Sanat ve barış imgesi
Bir sohbet sırasında söz yazmak konusuna geldiğinde bir yazar arkadaş, güncel gelişmelerin de etkisiyle olacak: 'Savaşı yazmak kolay aslında, zor olan barışı yazmak' gibisinden bir çıkarsama yaptı... Bir an düşündüm... Bir tarih yazıcılığından mı, edebi bir yazmaktan mı söz ediliyordu. Patlayan bombaları, can alan silahları, sönen ocakları, giden canları, kalan sağları yazmak gerçekten kolay mıydı? Sanmıyorum. İzlek ne olursa olsun yazmak yakıcı bir durumdur hep zaten... Yazarken yazanı yakmayan, vurmayan bir yapıtın etkili olmayacağını düşünmüşümdür her zaman. Yazarken beynimizin kılcal damarları şakaklarımızı zonklatmıyorsa, okuyucunun yüreğini ve duyargalarını ayaklandırabileceğimize pek inanmıyorum doğrusu.
İnsan türünün bir birikimi olan 'sanat', 'insan olmanın' da birikimidir... Sanatın tarihi, aslında insanca yücelişin tarihidir. Sanatın hangi alanına bakarsak bakalım merkezinde 'insan'ı görüyoruz. Sanat daha iyi yaşama tutkusunun da kurgulandığı bir alan. Bu yüzden 'barış' düşüncesi çağdaş sanatın ve sanatçının kafa yorması gereken bir olgu olarak gündemden hiç düşmüyor... İnsanların savaştan, yokluktan, açlıktan kırıldığı bir dünyaya herhangi bir 'insan'ın kayıtsız kalması düşünülemez zaten... Sanat-edebiyat adamının 'kötü'ye karşı tavrını, bu açıklığıyla kavramsallaştırılmış olarak ilk Homeros'un kaleminden okumuş olsak da, bu tavır çok daha eskilere uzanıyor olmalı..
Sanatın kendindeki güç savaşı yazmaya yetti. Bu izlekte yazılmış yapıtlar dünya klasikleri arasında yerini aldı. Bu yapıtlarda izlek savaş gibi görünse de; içten içe barış imgesini vurguluyorlardı. Epiklere dayanan eski ürünlerde savaş; çarpıcı, büyüleyici bir nitelik taşısa da bu yaklaşım insanlığın gelişimine paralel olarak yerini barıştan yana bir imgeye bırakmıştır. Bu noktada sanatın ve sanatçının sorunsalı barıştan yana bir duruş göstermek olmuştur artık.
Sanat hangi dilde yapılırsa yapılsın özü gereği barışçıdır. Her türlü fetişizmin karşısına 'insan'ı ve insani olan'ı koymalıdır.
Nerede olursa olsun akan kandan dökülen gözyaşından insanım diyen herkes gibi sanatçı da sorumludur. Dostoyevski, hiçbir otoritenin ve amacın bir insanı öldürme hakkını doğuramayacağını yıllar öncesinde yapıtlarıyla insanlığa anlatıyordu.
***
Yazmak; kişisel bir eylem olarak ele alındığında çok farklı gerekçelere dayanır. Kimi, biriktirdiklerini, artık taşıyamayacaklarını kağıda dökerek rahatlamak, kimi bir zamana ve ana kayıt düşmek ya da benzeri bir gerekçeyle yazarlar. Bazılarına göre yazmak varolmak anlamına gelir. Bu bir yaşama biçimine dönüşmüştür artık.
A. Shewertzer; 'Ancak hayatı kutsamanın zihni davranışını hakim kılmak gibi bir düşünce insan soyuna sürekli bir barış getirecektir' diyordu. Solohov, bir yararın kendisini karşıt güçlerin çarpışmasının üstünde, Olimpos tepelerinde yükselmiş ve insan ızdıraplarına kayıtsız kalan bir tür tanrı olarak değil, kendi halkının ve insanlığın bir evladı olarak görmesi gerektiğini savunuyordu. A. Camus'un bu konuda sanatçıya yüklediği işlev açık seçiktir; o ne susmayı ne de yansız kalmayı benimsemez... Acı çeken kitleler sustukça birilerinin onların yerine konuşması gerektiğini savunur (ama sanatı bir tür toplumsal din dersine dönüştürmeme koşuluyla.)
Tarih bilimi savaşlarda insana çıkarılan hesabı tutmaz, not düşmekle yetinir. İnsana dair çığlığın hesabını ve çetelesini tutmak sanatın işidir. Sanatçı sadece sanatçı olduğu için değil, öncelikle insan olduğu için ve insanı insan yapan değerleri yüreğinde ve beyninde duyduğu, ilgi ve sevgisini duygusal olmaktan çıkarıp düşünsel düzeyde var ettiği sürece insanoğlunun onuruna ve özgürlüğüne yönelik her eylemin karşısında yer almak durumundadır.
Sanatsal yapıt bir anlamda sanatçının izlenimlerini, yaşantısını ve duygularını yansıtmaktır. Yansıtılan şey sanatçının ruhsal ve kültürel potasında eritildikten sonra ortaya çıkar. Teknik ve biçime yönelik farklılıklar işin özünü değiştirmez. Bu gerçeklik toplumda insan niteliklerinin genellendirilmiş sanatsal anlatımı olan insan imgesi için de kaçınılmazdır. Çevresinde olan bitene kulaklarını tıkamış sırça köşklerinde mutlu olmayı öneren yabancılaşmış kimi sanatçılar kendi benleriyle cebelleşedursun; insan olmayı ve onun onurunu temel değer olarak benimsemiş, çağına tanıklığı görev bilmiş nice sanatçı insanlığın vicdanı olma adına bedeller ödemekten kaçınmamış, savaşa karşı duyarsızlığı ya da olayın kanıksanmasını insanın özüne yapılmış bir saldırı olarak algılamıştır. Sanatın ve sanatçının misyonu da bunu gerektirmektedir.
***
Kimi yazarlar yazmak eylemini 'yazarın kendi kendisini tüketmesi' olarak görür. Dahası kimi yazarlar yazmayı bir intihar eylemi olarak değerlendirirler. Böylesi bir yaklaşım 'yazmak çoğalmaktır' diyen yazarı görmemezlikten gelmemizi gerektirmez. Sartre 'İnsanın kendisi için yazması diye bir şey yoktur. Böyle bir şey tam bir bozun olurdu' diyor ve ekliyor: 'İnsan duygularını kağıt üstüne dökmekle, onlarca cansız bir uzantı sağlayabilir belki. Eğer yazar tek başına yaşasaydı, istediği kadar yazsın, yapıt hiçbir zaman bir nesne gibi ortaya çıkmayacak ve yazarın ya kalemi bırakması ya da umutsuzluğa kapılması gerekecekti. Ama yazma işleminin karşısında bir bağlaşık terim, yani okuma işlemi vardır.'
Borges bu yaklaşımı pekiştirir gibidir: 'Adasında yalnız yaşayan Robinson olsaydım yazmazdım' diyor... Borges; 'niçin yazıyorsunuz' sorusunu; 'Ben acil bir soruna, bir iç gerekliliğe cevap vermek için yazarım' diye yanıtlar. İlginçtir, Jorce Amado da hemen hemen aynı cümleyle karşılık verir böyle bir soruya. Ancak bu iki yazar aynı ağızdan çıkmışçasına yanıtlarına karşın kimler için yazdıkları konusunda farklı yaklaşımlar gösterirler. Borges, bir kitle için değil, yalnızca gerekli olduğunu hissettiği için yazdığını belirtir. Amado ise halk için, ülkesinin gerçekliğini değiştirmeye yardımcı olmak için yazdığını söyler. Şöyle ya da böyle; yazmak konusunda yazarların ortak paydası, yaşamak ve yazmak arasında bir ayrım yapmamalarıdır. Bize ne kadar ters gelse de hiçbir yazarın yazma gerekçelerini yoksayma lüksüne sahip değiliz. Her gerekçe bir gerçekliğin yansımasıdır ve asla saçma değildir.
***
Sanat, söylenecek sözü olanların işi olduğuna göre; barış kavramı da bu duyarlılıkta insanlaşma sürecinin ayrılmaz bir parçası olmak durumundadır. Bu anlamıyla barıştan yana olmak sanatçının aydın kimliğinde gelen sorumluluğunu da vurgular. Bu sorumluluk insan bilincinin barış idealinin gerçekleşmesine engel olabilecek her türlü önyargı ve koşullandırmanın karşısında bir kalkan görevi üslenmesiyle anlam kazanır.
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
