Yeniden 25 Kasım Grevi Üzerine

Yaşanan süreç açıktır: Kürt sorunu atlanarak hiçbir “birlik “ sorunu konuşulup kararlaştırılamaz, alanlar paylaşılamaz. Şovenizmle zehirlenen işçilerin-emekçilerin panzehiri Kürtlerin özgürleşmesini savunmaktır. Birlik olacaksa tavanda değil tabanda olmalıdır. İlkesel olmalıdır. Demokratik temellerde olmalıdır.

25 Kasım “uyarı grevinin” Kamu emekçileri ve genel emek hareketi açısından çeşitli yönleriyle değerlendirilmesi önemlidir. Grevi örgütleyen sendikal bileşenlerinin tutumu, Grevin niteliği, kitleselliği ve AKP Hükümetinin tehditleri yapılan-yapılacak değerlendirmenin önemli unsurları olarak öne çıkıyor.

Hükümetin tehditleri üzerinde uzun boylu durmanın gereği yok sanırım. Hükümet sözcüleri başta Erdoğan olmak üzere eylemin yasal olmadığını ve eyleme katılanların sonuçlarına da katlanacağını, cezalandırılacağını ilan etti…

AKP’nin “Kürt açılımdaki” işlevi ne ise emekçiler karşısındaki “açılımı” da öz olarak aynıdır. Kürt sorununda “çözümden yanaymış” gibi görünen biçimsel farklılığının nedeninin Kürtlerin örgütlü duruşundan kaynaklı olduğu (Hedeflenen şey bu örgütlülüğün dağıtılması ve Kürt halkının yedeklenmesidir.) biliniyor. Ancak aynı takiyeci yaklaşımı emekçiler için gerekli görmüyor. Yetkililerin son derece pervasız demeçler vermesi, emekçilerin örgütlenmesinin ciddiye alınmamasındandır. Haklarını arayan emekçilerin azarlanması, “ananı alda git”, “ayaklar baş olursa kıyamet kopar” sözleri unutulmadı. Yine Tuzlada ve benzeri yerlerde ağır koşullarda çalışan işçilerin iş kazalarının-katliamlarının normal karşılanması ve benzeri saldırgan tutumları biliniyor…

Ancak bu tehditlerin ters teptiği ve emekçileri hareketlendiren bir işlev gördüğünü de belirtmeden geçmemek gerekiyor.

Burada önemli olan Emekçiler adına hareket ediyorum diyen örgütlerin-sendikaların konumlanışıdır. Daha çok bunların üzerinde durmak ve dersler çıkarmak gerekiyor.

Biz de bu sitede “25 Kasım Grevi Üzerine” başlıklı yazıyla eylem öncesi düşüncelerimizi açıklamıştık. Eylem sonrası sendikaların ve bazı çevrelerin yaptığı değerlendirmeler bizi yeniden düşündürdü… Bu anlamda, genel doğruları tekrarlamak pahasına olsa da bazı hatırlatmalarda bulunmak gerekli oldu... Herkesin bildiği gibi, grevler dışında farklı mücadele yöntemleri de var: Kitlesel basın açıklamaları, oturma eylemleri, yasal-fiili mitingler, alan direnişleri, işyeri işgalleri ve benzeri… Ancak grev’in, işçilerin eğitimden geçtiği gerçek bir okul olduğu da kuşkusuzdur. Çünkü grev, işçinin üretimden gelen gücünün farkına varmasıdır. En önemli mücadele yöntemi ve en önemli silahını kullanmasıdır.

Grevin başarılı olmasının yolu talepler gerçekleşinceye kadar sürdürülmesinden geçer. Bir başka deyişle “uyarı grevi” o iş kolunda grevin habercisi veya genel grev- genel direnişin habercisiyse gerçek işlevini yerine getirebilir egemenlere korku salabilir… Genel grev ve genel direnişin slogan olmaktan çıkarılıp hayata geçirilmesiyle egemenlere geri adım attırılabilir. Ancak bu durum güçler dengesiyle yakından ilgilidir. Güçler dengesi derken sadece sendikal zemindeki sınıfsal mücadelenin konumlanışı düşünülmemeli… Sınıf mücadelesinin bütün alanları: ideolojik, politik, ekonomik- demokratik alanlarındaki mücadele düzeyi düşünülmeli… Bir başka deyişle, sendikal mücadeleyi yakından ilgilendiren devrimci-demokrat, yurtsever, sosyalist güçlerin örgütlülük düzeyini ve bu düzeyin sendikal zemine yansımasını da hesaplamak gerekiyor. Verili durumda genel grev ve genel direnişi örgütleyebilecek arkasında durabilecek bir sendikal irade ne yazık ki yoktur. Egemenlerin 25 Kasım “uyarı grevini” ciddiye almamasının nedeni de bu güçler dengesinde yatmaktadır.

Şimdiye kadar yaşanan sendikal pratik devlet- hükümet güdümlü bir konumlanışı aşamadı… Sendikalar çoğu zaman sermayenin, devletin- hükümetin piyonu oldular… 12 Eylül döneminde darbecilere bakanlık yaptılar. 28 Şubat döneminde işveren örgütleriyle birlikte beşli çete içerisinde rol aldılar. Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Sendikal önderlikler için bu belirlemeleri yaparken, DİSK’in ( dönemin uzlaşmacı yönetimine rağmen12 Eylül öncesi tutumunu) ve KESK’in (özellikle 200 yılına kadarki) konumlanışını farklı değerlendirdiğimizi yazılarımızı takip edenler biliyor...

KESK ve Türkiye Kamu-Sen’in çağrısıyla gerçekleşen 25 Kasım “uyarı grevinin” talepleri, (uluslar arası sözleşmelerin öngördüğü ve AHİM’ inde kabul ettiği) toplu sözleşme ve grev hakkının AKP Hükümeti tarafından tanınması ve ilgili yasal düzenlemelerin yapılmasını içeriyordu.

Grev’in (aynı kitlesellikle alanlara yansımamış olsa da) başta kamu emekçileri olmak üzere geniş işçi kitlelerini etkilediği söylenebilir Ayrıca önümüzdeki süreçte yapılacak eylem ve etkinlikler için bir moral kaynağı da görülebilir. Yine KESK’in veya Türkiye Kamu-Sen’in tek başına yapacağı çağrıyla bu denli geniş etki alanı oluşturamayacağı da bir başka gerçektir.

Ancak bu gerçeklerden hareketle abartılı değerlendirmelere ulaşmak doğru değildir. Söz konusu konfederasyonlara göre greve yaklaşık iki milyon kamu emekçisinin katıldığı ifade ediliyor… (KESK Başkanı Sami Evren katılımın %90 olduğunu, uyarı eyleminin dikkate alınmaması halinde genel grevin örgütleneceğini ve Hükümetin gideceğini ifade ediyor.) KESK Başkanı 25 Kasım uyarı grevini 40 yıl önce yapılan TÖS eyleminden sonra en büyük eylem olarak niteliyor. Bu kadar abartıya gerek yok. Bırakalım 40 yıl öncesini ve örgütlenme düzeyini KESK tarihine bakıldığında bu eylemi aşan çok sayıda eylemler ve iş bırakmaların gerçekleştiğini görmemek mümkün değil. Söz gelişi KÇSP döneminde yapılan 24 Aralık 1994 tarihli iş bırakma ve alan eylemliliği kapsamına henüz ulaşılamadığını o süreci yaşayan herkes bilir. Mevcut durum abartılarak yorumların yapılması gerçekleri değiştirmiyor…

KESK’in kontra sendika Türkiye Kamu-Sen ile yaptığı işbirliği artık açıkça savunuluyor. Bunun ideolojik kılıfları hazırlanıyor ve birlik edebiyatı yapılıyor... Hatta KESK yöneticileri “ortak alan eylemliliğini” engellediler diye eleştiriliyorlar… 27.11.2009 tarihli Evrensel gazetesinde İ Sabri Durmaz’ın yazdıklarını aktaralım : “Nitekim işyerlerinde ortak toplantılar, basın açıklamaları yapılmış, ne taleplerde ne da atılan sloganlar ve alınan tutumlarda bir “ayrılık”, bir “ayrışma” ortaya çıkmamıştır. Ufak tefek farklılıklar da aynı eylemin içindeki omuzdaşların karşılıklı anlayışı içinde çözülmüştür. Ama alanlara yürüyen emekçilerin, yürüyüşün bir noktasından sonra birbirinden ayrılıp ayrı meydanlarda toplanması ise, birleşme ve ortaklaşma için ileriye doğru atılan adımın adeta “Yukardan emirle geri aldırılması” olmuştur. Hele bu tutumun sendikaların en tepesinden gelmesi, (Ne yazık ki bu tutumun daha çok KESK ve bağlı sendikalarının kimi üst yöneticilerinden geldiği belirtilmektedir) son derece endişe vericidir. Çünkü bu, meydan farklılaştırılması, bu önemli eylemden, sendikal mücadelenin birlik sorununun çözümüne ilişkin en önemli dersin çıkarılmadığını göstermektedir. Bu tutumlar daha ne kadar sürdürülecektir? Sürdürülse bile kamu emekçilerinin bu tutumu meşru görmeleri, bugünden sonra artık çok zordur.” diyebilmektedir.

“Birlik sorununun” nasıl çözüleceğini kendince açıklayan İ.Sabri Durmaz bugün yayınlanan yazısında da , “alan fetişizmi” üzerinde durarak şunları söylüyor: “25 Eylül günü gazetecilerin ve televizyoncuların mikrofon tuttuğu sendikacıların önemli bir kesimini söz, grev ve toplu sözleşme hakkına geldiğinde “Bu hakkı, alanlarda alacakları”ndan söz ettiklerine tanık olduk. Dahası özellikle de KESK geleneğinden gelen sendikacıların önemli bir bölümünün “sokak” ve “alanlar”la mücadele arasında dolaysız bir bağ kurarak, alanlara çıkmayı sözün bittiği yer olarak anladıkları da bir gerçektir.”

Son olarak 25 Kasım günü grev sonrası İzmir’de gerçekleşen alan eyleminde KESK İzmir Şubeler Platformunda yer alan bir yöneticinin sözlerini mealen de olsa aktarmakta fayda var. Çünkü bu sözler gelinen noktanın bir özeti gibiydi. Kitlelere seslenen yönetici: “Egemen güçlerin devlet güdümlü sendika yaratmak istediklerini ancak başaramadıklarını, Türkiye Kamu- Sen’in eyleme katılmasının bunun göstergesi olduğunu” ilan ediyordu…

Yukarda aktardığımız düşünceler “birlik” adına sınıf sendikacılığının katledilmesidir. Türkiye Kamu-Sen şahsında şovenizmin meşrulaştırılmasıdır. Evrensel gazetesinin Kürt sorununda birçok yayın organından daha ileri bir tutum takındığı doğrudur. Ama işçilerin, kamu emekçilerinin saflarındaki teslimiyetçi tutumu, “birlik” adına gösterdiği bu yaklaşımlar yeni değildir. “İşçilerin birliği” adına Türk-İş nerdeyse kendisini de orada konumlandırıyor...
(1 Mayıs 2009’da emekçileri Kadıköy meydanına çağırması bu anlayışın başka bir göstergesiydi. Böylece 1 Mayıs’ında “mili” bir güne dönüştürülmesine destek vermiş oluyordu.)

Şimdide “Kamu emekçilerinin birliğini” sağlama adına Memur-Sen ve Türkiye kamu-Sen ile birlikte davranılmasını zorunlu görüyor. “Birlik” kuşkusuz ki önemlidir. Yaşamsaldır. Başarının anahtarıdır. Ama emekçilerin birliğinin hangi ilkeler etrafında sağlanması gerektiği daha önemlidir.

Unutulmamalıdır ki devlet güdümlü sendikalar teşhir edilmeden emekçilerin demokratik birliği sağlanamaz.

Özellikle Türkiye Kamu-Sen’in mahkûm edilmesi başarılmadan kamu emekçilerinin güçlenmesi ve taleplerinin arkasında durması mümkün değildir. MHP güdümlü Türkiye Kamu-Sen, 25 Kasım grevine katılmışsa bu durum tamamen konjektüreldir. Yine AKP güdümlü Memur-Sen eyleme katılmamışsa o da tamamen konjöktüreldir. Bu konjöktür Kürt sorununda yaşanan AKP-MHP kutuplaşmasıdır… Konfederasyonlar arasındaki ağız dalaşı da bu siyasi atmosferin yansımasıdır.

Eğer İ Sabri Durmaz’ın ifade ettiği gibi işyerlerinde aynı talepler etrafında ortak toplantılar yapılmış ve ortak sloganlarla hareket edilmişse, “omuzdaşlık” yapılmışsa, KESK’in ve bileşenlerinin geldiği vahim durumu göstermesi açısından oldukça önemlidir. O zaman Durmaz’ın “birlik” adına aynı alanda olunması gerektiğini savunması doğal olarak yadırganmamalıdır.

Oysaki KESK’in kuruluş ilkeleri ve tüzüğünde savunulan talepler ve birlik anlayışı açıktır... Grevli toplu sözleşmeli sendikal talepler her dönemde taleplerin ana eksenini oluşturmaya devam etti. Ancak KESK’i KESK yapan en temel talepler sadece grevli toplu sözleşmenin savunulması değildi… KESK’i düzen sendikalarından ayıran en önemli talepler yıllarca savunuldu yazıldı çizildi… Kuruluş süreci ve sonrası yıllar, olmazsa olmaz talepler temelinde bir araya gelişleri ve bu temeldeki sendikal birliktelikleri ön plana çıkardı-çıkarıyordu: Bunlar çalışanların ortak örgütlenmesi-yasası, siyaset yapma hakkı, sendikaların örgütsel iç işleyişlerindeki özgürlük, savaşsız sömürüsüz bir dünyadan yana olama ve Kürtlerin özgürlüğüydü…

Şüphesiz ki iş yerleri en temel mücadele alanlarıdır. İşyerleri örgütlendirilmediği sürece gerçek bir grevin hayat bulmayacağı da kesindir. Hele yasal düzenlemenin olmadığı ve egemenlerce grevin yasadışı ilan edildiği koşullarda örgütlenme düzeyinin belirleyici olduğu tartışılamaz. Ancak kamu emekçileri hareketinin hiçbir döneminde (en güçlü ve kitlesel eylemlerin yapıldığı dönemler dâhil) “haklar alınıncaya kadar sürecek bir grev hareketi” örgütlendirilememiştir. İş kolu düzeyinde de olsa 3–5 günü aşan grevler, birkaç günü aşan direnişler yapılmış, egemenler “uyarılmış” ancak sistematik ve “hak alıcı eylemler” geliştirilememiştir.

Dolayısıyla “hak alıcı eylemler” için grev örgütlenmiyorsa, grevi de hazırlayacak genel demokratik direnme hareketlerini örgütlemek ve bazı talepleri gerçekleştirmek mümkündür. Bu yaklaşım tarzını küçümsemek mücadeleyi belirsiz tarihlere ertelemektir. KESK mücadele tarihine bakıldığında grevlerin örgütlendirilmesi öncesinde ciddi eylem ve etkinliklerin yapıldığı ve iş yerlerinde tartışmaların geliştirildiği açıkça görülecektir...

Mevcut durumda işyeri bağları oldukça zayıflamış durumda bulunan KESK ve diğer konfederasyonların “hak alıcı” grev hareketini örgütleyebileceklerini düşünmek sadece saflık olur. Ancak KESK “hak alıcı” grev hareketini örgütleyebilecek güce ulaşmadığı halde “haklarını alanlarda alabilecek” güce kavuşmuştu. Ve birkaç kez bu fırsatı kaçırmıştı... Bunun da nedeni bürokratik-reformist sendikal damarın mücadeleyi engellemesiyle ilgiliydi. O süreçte 16–17 Haziran 1995 tarihinde yapılan Kızılay direnişi devam ettirilebilirdi. 1996 yılında gerçekleştirilen 4–5–6 Mart Kızılay direnişi farklı tarihlerde daha kitlesel ve hak alıncaya kadar sürdürülebilirdi. 1999 yılında Mezarda emeklilik yasa tasarısı gündemleştirildiğinde işçileri de kapsayan alan eylemliliğiyle püskürtülebilirdi. Burada alan eylemliliği derken işyerlerinden kopuk bir alan hareketliliği kast edilmiyor... Söz gelişi 4–5 Mart Ankara Kızılay’da yapılan direniş, 6 Mart tarihinde İş bırakma eylemiyle sonuçlanmıştı. Verili durumda da güçlü çıkışlar (işyerlerindeki örgütlülüğü ihmal etmeden) alan eylemliliğiyle olur. Görmek isteyenler için gerçekler bu kadar açık ve nettir.

Şimdi sormak gerekiyor? KESK’i bölücü ilan eden, linç kültürünü savunan ve bu temelde örgütlenen bir anlayışın örgütlü gücüyle, Kürt emekçileri hangi mantıkla aynı alanda eylem yapacak? Bırakalım grev ve toplu sözleşme hakkını bir yana, insanın en temel hakkı olan yaşama hakkını bile çok gören “en iyi Kürt ölü Kürt’tür” yaklaşımını esas alan bir anlayışla nasıl “birlik” oluşturulacak?

Devam edelim… 25 Kasımda KESK’in hangi kürsüsünde (bölge emekçilerini hariç tutalım) İzmir’de DTP konvoyuna yapılan faşist saldırı kınanmıştır? Bu kınamanın en başta İzmir’de yapılması gerekmez miydi? Daha da önemlisi iş yerlerini örgütlemekle görevli olanların bu ırkçı faşist saldırganlığı mahkûm etme temelinde yaklaşması gerekmez miydi? Gerekmez deniliyorsa, şovenizm hangi araçlarla mahkûm edilecek? Hangi çalışmalarla tecrit edilecek?..

Kamu emekçilerinin kan kaybı yaşanıyorsa en başta şovenizm belasındandır. Bu eleştirilerden anti-şoven mücadeleyi sendikal zeminin güçsüz kollarına ve omuzlarına yüklediğimiz sonucu çıkarılmasın. Bu bir süreç sorunudur. Kamu emekçilerinin örgütlenme sürecinin başından bu yana bu sorun günceliğini koruyor. Ne yazık ki gereken duyarlılığın sağlanması bir yana giderek geriye gidilmiştir. Ve ne yazık ki kendine sosyalistim diyen kesimler dergi ve gazete sayfalarında keskin laflar ederken, iş yerlerinde ve meydanlarda ise suskunluğa ve sorunun yakıcılığını görmemezlikten gelmeye devam etmişlerdir.

Yaşanan süreç açıktır: Kürt sorunu atlanarak hiçbir “birlik “ sorunu konuşulup kararlaştırılamaz, alanlar paylaşılamaz. Şovenizmle zehirlenen işçilerin-emekçilerin panzehiri Kürtlerin özgürleşmesini savunmaktır. Birlik olacaksa tavanda değil tabanda olmalıdır. İlkesel olmalıdır. Demokratik temellerde olmalıdır.

şövenizm ve emek cephesi

""Kamu emekçilerinin kan kaybı yaşanıyorsa en başta şovenizm belasındandır. Bu eleştirilerden anti-şoven mücadeleyi sendikal zeminin güçsüz kollarına ve omuzlarına yüklediğimiz sonucu çıkarılmasın. Bu bir süreç sorunudur. Kamu emekçilerinin örgütlenme sürecinin başından bu yana bu sorun günceliğini koruyor. Ne yazık ki gereken duyarlılığın sağlanması bir yana giderek geriye gidilmiştir. Ve ne yazık ki kendine sosyalistim diyen kesimler dergi ve gazete sayfalarında keskin laflar ederken, iş yerlerinde ve meydanlarda ise suskunluğa ve sorunun yakıcılığını görmemezlikten gelmeye devam etmişlerdir.

Yaşanan süreç açıktır: Kürt sorunu atlanarak hiçbir “birlik “ sorunu konuşulup kararlaştırılamaz, alanlar paylaşılamaz. Şovenizmle zehirlenen işçilerin-emekçilerin panzehiri Kürtlerin özgürleşmesini savunmaktır. Birlik olacaksa tavanda değil tabanda olmalıdır. İlkesel olmalıdır. Demokratik temellerde olmalıdır."""

bu sözler.., işçi sınıfı mücadelesini "milliyetçi" söylem ve taleplerle karartmaktadır.. "bizler"! sınıf müvadelesini temel alırız ve sınıf temelinde örgütlenir hareket ederiz.. türk-iş şöven olabilir ama bilindiği gibi bir çok yöneticisi "ergenekondan" yargılanmaktadır.. nedeni ise bellidir.. abd empryalizminin akp eli ile teslim almak istedği ülkemizdeki "vatansever"-"yurtzever" "anti-amerikancı" dalganın yğkselmesine karşı yapılmaktadır.. elbette bazı çeteciler ve suçlularla bunları karıştırmıyoruz.. "biz"! olaya emek "cephesinden" bakıyoruz.. onlarda emekçi sınıftır.. lenin gerici sendikalarda çalışmayı önermiyormuydu.. alanlarda ortaklaşarak sınıf bilincini onlara "aşılayacağız." bu arada bizde şövenizm mikrobu alabiliriz olsun.. devrim ile bunlartı da aşarız şimdi sınıf ve devrim zamanıdır.. vs. vs. vs. vs.

sayın faysalın yazısına böyle bir eleştiri yazmak isterdim.. eğer.. kaba klasik bir solcu olsa idim..
ama yazıdaki sırıtan şövenizmin işçi sınıfı devrim vs gibi kelimelerle örtülemediğini de görmek zorunda kalırdım..

teorik zemin ne ise.. illaki oradan bazı anlayışlar fışkıracaktır..
elbette ki..; emek cephesini ideolojik olarak ayırmak dışlamak yanlıştır.. ortak eylemliklerin koşullarını yaratmak da önemlidir.. ama.., bazı gerçekliklerde ortadadır.. sen şövenizm ile kemikleşmiş bir sendikaya şövenizmine taviz verecek bir tarzda bunu işletiyor isen.. karşındakini dönüştürmek yerine karşındakine benzersin.. ve sol zeminde zaten bunun tarihsel kökleri de vardır..

en gelişkin emek alanı eğitim-sen deki tartışmaları anımsıyorum..

ana dilde eğitim....
bu noktada şöven histeri ile direnenler karşısında "savunan" kesimleri de biliyorum.. geçmiş söylemlerinden dolayı kerhen savunuyorlardı.. yani..; bu cümlenin kalması noktasında direniyorlardı ama iş işlevsel hale getirmeye gelince.., bu cümle neden var olmalıdır noktasında aynı şöven mantıkta idiler..
yani..;
* alanlarda eylemlerde toplantılarda, dillendirenlere tepki koyuyorlardı.. senkikadan uzaklaşanlar oluyor öne çıkartmayın vs.
* bu sözün pratiksel işlevleri noktasında bir adım bile atmıyorlardı.., adım atanları da milliyetçi olarak suçluyorlardı..

kısaca.., sayın faysal bence anlayışlı eleştiri yapıyor.. mesele emek cephesindeki türk-iş kamu-sen gibi yapılardaki şövenizm sorunu değildir..
asıl sorun..; solda var olan şövenizmdedir.. bu çözmlenmeden, teşhir edilmeden ve mücadele edilmeden.., türk-iş.., kamu-sen gibi alanlara ulaşılamaz bile..
önce kendi evimizi temizlemek zorundayız..

tek bir söz yeterlidir..

türk-iş, kamu-sen gibi yapılarla ortak alan mücadelesini savunanlar..,
kürt halkı ile hangi alanda ne yapmayı düşünüyorlar..

izmirin faşist yüzü mhp değil.., şöven ulusalcı "sol" damardadır..
buna şiddetle tavır almayanlar aynı damardan beslenmeyi yani kürt kanı içmeyi kazanç sayıyorlar derim ben...

suat