgili Zere’nin abisinin, “ Tahliye yine bürokrasi engelinde, Elbistan Savcılığı tahliye etmiyor” açıklaması gazetelere düşüyordu.
Şurası bir gerçek, apoletli vesayet rejiminin dayandığı hukuk sisteminin keyfiliği ve indiliği, sözkonusu vesayet zinciri kırılmadıkça, bu sistem devam ettikçe, hükmünü yürütmeğe devam eder.
Mekânı nur olsun, anıları önümüzü aydınlatsın, sevgili Hamdullah Erbil örneğinde, sözünü ettiğim Gaziantep Başsavcısının gösterdiği basiret, sistemin istisnasıdır. Bu nedenle uygulama bir ictdihad örneği olmamış, daha cezaevi kapısında bitmiştir. Savcılığın tahliye kararının, kankanseri Hakmdullah Erbil’in tedavisinin mümkün olabildiği yere gitmesine müsait çıkarılmış olmasına karşın, Hamdullah’a yurtışına çıkış için vize verilmemiştir.
Yurtdışında kimi resmi ya da sivil kuruluşlar, Erbil’in tedavisisi üstlenmelerine karşın, binbir türlü gerekçe üretilerek vize verilmemiş ve Erbi, yasal olmayan yoldan yurtdışına çıkarılmıştır ama bu istisna uygulama örneği bile Erbil’i kurtarmağa yetmemiştir.
Her şeyin yolunda gitmesi ve uygun ilik naklinin yapılabilmesi halinde dahin, Erbil’in ömrü en fazla 5-10 yıl arasında uzatılabilirdi. Olmadı!… Erbil, 1993 yılında, sürgün koşullarında ömrünü tamamladı ve göçtü!..
Sevgili Zere’nin, Apoletli keyfiliğin ve indiliğin kurbanı olarak ömrünü tüketmiş olmamasını diliyorum. Dahası, artık Zereler yaşanmasın ve Zere son incinen can olsun diyorum.
O4.11.2009/Dortmund
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
