Devlet ve Türklerin açılım duygusallığı
Bu yazının amacı, açılım arayışında Türk toplumu ve devletin refleksleri arasındaki farkı tanımlama çabasıdır. Türkiye tarihi, devlet ile toplum arasındaki gerilim ve çelişkilerin tarihidir. Devleti yönetenlerin toplumla ilişkileri birçok alanda sorunlu şekillenmiştir.
Açılım tartışmalarında kendisini gittikçe daha net biçimde hissettirmeye başlayan bu çelişkili durum, değişimin kapsamını da belirleyecek önemli bir dinamiktir. Bu noktada altını çizmemiz gereken ilk boyut ekonomik kaynakların paylaşımıdır. Devlet açısından Kürtlere en kolay verilebilecek şey paradır. Anadil hakkı, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, parlamentoda temsil gibi egemenlik sorunu ile doğrudan ilişkili alanlarla kıyaslandığında paranın lafı bile olmaz. Bu nedenle uzun bir süreden beri, asker, sivil tüm yöneticiler ağız birliği etmişçesine 'terörle mücadelenin ekonomik boyutuna' dikkat çekmektedirler. Sorunun sadece güvenlik politikaları ile çözülemeyeceği söylemi, haklar ya da demokratikleşme konusundan çok ekonomik kaynak aktarmaya işaret etmektedir.
Para aslında topluma aittir. Devletin bu parayı Kürtleri kontrol altında tutmak için silaha yatırması ile sosyal yardımlara ayırması açısından çok büyük bir fark yoktur. Kürtler açısından elbette bir fark vardır ama bu fark ülkeyi yönetenlerin çok umurunda değildir.
Türkiye toplumunun geniş kesimleri ise aslında tam tersi bir noktada durmaktadır. Kendilerine harcanmayan paranın Kürtlere dağıtılması ihtimali ciddi bir tepkiye neden olmaktadır. Kendi yoksulluklarının nedeni olarak gördükleri Kürtlere karşı öfkeleri, milliyetçi ideolojik tutumlardan çok böylesi duygusal nedenlere dayanmaktadır. Fabrikaların daha iyi teşvikler nedeni ile Kürt bölgesine taşınması, sosyal yardımların gelecek PKK üyelerine yönlendirilmesi gibi duyumlar zaten ciddi boyutlarda can yakan işsizlik ve yoksulluk korkusunu iyice tetiklemektedir.
Sorunun kültürel linç psikolojisine dayalı boyutunu elbette görmezlikten gelmemeliyiz. Ancak ekonomik kaygılar her zaman bu boyutun önünde, üzerinde olmuştur. Kürtlerin anadillerini öğrenmesi ya da bunları kullanabilecekleri kurumlara sahip olması, bir noktadan sonra Türkler için çok büyük bir rahatsızlık konusu olmayabilir. Oysa devlet ve onun resmi ideolojisinin arkasına saklananlar için, hakları vermek para vermekten çok daha rahatsız edicidir.
Eşitlik, kendisini güçlü hisseden taraf için her zaman rahatsız edici bir olgudur. Kendinden eksilecek olanı yaklaşımının merkezine oturtan kitleleri, eşitlikçi çözümlere ikna etmek kolay olmayacaktır. Devlet çözüm için bir fedakarlık yapacaksa bunu kendine ait olduğunu sandığı alanda başlatmalıdır. Kürtlerin öncelikle ne istediği üzerinden hareket ettiğinizde de aynı noktaya ulaşabilirsiniz.
'İşsizlik sorununu çözersek dağa çıkışı durdururuz', 'kişi başına düşen milli geliri on bin doların üzerine çıkarırsak demokrasiyi kurarız' iddiaları bu nedenlerle fantezi olarak kalmaya mahkumdur. Sorunun ekonomik boyutunun çözülmesi gerek şart olabilir ama yeter şart olamaz.
Her şeyi parayla çözebileceğine inanmak, pozitivist aydınlanmacılar için anlaşılabilir bir durumken, muhafazakar, mukaddesatçı çevreler için nasıl bu kadar peşin kabul görebilir ? İnsanın, 'keşke iktidar gücünü kullanmak isteyenler, muhafazakar demokrasinin ne anlama geldiğini birazcık bilseler' diyesi geliyor.
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
