“Marksizmin Marksist Eleştirisi” ve Marksizmin Güncelliği
Bu hafta sonu Türkiye'de "Manifestonun 160. Yılında Marksizm'in Güncelliği" başlıklı sempozyum yapılmış.
Ülkede Özgür Gündem, Dicle Haber Ajansı'na (DİHA) dayanarak, yapılan sempozyum hakkında, şu bilgileri veriyor:
"Emek Araştırmalar Merkezi Girişimi, 'Manifesto'nun 160. Yılında Marksizm'in Güncelliği' konulu bir sempozyum düzenledi. İnşaat Mühendisleri Odası (İMO) Ankara Şubesi'nde gerçekleştirilen sempozyuma TMMOB'ye bağlı odalar ile aralarında DEHAP eski Genel Başkanı Tuncer Bakırhan'ın da bulunduğu, sol, sosyalist partiler ile dergi çevreleri katıldı. 'Marksizm'in Güncelliği' nin tartışıldığı ilk oturumda Yazar Haluk Gerger, Yazar ve Hayat TV Genel Yayın Yönetmeni Aydın Çubukçu, Sungur Savran, Metin Kayaoğlu ve Metin Çulhaoğlu sunumda bulundu.
'Manifesto günün ihtiyacına göre şekillenmeli'
Hayat TV Genel Yayın Yönetmeni Aydın Çubukçu, manifestonun işçilerin birliğini esas aldığını belirterek, günün ihtiyaçlarına göre bu birliğin sağlanması gerektiğini ifade etti. Manifestonun bir entelektüel metinden ziyade bir parti manifestosu ve örgütlenmeye çağrı olduğuna vurgu yapan Çubukçu, her ülkede manifestonun partiler tarafından hayata geçirilmesini ve işçilerin birliğini esas alması gerektiğini söyledi.
'Marksizm hayalet gibi gelip geçti'
Çubukçu, Marksizm'in güncelliği çalışmalarında, klasiklerin, materyallerin ve Marksizm'in yanılgılarının temel kaynaklar olduğunu bunlardan yararlanılması gerektiğini dile getirdi. Manifestonun ve sosyalist politikaların ancak bir parti eliyle hayata geçirilebileceğini ifade eden Çubukçu, Marksizm'in bir hayalet gibi gelip geçtiğini, örgütlenme gibi sorunları çözmediğini savundu.
Daha sonra konuşan ve konuşması bazı kesimler tarafından tepki toplayan Metin Kayaoğlu ise, Marksizm'in bir sorun içinde olduğunu bunun ortak bir kanı olduğunu dile getirerek, 'Umut edebiyatına ihtiyacımız yok. Marksizm'in durumu iyi değil' dedi. Marksizm'in işçilerin birliğinden ziyade, ezilenlerle birliğinin önemli olduğuna dikkat çeken Kayaoğlu, 'Marksizm'in güne gücüyle hakim olmasına ihtiyaç vardır' diye konuştu.
'Türkiye'deki Marksistler Kürt hareketinin arkasına geçmeli'
Daha sonra manifesto ile kapitali kıyaslayan ve kapitalde kapitalizmi öven alıntılar yapan Kayaoğlu, '20. yüzyıl devrimleri Marks ve Engels'ten uzaklaşmıştır. Hayırlı olan budur. Marksa dönüş çare değil, çare uzaklaşmaktır. Marksizm barbar geleneğine geri dönmelidir. Türkiye'deki Marksistlerin Kürt hareketinin arkasına geçmesi gerekiyor' dedi.
'Marksizm'in hayatla bağının kurulması gerekiyor'
Haluk Gerger ise, günümüzde Marksizm'in kabalık ve sığlık ile hayattan kopuk entelektüalizm, aydın gevezeliği arasında sıkıştığını belirterek, Marksizm'in bu sıkışmışlıktan kurtulması ve hayatla bağının kurulması gerektiğini söyledi.
Soruların yanıtlanmasıyla devam eden oturumda, Kayaoğlu'na tepki gösterildi. Sorulara yanıt veren Kayaoğlu, DTP'nin türban çözümüne destek vererek, 'Sosyalist çözüm budur. Destek veriyorum ama diğer özgürlüklerle birlikte dedi. Bunu destekliyorum' şeklinde konuştu. Metin Kayaoğlu'na tepki gösteren Metin Çulhaoğlu, Kayaoğlu'nun dile getirdiği düşüncelerin yeni olmadığını, eskiye dayandığını söyledi. !"
Sendika Org sitesinde sempozyum canlı yayınlanmış ve bu yayınlar sonra da izlenebiliyor[1].
Bu günkü Milliyet'te Güngör Uras'ın bu sempozyum bağlamında yazılmış "Manifesto'nun 160'ıncı Yılı" başlıklı bir yazısı vardı. Bu yazıyı Sendika Org da iktibas etmiş[2]. Bir zamanlar "majestelerinin komünistleri" vardı, Kraliçe'nin kendileri hakkında edeceği övücü sözlerden utanmayıp, utangaçça övünen; Sendika Org'un iktibası da "Beyefendilerinin sendikacıları" diye düşündürecek türden.
Sabahleyin Güngör Uras'ın yazısını okuduğumda, "işte tam bir burjuva, över gibi yapıp öldürenlerden" diye düşünmüştüm. Türkiye'de burjuva gibi burjuva da pek bulunmadığından, bu gibi burjuvaların öldürücü darbeleri bile, solculara bir övgü gibi geliyor.
Gerçekten de yazı tam böyleydi. Bütün ana fikir son satırındaydı ve bütün yazı bu son satırın son cümlesini, bu "ölüm vuruşunu" yapmaya yönelikti. Şöyle bitiyordu yazı:
"Bu yazıyı da Manifesto'nun 150'nci yılında yazdığım yazıdaki gibi bitireceğim. "Karl Marx öldü. Eski komünistler öldü ama, Karl Marx'ın fikirleri şöyle veya böyle yaşıyor. İşçilere, emekçilere, düşünürlere yol gösteriyor. Karl Marx'ı ve Manifesto'yu bilenlerin ve hatırlayanların sayısı giderek azalıyor ise de... Ne yapalım? Kalan sağlar bizimdir!" Ne demiş yazar: Old soldiers never die... They only fade away... (Eski askerler hiçbir zaman ölmez... Onlar sadece solar gider!..)"
Almanca'da bir deyim vardır: "Gnadenschuss". Merhamet vuruşu veya kurşunu diye çevrilebilir belki. Acı çeken yaralı veya sakat atlara daha çok acı çektirmemek için yapılan öldürücü vuruştan geliyor. Diyalektik bir deyim. Acı çekmesin diye öldürmek.
Bir zamanlar Sydney Pollack'ın bir filmi vardı. Türkçe'de "Atları da Vururlar" diye oynamıştı. 1929 Buhran yıllarında üç beş kuruş kazanabilmek için bir dans yarışmasında insanların uğradığı alçalmayı ve çektiği acıyı anlatıyordu. Oğlan kızın daha fazla acı çekmemesi için onu öldürmüştü. Kendisini tutuklayan polislere "ama atları da vururlar" diyordu yanlış hatırlamıyorsam.
Son yılların Ötenazi (Umutsuz veya çok acı çeken bir hastanın kendi isteği veya yakınlarının onayıyla daha çok acı çekmesin diye hayatına son verilmesi) tartışmaları da bir bakıma bu "merhamet vuruşu" deyiminin kapsamına giriyor sayılabilir.
Ancak geçiş süreçlerinde sınırlar nerede başlar nerede biter bunu belirlemek zordur. Kolaylıkla kötüye kullanılabilirler. Örneğin bir ölüm rızasına, ne ölçüde sevginin ve merhametin, ne ölçüde hastaneye gidip gelmenin külfetinden kurtulma veya mirasa konma kaygısının yol açtığını anlamak güç, hatta olanaksız olabilir. Bu nedenle, kötüye kullanmayı kesinlikle olanaksızlaştıracak veya en azından minimuma indirecek ölçütler son yıllarda hukukçuların en çok kafa yorduğu konuların başında geliyor denebilir. En azından zengin batı ülkelerinde.
Güngör Uras'ın yazısı bana, bir merhamet vuruşu biçiminde bir cinayet gibi geldi. Ama öyle bir vuruştu ki över gibi yapıp öldürüştü.
Önce Sanki över gibi yapıyor, eski aksarlar ölmez, sadece solup giderler demek ve Marksizm'in ölmediğini ama solduğunu, yavaş yavaş çürüyerek yok olduğunu söylemek, aslında ona bir ölüm vuruşundan başka bir şey de değildir.
Yani övgü bir Merhamet vuruşu biçimindeydi ama o merhamet vuruşu gibi görülen aslında bir cinayetti. Çünkü Marksizm aslında yeni yeni gençliğini solumaya başlamakta ve "çocukluk hastalıkları"ndan kurtulmaktadır. Tabii ilk görünüşte böyle bir durum yok gibidir. Görünüm ile özün aynı olmadığını göstermeye çalışalım.
*
Bir cinayet vuruşu, bir övgü biçiminde ifade edildiğinden bir "merhamet vuruşu" gibi görülebilir. Ölmediğini söyleyerek bir öldürmek! Son derece diyalektik, tam da Marksizm'in kurucularının yaptıkları tarzda bir vuruştur. Marksizm'e naziredir bakıma. Burjuvazi onlara cevap vermektedir Güngör Uras'ın kaleminden, onların diyalektik üslubuyla. Marks ve Engels'in kapitalizme ve burjuvaziye yaptığını şimdi Burjuvazi ve kapitalizm onlara yapmaktadır.
Komünist Manifesto'yu okuyanlar onun aslında bir anlamda kapitalizme bir övgü olduğunu görürler. Kapitalizme bir kaside gibidir Manifesto. Ama bütün diyalektik tam da oradadır. O bir "Kitabe-i seng-i mezar"dır (mezar taşı kitabesidir). Yani onu överken ölümünü ilan etmekte ve yaşarken yaptıklarını anlatmaktadır. İnsanlığa verecek hiçbir şeyi kalmadığını ilan eder kapitalizmin ama bunu bir zaman yaptıklarını anlatarak söyler.
Bu, bugün için müthiş bir yanılgı gibi görülebilir. Kapitalizm bugün aradan 160 yıl geçtikten sonra hala yaşamaktadır. Ve daha gencecik sosyalistlerken, kapitalizmin ölümünü ilan edip ona bir mezar taşı kitabesi yazan Marks ve Engels'in (Marksizm'in, Tarihsel Maddeciliğin) fikirlerinin ve sosyalist hareketin hiçbir çekiciliğinin, dinamizminin kalmadığı da ortadadır? Mezar taşının kitabesi yazılan yaşamakta, Mezar taşı kitabesini yazanların görüşleri ve sosyal hareketleri ölmüş bulunmaktadır. Bu durumda yaşayanın ölümünün kahinlerine alaycı bir övgüyle bir ölüm vuruşu yapması çok görülebilir mi? Hatta centilmence davrandığı bile düşünülebilir. Bu centilmenliğin kendisi kapitalizmin öz güveninin bir yansımasından başka nedir ki?
Bizzat şu Sempozyum'un katılımcılarının yaş ortalaması ve niceliği ve konuştuklarının niteliği bunun kanıtı değil mi? Ve burjuvazi adına Marksizm'e, över gibi bir merhamet vuruşu yapması, yani bizzat bu davranışı ve bu davranışın ardındaki öz güven, yine ters cepheden bunun kanıtı değil mi?
Marksistler demiyor muydu "Pudding'in tadı yenmekle anlaşılır" diye. Bir teorinin doğruluğunun ölçüsü olgular değil miydi Marksizm'e göre? İşte Marksizm'in doğruluk ölçülerine göre bile Marksizm'in doğru olmadığını Tarih kanıtlamış değil mi? Marksizm'in doğru olması için onun doğruluk ölçütlerinin yanlış olması gerekir. Yani olayların teorinin doğru olup olmadığının ölçüsü olmaktan çıkarılması. O zaman Marksizm'in doğru olduğu ilan edilebilir. Ama o zaman da artık böyle bir doğruluk ölçüsü olmayan öğreti Marksizm olmaz. Yani yine Marksizm'in öldüğünün bir kanıtı olur, kapitalizmin yaşıyor oluşunu Marksizm'in ölümünün kanıtı olarak kabul etmemek bile.
Hasılı İster kapitalizmin yaşaması, ister olguların bir teorinin doğruluğunun ölçütü olmaktan çıkarılması; her iki de Marksizm'in öldüğünün bir kanıtı değil midir?
Zaten sunulan bildiriler de haberde anlatıldığı gibi bunu doğruluyor. Bizzat o sempozyuma katılan, bir avuç kalmış ve hiçbir entelektüel dinamizm göstermeyen Marksistler.
Aydın Çubukçu "Marksizm'in bir hayalet gibi" geçip gittiğinden söz etmiş. Yaşayan canlı bir hareket ve düşünceden bu sözcüklerle söz edilmez her halde. Yani Güngör Uras'ın dediğini bizim Aydın da soldan doğruluyor bir bakıma.
Haluk Gerger de farklı şeyler söylememiş belli ki. O da Marksizm'in hayatla bağının koptuğundan söz etmiş.
Peki Hayatla bağ nasıl kurulacak? Aydın Çubukçu'nun buna zımni cevabı "Örgüt" olmuş.
Kayaoğlu bu bağı Kürt hareketinin "arkasına geçmek"te bulmuş. "Marksizmin durumu iyi değil" demiş, yaşam umudunu yitirmiş bir hastanın başındaki doktor gibi. Doğruluğunu entelektüel ve teorik başarılarında değil, (bir zamanlar, Kayaoğlu'nun tersine Marks, entelektüel ve teorik başarıları gelecekteki pratik başarıların habercisi olarak görürdü) güçte aramaya başlamış ve onun bu gücü Kürt hareketinde bulacağını söylemiş.
Yani kategorik olarak ifade edilirse, ulusal bir harekette gücü bulacağını düşünmüş. Bir zamanlar Marks ulusal hareketlerde değil, işçi hareketinde görürdü ve de "arkasında" değil, içinde ve önünde. Nereden nereye?
Ama, bir ulusal hareketin arkasın geçerek güç almak ve Marks'tan uzaklaşmak fikri de yeni bir fikir sayılmaz. Böyle teorileştirmese de Türk solunun pratikte yaptığı tam da bu olmadı mı? Onlar Türkiye'de yükselen Irkçı ve Milliyetçi dalganın arkasına geçmediler mi? Kayaoğlu'nun tek farkı, bu arkasına geçilecek gücü, ezilen bir ulusun hareketinde araması. Her halde Kayoğlu'nun aldığı tepkilerin nedeni, fiilen yapılanı açıkça ifade edip savunması ve aradığı gücü Kürt hareketinin demokratik ve özgürlükçü kanadında araması olsa gerektir. Ona karşılık Yurtseverliğin faziletleri üzerine yazılar yazan Metin Çulhaoğlu bu fikirlerin yeni olmadığını söylerken hiç de yanlış bir şey söylemiyor aslıda. En azından kendisinin yaptığı da bu değil mi? TKP'nin teorisyenliği. Tek farkı gücü Kürt değil Türk hareketinde araması.
Gerçekten de bu manzaraya bakınca, insanın elinden Marksizm'e acımaktan başka bir şey gelmiyor. Marksizm sempozyumuna gelenler bile fiilen öneri ve söyledikleriyle onun ölümünü ilan etmiş oluyorlar ya da en azından can çekiştiğini veya Güngör Uras'ın deyimiyle "solup gidişini". İlan etmeselerdi de söyledikleri ve yaptıklarıyla bu solup gidişin olgusal ifadeleri olmaktan kurtulmazlardı.
Bu durumda, teşekkür etmeli Marksizm, kendisini bu komadan kurtarıp ölüm vuruşu yapan ve bunu kendisine "eski askerler" in onurunu vererek yapan burjuvaziye.
*
Ama ya ortada bu merhamet vuruşu ardına gizlenmiş bir cinayet var ise, Bir cinayet kendini diyalektik olarak bir merhamet vuruşu biçiminde gösteriyorsa. Yine şu Marks değil mi, şeylerin özleri ve görünüşleri aynı olsaydı bütün bilimin gereksiz olacağını söyleyen.
O halde bakalım biraz olayların görünmeyen derin yüzlerine. Marks'ın dediği gibi yine şüphe edelim her şeyden.
[1] Şu adreste videolar izlenebilir: http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=15194
[2] Güngör Uras'ın yazısının iktibas edilmiş biçimi: http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=15209
- Demir Küçükaydın ağ günlüğü
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun

Marksizmin marksist elestirisi
Irfan Pirgaip
Bu kitabi okuyup anladikca sanki kendimi okuyorum durumlara ve konulara ilgisiszlik degildi mesele, kader deyip geciyorum olup bitenlere.