Hile
Tamam bu da oldu, Fransa milli takımı nihayet Güney Afrika 'biletini' alabildi. Tamam golde 'el' vardı, İsveçli hakem yorgundu, şarabı fazla kaçırdığı için maçın doksanıncı dakikasından sonrasını da 'kaçırdı', 'Titi'nin 'elini' göremedi, vesaire, vesaire, vesaire. Maç biter bitmez tribünlerde elle yazılmış bez bir bandrol açıldı üstünde şunlar yazılıydı: 'Mandela/nous voilˆ' (Telafuzuyla Mandela/nu vuala, yani 'Mandela/İşte biz'). Tarih, futbol ve siyaset böyle buluştu o gece Stade de France'da. Fransızca okunuşuyla kafiyesi de fena değil. İyi de bu maç maç mıydı? Bu hileye eyvallah mı diyeceğiz? Demeyeceğiz. Dememeliyiz. Çünkü arkadaşlarının 'Titi' dediği Thierry Henry'i, burada artık sadece futbolcu olarak görmemiz mümkün değil. Her gün milyonlarca öro kazanan, rol almadığı reklam filmi kalmayan, özel ucağı şusu busuyla benim diyen milyardere, artiste fark atan Titi o anda bırakın eliyle, diliyle bile gol atmaya veya attırmaya hazırdı. Çünkü bu adam kendi çıkarlarını korumaktan başka şey düşünmüyor. Her zaman ve hele maçın 102. dakikasında. Artık 32 yaşındaki oyuncu belki bir daha Dünya Kupası şansını yakalayamam diye asılmak ve çok sayıdaki dev şirketlerle sözleşmelerini uzatmak için bu 'çareyi' buldu. Milyarlarını kurtarmak için bir elin önemi mi olur? Fair-play unutulur. İrlandalıların her maçı bütün sömürgecilere karşı savaşır gibi kahramanca oynamaları ve Trapattoni nam İtalyan tek seçicinin, afedersiniz sihirbazın müthiş taktiği burada artık geçerli olamaz. Titi kanunları konuşur. Fransa milli takımının bir tek seçicisi var, çok konuşan az bilen türden. Takımı yapan Titi. Bakın örneğin Karim Benzama gibi Real Madrid'in değişmez santrforu takımdan kesiliyor. Neden? Çünkü Titi Barça'da oynuyor. Real ile Barça arasındaki rekabeti Titi Fransa milli takımında sürdürüyor... Benzama yedek klübesinde bekl(etil)iyor. O zaman hücümda Anelka ne yaparsa yapsın bu takım gol atamıyor. Önemli olan o değil önemli olan Titi'nin ve arkadaşlarının Dünya Kupası'na katılması ve onlara yatırım yapan şirketlerin mali çıkarlarının kurtarılması, daha çok daha çok k‰r etmesidir. Bir örnek: Dünya Kupası maçlarını canlı yayınlamak için sıkı bir rekabetten sonra 120 milyon ödeyen birinci kanal, Fransa milli takımının katılmaması halinde ekran karşısında seyirci, reklam verecek şirket bulamayacaktı. Fransa milli takımını giydirenlerden, sakal traşı yapıp losyonlarını sunanlara, bira ve forma satanlara, otomobil şirketlerine kadar dizi dizi dev şirketler şimdi Titi'nin malum elini öpüyorlar.
İsveçli hakemlere ne demeli? Maçın uzatılmasıyla sanki devre dışı kaldılar. Fransa'nın kazanması için özel bir gayret gösterdiler mi? Bilinmez. Ama epey gariplikte var: Bir: Malouda serbest vuruşu yaptığında biri Titi olmak üzere iki oyuncu ofsaytaydı. İki: Titi'den önce Squillac'i eliyle topa dokundu. Üç: Titi bir hentbol oyuncusu ustalığıyla topu eliyle aldı, sağ ayağının üstüne oturttu ve hafif bir pasla ortaladı. Gallas kafayı vurdu. Ama 'gol'den sonra Gallas sıkıntılıydı ve sevinemiyordu. Ama o anda bile Titi rol kesmeyi sürdürdü. O kadar ki önce golü onun attığını sandık. Şamatasıyla bu dandik gole meşruiyet kazadırmaya çalıştı. Bizim sevdiğimiz, beğendiğimiz futbolda bunun yeri yok. Bu bir hiledir. Bir pisliktir.
Fransa Güney Afrika'ya gidecek. Kahramanca mücadele eden ve gitmeyi hak eden İrlandalılar evlerinde kalacaklar. İsveçli hakem(ler) de ev(ler)inde kalacak(lar). Yazık.
İyileri yine de unutmayalım ve futbola küsmeyelim. En önce Fransa milli takımında 'spiderman' lakabıyla beğeni kazanan Hugo Lloris'i. Eğer enaz üç önemli kurtarışı yapmasaydı Titi'nin eli meli yetmezdi o kadar kötü oynayan takıma.
Güney Afrika treninin son müşterilerini de selamlamalıyız diyorum: Portekiz'i (renklerine bayılıyorum. Bosna-Hersek'e yazık oldu demeden geçemem), Yunanistan (Şirin komşumuz), Cezayir (Uzak ve yakın dostumuz. 'One two, tree Yaşa Cezayir!')...
Cuma akşamı, tren yolculuğumda bu makale için notlar alırken, önümdeki dörtlü bölümde üçü hapisten çıkan dördüncüyü karşılamış ve şenşakrak Paris'e dönen dört genç oturuyordu. Aralıksız ve sıkı konuşuyorlardı. Birbuçuk saat süren sohbetlerinden amatör futbol oynadıkları takımdan iki arkadaşlarının Brezilya formasıyla bir süpermarketi soymaya kalktıklarını ama başaramadıklarını ve her birinin onar yıl hapis cezası aldığını öğrendim. Üzüldüm: Çünkü elle futbol oynamayı bilselerdi soygun yapmaya pardon o tür soygun yapmaya ihtiyacları olmazdı diye düşündüm. Elimde olmayarak.
NOT : O. Öymen o kadar açık, o kadar kesin, o kadar 'diplomatca' konuştu ki, onun söylediğini anlamak, algılamak ve yorumlamak için kendi kendilerini 'köprü', 'aracı', 'yorumcu' ilan eden, onunla aynı takımdan oynayan gaz-tecilere artık ihtiyaç kalmadı. Mesele bu boyutuyla da son derece tarihi öneme sahip. Altını çizmekte yarar olabilir. Alevilerin, Kürtlerin, Türklerin ve diğerlerinin artık 'tefsire', 'tefsirciye' ihtiyacı yok. Buna da şükür!
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
