Ve korkulan oluyor

Türkiye milliyetçilikten beslenen bir iç savaşın eşiğinde bulunuyor. Son bir haftada önce İzmir'de DTP konvoyuna, iki gün öncede Çanakkale'nin Bayramiç ilçesinde Kürtlere saldırılıyor. Hem de düpedüz Kürt oldukları için insanlara linç girişiminde bulunuluyor.

Yeni kaynama noktası neresi bilemiyoruz. Tek tek kentlerin çetelesini de tutmayacağız. Yaşanan olayların tek bir örneğinin bile korkunç olduğunu kabul edip, bunu toplumsal kırılmanın emaresi saymak durumundayız.

Bir tek yerdeki olay bile 'Niçin böyle oldu?' sorusunu güçlü sordurmalıdır.

Evet, ne oluyor? Yıllardır solcusu, sağcısı, liberali, demokratı... ısrarla Türkiye'de yaşanan savaşın halklar arasında bir çatışmaya dönmemiş olmasıyla övünüyor.

Artık böyle bir övüncümüz yok ne yazık ki?

Üstelik 1999 yılından bu yana belli dönemlerde tırmanan bir gerçek bu. Yani bu ülkede 10 yıldır 'çok şükür halklar arasında çatışma yok!' diyemeyeceğimiz bir durum var. Ancak bu yokmuş gibi kendimizi yıllardır bu söylemle teselli ediyoruz.

Ama artık bu ülkenin solcusu, sağcısı, demokratı, liberali... uyanmalı; Çünkü ülkemizde Türkler Kürtlere saldırıyor! Yıllardır yaşananları 'Hassasiyet' hoşgörüsüne sığdırarak mazur gören tüm anlayışlar kendini radikal bir biçimde bu sonucun sorumlusu sayıp, sorgulamalı. Bu söylemlerin sahipleri olası bir toplumsal savaşın en büyük sorumlusu olarak kendisini kırk suda yıkamalı. Çünkü göz göre göre toplumsal bir savaş kapıları çalıyor!

Saldırıları 'Hassasiyet' karinesinde değerlendirenler, Türkiye'ye cehennemin yollarını döşüyor.

Daha çok geç kalmadan halkları hedef gösteren tüm tutumlara karşı bir buluşma platformları yartmanın yolları aranmalı.

Bunun için işe, bu ülkenin başbakanından başlanmalı. Başbakan işe halkların kimliklerini ve geleneklerini ifade eden imgeleri hedef gösteren söylemlerden kaçınmakla başlayıp, yüksek sesle tıpkı 'Mevlana ne kadar bizimse Ehmedi Xani de o kadar bizimdir...' söylemi gibi 'Bu imgeler, renkler ve giyitler bu ülkenindir' diyebilmeli. İzmir'de DTP mitingindeki ırkçılığı yargılamayan, hoşgören ve sıvazlayan tutumun Bayramiç'leri yarattığı ona hatırlatılmalı.

Sonra bu ülkenin hassasiyet ölçüm merkezi gibi son yıllarda çalışan valisi çıkıp 'vatandaşların en büyük hassasiyeti kardeşliktir' demeli, 'Açılım nedeni ile vatandaşlar bu işi yaptı' türünden tuhaf söylemleri ile yeni Bayramiç'lere kapı aralayan kaymakamlarına Türkiye'nin farklı kimliklerine 'açılım' cezası verilebilmeli

Savcısı ise Kürtlere ilişkin tüm 'sözde' tanımlara veda edip 'Özde' tövbe etmeli,

Polisi, Kürtlerin demokratik tepkilerine 'Terörizm' Kürt'e de 'terörist' olarak yaklaşmayacağını açıklamalı, Türk yurttaşın tepkisini 'hassasiyet ve tahrik' hoşgörüsüne indirgemekten vazgeçmeli yada Kürdü de aynı kategöride gördüğünü açıktan göstermeli.

Bilim insanı, aydını, medyası Kürtler aleyhine oluşturduğu 'Kıro, cahil, barbar' tiplemesindeki payını sorgulamalı, Kürtlerin toplumsal yaşayıştaki gelenekselliğini suç ve barbarlık üreten yapılar olarak sunmaktan vazgeçmeli, Türk toplumunda da yaşanan benzer olayları kimlik farkı ve üstünlüğü yaratma kaygısından sıyrılarak ele alabilmelidir. Örneğin Kadın cinayetlerinin 'namus, aşk, kıskançlık, cinnet...'gibi gerekçelerle bolca yaşandığı ülkemizde, Kürtleri 'Töresi öldürtüyor' diye aşağılarken, Türkleri 'Cinnetle, kıskançlıkla' meşrulaştırmaktan vazgeçmeli.

Düne kadar en az bakış farkının bulunduğu toplumsal hayat içindekilerse, yıllardır birlikte yaşadığı Kürtleri kardeş olarak telakki etmekte zorlanıyorsa asgari düzlemde 'Komşuluk' hakkını iade etmeli. Siyaset, medya, bilim, ve güvenlik dünyasının çoktandır yaşadığı bu bölme, kategorize etme hastalığının bulaşmasına direnmelidir.

Unutmayın, bu hastalığın toplumsal alana sıçraması 'tuzun kokması' kadar ciddi bir çaresizlik halidir. İşte bu çaresizlik tehlikelidir.

Bu tehlikeli çaresizliğe düşmemek için 1990'lı yıllardaki 'Arkadaşıma dokunma' benzeri eylemler örneğin yükselebilmeli, 'Komşuma, kardeşime, arkadaşıma dokunma' denebilmelidir.

son olarak İzmir ve Bayramiç'te yaşanan ırkçılık, yalnız Kürtleri değil, tüm Türkiye'yi kaygılandırabilmelidir. Şimdiye kadar hassasiyetlerle desteklenmiş her linç girişiminin Türkiye'nin demokratik geleceğinin linç edilmesi olduğu akıldan çıkarılmamalıdır.

***

Geçtiğimiz günlerde bu ülkenin 'açılım' samimiyeti konusunda umutlarımı epey azaltan ilginç bir panele konuk oldum. Bu panelde umutlarımı azaltan panelistlerin konuşması, düzenleyicilerinin uzlaşmazlığı falan değildi. Bu panelde düşündürücü olan şey bizzatihi panelin yapıldığı yerdi.

Nasıl mı? Anlatayım;

25 Kasım'da Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü nedeni ile İstanbul Üniversitesinde okuyan YDGM'li kadın öğrencilerin çağrısı ile ben, DTP Milletvekili Sebahat Tuncel, Profesör Büşra Ersanlı panelist olarak üniversiteye gittik.

Gittik ama bir de ne görelim; Öğrenciler, Öğrenci Kültür Merkezinin kapısının önüne, masalarını atmış, dövizlerini asmış, megafonlarını kapmış, sokağa oturmuş bizi bekliyorlar. Neden mi? Çünkü okulları kadına yönelik şiddeti tartışacak tek bir salon vermemiş! Yani o okul genç öğrencilerine 'şiddet' panelini içerde yasaklayarak, şiddet uygulamış!

Ama YDGM'li gençler ısrarlı, hem Türkiye'de kadına yönelik şiddetin boyutlarını göstermek, hem şiddeti tartışarak yenmek, hem de kendilerine dönük koca bir üniversitenin uyguladığı bu 'Şiddeti' görünür kılmak için. Bu nedenle de paneli iptal etmek yerine 'Ferman padişahınsa dağlar bizimdir' diyen Köroğlu misalı 'salonlar sizinse sokaklar bizimdir' dercesine kurmuşlar masalarını sokağa, bizleri beklemişler.

Bu manzara bana, açılımı, Kürleri, savaşı...vb. pek çok şeyi düşündürdü. Ama en çok da yıllar önce okuyup mezun olduğum okulumun, öğrencisinden korkma ve ondan 'terörist' yaratma ısrarındaki istikrara şaşırdım. Acaba bu öğrenciler Kürt olmasaydılar da öyle kadın şiddetini tartışmak için salon isteselerdi verirler miydi? Korkarım ki evet!

Yani neymiş; Bayramiç'te linç olabilir, 'Kürtler defol' denebilir, ama İstanbul Üniversitesi Kürt öğrencilerine 'Kürtlere, kadın şiddetini tartışmaya salon yok, hadi başka kapıya' diyebilir. Böylece bu üniversitenin faşizan uygulamalarından beslenen birileri İzmir'de taş atarken, Bayramiç'te linç yapmak isterken, bu uygulamaya maruz kalanı Kandil'de gerilla olarak görülebilir... Benden söylemesi...