Yeniden "Kürt Açılımı" Üzerine
Sömürgeci siyaset AKP nezdinde yeniden şekillendiriliyor. Cumhuriyetin kuruluşundan beri devam eden statükocu anlayış gelinen noktada kendisini yenilemek zorunda hissediyor. Kürt açılımı ve Alevi çalıştaylarıyla bir takım kırıntılar ve makyajlar temelinde Kürtlerin ve Alevilerin sisteme entegre edilmesi düşünülüyor. Toplumsal muhalefetin zayıf ve örgütsüz duruşu, Alevilerin ve Kürt hareketinin taleplerinde çıtayı düşük tutması yaşanan tehlikeyi artırıyor…
Kürt halkının sürdürdüğü kesintisiz örgütlü ve karalı direniş, sömürgeci güçlerin geleneksel inkâr ve imha siyasetinde balans ayarı yapmalarını zorunlu kıldı. ABD ve AB emperyalistlerinin bölgesel ihtiyaçları ile TC’nin politikaları örtüşünce makyaj yapma kararı alındı. Hükümetin önce Kürt sorunu, sonra Demokratik açılım, ve en son milli birlik projesi dediği politik yaklaşım özünde PKK’yi tasfiye etme, Kürtleri her alanda silahsızlandırma, güçsüzleştirme ve sisteme entegre etme projesidir.
Sömürgeci sistem kendi partileri aracılığıyla rol dağılımını iyi yapmış görünüyor.Söz konusu partiler Meclis görüşmelerinden hemen sonra alanlara çıktılar. Mitingler yaparak “açılım” politikasını anlatarak bir diğerini muhatap alarak Kürtleri iradesizleştirme temelinde yol almak istiyorlar… Tasfiyecilik saneryosu günlük siyasetin kendisi haline gelmiş bulunuyor.CHP ve MHP’nin statükoyu koruyan duruşları AKP’nin önünü açmakta ve elini güçlendiren bir rol oynamaktadır. “Dağlara çıkmaktan” ve “Dersim katliamından” söz eden, katliamları bir çözüm olarak savunan bu iki ırkçı parti AKP’yi kitleler nezdinde “ehveni şer” olarak göstermektedir. Liberallerin de desteğiyle “demokrat pozlar” takınmasına neden olmaktadır. AKP’nin elini güçlendiren bir diğer faktör ise Tele kulak ve bir tiyatro oyununa dönen Albay Dursun Çiçek’in tutuklanıp serbest bırakılmasında somutlaşan iktidar çatışmasıdır.
Öte yandan Alevi çalıştaylarıyla birlikte Alevi sorunlarının “çözümünü de” kendilerinin sağlayacağı mesajını veriyorlar. Son olarak Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Dersim ziyareti ve cem evine gitmesi de bu görüntüyü pekiştiren bir tutum olarak görülmeli. Yine Erdoğan’ın “Dersim çözümünü” yani imha siyasetini savunan CHP’yi eleştirmesi de bu kapsamda görülmeli… Erdoğan’ın “Dersim çözümünü” katliam olarak nitelemesi, akan kanın durmasını, anaların ağlamamasını savunması ve barış’tan söz etmesi de bu yaklaşımın devamı olarak değerlendirilmeli. AKP izleyeceği politikayla çatışmalı alanları “minimize” edeceğini, demokrasi ve özgürlükleri geliştirmek istediğini ancak bunun önünde engellerin olduğu mesajını veriyor- verecek… İçeriği boş süslü laflarla çok şeyler yaptım- yapacağım palavrasıyla güç toplamaya çalışacak.
Kürtleri muhatap almadan Kürt sorununu, Alevileri muhatap almadan alevi sorununu, emekçileri muhatap almadan çalışma hayatını düzenlemeye çalışıyorlar… Egemenler geleneksel klasik anlayışlarını sürdürüyorlar. İşin özünü, muhataplarının gerçek taleplerini dikkate almadan sorunları çözecekmiş gibi davranmaya çalışıyorlar.Egemenler AKP eliyle ezilenlerin söylemlerini kullanarak, makyaj ve kırıntılarla muhalif güçleri sisteme entegre etme siyasetini izliyorlar.
Bilindiği üzere 5 Kasım 2007 tarihinde Erdoğan-Bush görüşmesiyle ortak düşman ilan edilen PKK yalnızlaştırılıp tasfiye edilmeye çalışılıyor. Obama liderliğindeki ABD yönetimi de 2007 tarihi sonlarında yapılan bu anlaşmaya uygun adımların takipçisi olacağını ve bu temelde işbirliğinin geliştirileceği Ankara ziyareti ve çeşitli zamanlarda yapılan açıklamalarla ifade edildi. ABD’nin PJAK’ı terörist ilan etmesi PKK liderlerini uyuşturucu kaçakçılığı yapmakla suçlaması, TC’nin bölge ülkeleriyle ilişkiyi daha da geliştirmesi: Suriye, İran ve Irakla, Kürdistan Federe Bölgesiyle yapılan anlaşmalar sözü edilen “açılım platikalarıyla” uyum içindedir.
Yine DTP’ye operasyonlar yapılarak yüzlerce kadrosunun ceza evlerine atılması, kapatma davasının demokles’in kılıcı gibi bekletiliyor olması aynı planın bir parçası olarak duruyor... 28 Mayıs 2009 tarihinde KESK yönetici ve üyelerine yönelik siyasi bir kararla başlayan, birçok yönden hukuksuzluk skandalı niteliğindeki gözaltı operasyonları sonucunda 35 Kürt emekçinin gözaltına alınması ve 22’sinin ortada herhangi bir kanıt olmaksızın 6 aya yakın süre cezaevinde tutulması (dün tahliye edildiler) aynı anlayışın ürünüdür... Sadece siyaset yapan kadrolara, sendikal hak ve özgürlüklerini kullanan emekçilere yönelim yaşanmıyor. Taş atan yüzlerce çocuk tutuklu ve “terörist” diye yargılanıyor. Bütün bu baskı ve tutuklamalar Kürt halkının ve emekçilerin büyük bedeller ödeyerek yıllardır sürdürdüğü eşitlik, özgürlük ve haklar mücadelesinin birikimlerini eritip bitirmeyi hedefliyor.
En son Kandilden ve Mahmur kampından gelenlerin büyük bir coşkuyla karşılanması egemen güçleri derin kaygılara sevk etti. Cumhur Başkanı Abdullah Gül, Başbakan Erdoğan, Genel Kurmay, CHP ve MHP Kürt halkının bu coşkusunu “kabul edilemez” buldu... Erdoğan “böyle devam ederse sil baştan yaparız” tehdidinde bulundu… Ve bunun sonucunda Avrupa’dan gelmesi gereken gurubun geliş tarihi ertelendi… Egemenler böylesi bir geliş istemiyordu. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Habur Sınır Kapısı’nda başlayıp Diyarbakır’da son bulan karşılama törenlerini “provokatif görüntüler” şeklinde değerlendirerek, “İşin ölçüsünü kaçırıcı davranışlarda bulunmayı tasvip etmem mümkün değildir” dedi. Gelişlerin kitlesel ve coşkulu karşılanması örgütleyici bir özellik taşıması planlanan, murat edilen ölçüleri aşıyordu... Egemenlerin murat ettiği ölçü her yönüyle eşit olmayan, görüntüde bile teslimiyetçilik ifade eden ölçüdür.
Egemenlerin böylesi ölçüleriyle sorunun bir arpa boyu yol almayacağı açıktır. Gereken ölçü hayatın her alanında eşit ve özgür ilişkilerin kabul edilmesidir. Kürt sorunun çözümü tartışılırken, bağımsızlık federasyon, özerklik veya başka bir yapılanma özgürce tartışılmalı ve düşünülmelidir. Önemli olan eşitlik ve özgürlüktür. Kendini yönetme hakkıdır. Unutmamak gerekir ki kendi geleceğini özgürce belirleme hakkı Kürt halkının en doğal hakkıdır. Egemen güçlerin belirlediği ölçülerin dışına taşmayan her çözüm köleliğin devamından başka bir şey değildir. Onun için son derece açık ve net taleplerle sürece müdahale etmek aynı zamanda egemenlerin sürdürdüğü psikolojik savaşa da yanıt olacaktır.
Kürt hareketinin uluslar arası emperyalizm ve başta TC olmak üzere bölge ülkeleri tarafından kıskaca alınıp tasfiye edilmek istendiği açıktır. Böylesi bir süreçte esnek olmak kadar netleşmek de önemlidir. Yine söylenecek her sözün kılı kırk yararak ifade edilmesi kadar, böylesi dönemlerde yapılacak tartışmalara, önermelere aynı hassasiyetle yaklaşmak ve değerlendirmek de ihmal edilmemeli... Bu anlamda Öcalan’ın çağrısıyla Mahmur ve Kandilden gelen grupların yanlarında getirdikleri mektupta kamuoyuna duyurdukları dokuz maddelik talepler listesini değerlendirmek gerekiyor. Mektupta ifade edilen taleplere bakıldığında daha önce ilan edilen taleplerinin bir kısmından ya vazgeçildiği ya da dillendirilmediği görülüyordu. Söz gelişi dokuz maddelik listede “Demokratik özerk Kürdistan” kavramından ve Kürtçenin “ikinci resmi dil” olması gerektiği taleplerinden söz edilmiyordu... DTP’nin (yerel yönetimlerin güçlendirilmesi talebinin bunu karşıladığı ifade edilmezse)10–12 Kasım 2009 tarhlerinde yaptığı Meclis konuşmalarında da bu talepler dile getirilmiyordu…
Bilindiği üzere KCK Yürütme Konseyi ve Kongra Gel Başkanlık Divanı 2007 yılı sonlarında silahların bırakılması ve Kürt sorununun çözümü için 7 maddelik bir deklarasyon yayınlamıştı. “Kürt dili, kültürü ve siyaset yapma hakkı önündeki engellerin kaldırılmasının istendiği deklarasyonda, kalıcı gönüllü birliğin zeminini yaratmak için Demokratik Özerk Kürdistan” önerilmişti Söz konusu maddelerden birinde: “Kürt dili ve kültürü önündeki engellerin kaldırılması, anadilde eğitim hakkının tanınması ve Kürdistan bölgesinde Türkçenin yanında Kürtçenin ikinci resmi dil olarak kabul edilmesi, bunun yanında diğer azınlıkların kültürel haklarına saygı gösterilmesinden” söz ediliyordu.
Ayrıca PKK lideri Öcalan, 14 Ocak 2009 tarihli görüşme notlarında: “halkın meşru savunma ilkesinden” söz ediyor: “Her halkın bir meşru savunma gücü vardır. Bu, o halkın varlığı için gereklidir. Konferans için böylece beş ilke şartı ve bu dört öneri sunmuş oluyorum.” diyordu. Öcalan’ın soruna yaklaşımını kimileri yeterli kimileri de eksik ve yetersiz bulabilir. Ancak silahlı güçlerin, halk savunma gücü olarak istihdam edilmesi düşüncesi tartışılmalıdır. Önemli olan Kürt halkının hayatın her alanında özgürleşmesi ve kendi kurumları aracılığıyla kendini yönetmesidir.
Özetleyecek olursak egemenlerin AKP eliyle yürüttüğü politikalara karşı ezilenlerin net taleplerle ortaya çıkması ve çatışma alanlarını bu talepler temelinde örgütlemesi oldukça önemlidir. Ezilenlerin ulusal sınıfsal ve inançsal taleplerini haykırması, örgütlemesi aynı zamanda demokrasi ve özgürlük mücadelesini geliştirecek egemenlerin yeni hamlesini de boşa çıkaracaktır... Emekçilerin krizin yükünü ret eden bir eylemliliğe girmesi önemlidir. Emekçiler grevli toplu sözleşmeli sendikal hak ve özgürlükleri, parasız ve kaliteli sağlık hizmetini, parasız demokratik ve anadilde eğitimi savunurken, Aleviler de gerçek demokratik laikliği gündemleştirmelidir. Diyanet İşleri Başkanlığının ve zorunlu din derslerinin kaldırıldığı, camilerin ve cem evlerinin hukuksal-yasal olarak eşitlendiği bir laikliği savunmalıdır… Kürtler ise sahte açılımlara karşı, kendi geleceklerini özgürce belirleyecekleri talepler temelinde karşılık vermelidir.
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
