Ulus, Ulusçuluk ve Sosyalizm Üzerine Değinmeler

Ulus Ne Tür Bir Toplumsal Kategoridir?

On dokuzuncu yüzyılda, "Komünist Manifesto”nun yazarları söze, "Avrupa'da bir hayalet dolaşıyor: komünizm hayaleti" diye başlıyorlardı. Yirminci Yüzyılın hayaleti ise ulusçuluk oldu. Yirminci yüzyılda yer yüzünde, milliyetçilerin anladığı anlamda, her hangi bir millete ait olmayan ne bir insan ne de bir toprak parçası kaldı. Peki nedir şu milletler?

Elbette kapitalizmin ve geniş yeniden üretimin ürünüdürler. Soru bu değil. Ulus nasıl bir toplumsal kategoridir? Ya da daha kolay anlaşılması için soruyu şöyle soralım: Milletler sınıflar gibi mi yoksa dinler ya da dernekler gibi mi bir toplumsal kategoridirler?

Bu farkı şöyle açıklayalım. Örneğin belli bir dine insanlar artık inanmaz ise (aynı durum tarikatlar, modern partiler, dernekler için de geçerlidir) o dine bağlı topluluk (cemaat) yok olur. Sınıfların var oluşu ise, tanımı gereği bundan çok farklıdır. Yer yüzündeki bütün iş gücünü satarak yaşayan insanlar, işçi olmadıklarına istedikleri kadar inansınlar, işçi olmaya devam ederler; yer yüzünün bütün burjuvaları, istedikleri kadar biz bu sınıfa ait değiliz desinler ve hatta sıradan bir işçi gibi yemeye ve giyinmeye başlasalar da, eğer bir takım insanların iş gücünü satın alarak elde edilmiş artı değerden bir pay (kar, faiz, rant) alıyorlarsa, burjuva olmaya devam ederler.

Can alıcı soru şudur: millet bunlardan hangisine benzer; hangi kategoriden bir toplumsal varoluştur? Ulusçular, milletlerin de tıpkı sınıflar gibi, insanların iradesi dışında var olduğu noktasından hareket ederler. Dolayısıyla Ulusçular tarihsel görevlerini, tıpkı sosyalistlerin işçilere kendi sınıflarının bilincini kazandırmaya çalışmaları gibi, unutulmuş millet bilincini yeniden ortaya çıkarmak olarak görürler. İnsanlar iradelerinden bağımsız olarak bir millete aittirler, milliyetçilerin anlayışına göre.

Ancak, nasıl bir kişi ya da bir tarihsel dönem kendi hakkındaki yargılarıyla anlaşılamaz ise, milletin ne olduğu da, milliyetçilerin milletin ne olduğunu ilişkin anlayışlarından hareketle anlaşılamaz. Milliyetçilerin inanç ve iddialarının aksine, millet, tıpkı din gibi, bir toplumsal kategoridir, bir sınıf gibi değil; bilinçli ya da bilinçsiz bir inanç ya da kabul olmadan milletler var olamazlar. Yarın sabah uyandığında, Türk veya Kürt milletinden insanlar, artık milletsiz veya başka milletten olduklarına inansalar, Kürt ya da Türk milletleri yok olur; ama bütün işçiler, işçi olmadıklarına inansalar da iş güçlerini sattıkları sürece işçi olmaya devam ederler.

Yani bir sınıfa aidiyet, insanların bilinç ve kabulünden bağımsız olarak var olan bir sosyolojik kategoridir. Ama örneğin bir dine aidiyet, böyle değildir. Ortada bilinçli ya da bilinçsiz bir kabul yoksa, o din ve topluluk da var olamaz.

Diğer bir ifadeyle sınıf, sosyolojik olarak analitik bir kavramdır; ulus ise böyle kavramlarla analiz edilmesi gereken konudur, objedir. Ulus’u analitik bir kavram gibi ele almak; yani analizin konusu değil, aracı olarak ele almak, ulusu anlamayı sağlamaz. Nasıl bir dindarın din hakkındaki anlayışıyla dinin ne olduğu anlaşılamazsa, bir milliyetçinin de millet hakkındaki kavrayışıyla milletin ne olduğu anlaşılamaz. Bu nedenledir ki, ulusçular ulusun ne olduğunu anlayamazlar.

Uluslar Olduğu İçin Ulusçular değil; Ulusçular Olduğu İçin Uluslar Vardır

Ulusçular ve sosyalistler arasında, aslında sosyalistlerin kendi dayandıkları temeli imha eden bir alış veriş ortaya çıkar. Ulusçular, sosyalistlerin sınıfla ilgili, nesnel var oluşa ilişkin bilinçlenme (işçilerin sınıf bilinci edinmesi) anlayışını sosyalistlerden alıp, milliyetçiliğe adapte ederlerken; sosyalistler de milliyetçilerin geliştirdikleri ulusa ilişkin bu anlayışı, milletlerin ne olduğuna ilişkin olarak, milliyetçilerden alırlar. Yani sosyalistler de, farkına varmadan, milletlerin insanların iradesi, istemi veya bilinci dışında var olduğu yolundaki milliyetçilerin anlayışını benimserler. Zaten bu nedenle "ulusların kaderlerini tayin hakkı" ilkesi de, sosyalistlerin "ulusal mesele"ye ilişkin biricik programatik ilkesi olur. Marksistler, böylece farkına bile varmadan kendi var oluş temellerini dinamitler ve milliyetçiliğin ve de modernleşmenin basit tarihsel piyonları haline dönüşürler. Bu nedenledir ki, yer yüzündeki bütün milletlerin çoğunu sosyalistler kurmuştur. On dokuzuncu yüz yılın "komünizm hayaletinin" yerini yirminci yüzyılda "ulusçuluk hayaletinin" almasının en büyük suçlusu sosyalistlerdir. Milletin ne olduğunu Ulusçular gibi anladıkları için, milletlere ve milliyetçiliğe karşı bir program geliştirememişlerdir. Örneğin yüz elli yıldır sosyalistlerin, tıpkı dine karşı mücadele ettikleri gibi, ulusal olan ile politik olan arasındaki ilişkiyi koparmaya; milletlerin tıpkı dinsel cemaatlar gibi var olabildiği; milliyetçiliğin ulusal olanla politik olan arasında bir çakışma arama bakımından, millet dininin şeriat düzenini savundukları tarzında ideolojik, politik ve programatik bir mücadele yürütmüş olduklarını var sayalım. Bu gün bambaşka bir dünyada yaşıyor olurduk, bütün milletler içinde, ulusal olanla politik olanın çakışması ilkesini yıkmaya yönelik; milleti milliyetçilerin anladığı tarzda değil de bir din gibi kavrayan, her hangi bir ulustan olmama özgürlüğünü savunan; bu günkü ulus-şeriat devletlerinin yeryüzü saltanatını yıkmaya yönelik yer yüzü ölçüsünde ve bütün milletleri diklemesine bölen muazzam bir güç ve günkünden bambaşka bir dünya olurdu.

Sosyalistler, Enternasyonalizm ve Bir Paradoks

Daha yirminci yüzyılın başında ulusal sınırların üretici güçlerin gelişiminin önünde bir engel haline geldiği, emperyalizmin tam da bu çelişkinin bir ürünü olduğu bütün dünya sosyalistlerince üzerinde tartışılması bile gerekmeyen bir aksiyomdu adeta. Örneğin, “enternasyonalizm” maddi temelini bu önermeden alıyordu. Bu nedenle enternasyonaller kuruluyordu. Çünkü, düşünülüyordu ki, dünya çapındaki bir program ulusal programların toplamı ya da onlardan çıkan bir sonuç değildir, aksine, ulusal programlar, dünya çapındaki programdan çıkarlar. Dünya partisi de ulusal partilerin basit bir toplamı değildi, ulusal partiler dünya partisinin şubeleriydi.

Ve bunlar yanlış önermeler ve davranışlar değildi. Bunlar Birinci ve Üçüncü enternasyonallerin daha doğarken ağzından çıkan çığlıklardı. Birinci Enternasyonal “emeğin kurtuluşu ne yerel ve nede ulusal bir sorun olamaz” diyor; üçüncüsü daha doğarken bu önermeye dayandığını, emperyalizmin de bunu ayrıca pekiştirdiğini belirtiyordu.

Birinci ve Üçüncü Enternasyonallerin doğuşundaki önermeler geçerliliklerini mi yitirdi? Ulusal devletlerle üretici güçlerin gelişimi arasındaki çelişki daha mı azaldı? Ulusal programların ancak dünya ölçeğindeki bir programın parçası olarak var olabilecekleri; evrensel bir program olmadan bir ülke ölçüsünde sosyalist program koyulamayacağı ve örgütlenemeyeceği önermesi daha mı az geçerli? Hayır! Aksine, dünya çapında bir program olmadan ulusal bir program geliştirilemeyeceği; dolayısıyla ulusal ölçekte sosyalist bir parti kurulamayacağı, bin kez daha doğru.

Ama bir de bakın şu bizim sosyalistlerimize. Bu önermeleri ve bu önermelerin dile getirildiği gelenekleri hatırlatmak babından bir yazı bulabilir misiniz? Hayır. “Dünya çapında bir program olmadan ulusal ölçekte bir program olmaz, ama şu an dünya çapında bir program yok, bizim de bunu oluşturacak çapımız yok, ama en azından eksikliğimizi ve sefaletimizin bilincinde olalım; bunu bir üstünlük ve fazilet gibi koymayalım. Kendimizi kandırmayalım, bu olmadan yaptığımız sosyalist politika olamaz” diyen bir parti, grup ya da eğilim var mı şu ortalığı kaplamış sosyalist parti ve gruplar içinde? Yok.

Peki bu paradoks nasıl açıklanabilir? Globalizm almış başını giderken, sosyalistlerin dünya çapında hiç bir programı olmadan sosyalist politika yapmaları ve bunun bir fazilet gibi görmeleri nasıl açıklanabilir?

Çünkü ortalığı kaplamış sosyalistler, Birinci ve Üçüncü Enternasyonallerin o temel önermelerine karşı savaş içinde palazlanıp iktidarı ele geçirmiş bir bürokratik kastın milliyetçi “tek ülkede sosyalizm” ideolojisini sosyalizm diye öğrenmiş; duvarın yıkılışına rağmen bu öğrendikleriyle hesaplaşmayı göze alamayan ve aldığı takdirde kendisi veya örgütüyle büyük hesaplaşmalara girmek zorunda olacak olan bir kuşağın sosyalistleridirler. Onlar için iki yol vardır. Ya ulusal dar görüşlü sosyalizmin sınırları içinde taşlaşmak. Ya da olgulara teslim olup, bir globalizm hayranı liberale dönüşmek. Birinci halde, Genel kurmay politikalarının bilinçsiz araçları, ikinci halde de liberal burjuvazinin destekçileri olurlar.

Ulusların Kaderini Tayın Hakkı, Ulusçuluk ve Enternasyonalizm

Türkiye'de ulusçuluk, yaygın kullanımıyla ve yanlış olarak, başka ulusların varlığını veya haklarını inkar anlamında kullanılmaktadır. Tabii böyle bir anlam verildiği takdirde, örneğin ulusların kendi kaderini tayin hakkını savunanlar ve bunu somutta da gösterenler, milliyetçi olmadıklarını düşünmektedirler.

Yaygın kullanımda ulusçuluk olarak tanımlanan, ulusçuluk değil, ırkçılık, şovenizm, ulusal inkarcılık ve baskıcılıktır. Ezilen bir ulusun ayrı devlet kurma hakkını savunmak, milliyetçilikle çelişmez, aksine milliyetçilik bunu gerektirir. Yani ulusların kendi kaderini tayin hakkı, sosyalistliğin değil, milliyetçiliğin ilkesidir.

Diğer yandan, şovenizm, ya da ulusal inkarcılık, baskıcılık ve ırkçılık da, ulusların kendi kaderini tayin hakkının kabulüyle çelişmez ve onun kabulünü var sayar. İnkarını, bu hakkını tanımak istemediklerinin ulus olmadığı noktasından yapar. Onun problemi ulusların haklrı konusunda değildir; kimlerin ulus veya eşit hakka layık bir ulus olduğu noktasındadır. Bu nedenle, ırkçı, inkarcı ve şovenlerle; ezilen ulusların haklarını savunanlar; enternasyonalistler arasındaki tartışma ve mücadele, ilke düzeyinde ulusun ne olduğu ve onun hakları üzerine bir mücadele değildir; bu mücadele, somutta kimin ulus olduğuna ilişkin bir mücadeledir. Yoksa her iki taraf da, yani İnkarcı Şoven Ulusçular, Irkçılar ile Enternasyonalistler milliyetçiliğin aynı ortak varsayımını paylaşırlar: Her ulusun kendi kaderini tayin hakkı.

Nasıl insan hakları kavramı olmadan ırkçılık olamazsa, ulusların hakları kavramı olmadan da ulusal baskı ve inkarcılık olamaz. Nasıl ırkçılığa karşı çıkmak, burjuva toplumunun insan ve insan hakkı kavramını kabulünü gerektirirse; bir ulusal baskıya karşı çıkmak da milliyetçiliğin ilkesinin, yani tıpkı insanlar gibi ulusların da hakları olduğu ve bu hakkın her ulus için bir devlet olduğu ilkesinin kabulünü gerektirir.

Sermaye Irkçılık ve Ulusçuluk

Irkçılık da, Ulusçuluk da; "Irklar" da Milletler de Modern kapitalizmin bir ürünüdürler. Ve nasıl uluslar ulusçular tarafından yaratılarsa ve milletler olduğu için milliyetçiler değil, Milliyetçiler olduğu için milletler var ise, aynı şekilde ırklar olduğu için ırkçılar değil; ırkçılar olduğu için "ırklar" vardır. Bu anlamda, her ikisi de, bir "hayali cemaat" özelliği taşırlar.

Irkçılık da Ulusçuluk de sermayenin, kendi iç mantığının zorunlu bir sonucu değildirler. Ne ırkçı ne de milliyetçi olmayan ve ulusal devletlere dayanmayan bir kapitalizm, teorik olarak mümkündür. Her ikisi de, sermayenin somut tarihsel hareketinin ürünüdürler. Ulusçuluk ve uluslar, kapitalizm öncesinin iş bölümü farklılıklarını derinleştiren genel kastlaşma eğilimine ve bunun sonuçlarına karşı, modern geniş yeniden üretimi sürdürmek için ortaya çıkan bir çözüm ise; ırkçılık, kapitalist olmayan bir çevrede yayılışın ve sömürgeciliğin ideolojik ve siyasi ifadesi olarak ortaya çıkmıştır.

Ulusçuluk, ulusların EŞİT DEĞERDE, dolayısıyla EŞİT HAKLARA SAHİP BİR PARTNER olduğu var sayımına; ırkçılık ise, diğer "ırk"ların AŞAĞI, EŞİT DEĞERDE OLMADIĞI VE AYNI HAKLARA SAHİP OLMAMASI gerektiği anlayışına dayanır. Bu nedenle, Irkçı ve milliyetçi baskı, birbirine zıt bir mantığa dayanırlar. Irkçılık, ırkçı baskıyı uyguladığını, DIŞLAR, hayali veya gerçek belli özellikleri bulunmayanları dışlar ve DIŞLAYARAK EZER. Ulusal baskı ise, aksine, dışlamaz, YOK SAYAR. Bu yok sayışın, farkın inkarının kendisi bizzat ulusal baskıyı oluşturur. Çünkü Farkın kabul edilmesi, o mantık içinde, ulusun kabul edilmesi, dolayısıyla, tıpkı her insanın temel hakları gibi, her ulusun da temel hakkı olduğu düşünülen ayrı bir devlet ve ülke hakkının kabulünü gerektirecektir. Bu nedenle bu hakkı reddetmenin yolu, ayrı bir ulusun varlığını reddetmekten geçer.

Irkçılık, klasik sömürgeciliğe ve Amerika'daki gibi köleciliğe veya Güney Afrika'daki Apartheita dayandığı biçimlerde fiziksel ve biyolojik özelliklerle tanımlamıştır ırkçı baskıya uğrattıklarını. Ancak, "Irksal" yani fiziki ve biyolojik farklılıklar, ırkçılığın asli bir özelliği değildir; sadece onun somut tarihte aldığı; bu gün de kalıntıları görülen; klasik sömürgeciliğe tekabül eden özgül bir biçimdir. Irkçılığın onu o yapan niteliği; fiziksel özellikleri ayrım olarak almasında değil; belirli özelliklere göre DIŞLAMA ve AŞAĞI BİR KONUMA itmesindedir. Bu nokta çok önemlidir. Çünkü, günümüzün ırkçılığı, ırkçılığın belli tarihsel koşullardaki özgül bir biçimini, onun özüymüş gibi ortaya koymakta ve kendini gizlemektedir.

Irkçılık ve Ulusçuluk

Yaygın anlayışın aksine, ırkçılık, insan haklarının retti anlayışını gerektirmez. Tam tersine, insan hakları diye bir kavram olmadan ırkçılık olanaksızdır. Irkçılar, belli bir grup insanın, kendileri gibi insan olduklarını kabul ettikleri takdirde, kendileriyle aynı haklara sahip olacağı ve olması gerektiği varsayımından hareket ederler. Ve tam da bu var sayımdan hareket ettikleri için, belli bir grup insanı bu haklardan mahrum edebilmek için, onların insan veya normal insan olmadığını ileri sürmek zorundadırlar. İnsan hakları kavramı olmasaydı, ırkçılık var olamazdı; ırkçılık insan hakları kavramının çocuğudur.

Tarihte, bir çok kavim diğer kavimi ezmiş, köle veya yok etmiştir. Ama bütün bunlar ırkçılık değildir. Çünkü insanların eşit hakları olduğuna dair bir kavrayış yoktur ve o zamanlar insan da, bizlerin kavradığından çok farklı kavranılmaktadır.

Şovenizm, ya da ulusal baskı ve inkarcılıkta da durum aynıdır. Bunlar tıpkı, ırkçının insan haklarını ilke olarak kabul etmesi gibi, ulusların hakları olduğu varsayımından hareket ederler. Nasıl insan hakları kavramı olmadan ırkçılık olamazsa, ulusların hakları kavramı olmadan da ulusal baskı ve inkarcılık olamaz. Nasıl ırkçılığa karşı çıkmak, burjuva toplumunun insan ve insan hakkı kavramını kabulünü gerektirirse; bir ulusal baskıya karşı çıkmak da milliyetçiliğin ilkesinin, yani tıpkı insanlar gibi ulusların da hakları olduğu ve bu hakkın her ulus için bir devlet olduğu ilkesinin kabulünü gerektirir.

Kürtlerin haklarını tüm kapsamıyla savunmak ne milliyetçilikle ne de özel olarak Türk milliyetçiliğiyle çelişmez, aksine gerçek Ulusçular ve gerçek Türk milliyetçileri bunu savunabilir ve savunmaktadırlar. Sorun onların bunun ulusçuluk ve Türk milliyetçiliği olmadığını düşünmelerindedir.

Irkçılık ve Milliyetçiliğin Hayli Cemaat karakteri

İnsanın anatomisi maymunun anatomisinin anahtarıdır derler; olgular ancak en gelişmiş ve saf biçimlerinde özlerini sergilerler. Irkçılığın zorunlu koşulunun biyolojik ya da kültürel özellikler olmadığının en klasik kanıtı; onun en gelişmiş ve yok edici biçiminde, Nazilerin Yahudilere karşı geliştirdiği ırkçılıkta görülebilir.

Yüzlerce yıldır bir arada yaşadıkları Orta Avrupa halklarından, hiç bir fiziksel ayrılıkları olmayan Orta Avrupa Yahudileri, kendilerini ortaçağın gettosundan kurtaran burjuva dönüşümleri nedeniyle, gönüllü bir asimilasyon içinde de bulunuyorlardı. Çoğu aynı zamanda iyi bir Alman milliyetçisiydi. Çoğunluk kendini, Yahudi inançlı Alman olarak tanımlıyordu. Önemli bir kesimi, Yahudi inançlarını uygulamıyor ve bilinçli bir unutma ve entegrasyon süreci içinde bulunuyordu. (Hatta bütün önemli Marksistler: Marks, Lüksemburg, Bebel, Kautsky, Troçki, Benjamin, vs. bu kesimden çıkmıştır. ) Bu bakımdan, bulundukları toplum ile, kültürel, hatta dinsel bir farklılıkları bile yoktu. Fiziki ya da kültürel bir işaretin bulunmadığı bu koşulda bile ırkçılık var olabilmiş; bu işareti bizzat kendisi yaratıp taşıma zorunluluğunu getirmiştir. Yahudiler, sarı altı köşeli yıldız taşımak zorunda bırakılmış ve modern zamanların en büyük katliamlarından birine uğratılmıştır. Bu örneğin de gösterdiği gibi, fiziksel ya da kültürel ayrılıklar değildir ırkçılığın özü. Irkçılığın özü; dışlayarak alt bir duruma mahkum etmededir. Buna karşılık ulusçuluk ise, yok sayarak, fiiliyatta var olan bir ayrılığı inkar ederek; yok sayarak baskıyı sağlar.

Bu farkın anlaşılması ve ırkçılığın özünün "ırk"lara dayanmadığı çok önemlidir ve günümüzün dünyasındaki gelişmeleri anlayabilmek için olduğu kadar, sosyalist bir program geliştirebilmek için de temel bir koşuldur.

Milliyetçiliğin özü de, sanılanın aksine, belli bir dil, kültür ya da etniye dayanmak değildir. Ulusçuluk, ulusal olanla politik olanın çakışmasını ön gören anlayıştır ve bu anlayış aslında son derece yeni, topu topu iki yüzyıllık bir tarihi olan bir anlayıştır.

Ulusun ve milliyetçiliğin özünün dil, kültür ya da etni olmadığı, ilk ortaya çıktığı ve her hangi bir kapitalizm öncesi şekillenmenin çarpıtıcı etkilerine tabi olmadığı en gelişmiş ve saf biçiminde; aynı zamandaki en ideal biçiminde, ABD'de, yer yüzünün bu ilk ulusunda, çok açık görülür. Amerikan ulusu bir bakıma ulusun ve milliyetçiliğin özünü oluşturur. Ne etni, ne dil, ne de kültürdür bu ulusu belirleyen. Hukuki bir tanımdır. Yani bu günün deyimiyle "Anayasal Vatandaşlık". Bu sistemde, ortak dil, politik bir anlam değil, çoğunluğun konuştuğu ya da kabul ettiği bir dil olarak kolaylık sağladığı için; tıpkı dünya ölçüsünde İngilizce'nin ortak bir dil olması gibi, teknik bir anlama sahiptir. Örneğin ABD'de, Amerika ulusunun varlığı ile İngilizce arasında hiç bir bağlantı yoktur. Bu dil Almanca da olabilirdi. Hatta bir tarihte bu konuda referandum yapıldığı ve Almanca’nın bunu küçük bir farkla kaybettiği söylenir.

Ulusu, dile, etniye, kültüre göre tanımlayan yaklaşım daha sonradan, özellikle Alman ulusçuluğu bağlamında ortaya çıkmış ve yayılmıştır. Nasıl Irkçılığın ilk ilkel biçimi, ırkçılığın biyolojik özelliklere dayandığı yanılsamasına yol açtıysa; milliyetçiliğin bu daha sonra ortaya çıkmış ilkel biçimi de milliyetçiliğin dil, etni ve kültürle zorunlu bir bağ içinde bulunduğu var sayımına yol açmıştır. Ulusçuluğun özü ise, ne dil, ne kültür ne de etnidir. Her hangi bir kritere göre (örneğin her hangi bir toprak parçasında yaşayıp vergisini vermek gibi, hukuki bir kriter olabilir) ulus olarak tanımlananın politik olanla çakışması zorunluluğunu kabul etmektir ulusçuluk.

Kapitalizm Öncesi, Kapitalizm ve Ulusçuluk

Kapitalizm öncesi, basit meta üretimi, iş bölümü, sınıf bölümü ve kavim bölümünü çakıştırıcı, dolayısıyla kastlaştırıcı, çeşitleyici bir eğilime sahiptir. Yahudiler tüccardır, ya da tüccarlar Yahudileşir hazar Türklerinde olduğu gibi. Çingeneler müzisyendir, ama çingene olmayan, belki kökenlerinde şamanlık bulunan abdallar çingeneleşir. Arnavutlar muhallebici veya ciğercidir. Ermeniler zanaatkardır vs. vs. Bu gün bile bu kapitalizm öncesinin binlerce yıllık birikmiş eğilimlerinin izleri yaşamaya devam eder. Ama bu kavimlerin ve işlerin donup kastlaşması eğilimi, Akdeniz uygarlık alanında, sürekli alt üstlüklere yol açan kavimler göçleriyle netleşmese de, Himalayalar'ın ardında, pek az kavimler göçüne uğrayan Hindistan'da en açık biçimini alır.

Kapitalizm ise, geniş yeniden üretim biçimi olarak, basit meta üretiminden farklı olarak, üretileni ve üreticiyi standartlaştırmak bunun için de, dil ve kültürde standartlaşma yapmak zorundaydı. Ulus devlet bu ihtiyacın ürünü olarak keşfedilmiş bir tarihsel biçimdir.

Ama bu günkü gelişmişlik düzeyinde artık bu aşılmış bir sorundur kapitalizm için; teknik ve ekonomideki gelişmeler, kapitalizmin yürüyebilmesi için bu gerekli koşulları, yani dilsel bir standartlaşma aramayı, giderek bir engele dönüştürmektedir.

Özellikle modern işgücü göçlerinden çıkan yeni göçmen azınlıklar; Avrupa Topluluğu gibi çoğu dil ve etniye dayanan ulusların bir araya gelmesinden ortaya çıkan yeni Avrupa Ulusu gibi gelişmeler; Bilgisayarın sunduğu yeni olanaklar ve yine bilgisayarın genelleşmesine bağlı, farklılıklara göre üretimi mümkün kılan yeni üretim teknikleri, zaten artık geri dönülmezcesine standartlaşmış bir dünyada, dil ve kültür çokluğunu mümkün ve gerekli kılmaktadır. Yani ulusal devlet biçimi, bu ulus neyle tanımlanırsa tanımlansın, kapitalizmin devamı için zorunlu bir biçim değildir, yani ulusları ve ulusçuluğu zorunlu kılan koşullar aşılmıştır.

Kapitalizm Öncesi Uygarlıklar ve Ulusçuluk

İlk uygarlık, Dicle Fırat nehirleri arasında doğdu. Tohumlarını Mısır, Hindistan ve Çin'in benzer nehir boylarına da saçtı ve oralarda da başka uygarlıkların doğuşuna yol açtı. Ve demirin keşfinden sonra, uygarlıklar nehir boylarına hapis olmaktan kurtulup, Çin'den Magrip'e kadar bütün bir ılıman kuşağı kapladı.

Bu kuşak boyunca, dört büyük uygarlık merkezi oluştu: Çin, Hint, İran ve Ortadoğu-Akdeniz. Başlangıçta, Mısır ve Mezopotamya iki ayrı uygarlık merkeziyken, sonradan bir tek, Ortadoğu-Akdeniz denebilecek uygarlık alanında birleşti.

Bu uygarlıkların her birisi kendi orijinal kültürel yapısı oldu. Bu onların "din"lerinde görülebilir. Çin'de Taoculuk ve Konfüçyüsçülük; Hindistan'da Hinduizm, Budizm vb. ; İran'da Zerdüştlük, Şiilik; Ortadoğu-Akdeniz'de Yahudilik, Hristiyanlık, İslamiyet.

Bu uygarlıklar içinde, Akdeniz-Ortadoğu uygarlığı, diğerlerinden bir kaç bakımdan çok farklıydı. Diğer uygarlıklar bir kara uygarlığı idi. Gerek Çin, gerek Hint ve İran'ın kenarında ya da etrafında deniz vardır. Buna karşılık, Ortadoğu-Akdeniz'in ortası deniz kenarları karadır. Deniz en ucuz ve elverişli ticaret yoludur. Bu özelliği Akdeniz uygarlığına, diğerlerinde görülmeyen bir kıvraklık kazandırmıştır. Örneğin, seslere dayanan bir alfabe ve klasik Yunan'ın geliştirdiği soyut felsefi kavramsal düşünce gibi.

Akdeniz'in ikinci bir özelliği, uygarlık alanını çevreleyen doğal sınırlar bulunmamasıdır. Böylece, bu uygarlık, sürekli olarak kavimler göçlerine ve işgallere sahne oldu. Bu da onda Hindistan'daki gibi bir kastlaşmanın olmasının engelledi.

Bu uygarlıkların birbirine nüfuz ettikleri yerlerde bile, eski uygarlıklar bir şekilde kimliklerini korudular. İran Uygarlığının Müslümanlarca ele geçirilmesi, bu uygarlığın yeni dine kendi damgasını Şiilik biçiminde vurmasını engelleyemedi. Benzeri bir durum, Hindistan'daki Moğol ve Müslüman etkisinde de görülür.

Kapitalizm öncesi uygarlıkların temel siyasi biçimi imparatorluklar ve ideolojisi evrensel dinler ya da felsefelerdi. Modern kapitalist uygarlığın siyasi biçimi ulusal devlet ve "dini" ise ulusçuluk oldu.

Klasik uygarlıklardan sadece Ortadoğu-Akdeniz uygarlığı, ulusçuluk karşısında olağanüstü dirençsiz çıktı. Yunan, Roma, Bizans zincirinin son halkası Osmanlı topraklarında onlarca ulusal devlet kuruldu ve bu bölge hala ulusal çatışmaların en yoğun yaşandığı bölge olma özelliğini koruyor: Balkanlaşma teriminin bu uygarlığın klasik bir bölgesinin adından gelmesi rastlantı olmasa gerektir.

Peki, niçin Çin, Hint ve hatta İran ulusçuluktan böylesine etkilenmedi? Modern devletle klasik uygarlığın sınırları genellikle çakışır. Çin, Hint ya da İran'daki kavimlerin ve dillerin çeşitliliği ve farkları hiç de Ortadoğu-Akdeniz'den aşağı kalmaz iken, niçin bu uygarlık sınırların içinde bir sürü ulusal devletler ortaya çıkmadı?

Ulusçuluk, standardizasyonu ve yazılı bir dili, dolayısıyla yazıyı gerektirir. Çin yazası, bir hece değil, bir şekil yazısıydı ve dilleri birbirinden çok farklı halklar, bu şekil yazısı aracılığıyla birbirleriyle anlaşabiliyorlardı. Ortadoğu-Akdeniz'deki seslere karşılık düşen yazı ise, çok daha kıvrak ve gelişkin olmakla birlikte, her dile kendi ayrı alfabe olanağı sunarak, çeşitli dillerin ulusal dillere dönüşmesini ve ulusal devletlerin kurulmasını olanaklı kılıyordu. Bir bakıma, Çin'in daha "ilkel" hiyeroglif benzeri şekil yazısı, Çin uygarlığının klasik alanında onlarca ulus değil, bir tek ulusun ortaya çıkışını olanaklı kıldı ve parçalanmayı engelledi.

Hindistan'da ise, Himalaya'ların doğal setinin, pek az işgale yol açması ve bunun sonucu olarak kastlaşma; adeta her kavmin aynı zamanda bir kast olması, Hint yarım adasında onlarca ulus devletin ortaya çıkmasını engellemiş görünüyor. Hint alt kıtasında sadece, son Moğol istilasının yoğun etkisinde kalıp Müslümanlaşmış bölgeler ayrı uluslar oldu. Böylece, Akdeniz'e gücünü veren kastlaşma olmaması ve sık sık işgallere uğrama, onu ulusçuluk karşısında savunmasız yaptı.

İran, milliyetçilikle çok geç karşılaştı, İran'ın bir "İslam devrimi" yapması, biraz da, milliyetçiliğe karşı, bu geç karşılaşmanın avantajıyla verilmiş bir cevap denemesidir ve sonucunun ne olacağı belirsizdir.

Ortadoğu-Akdeniz, milliyetçilikle karşılaşması sonucu büyük katliamlar yaşadı ve yaşıyor. Küçük devletlerin her biri büyük güçlerin birer piyonu olmaya eğilimlidir. Devletlerin küçüklüğü ve iç pazarlarının darlığı ve komşu devletlerin sınırlarının adeta birbiriyle her türlü alışverişin engellendiği duvarlar ve çıkmaz sokaklar oluşu ekonomik gelişmenin önünde büyük bir engeldir. Ulusçuluk ve ulusal devletler bu bölgeye sadece felaket ve iktisadi gerileme getirdi.

Ancak bu bölgenin geleneklerinin ve yeteneklerinin gücü küçümsenmemelidir. Tek tanrılı dinler, kavramsal felsefeler ilk burada doğmuştur. Millet devletlerin çıkmazından çıkacak bir yolu pek ala bulabilir. Ve şimdiden bunun ilk ipuçlarını veriyor. Bölgedeki en geç doğmuş ulusal hareket, yepyeni bir ulus anlayışıyla öne geçiyor. Etniyi, kültürü ve dili, ulus tanımının dışına iterek; ulusu hukuki bir tanıma indirgeyerek; böylece farklı dillerin ve kültürlerin bir arada bulunmasının yolunu açacak bir siyasi ve ideolojik biçim bularak bölgeyi etnik ulusçuluk mikrobundan kurtarıp; en azından Çin ve Hint kadar, eski uygarlık alanında bir bütünlüğü hedeflemiş bulunuyor.

Bu proje, sanıldığından çok daha güçlü temellere sahiptir ve uzun vadede bölgede ve dünyada yapacağı değişikliler sanıldığından çok daha derin ve yaygın olacaktır.

Göçmenler, Uluslar ve Ulusçuluk

Belki çok paradoksal gelebilir ama ulus ve ulusçuluk düşüncesi ile göçmenler arasında başından beri doğrudan bir ilişki olagelmiştir. Ulusları ve ulusçuluğu göçmenlerin keşfettiği söylenebilir. Tarihteki ilk ulus ilkesine dayanan devlet olan Amerika Birleşik Devletleri'ni kuranlar, İngiltere'den bu ülkeye gelmiş göçmenlerdi. Aynı eğilim, Güney Amerika'ya yerleşen İspanyollar'da da görülür, onlar da yine ilk erken ulus devletleri kurmuşlardır Latin Amerika'da, geldikleri İspanyol egemenliğine karşı çıkarak. Daha sonra Avustralya, Yeni Zelanda, Kanada'da aynı yola girerler.

Uluslar bu ilk ve orijinal biçimlerinde, uluslar olduğu için ulusçular olmadığını ama ulusçular olduğu için uluslar olduğunu çok açık olarak gösterirler. Bu ilk ve orijinal ulusların ortaya çıkışında ne kan, ne dil ne de kültür bağlarının hiç bir önemi yoktur. Eğer bir önemi olsa, bu uluslar isimlerini, daha dün içinden çıktıkları aynı dilden, aynı soydan, aynı kültürden insanların yaşadığı ana vatanlarına isyan ederek, bir "Ekvator" "Amerika Birleşik Devletleri" "Yeni Zelanda" ya da "Kanada" gibi ne bir kültürü, ne bir halkı, ne bir dili çağrıştıran, tamamen tesadüfî coğrafi adlandırmalardan almazlardı.

Eğer bir ulusun şekillenmesinde ulusçuların iddia ettiği gibi dil ya da soyun ya da kültürün bir anlamı olsaydı, Güney Amerika İspanya'nın; ABD de İngiltere'nin bir uzantısı olmaya devam ederdi. Güney Amerika'daki Ulusları belirleyen, ne kültür, ne dil ne de soydaşlık olmuştu, İspanya'daki merkezi yönetimin yarattığı idari bölünmelere göre Güney Amerika ulusları ortaya çıkmıştı. Ulusun bu anlamda tamamen keyfi ve rastlantısal olduğu zaten en iyi böyle rastlantısal bölünmelerde ortaya çıkar. (Benzer şekilde Afrika, Orta Doğu ve Orta Asya'daki keyfi çizilmiş sınırlar bu gün ulus devletlerin sınırları olmuştur. Ulusların ulusçular tarafından yaratıldığının bundan daha açık bir örneği olamaz. )

İlk Göçmen Ulusçuluğu ve Sonraki Göçmen Ulusçuluğu

Ne var ki, bu ilk göçmen dalgasının ulusçuluğu ile daha sonraki göçmen dalgalarının ulusçuluğu arasında çok köklü bir fark görülür. İlk göçmenler, geldikleri ana vatandan ayrılarak uluslar yaratırken; daha sonraki göçmenler, yeni geldikleri ülkelerde, yeni ülke vatandaşlığının yanı sıra, içinden çıkıp geldikleri ülkenin en ateşli milliyetçisi olmaya devam ederler. En gevşek ulusçuların ulus tanımlarında ifade ettikleri kader ve ortak yaşantı birliği kriteri içinden çıkıp geldikleri toplumla artık olmamasına rağmen, onlar, belki artık yurttaşlığını bile taşımadıkları, eski uluslarının en ateşli ulusçuları olmaya devam ederler.

En ateşli İrlanda milliyetçileri İngiltere ve ABD'dedir. Avrupa'daki Türkler ve Kürtler; Avustralya'daki Tamiller; Londra'daki Jamaikalılar; New York'taki Yahudiler "ana vatan"larındaki ulusun en ateşli ulusçuları olurlar; onlarda bir kopma ve bağımsızlaşma değil; aksine abartık bir aşırı bağlanma ortaya çıkar. Bu gün Avrupa'nın her hangi bir ülkesindeki bir büyük Bir Mayıs gösterisi bu durumu son derece çarpıcı biçimde gösterir. İşçilerin vatansızlığının bir ifadesi olması gereken ve bir zamanlar öyle de olan bu gösteriler, diaspora milliyetçiliğinin bir karnavalı görünümündedir.

İlk göçmenler, oluşmuş bir ulusa gelmiyorlar, adeta bir "tabula rasa"ya, "bakir topraklar"a kolonizatör ve geldikleri toplumun bir uzantısı olarak göçüyorlardı. Dolayısıyla geldikleri ülkede daha önceden var olan bir ulus tarafından ikinci sınıf olarak muamele edilme olasılıkları yoktu (Buraların yerlisi olan halkların varlığı ve imhası ayrı bir konudur ve ulusçulukla bağlantısı yoktur); sonraki göçlerde ise, göçmenler artık kurulmuş bir ulusa ve ulus ilkesine göre örgütlenmiş bir ülkeye gitmekte ve oranın yerlileri veya eskileri tarafından aşağılanmakta ve dışlanmaktadırlar. Bu, diaspora milliyetçiliğinin en önemli nedenlerinden biridir.

İlk göçmenlerin içinden geldikleri vatanla ilişkisinde benzer aşağılama, sömürü ve baskı ilişkisi, göçenlerin ayrı ulus devletler kurmalarının bir nedenidir. Yeni göçmenlikte ise, gelinen ülkede benzer bir ilişkiye maruz kalınmaktadır. Ama artık ne bakir topraklar ne de belli bir ülke vardır ne de buna uygun yoğunlaşmalar. Eski göçler "bakir topraklara" iken yeni göçler kapitalist topluma has yabancılaşmanın en aşırı biçimde yaşandığı büyük şehirleredir. Bu dışlanmaya tepki yeni bir ulus devlet kuramayacağından, bunun yerine uzaktaki ana vatanın milliyetçiliği ikame olur.

Bunlara ilaveten, günümüzdeki göçlerin hızlı ve kitlesel niteliği de göz önüne alınmalıdır. Bu zamana yayılmış bir asimilasyonu adeta olanaksızlaştırmaktadır. İçine yeni girilen ve kendisinden aynı zamanda dışlanılmış bulunulan toplumun bambaşka kültürünün bombardımanı karşısında, aynı dili ve günlük hayat kültürünü paylaşanların; bir tür soluk alma, tekrar yaşam gücü bulma ihtiyacı, gelenleri bir arada toplanmaya, kısmen dışa karşı duvar örmeye yol açmaktadır. Bir tür manevi bir gettolaşma yaşanmaktadır. Ve bu da gerek doğa ve gerek toplum tarihinin gösterdiği gibi (Avustralya'nın diğer kıtalarla bağı koptuğundan bir yaşayan fosiller kıtası olması veya Hindistan'da Himalaya'ların yarattığı yalıtım nedeniyle toplumsal bölünmelerin kast sistemi biçiminde bir taşlaşmaya yol açması gibi), başkalarıyla etkileşimin yok olmasına ve giderek bir taşlaşmaya yol açmaktadır. Avrupa'ya gelen Türk ve Kürtlerin Türkiye'de ve Kürdistan'da artık unutulmuş ve aşılmış anlayış ve ilişkileri sürdürmesi ve adeta yaşayan bir fosil durumunda olmaları bu tür süreçlerin sonucudur.

Ulaşım ve Haberleşme’nin Diaspora Milliyetçiliğindeki Etkileri

Bizzat bu hızlı ve kitlesel göçleri mümkün kılan ulaşım tekniğindeki muazzam gelişmeler de, "ana vatan" ile bağların korunmasına ve bu diaspora milliyetçiliğinin güçlenmesine bir etkide bulunmaktadır.

Bir diğer etki de özellikle haberleşme tekniğindeki gelişmelerdir. Özellikle uydu yayıncılığı ve televizyon bir bakıma bu diaspora milliyetçiliğine bir taze kan vermiş sayılabilir. Bundan on beş yıl önce Avrupa'daki Türklerin Türkiye ile ruhsal, dilsel bağları bu gün olduğundan çok daha zayıftı. Ama uydu yayınlarının başlaması ve yaygınlaşmasıyla birlikte, Türkiye'deki sosyal politik ve kültürel yaşama dışardan katılma olanağı ortaya çıkmış, kaybolma eğilimi gösteren bağlar güçlenmiş; Avrupa'daki Türkler çok daha ateşli Türk milliyetçilerine dönüşmüş bulunuyorlar.

Diaspora milliyetçiliği, ezilen bir ulusun diasporasında da görülür. Ama bu ulusçuluk elbette haklı ve emansipe edici bir milliyetçiliğin hizmetinde de olacaktır. Avrupa'daki Kürtlerin Kürt Ulusal hareketinde gördüğü fonksiyon böyledir. Bu gün Kürt'lerin bir devleti olmadığı için, bir bakıma Kürt ulusunu yaratan kurumları diasporadaki Kürtler oluşturmaktadır örneğin Medya TV veya Kürt basını gibi.

Ulusların oluşumunda, bir lehçenin eğitim ve komünikasyon için standart hale gelmesinin büyük önemi çok açıktır. Bu da yakın zamana kadar bütün ulusal edebiyatın ve basının yazıldığı dil oluyordu. Örneğin, Luther'in İncil'i çevirdiği aşağı Saksonya lehçesi Yüksek Almanca olarak, standart Alman dilinin temelini oluşturdu. İncil, modern tarihin kitlesel olarak tüketilmiş ilk ürünlerinden biridir. Türkiye'de İstanbul Türkçe'si standart dili tanımlamakta kullanılır. Her ulusta bu tür bir lehçe standart olmaktadır. Bu standart olmuş diller genellikle belli bir bölgenin adıyla anılırlar. Ama örneğin Kürt uluslaşmasında televizyonun (belki de yer yüzünde televizyon denen yayına dayanarak şekillenen ilk ulusal dil ve uluslaşma süreci Kürtlerde görülüyor) öylesine önemi vardır ki, standart Kürtçe, şimdiden Kürtler tarafından "Kürdi Med TV" olarak tanımlanmaktadır. Yani diasporada benimsenmiş bir lehçe veya lehçeler Kürt ulusunun standart dillerine dönüşmektedir. İlk defa bir ulusun standart lehçesi, bir bölgenin değil, bir medyumun adını almaktadır. (Kürt uluslaşmasında Televizyonun rolü incelenmeyi bekleyen bir konudur ve onun en orijinal yanlarından birini oluşturmaktadır. )

Bu, uzaktan ulusçuluk ya da diaspora milliyetçiliğinin bir özelliği de onun sonuçlarına katlanmadan ve sorumluluk duymadan ulusçuluk yapabilmesidir ve bu da onu aşırı biçimde yönlendirmelere açık hale getirmektedir.

Bu en açık biçimde, son yıllarda özellikle Uydu televizyonların da etkisiyle yükselen Türk diaspora milliyetçiliğinde görülebilir. Avrupa'daki Türkler çok ateşli Türk milliyetçileri haline gelmiş bulunuyor ve bu durum onları Türk devletinin dış politikasının araçları olarak kullanma imkânlarını ortaya çıkarıyor. Bunun bilincinde olan Türkiye de bunu çeşitli Avrupa ülkeleriyle gerginliklerinde bir tür "beşinci kol" gibi kullanıyor. Öyle ki, bu durum Alman devletini bile ciddi olarak düşündürmekte buna karşı ne gibi tedbirler geliştireceğinin arayışlarına girmiş bulunmaktadır.

Sorumsuz Ulusçuluk

Bu, uzaktan ulusçuluk ya da diaspora milliyetçiliğinin bir özelliği de onun sonuçlarına katlanmadan ve sorumluluk duymadan ulusçuluk yapabilmesidir ve bu da onu aşırı biçimde yönlendirmelere açık hale getirmektedir.

Bu en açık biçimde, son yıllarda özellikle Uydu televizyonların da etkisiyle yükselen Türk diaspora milliyetçiliğinde görülebilir. Avrupa'daki Türkler çok ateşli Türk milliyetçileri haline gelmiş bulunuyor ve bu durum onları Türk devletinin dış politikasının araçları olarak kullanma imkanlarını ortaya çıkarıyor. Bunun bilincinde olan Türkiye de bunu çeşitli Avrupa ülkeleriyle gerginliklerinde bir tür "beşinci kol" gibi kullanıyor. Öyle ki, bu durum Alman devletini bile ciddi olarak düşündürmekte buna karşı ne gibi tedbirler geliştireceğinin arayışlarına girmiş bulunmaktadır.

Bu sorumluluk almadan ve sonuçlarına katlanmadan milliyetçiliğinin yarattığı sorun başka bir biçimde Kürtler arasında da görülmektedir. Gerilla savaşı varken ve Avrupa'daki Kürtler Kürdistan'daki mücadelenin maddi desteği ve rezervi ve Kürt Ulusal hareketinin Avrupa ülkelerine baskının araçları iken olumlu bir işlev görebilen bu özellik bu gün tersine çalışma eğilimi göstermektedir.

Yeni geliştiren politikayı algılayışlar Türkiye ve Kürdistan ile Avrupa'da ciddi bir farklılık göstermektedir. Türkiye ve Kürdistan'da yeni politikanın doğruluğu konusunda bir şüphe bulunmamakta, sorun bu politikanın nasıl hayata geçirileceği noktasında toplanmaktadır. Ama Avrupa'daki Kürtler açısından aynı ölçüde bir açıklık söz konusu değildir. Onlar yeni politikayı anlamakta ve onun içinde yerlerini tanımlamakta zorluk çekmekte; yeni politika bağlamında birden bire kendilerinin işlevsizleştiğini düşünmektedirler. Ve bu nedenle de yeni politikaya karşı eleştiriler bunlarda daha fazla yankıya yol açmaktadır. Genellikle eskiden eleştirel bir konumda bulunan veya kerhen de olsa gerillayı destekleyen kesimler giderek desteklerini çekmektedir. Uzaktan, sonuçlarına katlanmadan ve sorumluluk almadan silahlı savaş sloganları kolaylıkla desteklenebilir.

Diaspora milliyetçiliğinin bu zaaflarını bir ölçüde olsun hafifletebilmek ve Kürdistan'da verilen haklı ulusal mücadeleye desteğini sürdürmesini sağlamak için, Avrupa'daki Kürtlerin Kürt ulusal hareketi içindeki yerini ve görevlerini ve hedeflerini yeniden tanımlamak ve tam bir yeniden yapılanma gerekmektedir. O zaman hem bu diaspora milliyetçiliğinin olumsuzlukları bir ölçüde amorti edilebilir hem de diasporadaki Kürtlerin Türkiye'de süren mücadeleye daha başka biçimlerde ve daha güçlü katkıları mümkün olabilir.

Globalleşme : “UlusDevletin Sonu” mu?

Herkes “Ulus Devlet”in sonundan ve bunun globalleşmenin veya Avrupa Birliği’ne girmenin gereği olduğundan söz ediyor.

Globalleşme “ulus devlet”in sonunu değil, ulusun yeniden tanımlanmasını gerektirmektedir. Aynı şekilde, Avrupa Birliği de, ulus devletin reddetmemekte, ulusu yeniden tanımlamaktadır.

Ulusun bu günkü gibi bir “etni” ya da dile bağlı olarak tanımlanması çok yenidir. Ulusçuluk ilk çıktığında, yurttaşlık ve ulusdaşlık kavramları adeta özdeşti ve ulusun dil ve etniyle zorunlu bir ilişki içinde olduğu türden, bu günün ulusçularına çok yabancı gelen, bir anlayış yoktu. Ulusçuluğun ilk çıktığı, yeryüzünün ilk uluslarını kuran Amerikan ve Fransız devrimleri böyle bir anlayışla ilk ulusları kuruyorlardı. Bu günkü gibi, dil ya da etniyle bire bir çakışmaya dayanan ulus anlayışı daha sonra, yirminci yüzyılın başında doğmuş ve Wilson ve Lenin’in “Ulusların Kaderini Tayin Hakkı” formülüyle de adeta evrensel bir nitelik almıştır.

Ne var ki, bu günkü dünyada, iki önemli değişim, ulusal devletleri tekrar milliyetçiliğin doğuşundaki ulus anlayışına dönmeye zorlamaktadır.

Birincisi, Amerika Birleşik Devletlerin gücüyle rekabet edebilmek için, Avrupa ülkelerinin bir Avrupa Birleşik Devletleri kurmak zorunda olması ister istemez, ABD’nin dayandığı ulus anlayışına bir geri dönüşü zorlayacaktı. Onun eski olması, daha modern ve kapitalizmin ihtiyaçlarına daha uygun bir ulus anlayışına dayanmasını ortadan kaldırmıyordu.

Bugün, milliyetçiliğin bu eski biçimine dönüş, “ulus devlet”in sonu veya aşılması türünden sözlerle, tıpkı Kayserilinin eşeği boyayıp babasına satması gibi, allanıp pullanıp piyasaya sürülüyor. Hayır, ne ulus devlet sona eriyor, ne de aşılıyor. Olan, ulusun yeniden tanımlanması ve yurttaşlık ve ulus tanımlarının çakışması, yani kültür, dil ve etninin bir ulusun tanımından çıkarılarak, politika dışı alana itilmesi ve bunlar karşısında devletin “laikleşmesi”dir. Yani, devletin dile, etniye veya beli bir kültüre dayanmaması, nasıl insanların dinleriyle uğraşmıyorsa, dilleri, kültürleri ya da etnileriyle uğraşmamasıdır, en azından biçimsel olarak, hukuki bakımdan.

Ama geç milliyetçiliğin çıkardığı ulus anlayışın aşındıran ikinci yön, teknik ve iş gücündeki değişmelerdir. İş gücü göçleri, bütün dünyanın kapitalist şehirlerinde, farklı etnilerden, kültürlerden, dillerden insanların yoğunlaşmasına ve bunların birçok nedenle bu kimliğe sarılmasına ve ona siyasal bir anlam vermesine yol açmaktadır. Diğer yandan, enformasyon teknolojisindeki gelişmeler de hem bir yandan bu süreci güçlendirici bir etki yaratmakta, (örneğin Türkiye’deki Kürtlerin Medya TV’yi veya Almanya’daki Türklerin Türkçe Kanalları izlemesi) ama aynı zamanda bu sorunun geniş yeniden üretim ve standartlaşmaya engel olmadan, aksine onu destekleyerek çözümünün yolunu açmaktadır.

Millet her şeyden önce, geniş yeniden üretimin gereği olan standart ve eğitilmiş iş gücü ihtiyacının ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Bu nedenle başlangıçta standartlaşmaya vurgu ve farklılıkların silinmesi temel dayanağı olmuştur. Ama bu bir kere sağlandıktan sonra, teknik gelişmeler de olanak sunuyorsa, bu standart olan içinde belli bir renklilik pek ala kapitalist yeniden üretimin bir gereği haline gelebilirdi. Ve işte tam da bu nedenle, çok kültürlülük, renklilik, ulus devletin sonu gibi söylemler günün modasıdır. Bu Değişim, Avrupa Birliği gibi farklı ulus devletlerin bir araya gelip yeni bir ulus devlet içinde erimeleri gibi bir gereklilikten kaynaklanmasa bile aynı türden bir ulus anlayışını mümkün ve gerekli kılar.

Ne var ki, ulusun bu yeniden tanımlanışı, otomatik olarak eşit haklı ve eşit düzeyde ulusları yaratmaz. Ulusun bu yeni tanımlanışı madalyonun öbür yüzü, yeryüzü ölçüsünde bir apartheit anlamına gelmektedir. Avrupa, ulusu, etniden, dilden, kültürden soyutlayarak, tıpkı bir zamanların ABD’sinde olduğu gibi tanımlamakta; Amerika İspanyolca’yı ikinci dil yapmayı tartışmakta, ama diğer yandan, yurttaşı olmayana, yani bölgenin dışında yaşayan veya içinde ama yurttaşlık hakkı olmadan yaşayana karşı duvarlar örmektedir. Dolayısıyla, ulus devletin sonu diye tanımlanan, ulusun yeniden tanımlanışı ve bu tanımlamada dilin, etninin ve kültürün değil, hukukun ve belli bir yerin kriter olması, yeryüzü ölçüsünde bir apartheit rejimine denk düşmektedir. Millet devlete son verdiği söylenen yeni ulusçuluk, yeryüzü ölçüsündeki ırkçılığın aracı olmaktadır.

Kimileri globalleşmenin bunu engelleyeceğini sanmaktadırlar. Hayır, kapitalizm bir yandan eşitleme eğilimi içindedir ama diğer yandan da eşitsizlikleri derinleştirir. Malların ve sermeyenin akışında sınırlar kalkmaktadır ama artı değeri yaratan biricik meta olan iş gücü için aksine sınırlar kalınlaştırılmaktadır. Eğer yeryüzü ölçüsünde, işgücünün serbest dolaşımı olsa; isteyen istediği yere gidip, tıpkı bir ülke içindeki gibi eşit haklı bir yurttaş olsa, yani kelimenin gerçek anlamıyla ulusal devletin sonu olsa, uzun vadede bu fark ortadan kalkar, ama bu olmadığı sürece de, globalleşme fiilen apartheit sonucunu verir.

Kapitalizm Bugün Milletlere Niye Gerek Duyuyor?

O halde ne gerek vardır uluslara, ulusal sınırlara ve devletlere?

Örneğin, çok kültürlülüğe ve çok dilliliğe dayanan Avrupa ulusçuluğu, niçin o çok dilliliği Avrupa ile sınırlamaktadır? Nedir Avrupa denen? O ulusun içine alınan nedir? Avrupalı mıdır? Hayır. Bir tek ölçü vardır: refah, belli bir gelişmişlik ve sanayileşme düzeyinde olmak.

Bu günün dünyasında, zengin ve fakir uluslar arasındaki fark o kadar büyümüş, "kritik kütleyi" aşmıştır ve fakirler öylesine büyük bir çoğunluk oluşturmaktadır ki, bu yeryüzünün sınırlılığı ile birleşince, zengin ulusların ezilenleri ve işçileri için bile, yeryüzü ölçüsünde eşitlikçi bir düzen istemek, bu gün var olandan maddi bakımdan daha geri bir düzen istemekle aynı anlama gelir. Bu günkü refah düzeyini korumanın tek yolu, yoksul ulusları bir rezervatın içine hapsetmek olmaktadır.

Böylece bu günün dünyasında, tıpkı Güney Afrika'da olan türden, bir Apartheit, yani ırk ayrımcısı bir sistem ortaya çıkmış bulunuyor. Sanılanın aksine, ırkçılık geleceğin bir tehlikesi değil, bu günün bir realitesidir ve fiilen gerçekleşmiş bulunmaktadır. Irkçılığı bir tehlike olarak görmek, dünyaya Avrupa merkezli olarak bakmak demektir; milliyetçiliğin bu yeni fonksiyonunu görmeden bakmak demektir.

Yazının başında dedik ki, ırkçılığın ayırıcı özelliği, baskı ve sömürüyü dışlama aracılığıyla yapmasıdır. Irk veya kültür gibi özelliklere dayanan ayrımlar, ırkçılığın somut tarihsel biçimleridirler ama özü değildirler. Peki ırkçılık bu yeni dışlamayı nasıl yapmaktadır? Millet ilkesi aracılığıyla. Siz Avrupalı, Amerikalı değilsiniz, başka ulustansınız denerek insanlığın büyük bir çoğunluğu "Üçüncü Dünya" denen, etrafı çevrili Bantustan'da yaşamaya mahkum edilmektedir. Böylece ulusçuluk ırkçı ayrımcılığa uğrayanların, dışlananların dışlandıklarını ve ırkçı bir baskı altında olduklarını anlamalarını engellemekte; ırkçılığı gizlemekte, hem de onu mümkün kılmaktadır.

Ulusçuluk, zengin ülkeler için, yoksul çoğunluğu kendi dışında tutmanın; yoksulluk içinde yaşamaya mahkum etmenin, yani ırk ayrımcılığının fiili biçimi olmaktadır. Zengin ulusların bir üyesi değilseniz, koyulduğunuz rezervattan çıkma hakkınız yoktur. Rezervata hapsedilip dışlananlar, politik anlamıyla siyahlar; sanayileşmiş refah toplumları ise beyazlardır. Ulusçuluk ise bu ırk ayrımcılığının; siyahların o bantustanda, rezervatta yaşamaya zorlanmalarının ideolojik formu. Dünyada, ulusçuluğa ve ulusal devletlere; artık kapitalist üretimin kendini sürdürebilmesi için değil, bu ırkçı sistemin oturtulup sürdürülebilmesi için gerek vardır ve ulusçuluk bu sistemin aracıdır.

Bu durum, Türkiye ve Kürdistan'daki mücadele açısından yepyeni sorunlar ortaya çıkarmaktadır. Örneğin, Türkiye ve Kürdistan açısından bir demokratikleşme, fiilen zengin uluslar arasına katılma, örneğin Avrupalı olmak anlamına gelir. Kürtler üzerindeki ulusal, Türkler üzerindeki anti-demokratik baskıları ortadan kaldıracak dönüşümler, aynı zamanda dünya ölçüsünde bakıldığında, ırkçı bir ayrımcılığın aracı olacaklar demektir. Bu gün sanki çok uzak bir geleceğin sorunuymuş gibi görünen bu sorun, aslında, yarın olaylar hızlı gelişmeye başladığında, toplum yirmi yılları yirmi günde aştığında, birden bire, can alacı bir önem kazanacaktır. Bu durumda ne yapmak gerekir? Demokrasi ile sosyalizm arasındaki bu bağın kopuşundan bir çıkış yolu var mıdır? Bu durum, sosyalistlerin önüne ne gibi sorunlar koymaktadır. Bunları da başka bir yazıda ele alalım.

Demokratik Cumhuriyet ve İki Farklı Ulusçuluk

Klasik ulusların kaderini tayin hakkı ilkesi, ulusun neye göre tanımlandığı konusunu açık bırakır, dolayısıyla ulusu ulusçuların tanımına bırakır. Ulusçuluk ise, en azından bu ilkenin formüle edildiği dönemden beri, doğuşundaki soya ve dile değil, yurttaşlığa ve demokratik cumhuriyetçiliğe dayanan tanımdan uzaklaşmış, soya ve dile dayanan bir ulusçuluk egemen olmuştur. Böylece bu hak, programatik olarak fiilen soya ve dile dayanan milliyetçiliğin tanımladığı biçimiyle ulusların kaderini tayin hakkı anlamını almıştır ve bu milliyetçiliğin, yurttaşlığa ve demokratik cumhuriyete dayanan ulusçuluk karşısında yükselişine de hizmet etmiştir. Soya ve dile dayanan ulusçuluk karşısında farklı bir ulusçuluk anlayışı var olmadığı sürece, bu ulusçuluk anlayışı rakipsiz egemenliğini sürdürdüğü sürece, farklı ulusçuluklar karşısında ne gibi bir tavır alınacağı sorusu pratik olarak gündemde olmadığından, temeldeki yanlışlık görülmez olmuştur. Ve nihayet egemen ulusların soya ve dile dayanan ulusçuluğu karşısında ezilen ulusların aynı ilkelere dayanan ulusçuluğunu desteklemek, ve bu ulusların bağımsızlığının yol açtığı fiili demokratikleşmeler sorunun özünün görülmesini uzun yıllar engellemiştir.

Böylece Demokratik Bir Cumhuriyetin sosyalistlerin programından giderek yok oluşu ile Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkının neredeyse biricik demokratik talep olarak bunun yerini alışı at başı gitmiştir. Ulusun neye göre tanımlandığı ile demokrasi arasındaki ilişki giderek unutulmuş ve gözden kaybolmuştur.

Halbuki demokrasi ile yani devletin biçimi ile ulusun neye göre tanımlandığı arasında içsel ve kopmaz bir ilişki bulunmaktadır. Eğer ulusu, kana, dile, soya, etniye göre tanımlarsanız, hiçbir ulusal devletlerin topraklarında sadece o dil, etni veya soya dayananlar bulunmayacağından otomatikman, demokratik bir cumhuriyetin temel kabullerinden biri olan ve olması gereken, tüm dillerin, kültürlerin ve ulusların eşitliği ilkesini reddetmiş olursunuz. Örneğin Tarih kitaplarınız o soydan, kültürden veya dilden olduğu var sayılan ulusun tarihi olacaktır, diğer “azınlıklar” veya uluslar oralarda kendilerine yer bulamayacaklardır. Örneğin okullarda sadece o ulusun dili ve edebiyatı öğrenilecektir, diğerleri orada yer bulamayacaktır. Dolayısıyla otomatikman ulusal baskılar kimi dillerin, kültürlerin ve ulusların fiili bir baskı altına alınışı ortaya çıkacaktır. Bunu engellemenin tek yolu, saf bir ulus yaratmak olarak çıkacaktır. Bu ise pogrom ve assimilasyon girişimlerini besleyecektir. En iyi durumda bile başka uluslar, diller, kültürler vücuttaki sivilceler gibi, rahatsız edici, saflığı bozucu, katlanılması gereken bir hastalık gibi görüleceklerdir.

Bu tanım çerçevesinde bakıldığında, ulusların kendi kaderini tayin hakkını savunmanın milliyetçiliğin ilkesini savunmak olduğu, çok açık olarak görülür. Nasıl, ırkçılık insan hakları kavramıyla var olabilirse ve insan haklarını savunmak ırkçılığa karşı olmakla çelişmez ve hatta onu gerektirirse; ulusal baskı ve inkarcılık, şovenizm ve ırkçılık da, ulusların hakları kavramıyla var olabilir ve ezilen ulusların haklarını savunmak ulusçulukla çelişmez aksine onu gerektirir.

Demir Küçükyadın
demir@comlink. de
http: //www. comlink. de/demir/
23 Ekim 2003 Perşembe

23 Ekim 2003 Perşembe

Demir Küçükaydın
demiraltona@gmail.com
demiraltona@hotmail.com
http://www.koxuz.org
http://www.demirden-kapilar.org
http://demirden-kapilar.blogspot.com/
http://demirden-kapilar.spaces.live.com/
http://demiraltona.wordpress.com/
http://issuu.com/demir