Süreksiz Devrim
Komünist Manifesto’nun yazarları, 1848 yılında, Avrupa’da sosyalist bir devrim için tarihsel koşulların olgunlaştığı varsayımından yola çıkarak, sosyalizme geçişi sağlamaya yönelik olan “geçiş talepleri” öne sürüyorlardı. Gerek 1848 devrimlerinin yenilgisi; gerek ondan sonraki yıllarda Kapitalizmin muazzam hızla gelişmesi, “bir sistem olanaklarını tüketmedikçe ortadan kaybolamaz, yakından bakıldığında kendini yıkacak unsurlar da olanakların tükenmesiyle birlikte ortaya çıkar” varsayımından hareket eden Manifesto’nun yazarlarının Kapitalizmin tarihsel olarak henüz olanaklarını tüketmediği sonuca ulaşmalarına yol açmıştı.
Ama bu sonuca ulaşınca ortaya şöyle bir soru çıkıyordu. Eğer kapitalizm olanaklarını tüketmedi ise, yani henüz çürüyen, ölüm döşeğinde; insanlığın gelişiminin önünde engel olan bir sistem değil ise ve de “gelişmenin zorunlu aşamaları iradenin bir vuruşuyla yok edilemez” ise, sosyalistler nasıl bir politika yapabilirlerdi? Kimi vülger ve burjuva Marksistlerde daha sonra örneği görüleceği gibi, kapitalizmi geliştirmek ve mükemmelleştirmek için mi çalışmalıydılar?
Marks-Engels ya da sosyalistler için bu söz konusu olamazdı, çünkü onların hareket noktası ezilenlerin ezenlere karşı savaşını sürdürmek; yeryüzünden sömürüyü ve baskıyı ortadan kaldırmak için savaşmak; yani ahlaki ya da var oluşsal bir seçimdi.
O zaman sorunu şöyle koymak gerekiyordu, sosyalist bir devrim için en elverişli koşullar için mücadele. Bu da o dönemin partilerinin programlarında “demokratik cumhuriyet” olarak özetleniyordu. Özetle toprakta feodal ayrıcalıkların ve kalıntıların temizlenmesi; birinci Paris Komünü’nün örneği halkın silahlanmasına ve genel oya dayanın bir devlet ve sekiz saatlik iş günü gibi diğer taleplerden oluşuyordu bu program. Demokratik Cumhuriyet, aslında Engels’in daha sonra da belirttiği gibi, proletarya diktatörlüğünün özgül bir biçiminden başka bir şey de değildi. Kastedilen, çoğunluğun üzerinde yükselmeyen, ona karşı kullanılamayacak, onun aracı olabilecek bir devlet mekanizmasıydı bu. Bunun pratikte nasıl bir şey olabileceğini ise daha sonraki Paris Komünü gösterecekti.
Tabii bütün bu değişim, içerikteki bu değişim program metni bakımından biçimsel bir değişimde de ifadesini buluyordu. Komünist Manifesto’da kapitalizmden sosyalizme geçişi sağlayacak talepler ortaya koyulurken, artık partilerin programlarında bir sosyalist hedefin niçin gerekli ve mümkün olduğunu açıklayan bir giriş bölümü sonra da demokratik cumhuriyet biçiminde özetlenebilecek taleplerden oluşan bir pratik politika bölümü bulunuyordu. Dolayısıyla pratik politika bakımından sosyalist hedeflerin pek doğrudan bir anlamı bulunmuyordu ve pratik politika bakımından radikal bir demokrat parti ile sosyalist bir parti arasında önemli bir fark kalmıyordu. Bu nedenledir ki, Rosa Luxemburg’ta olduğu gibi, sosyalist partilerin giderek birer demokratik partiye dönüşmeleri karşısında sosyalizmi vurgulamak daha ziyade programın ilkeler bölümüne ağırlık vermek biçiminde ifadesini buluyordu.
Marks ve Engels elbette Kapitalizmin olgunlaşıp olgunlaşmadığı konusunu statik olarak da düşünmüyorlardı, eni sonu bunun yüzde yüz bir ölçüsü de yoktur. Onlar, pekala köylü savaşının ikinci bir baskısıyla desteklenebilecek bir işçi ayaklanmasının sosyalist bir devrime yol açabileceğini ve Almanya’daki bir devrimin, 1848 devrimlerinin gösterdiği gibi Kıta Avrupa’sına ve İngiltere’ye doğru yayılabileceğini düşünüyorlar, bu bağlamda “Almanya başlar, Fransa sürdürür ve İngiltere tamamlar” şeklinde bir yaklaşım içinde bulunuyorlardı.
Marks ve Engels elbette Demokratik Cumhuriyetin kapitalizmin gelişmesi için ideal koşulları yaratacağını gayet iyi biliyorlardı, ama o zamanlar kapitalizm hala, olanaklarını tüketmediği, tarihsel olarak o dönemin dünyasında ilerici bir fonksiyon gördüğü için ve en önemlisi gerçekleşmesi halinde ezilenlere değeri ölçülemez demokratik gelenekler ve devrimci deneyler bırakacağı ve sosyalist bir devrim için daha elverişli koşullar sağlayabileceği için böyle bir programdan yanaydılar.
Daha sonra Ekim Devrimi’ni yapacak olan Lenin’in partisi de bu klasik anlayışa ve program yapısına sahipti. Onlar da tıpkı Alman sosyal Demokratları gibi programlarında bir ilkeler bölümü ve somut taleplerden oluşan ve demokratik cumhuriyet olarak özetlenebilecek bir pratik bölümden oluşan bir programa sahiptiler. Ve onlar da tıpkı Marks - Engels gibi dünya ölçüsündeki bir sosyalist devrimin İngiltere Fransa gibi ülkelerde olabileceğini ama o zamanlar Avrupa gericiliğinin kalesi olan çarlık Rusya’sında bir demokratik devrimin Avrupa’nın diğer ülkelerindeki devrime bir itilim vereceğini düşünüyorlardı.
Hatta bu öylesine açıktı ki, Lenin 1905’te, eğer devrimi yaptıktan sonra Avrupa yardıma gelmez ise demokratik devrimin kazanımlarını korumanın bile olanaksız olabileceğini düşünüyordu.
Özetlersek, geçen yüz yıl boyunca demokratik cumhuriyet programı, kapitalizm için ideal koşulları sağlamakla birlikte, hem kapitalizmin kendisi henüz tarihsel bakımdan henüz çürüyen bir sistemi ifade etmediğinden, hem de ezilenlere sağlayacağı gelenekler, tecrübeler ve elverişli koşullar nedeniyle bir programdı. Ayrıca böyle bir devrim, dinamikleriyle ileri ülkelerde bir atılım verebilir ve onun yolunu açabilirdi. Böylece o sosyalist devrimi yapan ileri ülkeler daha sonra o demokratik devrimi yapmış ülkeye sosyalizme geçişte yardımcı olabilirdi.
Fizikte nasıl, matematiksel akıl yürütmelerle tasavvur edilemeyecek sonuçlara ulaşılabilir ve daha sonra bu matematik olasılıklar ve modellerin sonuçları da evrende bulunabiliyorsa, (pulsarlar, kara delikler on iki boyutlu evrendeki ipliksiler vs.) toplum bilimde de benzer öngörüler yapılmış ve sonraki dönemde bunların olup olmadığı görülmüştür. Bu tür bir dinamik akıl yürütmenin en ilginç ve başarılı örneklerinden birini genç bir Rus Marksisti Leon Troçki ortaya koymuştur. Tıpkı fizikte olduğu gibi, olayların kendi iç dinamiğinin nereye varabileceği üzerine bir akıl yürütmedir bu.
İşin ilginci, yirminci yüzyılın tarihi bu teori olmadan anlaşılamayacağı gibi, bütün bu tarih bu teorinin parlak bir şekilde doğrulanmasının tarihidir. Aslında bu yüz yıl biterken, herkes Marksizm’in artık tarihin çöp tenekesine ait olduğunu söylerken, bu yüzyıldan alnının akıyla çıkmış ve bu yüzyılı anlamayı sağlayan tek teori Marksizm olarak ortada durmaktadır.
Bu teorinin önemini ve yapısını kavramak için, tarihsel maddeciliğin temel önermelerine dönelim. Tarihsel maddecilik teorisini olgun biçimde formüle ettiği meşhur Önsöz’de Marks, üretici güçler gelişmelerinin belli bir aşamasında o güne kadar o gelişime yataklık etmiş koşullarla çelişkiye düşerler ve bir devrim dönemi başlar diyordu. Bu formülasyandan çıkan direkt mantıki sonuç ise şu oluyordu: sosyalist bir devrim de o güne kadar kapitalizmin bağrında en gelişmiş üretici güçlerin bulunduğu yerde yani en gelişmiş kapitalist ülkelerde bir imkân olarak ortaya çıkabilir. Bunun mantık sonucu olarak da, bütün Marksistler sosyalist bir devrimin ancak İngiltere, Fransa, Amerika gibi gelişmiş kapitalist ülkelerde gündeme gelebileceği öngörüsünde bulunuyorlardı.
Troçki ise, Rus devriminin dinamikleri ve olasılıkları üzerine 1905 devriminin de deneyleri ışığında kafa yorunca, tıpkı yıldızın patlama anında çekim gücünün belli bir sınıfı aşması durumunda sonsuz yoğunlukta kara deliklerin oluşabileceği ama başka bir fizikçinin de kara deliklerin ışık bile sızdırmamalarına rağmen ve tam da bu nedenle kara olmayabileceğini öngörmesi gibi, ilk bakışta klasik Marksist önermelerle uyuşmayan bir sonuca ulaşıyordu: sosyalist devrimin geri bir ülkede olabileceği sonucu ortaya çıkabiliyordu akıl yürütmelerin sonucunda. Halbuki tarihsel maddeciliğin ilk önermelerinden çıkan sonuç, bunun ancak ileri ülkelerde olabileceği idi. Şimdi aynı Tarihsel Maddecilik, bunun geri bir ülkede, örneğin Rusya’da olabileceğini söylüyordu.
Bu vülger ve burjuva Marksizmin hiç bir zaman anlayamayacağı dinamik analiz şu uslamlamalardan yola çıkıyordu: Kapitalist gelişime geç giren bir ülke, öncekilerin geçtiği aşamalardan aynen geçmiyordu. Örneğin Rusya’da ticari ve manifaktür kapitalizmi denebilecek aşamalar adeta minyatür ölçülerde, tıpkı canlıların daha önceki evrimlerini ana karnında ya da yumurtada minyatür ölçülerde yaşamaları gibi (ontojenes-filojenes), yaşanmış ve Rusya’da kapitalizm daha doğarken bir büyük sanayi kapitalizmi olarak ortaya çıkmıştı. Bu da ortaya güçlü, büyük fabrikalarda yoğunlaşmış bir İşçi Sınıfının ortaya çıkmasına yol açmıştı. Öte yandan bu işçi sınıfı da, sadece üretimde modern ve gelişmiş bir sanayide çalışmakla kalmıyor aynı zamanda teorik ve örgütsel bakımdan da batı Avrupa işçilerinin yüz yıllık mücadelelerinin ve deneylerinin sonuçlarına dayanabiliyordu. Buna karşılık, burjuvazi ise, bir yandan yine uluslar arası burjuvazinin tarihsel deneyi nedeniyle bir yandan da genç Rus işçi sınıfından korkusundan demokratik tarihsel görevlerden kaçıyordu. Öte yandan, Rusya feodal egemenliğin sürdüğü bir köylü ülkesiydi de. Bu verilerden yola çıkınca, Troçki, demokratik tarihsel görevleri, burjuvazi korktuğu, köylülük de yapamayacağı için, köylüleri yanına alan işçi sınıfının yapmak zorunda olabileceği sonucuna ulaşıyordu. Buraya kadarını aslında birçok Marksist de ön görebiliyordu. Troçki burada, tıpkı Einsten’ın kafada deneyler yapması gibi, akıl yürütmesini bir adım daha ileri götürüyordu ve şu soruyu soruyordu: eğer işçi sınıfı, köylülüğün desteğinde iktidara gelirse ne yapacaktır, nasıl bir davranış göstermek zorunda kalacaktır. Diyelim ki bir Fabrika’da işçiler greve gitti, buna karşılık da patron bütün işçilerin çıkışını verdi. Buna karşılık da işçiler tutup fabrikayı işgal ettiler ve üretimi kendi ellerine aldılar. Bu durumda o işçi hükümeti şöyle mi davranacaktır: biz demokratik görevlerin ötesine geçmeyiz, işçiler derhal fabrikayı boşaltmalıdır, bu özel mülkiyete bir saldırıdır ya da fabrikayı işçilerin kontrolüne mi verecektir ve buradan da onların toplumsallaşmasına mı gidecektir.
Troçki, iktidara gelmiş işçi sınıfının kendini demokratik görevlerle sınırlamayacağını, ister istemez işçiler ile kapitalistler arasındaki savaşta sosyalist tedbirler almak zorunda kalacağını ön görüyordu. Burada akıl yürütme bir adım daha ileri gidiyordu, peki böyle olursa ne olurdu? Geri bir ülkede, tarihsel ve toplumsal koşulların oluşmadığı geri bir ülkede bir sosyalist devrim. Bu devrim iki sorunla karşı karşıya bulunuyordu. Birincisi böyle bir devrimci iktidara, dünya burjuvazisinin müsaade etmeyeceği; ikincisi böyle bir ülkede sosyalizme geçiş için maddi ve kültürel temelin eksikliği.
Birinci sorun o dönemin Marksistlerinin hepsi için çok açıktı. Bırakalım sosyalist bir iktidarı, Lenin aynı yıllarda, eğer Rus devrimi Avrupa’da devrimlere yol açmaz ise, demokratik bir rejimin bile Rusya’da ayakta kalamayacağını düşünüyordu.
İkinci sorun ise daha da zorluydu. Bütün Marksistler için, tarihsel ve maddi koşullar olgunlaşmadan sosyalizm kurmaya kalkmanın ancak kışla sosyalizmi ile, yani bütün pisliklerin geri gelmesiyle sonuçlanacağı; bir devrimci sınıf ya da iktidar için en büyük tehlikenin tarihsel koşullar olgunlaşmadan iktidara gelmek olduğu, o zaman bu iktidarın daha önce karşı çıktıklarını yapmak zorunda kalacağı çok açıktı.(bütün bunlar Marks ve Engels’te defalarca belirtilmişti). Yani ortaya çıkan sonuç şuydu Rus İşçileri ve devrimcileri için, Tarihsel koşullar olgunlaşmadan sosyalist devrim yapmak zorunda kalmak.
Rus devrimcileri bu çıkmazın bilincindeydiler ve bu nedenle de devrimlerinin batı Avrupa'daki devrimlere atılım vereceği, oradaki devrimlerin Rus işçilerini tarihsel koşullar olgunlaşmadan bir sosyalist devrim yapmanın açmazlarından kurtarabileceğini umuyorlardı. Sonra sanılanların aksine, onlar Rusya'da sosyalizmi kurmak gibi bir amaca sahip değildiler. Bunun olamayacağında hepsi mutabıktılar.
Yirminci yüzyılın tarihi bu çıkmazın tarihidir. Batı Avrupa'da devrimlerin olmaması ve Rusya'da devrimin tecridi, tam da Marks-Engels'in ön gördüğünün, yani tarihsel koşullar olgunlaşmadan bir devrimci sınıfın iktidara gelmesinin nelere yol açacağını göstermiştir. Yirminci yüzyılın tarihinin anahtarı buradadır: Geri ülkelerde demokratik devrimlerin sosyalist devrime yol açması. Ekim devriminin yozlaşması da, sonraki bütün devrimlerin mekanizmaları da bunun tekrar tekrar kanıtlanmasından ibarettir.
Bu teori, nesnel eğilimlerden, olayların iç mantığından çıkan bir teoriydi. Yoksa devrimciler sosyalist devrim istedikleri için sosyalist devrim yapmıyorlardı. Bu tarihsel eğilim öylesine güçlü idi ki ve Troçki öylesine doğru bir öngörüde bulunmuştu ki, bütün sosyalist devrime dönüşen demokratik devrimleri, sürekli devrim teorisine karşı çıkanlar yapmışlardır. Karşı çıktıkları teorinin pratik uygulayıcıları olmuşlardır. Mao, Tito, Ho Sci Ming, Fidel vs.
Dolayısıyla yirminci yüzyılda, demokratik tarihsel görevlerin sosyalist devrimlere yol açması yüzünden demokratik demek sosyalist demek oldu.
Yirminci Yüzyıl, 1917'de başlar 1989'da biter. Sanılanın aksine 2000 yılında yirmi birinci yüzyıla girmeyeceğiz. On bir yıldır yirmi birinci yüzyıldayız.
Tam da, demokratik görevlerin sosyalizme yol açması ve bütün sosyalist devrimlerin geri ülkelerde olması ve bu nedenle de bürokratik olarak yozlaşmaları sonucunda yeryüzü işçi sınıfı adeta tekrar on dokuzuncu yüzyılın başındaki noktaya, kendi kendine bir sınıf olma noktasına geri gelmiş bulunuyor. Şu an ne ideolojisi, ne programı ne de partisi var. Dünya tarihsel bir yenilgi ve demoralizasyon söz konusu. Bunun giderilebilmesi on yıllar alır ve şu ana kadar en ufak bir ışık bile görünmüyor.
Ama problem sadece bundan ibaret de değil. Dünya işçi sınıfı, tarihinde hiç olmadığı türden bir bölünmeye uğramış durumda. Zengin ülkelerin işçileri, öylesine bir refah içindedirler ki, yeryüzü ölçeğinde eşitlikçi bir sistem, bunların var olan koşullarında belli bir gerileme anlamına gelir. Bu nedenle ileri ülkelerin işçi sınıfı, dünya ölçüsünde eşitlikçi bir programdan çıkarlı değildir, aksine geri ülkelerin etrafındaki çin setlerinin korunmasından yanadır.
Bir rastlantı değildir, ırkçı partilerin özellikle işçiler arasında taraftar bulması. Geçen yüzyılda, faşist partiler, örneğin Yahudi düşmanlığını, Yahudilerin zengin tefeci olduğu argümanına dayandırmak zorundaydı. Bugünküler ise, refahını diğerleriyle paylaşmama argümanına dayandırmakta. Ve en ırkçı işçiler, yabancılar ile iş gücü pazarında en fazla rekabet etme durumunda olabilecek işçilerdir. Yani batı işçilerinin en alt kesimleri en ırkçı işçidir.
Bu durumda, Marks, Engels, Lenin Troçki'lerin, hiç birinin karşılaşmadığı bir sorunla karşı karşıya gelir geri ülkenin sosyalisti.
Marks Engels zamanında, Almanya başlar, Fransa sürdürür, İngiltere tamamlar.
Lenin'ler biz başlayalım elbet İleri ülkeler işçi sınıfı yardıma gelecektir diyordu.
Ama onlar, ileri ülkeler işçi sınıfı yardıma gelmeyecek diye bir problemi akıllarından bile geçirmiyorlardı. Ne yazık ki, bugün bu, yeryüzü ölçüsünde işçi sınıfının bölünmüşlüğü nedeniyle bir realite. Bu durumda ne olacak? Geri ülke işçi sınıfının, bir an için demokratik görevleri yaparken iktidara geldiğini düşünelim. İleri ülkelerin bu devrimin ateşinden hız alıp yeryüzünde eşitlikçi bir toplum için harekete geçmesi söz konusu değil. Aksine ileri ülke işçi sınıfları böyle bir devrime karşı burjuvazilerinin yanında yer alacaklardır.
Buna ek olarak, tarihsel deneyi ekleyelim. Yani yirminci yüzyılın tarihinin sınıfların bilincinde yol açtığı değişikliklere bakalım. Günümüzün işçisi, ileri işçinin yardıma gelmeyeceğini bildiğinden, tecrit olmuş, ambargo ve askeri müdahale tehdidi altında sosyalizm denemeleri yapmaya kalkıp bir nesil sonra hiç bir yere ulaşamadan karşı tarafa teslim olmaktansa, daha baştan kendini demokratik görevlerle sınırlandıracaktır.
Öte yandan burjuvazinin konumunda bir değişme vardır. Burjuvazi geçen yüzyıldan farklı olarak, İşçi sınıfının kendi kendine bir sınıf haline gelişinin bilincindedir ve ondan politik bir güç olarak artık korkmamaktadır. Burjuvazi kendine güvenini kazanmıştır. Bu burjuvazi de, demokratik bir sistem kendi doğrudan iktidarı için daha elverişli koşullar sağlayacağından, zaman zaman işçilerle demokrasi için ittifaklar yapabilir.
Ayrıca şu çok açıktır. İşçilerin kendilerini demokratik görevlerle sınırlaması demek aynı zamanda burjuvazinin ideolojik hegemonyası demektir.
Ama ideolojik bir hegemonya olmadan, işçi sınıfı bir sınıf olarak davranamayacağından. Demokratik devrimler burjuvazinin hegemonyası altında, işçilerin sınıf olarak kendi ayrı program ve partileriyle katıldığı değil, kitlenin bir unsuru olarak katıldıkları girişimler olacaklardır. Bu durumda ise, burjuvazinin ideolojik ve politik hegemonyası altındaki bu devrimler devrim olamazlar. (Kara deliklerin kara olmaması gibi). Büyük kitle hareketleri dağın fare doğurması gibi, kimi demokratik dönüşümlerden başka sonuca yol açmazlar.
Nikaragua ve Güney Afrika devrimleri bu dönüşümün somut kanıtlarıdırlar. Nikaragua devrimi yirminci yüzyılın son devrimlerinden biri olarak bir geçiş özelliği taşımaktadır. Bir yandan başlangıçta, sürekli devrim dinamiğine bağlı olarak sosyalizme doğru bir dönüşüm eğilimi göstermiştir. Ama yirminci yüzyılın bitişiyle birlikte, Nikaragua İşçileri ve yoksulları, sosyalizm uğruna umutsuz bir savaşa girip daha fazla acı çekmektense, Sandinistleri iktidardan uzaklaştırıp kapitalizmin savunucularını seçtiler. Sandinistlere de belli bir güç verdiler ki, kapitalistlerin vahşi saldırıları karşısında sistem içinde onları savunabilsinler diye.
Güney Afrika'da ise, İşçi sınıfı -ki en bilinçli ve Örgütlü işçi sınıfıydı- sosyalizm lafını bile ağzına almaya kalkmadı. Kendini kapitalizmle ve onun çerçevesindeki demokratik reformlarla sınırladı. Güney Afrika, Afrika'da bir bölge gücü durumuna geldi. Bir tür alt emperyalist olmaktan başka bir çıkış yolu yoktur.
Bu durum, geçen yüzyıldaki tartışmalarda Bay Pavrus'un ön görüsüne benzer bir durum yaratmaktadır. Pavrus Efendi de, demokratik görevlerin işçi sınıfını iktidara getirebileceğini söylüyordu ama o buradan bambaşka bir çıkarsamada bulunuyordu. İşçilerin kendilerini demokratik görevlerle sınırlayıp, işçi iktidarı altında bir kapitalizm olabileceğini ön görüyordu. Yirminci yüzyılda bu da gerçekleşti. İsveç, işçi sınıfının iktidarı altında bir kapitalizm yaşadı. Benzeri Avustralya için de geçerlidir. Ancak yirminci yüzyılda bunlar, feodal kalıntıların hiç olmadığı ya da çok zayıf olduğu ülkelerde biraz istisnai bir bir özellik taşıdılar. Şimdi, yirmi birinci yüzyılda, bu istisnai özelliğin genel bir eğilim olması olasılığı çok güçlü görünüyor.
Günümüzde, en azından Türkiye gibi, Güney Afrika gibi belli bir gelişmişlik düzeyinde, belli bir eşikte bulunan ülkelerde, güçlü işçi sınıfına rağmen, demokratik tarihsel görevler, işçileri iktidara getirmeyeceği gibi (çünkü işçilerde böyle bir konumu almak için ne ideoloji, ne program ne de parti bulunmamakta), olayların zorlamasıyla kendiliğinden iktidara gelmeleri durumunda, kendilerini burjuva demokratik görevlerle sınırlayacaklardır. Bu görevlerin yapılması ise o ülkeye, kapitalizmin gelişmesi için ideal koşulları sunmaktan başka bir anlama gelmez. Elbet zengin ülkeler, ön tarafı tuttuklarından, onların arasına girme şansları yoktur ama en azından, onların bölgedeki taşeronu gibi (ödünç bir kavram kullanalım: alt emperyalist diyelim örneğin) bir konum almalarına yol açabilir.
Türkiye'de bu aynı zamanda, Rusya'nın tarihsel çöküşüyle çakıştığından, demokratik dönüşümler yapan bir Türkiye, Kürt hareketinin dinamizmini de arkasına alarak, bir bölge gücü olabilir. Demokratik Türkiye demek Alt-Emperlyalist bir Türkiye demektir.
İnsanlığın durumunu adeta umutsuz yapan koşullar Türkiye’nin önüne yeryüzünün imtiyazlıları arasına katılma yolu açıyor.
İşte Öcalan'ın ve Kürt hareketinin dönüşümü bu tarihsel ve kavramsal çerçeve içinde anlaşılabilir. Öcalan da bunu görmüş bulunuyor.
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun

sayın
sayın küçükaydın
birkaç gündür sitenizi ziyaret ediyor ve görüşlerinizle tanışıyorum
çok uzatmadan bir düşünce silsilemi açıklamak niyetindeyim
ABD nin bölgedeki geniş çıkar ağına ve işletme modeline uygun türkiye resminin üstteki yazıda sözünü ettiğiniz alt-emperyalist bir biçime uyduğunu düşünmekteyim.
bu minvalde türk/kürt çelişkisinin süreç içinde barışçı bir çözüme yönelmesinin diyalektik ve ahlaki zorunluluk olması gerçeği ile ABD çıkarlarıyla örtüşmesi arasında alışık olunmayan bir iliski gözlemliyorum. rusya iran ve israil/filistin güç bölgelerinin arasında ABD ile sürekli kontaktaki demokratik bir türkiye hem islam dünyasına amerikancı bir örnek ve hemde rusya ve iranın en fazla bir alt-emperyalist olarak kalmaları hedefine hizmet eden bir engel olarak iş görecektir.
yukarıdaki bu akıl yürütme doğru ise;
türk sosyalist hareketi( en azından bir kısmıyla), abd , bağlantılı olarak akp ve tabiiki
pkk ile aynı potaya girmiş olmuyormu?
bunda bir sakınca bulduğumdan değil , durumun daha ilginç analizlere sebep doğuracak yapısına dikkat çekmek için sorulmuş bir soru olduğuna tam bu noktada dikkat çekmek isterim.
saygılarımla