Ah Tamara!

Gece en koyu elbisesini giymişti. Yıldızlar hiç olmadığı kadar iri ve parlaktılar. Ay en zarif şekliyle, sarıya kesmiş bir hilal görünümüneydi. En uzaklardan bile Van gölüne düşen gövdesinin dalgalarla dansı izlenebiliyordu. İnsanı aşka çağırıyordu her salınışı, bir dokunuşla yakalanacakmış gibi yakın ve gerçekti. Tamara da böyle bir gecede dalmıştı hayaline adı unutulmuş sevgilinin. Gönlüne sözlerini mühürlediği isimsiz Kürt gencini böyle bir gecede almıştı içine, kendine verdiği ve şimdi gerçekleştireceği en büyük sözü böyle bir gecede vermişti. Şimdi Tamara’yı bin yıl sürecek bir dansa davet ediyordu göl. Her dalga ona “Ah Tamara” inleyişini getirip yüreğine vururken, Tamara daha çok yaklaşıyordu sonsuzluğa. Önce gözlerini kapadı, ellerini kaldırdı havaya. Saçları geçmişine savruluyordu, geriye doğru... Ama artık bir adım kalmıştı sonsuz gidişe. Son defa daha değdi kulağına “Ah Tamara” inleyişi, sıktığı dişleri gevşedi, iki yana açık kollarını göğe kaldırdı, ayakları birleşik, yavaşça gözlerini açıp son bir kere daha göle düşen Ay’a bakıp gözlerinde biriken yaşları boşaltıp kendini ileriye doğru bıraktı…

Burası Mezopotamya’nın yaşama baktığı tek gözü; mavi bir bakış; Van gölü. Tüm ozanların sırtını dağlara verip baktıkça bin yılların kelamını dile getirebildikleri sonsuzluğun diğer adı. Henüz göl değil “Behra Wanê” (Van denizi) diye isimlendirilen kadim vakitlerdeyiz. Madem o vakitlerden söz ediyoruz, bizde Van denizi diyeceğiz. Aşkların, ölümlerin, savaşların ve göçlerin tanığına kulak vereceğiz. Anlat diyeceğiz. Ey Van denizi, bize yaşadığın en güzel aşkı ve en kötü ölümü anlat diyeceğiz ve kulak verip dinleyeceğiz kadim suyun bize akıntıları ile dalgalarına sırtladığı hikâyelerini. Şimdi kulak verip gözlerimizi ülkemin yaşama açılıp ölüme kapanan kapısına dikiyoruz.

Gün gene aydınlık, gün gene erken bir merhaba ile insanlara ulaşıyor. Güneş doğmadan, günün kendi gücü ile görünebildiği saatlerde insanlar tarlalarının yolunu alıyor. Elleri gözlerinde, gözlerini ovuşturan çocuklar, kazma kürekleri sırtında erkekler ve çocukların ellerini tutup diğer malzemeleri bez sargılarla yapılmış torbalarda, bohçalarda taşıyan kadınlar… Köyün bazı yaşlıları dışında herkes bu merhaba ile terk ediyor köyü, tarlalara doğru yürüyor. Bu köy; Ermenilerin ve Kürtlerin birlikte yaşadığı küçük bir köy. O zamanlar bu civarda bütün köylerde bu iki halk yaşar ve bu birlikte yaşamı ne zaman başlattıklarını bile hatırlamazdılar. Kaç bin yıldı, bir merhaba ile birlikte yollara düşüyor, birlikte savaşıp birlikte ölüyor ve birlikte devam ettiriyorlardı yaşamı? Kimse kestiremiyordu. İki halkta kendilerini bu toprağın sahibi olarak görüyor, fakat bir birilerinin varlığını da inkâr etmiyorlardı. Herkes gözünü bu kadim topraklarda açmıştı ve tekrar bu topraklarda kapama hakkına sahipti.

Bu köyde bir cami ve bir kilise vardı. Ermeniler Hıristiyan ve Kürtler Müslüman’dı. Köyün adı Ermeniceydi, fakat nüfusun çoğunluğu Kürtlerden oluşuyordu. Bu yüzden köyün bir imamı ve keşişi vardı. Köyün keşişi ve imamı dini görevleri nedeni ile toprak işi ile uğraşmıyor, köylüler yıllık hâsılalarından belli bir oran bunlara veriyor ve onlarda bunun karşılığı olarak dini öncülük görevlerini yerine getiriyordu.

Keşiş kiliseye birçok kez Müslümanları davet eder, pazar günleri verdiği vaazda onlarında kendisini dinlemesini sağlardı. Buna imamda hoşgörü gösterir, her ne kadar dinler arası geçiş söz konusu olmasa da bir birini dinlemek ve anlamak gibi bir anlayış tohumu ekilmiş olurdu halkın arasına.

Keşiş’in kendisi gibi dindar birde kızı vardı. Adı; Tamara.

Tamara yetim bir kızdı. Annesini ömrünün erken bir vaktinde yitirmiş ve babası ona hem annelik hem babalık yapmıştı. Tamara köyün, belki de o bölgenin en güzel kızıydı. Bu güzelliğine ve genç bir kız oluşuna rağmen köyün diğer genç kız ve erkeklerinden farklı bir yaşam tarzı vardı. Tamara, babasının özel bir çabası ile dindar bir şekilde yetişmiş ve diğer gençlerle yaptığı sohbetler ve arkadaşlıkları da dini bağlar üzerine kurulmuştu. Köyün tüm erkekleri ona hayranlık hisseder, ancak kimse onu istemeye ve ona gönül davası ile yaklaşmaya cesaret edemezdi. Tamara en çokta Müslüman Kürt gençleri ile sohbet etmeyi arzu ederdi. Onlarla konuşup, İslamiyet ve Hıristiyanlık üzerine tartışmaktan büyük bir haz alırdı.

Tamara’nın en büyük zevki gündüzleri Süphan’nın başından hiç eksilmeyen beyazlığı seyredip gözlerini oraya odaklayıp beyazlığa dalmaktı. Geceleri ise; Süphan’ın beyazlığı gecenin karanlığına gömüldüğünde, göle düşürdüğü aksi ve yarattığı yakamozlarla etrafı aydınlatan Ay’ı izlemekti. Gündüzleri tarlaların bitiminde yükselen tepelere çıkıp Süphan’ı izler, geceleri evin damına çıkıp ruhunu tazelerdi. Bu sıra hayallere dalar, H.z İsa’nın mecdelli Meryem’e olan aşkını düşlerdi. Sonra aklına Siyabend ve Xece gelirdi. Tamda karşısında duran Süphan dağında ölüme yuvarlanan masum aşkları aklına getirir, bu aşkların ağıdı olan Kürt dengbejlerin (ozan) klamlarını (türkülerini) mırıldanırdı.

Güneş çok acımasızdı bugün. Bulutsuz yakaladığı atmosferi delercesine, direk tarlalarda çalışan insanların tepesine vuruyordu. Yaşlılar tam öğlen vaktinde, güneşin açı olarak yeryüzünü ortaladığı anlarda ağaç gölgelerine çekilip dinleniyor, gençler bu ara başlarına bağladıkları mendillerle güneşten korunup çalışmaya devam ediyorlardı. Tarlalarda yemek molaları bu çekilmez saatlerde veriliyor, erkekler ve kadınlar bir kenarda gruplaşıp ayrı ayrı yemek yiyorlardı. Gençler yemekten sonra sesi güzel olan gençleri aralarına alıp türküler söyletip eğleniyorlardı. Bu öyle geleneksel bir hal almıştı ki, artık köyün çobanı bu vakitte orada oluyor, kavalı ile eşlik ediyordu onlara.

Bu gündüz eğlencesinin en önemli an, ismi yitik bir Kürt gencinin yanık sesi ile Dengbejlerin türkülerini söylediği andı. Bu sıra tüm kadınlar yaklaşır, herkes susar ve bu gencin sesine kulak verirlerdi. Uzak ve eski bir zamandan söz ediyordu bu genç. Unutulmuşlardan, yitirilmişlerden ve aşklardan söz ediyordu. Bazen savaşlar sebep olmuştu bu ayrılıklara, bazen de göçler ve acımasız ölümler… Elini kulağının altına dayar ve gözlerini kapardı, çobanın kavalına üflemesi ile başlardı zamana yolculuk. O söyledikçe köyün yaşlıları ve kadınları ağlar, gençleri hüzünlenirdi.

Bu genç anne ve babasını küçük yaşta üst üste kaybetmiş, dedesi ile birlikte yaşıyordu. Dedesi ile birlikte tarlada çalışıyor, geçimlerini böyle sağlıyorlardı. İşte o söylediklerini dedesinden öğrenmişti. Dedesi aslında bir Dengbej sayılırdı, fakat ses olarak torunu kadar dikkat çekmemişti. Öyle ki, bu sesin ünü diğer köylerde de duyulmuş, artık bayramlarda ve önemli davalarda kurulan divanların vazgeçilmez sesi olmuştu.

Tamara kızlardan bu gencin sesinin çok güzel olduğunu birçok kez duymuştu. Fakat kendisi ile hiç tanışmamıştı. Zaten yaşamı da erkeklerle tanışmaya müsait değildi. Ancak kızlarla sohbet ettiği bir gün ismi unutulmuşlardan olan genç oradan geçiyordu. Yanlarından geçen genç gözleri ile Tamara’nın gözlerini yakaladı, hafifçe gülümsedi. Birkaç saniyelik dalgınlık yaşadı Tamara, sonra ani bir hareketle kızlara dönüp durumu kurtarmaya çalıştı. Kızlardan biri arkadan gördüğü bu genci göstererek, “işte bu, o genç, hani sana sesi güzel diye söz ettiğimi var ya…” dedi.

Tamara bir şey demedi o an. Tekrar vaazına geri dönerek anlatımına devam etti. Ondan sonra aklına getirmedi o genci. Ta ki akşama kadar… Gece dama çıkıp tekrar Van denizine dalınca gözleri, yüreği bir başka attı o gece. Kendisinden bile utanarak, kısık bir düşle aklına getirdi o genci. Ne güzeldi gözleri, ne güzel bakıyor ve ne güzel gülümsüyordu… Utandı, yüzü kızardı, aklına Meryem’in utancı geldi. İsa’nın sıcak bakışlarından kaçırıp gözlerini, yere çeviren Meryem geldi hatırına. Sonra tekrar o anı yaşadı. Bu gece daha az izledi Ay’ı. Yatağına varıp o anı defalarca üst üste hayal etmeye başladı, ta ki gözlerine uykunun perdesi düşene kadar.

İsmi yitik genç Tamara dan daha beter durumdaydı. O gece eve varmış ve uzanıp Tamara’nın yüzünü hayal etmişti gece boyu. Hatta Tamara’nın gözlerini anlatan bir beste bile yapmıştı. Sonraki günün türkü vaktinde bu bestesini okudu. Bu sefer daha içi yanık, daha buruk geliyordu sesi. Herkes ilk defa dinlediği türkünün yeni olduğunun ayırtına varmıştı. Arkadaşı kendisine bunu ne zaman öğrendin, ilk defa duyuyoruz diye sorduğunda; “bu bin yıldır yüreğime ekilmiş, ama ekinini yeni vermiş bir türküdür hewal(arkadaş)” diye cevap verdi.

İsimsiz genç her geçen gün daha fazla heyecanlanıyor, bu heyecanı bir şey yapamamazlıktan acıya dönüşüyor, çaresizliğin çıkmazına sürükleniyordu. Nerdeyse her gün yeni bir beste yapıyor, bunları söylenip duruyordu. Diğer taraftan Tamara her gece bir ayine dönüşen Ay’ın aksine dalıp aşkları düşlerine misafir etmeye devam ediyordu. Artık tekrar o genci görmek istiyor ve bunun için onu dinlemeye gitme kararı veriyordu. Ertesi gün vaktini bildiği sohbet ve türkü anında onların arasında bulundu. Evet, o gözleri ile kendisini kilitlediği ve gecelerini, gündüzlerini ele geçiren genç, söz ettikleri sesi yanık gençti.

Genç Tamara’nın varlığından habersiz, ellerini kulağının altına götürdü ve gözlerini kapatıp onu ilk görüşünü ve sonrasını anlatan bestesini söylemeye başladı. Türküsünü Kürtçe söylüyordu. Söylediği sözlerde Tamara’yı tarif ediyor, onun babasından söz ediyor, adeta aşkına adres gösteriyordu. Bunu bir tek Tamara fark etmişti. Fark etmesi ile içine nemrut dağının ateşi düşmüş gibi oldu. Gözlerinden sevinç gözyaşları tane tane dökülmeye başladı. Gözlerini o kapalı gözlere dikmiş, içindeki olağanüstülüğü kontrol etmeye çalışıyordu. O sıra isimsiz gencin kapalı gözlerinden damlayan yaşları fark etti. Bu sefer daha çok ağlamaya başladı ve içinde patlayan tuhaf hüzünle, fark edilmemek için oradan ayrıldı.

Artık aşk iki yüreğin karşılık bulma sevinci ile doruklaşıyordu. Tamara uyuyamıyordu sevincinden. Sesi kulağından bir saniye olsun gitmiyordu. Her sözü defalarca hatırlayıp defalarca kendine yoruyordu. “ Evet, anlattığı bendim ve oda beni seviyor…” deyip duruyordu.” Bir şey yapmalı, ulaşmalıydı o gence” diye düşündü. Sonra tarladan dönüş vaktinde onun yoluna çıkmayı kararlaştırdı. Bir daha ki günün öğlen sonrası herkes tarladan dönüyor, o gençte dedesine eşlik ettiği için en arkalardan geliyordu. Tamara herkesin geldiği yönün aksine doru ilerliyor gözü o genci arıyordu. Biraz yürüdükten sonra tahmin ettiği gibi karşılaştı aklını başından alan gençle. Önce cesaret edemedi gözlerini kaldırmaya, sonra içinde kopan fırtınaları bastırırcasına zorlanarak başını kaldırdı ve o gencin kendisinden geçkin bir şekilde ona baktığını gördü. Tamara yürümeye davam edip tarlalara doğru sersem bir şekilde ilerledi. O genç arkasından geliyordu. Tamara korkunç bir heyecanla titredi. Ne yapacağını bilemiyordu.

İkisi de durdu. Tamara gözlerini kaçıracak gibi oldu, genç yalvarırcasına bakmasını ister gibi bakıyordu. Tamara gözlerini tekrar onun gözlerine odakladı, sonra yüzüne baktı, ardından boyuna ve tekrar gözlerine. Genç aynı acı bakışla onu seyrediyordu. Tamara’nın içine işliyordu bakışları, ağlamak istiyordu artık. Tamara’nın gözlerinden yaşlar damlamaya başladı. İsmini kimsenin hatırlayamadığı genç birkaç adım ona doğru ilerledi. Geldi ve önünde durup “Tamara” dedi titrek bir sesle. Bu sefer kızaran ve dolmuş olan gözlerinden yaşlar boşalmaya başladı. İkisi birden şiddetli bir sarılışla bir birlerine dolandılar. İkisinin de gövdesi titriyor, her titreyişle birlikte daha sıkı sarılıyorlardı.

Uzun bir süre öylece kaldılar. Genç Tamara’nın ellerinden tutup öpmeye başladı. İkinci sözcüğü çıkıyordu ağzından ona söyleyeceği, usulca kulağına eğilip Kürtçe “ez te pır hezdıkım jiyanamın” (Seni çok seviyorum yaşamım) deyip başını kaldırıp alnından öptü. Bir süre daha koklaşıp sarıldıktan sonra ayrıldılar. O gece hiç uyuyamadılar. O anı, o sarılış ve vücutlarının titreyişi sanki binlerce kez üst üste yaşanıyormuşçasına hissediyorlardı.

Günler onların öğleden sonraki vakitlerde gizli buluşmaları ile geçiyordu. Artık her gün bir araya geliyorlar, ismi yitik genç ona klamlar söylüyor, güzelliğini, endamını, boyunu anlatan şiirler okuyordu. Bir birleri ile sözleşmiştiler. Tamara gence İsa ile Mecdelli Meryemin aşkını anlatıyor, oda ona Siyabend ve Xece ile Mem ê Alan destanını anlatıyordu. Artık aşkları ve buluşmaları öyle bir hal almıştı ki, bütün köy bundan haberdar olmuştu.

Çok zaman geçmedi ki, Tamara’nın keşiş babası da bu olayı duydu. Hemen kızını bulup ona bu aşkın imkânsızlığını ve olmazlığını anlattı. Tamara direndi, “gerekirse dinimden geçerim baba, yaşamımı koyuyorum ortaya” dedi. Baba şaşkın ve çaresizdi. Tamara gibi yumuşak huylu kızından böyle bir tepki beklemiyordu. “Ne diyorsun sen Tamara? Bunun imkânsızlığını niye anlamıyorsun? Seni üzmek ve kırmak istemiyorum kızım…”

Tamara bir taraftan babası ile bu konuda savaşırken, diğer taraftan adı yitik gençte dedesi ile aynı savaşımı veriyordu. Tüm köy çalkalanmıştı bu karşı çıkışlarla. Bu bölgede Ezidi Kürtlerle Müslüman Kürtlerin farklı dinden kişilerle evlenilmesini yasaklayan kuralları yüzünden yaşanan ölümleri hatırlattı Tamara’nın babası. Herkes olmaz diyordu, bir aşk daha dinlerin yasağına karşı direniyordu. Köyün İmamı da keşiş gibi karşı çıkıp olmaz diyordu.

Ve Tamra’nın babası buluşmalarını yasakladı. Tamara evden dışarı çıkartılmıyor, her saniye acıların denizine doğru yol alan bir gemideymiş gibi korkuları büyüyordu. Çok geçmedi Tamara hastalandı. Babası bu duruma çok üzülüyor, ancak herkesin imkânsızı olan bu aşka karşı çıkışından vazgeçmiyordu. Adı yitik gençte yemeden, içmeden kesilmiş, ağzını bıçak açmaz olmuştu. İkisinde de can yitiyor, renkleri gibi yaşamları soluyordu. Aileler buna çare bulamazken, Tamara hastalığının ilerlemesi ile tedavi olmak gerekçesi ile evden çıkmak için izin almanın yollarını bulmuştu. Köyün hekimine gitme gerekçesi ile evden çıkıp sevdasının sahibi gence gidiyor, ona sarılışlarla acılarını dindiriyordu. Babası kızının gittikçe iyileştiğini görünce sevinmeye başlamış ve bunu hekime gidip gelmesine, zamanla o genci unutmasına bağlamıştı.

Aşk imkânsızlıktı şimdi. Tamara yeminler ediyordu gence, gençse her saniye ölümlerden geçmeye hazır olduğunu söylüyordu. Buluşmalarını daha seyrekte olsa devam ettiriyor, ama ayrılıklarına, kavuşamamazlıklarına çare bulamamanın çaresizliğinde yanıp tutuşuyordu yürekleri. Ömürlerinin dikenli yollarında yürüyorlardı, korkuyorlardı. Yakalanmaktan ve bir daha görüşememekten korkuyorlardı. Ve geçiyordu zaman…

Yakalandılar… Babası bu sefer büyük sarsılmış ve inancını yitirmişti kızına karşı. Artık ona karşı eskisi gibi yumuşak davranmıyor, aksine bir yasaklayıcı görevlisi gibi hareket ediyordu. Tamara’nın ağlayışları, feyatları, aç ve susuz kalışları… Hiçbir şey fayda etmiyordu. Karar kesindi, gidiyorlardı! Bir kere bile göremeden sevdasına ölümlere gideceği genci, gitmek istemiyordu oralardan. Ama çaresizlik boyunlarına asılmış bir demet dikendi. Keşiş babası, onların buluşamayacağı yer olarak Van denizinin köylerine olan kıyısına yakın bir adaya yerleşmeye karar verdi.

“Aşk adaydı şimdi, aşkları adada… “

Ada bomboştu. Tamara’nın babası adaya bir kilise inşa ettirdi. Kızı ile yalnız başlarına bu kilisede yaşamaya başladılar. Tamara her fırsatta, aralıksız gözlerini köye dikiyor ve oradan bulunduğu yere bakmayı özlüyordu. Şimdi umudun yönü değişmişti. Köyüne çevirirdi gözünü. Kıyıdan gelecek birine bakıyor, adı yitik gencin ona ulaşmasını umut ediyordu. Gencin ismini kağıtlara yazıp göle atıyordu. Geceleri adanın uç noktasına gelip Ay’ın aksine dalıyordu. Gündüzleri Süphan bir gelin gibi duruyordu adanın karşısında. Süphan’ın görkemi ile özlemini karşılaştırıyor, göz yaşları içinde yeminler ediyordu.” Sana geleceğim Süphan “ diyordu. “ Onun olmadığı bir saniye bile yaşama tenezzül etmeyeceğim, sana koşacağım Süphan. Suyun üzerinden yürüyüp kucaklaşacağım senle!”

Özlem dolup taşıyordu içi. Artık bir ses olup ona ulaşmanın hayallerini kuruyordu. Aklını yitirmekten korkuyordu. Babası hiçbir şekilde taviz vermiyor ve kızını adadan çıkarmıyordu. Tutsak bir yaşamın acımasızlığı ile karşı çıkıyordu aşklarına. Düşmanca bir duygu ile bakıyordu kızına. Bin yıllık öfke ile gidiyordu üzerlerine…

Tamara gene köyüne bakıp kıyıyı gözlediği bir öğleden sonrası ona doğru yüzen bir şey fark etti. Önce hayal gördüğünü düşünüp korktu, sonra gözlerini ovuşturup tekrar baktı. Evet, biri ona doğru yüzüyordu ama kim olduğu belli değildi. Birkaç dakika sonra onun adı yitik sevdalısı olduğunu seçmeye başladı. Önce ne düşüneceğini şaşırdı, korkunç bir sevinç yaşıyordu. Ağlıyordu, gözyaşları yüzünü ıslatırcasına ağlıyordu. Umudun yaşamı devirişi gerçekleşmiş, bekleyişin hayali gerçeğe bulaşmıştı.

Genç, Tamara’nın gözyaşları içinde onu beklediğini gördü. Daha hızlı yüzmeye başladı ve adaya yetişti. Tamara elini uzatıp onu yukarı çekti. Bu sefer ilk ağlaşıp sarılışlarından bile daha şiddetle sarıldılar. Bir tarafta Süphan, bir tarafta köylerini gölgeleyen dağlar ve denizin tam ortasında bir ada da tek başlarına… Artık vücutlarını hissetmiyorlardı, yürekleri özlemin yorgunluğunda yaşlanmış, adeta kaldırmıyordu böyle bir anı. Sustular, öylece sarılı halde kalakaldılar. Bir süre böyle kaldıktan sonra Tamara babasının gelebileceğini, gitmesini söyledi. Genç gitmek istemiyordu. “Tamara ölürüm ben, dayanamam daha fazla. Sensiz yaşamak istemiyorum.” Bunun üzerine hıçkırıklar içinde tekrar sarıldılar. Tamara “ gece herkes uyuduktan sonra ben fener yakıp burada duracağım, sen ışığı takip edip buraya gel” dedi. Genç tamam deyip, sözleştikten sonra tekrar geri yüzdü.

Bu bir aşkın yasaklara karşı baş kaldırışıydı. Direniyorlardı. Tüm engellere karşı buldukları yollarla yeni zaferler ilan ediyorlardı. Her gece Tamara feneri alıp onu bekledi ve o genç her bekleyişte yüzüp adaya çıktı, buluştular. Tamara onun yanık sesini özlediğini ve ona klam söylemesini istedi. Birlikte söylediler, ağlaştılar ger gece. Geleceğin onlara göstermediği ışığın yokluğuyla kararıyordu yürekleri. Ama bu halleri bile onlara yetiyordu.

Çok geçmedi Tamara’nın babası bu durumu fark etti. Bir gece Tamara’nın kötü rüyasını görüp onun odasına giden babası, onu yatağında bulamadı. Bunun üzerine hemen dışarı çıkıp etrafı gezindi. Birkaç dakika geçmeden onların sesini fark edip, kayalıklar arasında Tamara’nın elinde fener, bir birilerine sarılı bir şekilde oturduklarını gördü. Bunu karşısında “hemen müdahale etmektense, bu sefer kesin bir çözüm bulmalıyım!” diye söylendi. Keşiş müthiş öfkelenmiş, ancak öfkesini içine gömmüştü. İntikam almaya kararlıydı bu gençten.

Ertesi gece kızı henüz uyanmadan, sessizce kendisi feneri alıp kayığa atlayıp adanın yakında bir yerde durdu. Bir süre bekleyince gencin ona doğru geldiğini görebildi. Genç yaklaştıkça keşiş kayığı ileriye doğru sürdü. Gittikçe adadan uzaklaşıyorlardı. Uzun bir süre böyle gittikten sonra gencin nefesi azaldı ve ciğerleri sızlamaya başladı. Aklı almıyordu varamayışına, yüzemiyordu artık. Geri dönmek istiyordu, fakat nereye doğru gideceğini bile bilemiyordu. Gittikçe gücü kayboluyor ve kendisini usulca suya bırakmaya niyetleniyordu. Umudu kalmamıştı artık. Duracaktı, vazgeçecekti yüzmekten.

“Neden Tamara” diyordu. “Neden ulaşamıyorum sana!”

Bu sıra Tamara uyanmış, feneri bulamamış, dışarı çıktığında bir ışığın gittikçe adadan uzaklaştığını görmüştü. Koşarak kiliseye vardığında babasının orda olmadığını, dışarı koştuğunda kayığın bağlı olmadığını gördüğünde her şeyi anlamıştı. Çığlıklar içinde koştu ada’nın o yöndeki ucuna. Çığlıklar koparıyordu, bir isim bağırıyordu… Adı unutulan gencin ismiydi bu!

Artık son demlerdi. Gücü tükenmiş, nefesi bitmişti. Dalgalar yükseldikçe yükseliyor yüzüne çarptıkça içine su kaçıyor, takatsizliği onu ölüme davet ediyordu. Tamara’nın yüzünü, ona ilk sarılışı, onunla ağlayışı, ona bestelediği türküleri ağlayarak kulağına fısıldadığı anlar bir resim şeridi gibi geçti gözünün önünden. Artık ölümden korkmuyordu, tek düşündüğü şeydi Tamara. Onun bir daha olmayacağıydı içine oturan.

Su karanlık, su sert ve alçak! Vuruyordu adı yitik gence. Sürüklüyordu onu… Sürüklendi… Sürüklendi… Ve sonunda kanlar içinde ada’nın karşısındaki kayalara çarptı. Dalgalar onu denize çekiyor, sonra kaya birikintilerine doğru vuruyordu. Tekrar tekrar kayalıklara çakılıyordu. Bütün bedeni kanlar içindeydi… Son sözleri döküyordu ağzından. Her dalgalar onu tekrar denizden çıkarıp kayalıklara vurduğunda Tamara’nın sesini, onun ismini haykırışını duyuyordu…

Ve karşılık verdi;

“Ah Tamara!!” “ Ah Tamara!!” …

Ve yankılandı inleyişleri… Tamara rüzgarın ona bir şey fısıldadığını hissetti. Kulak verdi Rüzgâra ve gözlerini kapayıp dinledi sesi;

“Ah Tamara!!” “ Ah Tamara“ “Ah Tamara!!” “ Ah Tamara”

Gece en koyu elbisesini giymişti. Yıldızlar hiç olmadığı kadar iri ve parlaktılar. Ay en zarif şekliyle, sarıya kesmiş bir hilal görünümüneydi. En uzaklardan bile Van denizine düşen gövdesinin dalgalarla dansı izlenebiliyordu. İnsanı aşka çağırıyordu her salınışı, bir dokunuşla yakalanacakmış gibi yakın ve gerçekti. Tamara da böyle bir gecede dalmıştı hayaline adı unutulmuş sevgilinin. Gönlüne sözlerini mühürlediği isimsiz Kürt gencini böyle bir gecede almıştı içine, kendine verdiği ve şimdi gerçekleştireceği en büyük sözü böyle bir gecede vermişti. Şimdi Tamara’yı bin yıl sürecek bir dansa davet ediyordu göl. Her dalga ona “ah Tamara” inleyişini getirip yüreğine vururken, Tamara daha çok yaklaşıyordu sonsuzluğa. Önce gözlerini kapadı, ellerini kaldırdı havaya. Saçları geçmişine savruluyordu, geriye doğru... Ama artık bir adım kalmıştı sonsuz gidişe. Son defa daha değdi kulağına “ah Tamara” inleyişi, sıktığı dişleri gevşedi, iki yana açık kollarını göğe kaldırdı, ayakları birleşik, yavaşça gözlerini açıp son bir kere daha göle düşen Ay’a bakıp gözlerinde biriken yaşları boşaltıp kendini ileriye doğru bıraktı…