12- 02- 08 Haber Ve Yorumları
İÇİNDEKİLER
- Baykal: AK Parti Rejimi Değiştirme Çabası İçerisinde
- Yüzsüz Erdoğan
- Aun: Canbolat, Bir Füze Çalmaktan Bile Acizdir
- Türk Medyası Ve Kürt Sorunu
- Dogan Durgun
- ABD'de Çin'e Casusluk Yaptıkları İddiasıyla 4 Kişi Yakalandı
- ''301.Madde Konusunda Sabrımız Tükenmek Üzere''
- Dünyanın İlk Ekolojik Şehri
- Hiç Utanmaları da Yok...
- Ahmet Kekeç-Star
- İsrail Savunma Bakanı Ankara'da
- ANF
- Komployu Unutmamak!
Mahmut Şakar
- ‘'Demokratların Bölünmemesi Hayati Önem Taşıyor''
- Saddam'ın Subayları: El-Kaide İle Savaşmaya Hazırız
- Sevgililer Gününün öteki yüzü
- ANF
- Benim de Bir Ülkem Var Diyememenin acısını yüreğinde hissettin mi?
Ahmet Altan, operasyon, silah hakkı
MEHMET ÖZGÜL
Türkiye'nin aydınlık yüzlerinden Ahmet Altan ve Yasemin Çongar'ın kamuoyunda geniş yankı uyandıran, canlarını ortaya koyarak Kandil'e çıkarak PKK-HPG yöneticileri ile röportaj yapmaları insanlığa, barış çabalarına önemli bir katkı olmuştur.
Türkiye Barış Meclisi'ni takiben Avrupa Barış Meclisi kuruluş çalışmaları yanı sıra aydınlarımızın böylesine somut girişimleri hiç olmazsa bundan sonra daha az ananın gözyaşının akmasında önemli rol oynayacaktır. Ancak taktire şayan bu çabaların önemli bir handikapı, bir çelişkisi var. Barış Meclislerinin içinde yer alan değerli birçok şahsiyet ve barış arzusunda olan birçok yazar-çizer ve en son Sayın Ahmet Altan PKK-HPG yöneticileri ile yaptığı söyleşilerde gerillaya karşı operasyonu bir hak olarak görüyorlar.
PKK yöneticilerinin "Akil adamlar heyeti kurulsun, sorunu onlar çözsün. O zamana kadar da operasyonlar dursun" önerisine bakın Ahmet Altan nasıl yanıt veriyor: "Siz bağımsızlık istemediğinizi açıkladınız. Üniter bir devletin içinde yer almak sizin açıkladığınız stratejiniz. Bu, ortak bir hukuku kabul ettiğinizi gösteriyor. O ortak hukuk, dağlarda silahlı adamların bulunmasına izin vermez. Hem dağlarda silahlı dolaşıp hem nasıl operasyon dursun dersiniz? Yeryüzünün hiçbir yerinde evrensel hukuk buna göz yummaz."
İnsan şaşıyor, bir demokrat, bir aydın, bir barışsever, bir antimilitarist nasıl olur da herhangi bir şekilde devlet şiddetine, operasyona hak verir! Ben mi bilemiyorum, ben mi yanılıyorum, ama mantığım diyor ki bir barışsever, bir demokrat tartışmasız, koşulsuz devlet şiddetinin, operasyonunun karşısında olmak zorundadır! Devletin şiddeti hiçbir mantıkla, hakla, hukukla mazur görülemez, meşrulaştırılamaz! Hele hele, yok sayılan, anadan doğuş hakları bile çok görülen, imha edilmek istenen on milyonlarca bir halkın talepleri, özlemlerini dile getirenler karşısında asla! Bu argüman Türkiye aydınların ezici çoğunluğunda egemen. Ancak bu argüman barış çabalarını altüst eden, önemli ölçüde boşa çıkaran, baltayı bir yerde kendi ayağına vuran bir argüman. Barış çabalarının başlanması, yakalanması gereken halka en acil, en ilk operasyonların durdurulması olması gerekirken buna hak veren bir düşünce silsilesiyle hareket ederseniz yürütülen tüm çabalar boşa çıkabilir.
Nitekim belki şu ana kadar yürütülen barış çabalarından en etkilisi, en kapsamlısı diyebileceğimiz binlerce insanın canlı kalkan olarak dağlara, operasyon bölgelerine yürüdüğü, Avrupa'da Barış Meclisi kuruluşu için toplantıların yapıldığı, Türkiye'de Barış Meclisi'nin yeni bir konferans düzenlediği bir sırada operasyonlar durmamış on gencimiz daha yaşamını yitirmiş, nice anamız daha gözyaşlarına boğulmuştur. Operasyon dolayısıyla silah hakkını veya tersinden silah hakkı ve buna karşın operasyon hakkını tartışmak ve olabildiğince ortak bir noktada buluşmaya çalışmak barış çabalarının daha etkili olması, başarı kazanması açısından son derece önemlidir.
Sayın Ahmet Altan, "Hem dağlarda silahlı dolaşıp hem nasıl operasyon dursun dersiniz? Yeryüzünün hiçbir yerinde evrensel hukuk buna göz yummaz" diyor. Ama bu doğru değil. Tam aksine evrensel hukuk, ‘zulme karşı direnme hakkı'nı tanır. 10 Aralık 1948'de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilen Insan Hakları Evrensel Beyannamesi önsözünde ‘Insanın istibdat ve baskıya karşı son çare olarak ayaklanma'sından söz eder. 1789 tarihli Fransız İnsan ve Vatandaşlık Hakları Beyannamesi'nin ve 1791 tarihli Fransız Anayasası'nın 33 ve 35. maddeleri ‘Zulme karşı isyan, diğer insan haklarının bir neticesidir.' ‘Hükümet halkın haklarını zedelerse, milletin veya milletin her parçasının mukavemeti, en mukaddes hak ve en kaçınılmaz vazifesidir' der. Konunun önemi bakımından önümüzdeki yazıda devam edeceğiz.
AİHM'den Ankara'ya 15 Şubat cezası
ANF
STRASBOURG (12.02.2008)-Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'ın Türkiye'ye teslim edilmesinden sonra gözaltına alınan eski HADEP üyesi 11 kişinin başvurusunda Türkiye'yi mahkum etti.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'ın uluslar arası bir komplo ile Türkiye'ye teslim edilişinden bir gün sonra 16 Şubat 1999'da Diyarbakır'da gözaltına alınan 11 HADEP üyesi; Haydar Kılıçoğlu, Hasan Türk, Mensur Işık, Faruk Yaygın, M. Mehdin Güler, Ali Özgen, M. Salih Yalçınkaya, Celal Ayus, Ramazan Tekin, M.Cemal Koçer ve Hüseyin Bora'nın başvurusu AİHM'de karar bağlandı.
Türkiye bu davada, eski HADEP üyelerinin "aşırı uzun süreyle ve yasadışı olarak" gözaltında tutulmalarından dolayı mahkum edildi ve tazminat cezasına çarptırıldı. Türkiye'nin Kılıçoğlu'na 3 bin 500, diğerlerinin her birine de 3 bin euro manevi tazminat ödemesi gerekecek.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'ın esaret altına alınmasından sonra 16 Şubat 1999 günü Diyarbakır'da polis operasyonlarında çok sayıda kişi "şüpheli" diye gözaltına alınmış ve birçoğu tutuklanmıştı. 20 ve 21 Şubat günü yapılan sorgulardan sonra gözaltı süresi 6 gün daha uzatılmıştı. Eski HADEP'liler 9 ve 10 gün boyunca gözaltında kaldıktan sonra 25 Şubat 1999'da serbest bırakılmışlardı.
AKP'nin İsrail Sevdası Kürtlere Patlıyor
A. CAN DEMİR -ANF
ANKARA (12.02.2008)- İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak, Savunma Bakanı Vecdi Gönül'ün davetlisi olarak temaslarda bulunmak üzere bugün Ankara'ya geliyor. Barak'ın gündeminde, Türkiye'ye İsrail yapımı casus uydu satışı bulunuyor. Görüşmelerde PKK'ye karşı istihbarat paylaşımının artırılması konusu da gündeme gelecek.
Ehud Barak, 2 günlük ziyareti boyunca İsrail'in ürettiği 300 milyon dolarlık casus uydu satışı için görüşmelerde bulunacak. Barak, bu kapsamda, Savunma Bakanı Vecdi Gönül ve Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt ile görüşecek. Ehud Barak, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile de bir araya gelecek. Barak'ın gündeminde, Türkiye'nin İsrail'den alacağı 10 insansız hava aracı 'Heron' da var.
İsrailli askerî kaynaklar, 'insansız casus uçak' olarak bilinen Heron'un bugünlerde Türkiye'ye teslimat aşamasında olduğunu bildirdi. Türkiye 10 adet Heron için, İsrail'e yaklaşık 183 milyon dolar ödeyecek.
Heron, 1.000 kilometre menzile, 10 kilometre irtifaya sahip ve yakıt ikmali yapmadan 52 saat süreyle uçabiliyor. Türkiye'nin Arrow balistik füze savunma sistemiyle de yakından ilgilendiğini öğrenilirken, bugün başlayacak görüşmelerde ele alınacak önemli bir konu da Alman ordusunun Türkiye'de denemelerini sürdürdüğü Skyshield füze savunma sistemi olacak.
İŞBİRLİĞİ PEKİŞİYOR
İsrail Başbakan Yardımcısı ve Savunma Bakanı Ehud Barak'ın üst düzeyde yapacağı görüşmelerin ana gündemi, "savunma ve silahlanma" alanında sürdürülen işbirliği olacak. Türkiye ile İsrail arasında Refah Partisi döneminde oluşturulan stratejik işbirliğinin takipçisi olan AKP, Barak ziyaretiyle bu işbirliğini biraz daha geliştirecek.
AKP hükümeti, Türkiye ile İsrail arasında Refah Partisi döneminde oluşturulan askeri-siyasi ve ekonomik stratejik işbirliğinin izinden gitti. Zaman zaman İsrail karşıtı söylemleriyle, Milli Görüşçü tabanının tepkisini azaltmak isteyen AKP hükümeti, toplumun diğer kesimlerinden yükselen tepkilere rağmen İsrail ile ilişkilerini hiçbir zaman askıya dahi almadı. Türkiye'den İsrail'e, İsrail'den Türkiye'ye ziyaretler birbirini takip ederken, geliştirilen siyasi ilişkilere, askeri ve ekonomik alanda geliştirilen işbirliği eşlik etti.
Türkiye ile İsrail arasındaki, ticari ilişkilerin tutarı, 2 milyar doları geçerken, Türkiye'de 2 bin 500 firma faaliyet gösteriyor. 2003 yılında 800 milyon dolarlık hacmi olan bir anlaşma imzalanırken, tank modernizasyonu ihalesi İsrail'e verildi. İsrail, Türkiye'ye Arrow füze savunma sistemi ve Ofek casus uçakları olmak üzere çok sayıda askeri malzeme sattı.
İsrail Başbakan Yardımcısı ve Savunma Bakanı Barak'ın bugün Ankara'ya yapacağı ziyaret, AKP-İsrail ilişkilerinin bir parçası olarak tarihte yerini alacak.
2007 YILINDA İKİ ÖNEMLİ ZİYARET
AKP hükümeti döneminde, İsrail ile Türkiye arasındaki görüşmeler adeta süreklileşti. Sadece 2007 yılında, İsrail'den Türkiye'ye başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı düzeyinde iki ziyaret gerçekleşti. İsrail Başbakanı Ehud Olmert, 15 Şubat 2007 tarihinde Ankara'ya geldi. Bu ziyaret, Ortadoğu'da gerilimi artıran İsrail'in Harem ül Şerif'teki kazılarının ardından gerçekleşti. Olmert, Türkiye ziyareti öncesinde Başbakan Erdoğan'ın liderliğini öven açıklamalar yaptı, Harem ül Şerif'teki kazı çalışmalarına ara verdi.
MECLİS'TE KONUŞTU
AKP, İsrail ile ilişkilerinde bir ilke de imza attı ve 2007 yılının Kasım ayında Ankara'ya gelen İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres'i Meclis Genel kurulunda konuşturdu. ABD'nin Annapolis Planı çerçevesinde Ankara'da yapılan görüşmelere, Filistin devlet başkanı Mahmut Abbas da katıldı. Ziyaretin ekonomik boyutunda ise, Batı Şeria'da organize sanayi bölgesinin kurulması planı vardı. Bu konuda imzalar atıldı. İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Perez'in ziyareti öncesinde, İsrail basını iki ülkenin Türkiye'ye Arrow füze savunma sistemi ve Ofek casus uydusunun satılmasına ilişkin üst düzey görüşmeler yaptıklarını yazdı.
AKP'LİLER İADE-İ ZİYARETTE BULUNDU
AKP hükümeti, İsrail'in Türkiye ziyaretlerini karşılıksız bırakmadı. Sadece, 2005 yılında dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ve Başbakan Erdoğan İsrail'i ziyaret etti. 3-5 Ocak günlerinde İsrail ve ardından Filistin'i ziyaret eden Gül, aynı sıfatla 19 Ağustos 2006 tarihinde de İsrail'e gitti.
2005 yılının Mayıs ayındaysa Başbakan Erdoğan İsrail'e bir ziyaret gerçekleştirdi. 2004 yılında Filistin halkına yönelik saldırıları üzerine İsrail için ilk kez "terörist devlet" tanımını kullanan Başbakan Erdoğan, bir bakıma özür diledi. İki lider, Kudüs-Ankara arasında ‘kırmızı telefon hattı' çekileceğini açıkladı. Bu ziyaret sonucunda, 700 milyon dolarlık tank modernizasyonu ihalesi İsrail'e verilirken, savaş uçaklarının modernizasyonu ile ilgili yeni anlaşmalar imzalandı. Yine bu ziyaret sırasında Akdeniz'in altından İsrail'e petrol, su ve elektrik hattı geçişi sağlayacak proje konusunda anlaşmaya varıldı. Bu ziyaret sırasında Türkiye ile İsrail arasında 17 ortak askeri proje için de çalışma başlatıldı.
AKP, İKİNCİ YILINDA ANLAŞMA YAPTI
22 Kasım 2002 seçimlerinde hükümet olan AKP, iktidarının ikinci yılında, Türkiye- İsrail Karma Ekonomik Komisyon 2. Dönem Mutabakat Zaptı'nı imzaladı. Bu zaptın birincisi ise Şubat 2000'de imzalanmıştı. Resmi verilere göre, 2004 yılında, Türkiye ile İsrail arasındaki ticaret hacmi, 2 milyon dolar. Bunun 1 milyon 283 bin dolarını ihracat, 712 bin dolarını ise, ithalat oluşturuyor. İsrail ile Türkiye arasındaki ticaret hacmi, 2002 yılında ise 1 milyar 325 bin dolar civarındaydı. AKP'nin hükümet olmasıyla birlikte ticaret hacminde hızlı bir artış yaşandı.
2003 YILINDA 800 MİLYON DOLARLIK ANLAŞMA
AKP'nin İsrail ile geliştirdiği iyi ilişkiler sonunda, Nisan 2003 yılında, 800 milyon dolarlık bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşmanın dışında aynı dönemde, İsrail'in Türkiye'ye akıllı Anam füzeleri, gece uçuş sistemleri olan Litening sistemini, elektronik savaş dürbünlerini, casusluk ve saldırı pilotsuz uçaklarını satması için anlaşmalar yapıldı. İsrail'de yayınlanan Haaretz ve Urşalim Post gazeteleri 19 Nisan 2003 tarihli haberlerinde İsrail Hava Sanayi şirketinin Türk ordusunun 200 milyon dolarlık pilotsuz saldırı uçakları ihalesini kazandığını yazdı. Bu anlaşma uyarınca İsrail 30 ila 40 casusluk uçağı, 12 adet yer istasyonlarını kapsayan komuta kontrol ağı Türk ordusuna satılıp devredilecek.
GALATAPORT İHALESİ DE İSRAİL'E VERİLDİ
AKP hükümeti, İsrail ile geliştirdiği ekonomik ilişkilerin boyutunu özelleştirmeleri, İsrail sermayeli şirketlere vererek devam ettirdi. Galataport ihalesi bunların başında geldi. Galataport, İsrail sermayesinin önemli ismi Sami Ofer Grubuna verildi. Ancak, ihale, kamu yararı bulunmadığı için mahkeme tarafından iptal edildi.
İsrail ile ilişkileri stratejik düzeye taşıyan anlaşmanın altına Refah Partisi attı. 1996 yılının Kasım ayında imzalanan "askeri-siyasi-stratejik anlaşma", Bakanlar Kurulu'nun gündemine geldiği zaman, Başbakan Erbakan bütün bakanları tek tek arayarak kararnameye derhal imza atmalarını istedi. Necmettin Erbakan'ın İsrail'e tanıdığı ayrıcalıklar bununla da sınırlı kalmadı. Aynı yıl İsrail ile serbest ticaret anlaşması imzaladı.
ANF NEWS AGENCY
Baykal: AK Parti Rejimi Değiştirme Çabası İçerisinde
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, türbanın yükseköğretim kurumlarında serbestisini öngören yasanın Meclis'te kabul edilmesine tepki göstererek, 'Bu sorun hepimiz çok iyi biliyoruz ki bir kaç bin genç kızımızın üniversitede türbanlı olarak okuma hakkını elde etme mücadelesinin ötesindedir' dedi.
CHP Grup Toplantısı'nda konuşan CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, AK Parti'nin rejimi değiştirme çabası içerisinde olduğunu dile getirerek, Türkiye Cumhuriyeti'nin çok önemli bir tarihi kırılma yaşadığını, türban düzenlemesinin on yıllardır süren bir çabanın ürünü olduğunu ifade etti. Baykal, meselenin sadece bir grup genç kızın üniversitede başlarına türban takarak okuma hakkını kazanmalarının ötesinde bir anlam taşıdığını dile getirerek, şunları belirtti: 'Söz konusu olay, hepimiz çok iyi biliyoruz ki bir kaç bin genç kızımızın üniversitede başı kapalı, türbanlı olarak okuma hakkını elde etme mücadelesinin ötesindedir. Olay, bugün bazı çocuklarımızın istedikleri bir olanağı elde etmelerinden ibaret değildir. Olay, Türkiye devletinin kimliği, niteliği, geleceğiyle, dünyadaki yeriyle ilgili bir büyük açılımın, değişimin gerçekleşiyor olmasıdır.'
İnsanların mezhep ayrımından, inanç farklılıklarından dolayı, hangi temel haklarından yoksun bırakıldığının bilindiğine işaret eden Baykal, 'Buna karşı sessiz, ilgisiz kalıp, istemediği halde milyonlarca insana zorunlu din dersi verip, sonra birkaç bin öğrencinin başı kapalı okuma hakkı için kıyameti koparmanın, bunu gerçekleştirenlerin kafasında o insanlarla doğrudan ilişkilendirilemeyecek bir anlamı ve öneminin bulunduğu gerçeği tartışma götürmezdir' diye konuştu.
(E.D)
Yüzsüz Erdoğan
Erdoğan milliyetçi. Türkiye Başbakanı Recep T. Erdoğan'ın Kölnarena'da Türklere yönelik konuşması hem Alman siyasetçilerinden hem de medyada tepki gördü. Bavyera eyaletinin sağcı Başbakanı Günther Beckstein, Erdoğan için ‘milliyetçi' dedi. Alman basını ise Erdoğan'ı için ‘sağı solu belli olmayan, sadece kendisine faydası olan başbakan' yorumu yaptı. Alman siyasetçiler Türk Başbakanı Erdoğan'ı yerden yere vurdu. Önceki akşam ARD televizyonunda yayınlanan "Anne Will" isimli tartışma programına katılan Federal İçişleri Bakanı Wolfgang Schaeuble, Almanya'da yaşayan çocukların adil bir şansa sahip olabilmesi için okullarda Almanca konuşmaları gerektiğini söyledi. Almanca bilmeyen çocuk ve gençlerin Alman eğitim sisteminde ve iş piyasasında ortada kalacağı uyarısını yapan Schaeuble, ek olarak Türk öğretmenlerin vereceği Türkçe derslere olumlu baktığını söyledi. "Türkçe Almanca'nın yerine geçemez. En ideal olan, çocukların iki dilli büyümesidir" diye konuşan bakan ayrıca Ludwigshafen yangınında sağlam ipucular olmadan olayı yabancı düşmanlığına bağlamış olmaları nedeniyle Türk basını halkları bir birine düşürmekle suçladı.
Sağcı Beckstein'ı kızdırdı
N24 televizyonuna konuşan Bavyera Eyalet Başbakanı Günther Beckstein ise Erdoğan'ın önceki gün Köln kentinde yaptığı konuşma nedeniyle Türk başbakanını sert dille eleştirdi. "Asimilasyon insanlık suçudur. Kimse bunu yurtdışında yaşayan Türklerden isteyemez" diye konuşan Erdoğan'a yanıt veren Beckstein, bu sözleri "milliyetçi ve talihsiz" olarak nitelendirdi. Beckstein devamında "Demek ki, gettolaşma eğilimleri Türk hükümeti tarafından da destekleniyor. Türk hükümeti ile bir daha çok açık ve ciddi bir şekilde konuşmamız gerekiyor. Bu böyle devam edemez" dedi. CSU'lu Beckstein ayrıca Türkçe dilinde eğitim veren okul ve üniversite talebine ilişkin "bu şekilde yine Türk ortamında, Türk gettosunda kalınır. Bunun yerine şu denilmeli: Almanya'da iyi birer yurttaş olun, Almanca'yı öğrenin, evde Almanca konuşun. Çünkü eğitimde diğer çocuklarla eşit koşulların şartı budur" diye konuştu. Birlik 90/Yeşiller'in meclisteki grubun parlamenter müdürü Volker Beck ise Erdoğan'ın önerilerini somutlaştırmasını istedi. Beck, iki dilli bir eğitim konseptinin olumlu olacağını söylerken, Türk kurumlarının Almanya'ya ihraç edilmesine karşı çıktı. Volker Beck ayrıca Türkiye'de içpolitik bir krizin yaşandığını belirtip, Türkiye'de kriz dönemlerinde ulusal kimlik bilincini güçlendirmek için böylesi taleplerin sık sık dile getirildiğini ifade etti.
‘Sağı solu belli değil'
Aynı yorum, Erdoğan'ın Kölnarena'daki konuşmasına geniş yer ayıran Alman basınında da yer buldu. Flensburger Tageblatt "Türk Başbakanı neye ulaşmak istiyor? Erdoğan, onu dinleyen duygusal insanlara verdiği öğütlerle iyi bir hizmet sunduğunu ya da bir bakış açısı getirdiğini kanıtlamıyor. Dışarıdan bakıldığında sağı solu belli olmayan bir izlenim yaratıyor. Ama sadece kendine faydası var ve yasla seçim kampanyasını birbirine karıştırıyor. Erdoğan, ülkesinde yaşanan sorunlardan dikkati başka bir yöne çevirmek için Almanya'da açıkça güçlü adamı oynuyor." yorumunu yaptı.
Pforzheimer Zeitung gazetesi de Erdoğan'ın Almanya'da huzursuzluk yaydığını yazdı: "Erdoğan sadece yeni siyasi tartışmaları beslemekle kalmayıp, etkili bir huzursuzluk duygusunu yaydı ve gerçek yüzü ile ilgili şüpheler bıraktı. Çünkü dün vatandaşlarına Avrupalı Erdoğan değil de, Türk milliyetçi Erdoğan idi. (...) Erdoğan böylece hem vatandaşlarına, hem de tek hırslı çabası olan Türkiye'nin AB üyeliğine hiç de katkıda bulunmadı. Çünkü Avrupa'nın temel düşüncesi var olan sınırları çimentolamaktan ziyade sınırları ortadan kaldırmaktır."
‘Samimiyetsiz Erdoğan'
Neue Osnabrücker Zeitung gazetesinde yer alan değerlendirme ise şöyle: "Erdoğan Köln'de yabancı topraklarda ev sahibiydi. Ve kendi evinde olduğu gibi şu şiara göre davrandı: Türklerin yaşadığı her yer bir parça Türkiye'dir. Uzun bir süreden beri Almanya'da yaşayan ve muhtemelen dönmeyecek olan vatandaşlarına fazlasıyla uyum sağlamama tavsiyesini vererek, bu parçayı çimentolamak ve belki de büyütmek istiyor. Bu, kötü bir tavsiye. Çünkü bunun gerçekleştirilmesi kendi kabuğuna çekilme eğilimlerini güçlendirdiği gibi, göçmenleri Alman toplumuna dahil etme çabalarına terstir."
Kieler Nachrichten gazetesi de Erdoğan'ın uyum konusunda samimi olmadığını yazdı: "Erdoğan'ın Köln'de mükemmel bir şekilde sahnelenen çıkışı, Almanya'daki vatandaşlarının fazlasıyla entegre olmasından yana olmadığı yöndeki kuşkuları ortadan kaldırmadı. Paralel toplumların varlığının tehlikelerine karşı net belirlemeler yapılmadı."
‘Popstar Erdoğan'
"Şov" olarak nitelendirilen Kölnarena organizasyonu Tagesspiegel gazetesinde şu şekilde yer buldu: "Müzik Yıldızlar Savaşı'nı anımsatıyor. Işıldaklar parıldıyor, ekranda Türk başbakanı Tayyip Erdoğan'ın yüzlerce resmi geçiyor. Sahnedeki sunucu, starın planlandığından daha fazla zamana ihtiyaç duyması nedeniyle sürekli yeniden başlayan müzikle birlikte insanları hep yeniden alkışa kaldırmak zorunda kalıyor." Hamburger Abendblatt gazetesi ise "Biraz daha mütevazı olunsa..." başlıklı haberde Erdoğan'ın Kölnarena'daki programı için "sanki Almanya'da siyasi bir makam için aday imiş" gibi afişlerini astırdığını belirtti. Gazete, Türk başbakanının Almanya'da kendini beğenmiş sahnelerin" enerji kaybından başka bir şey olmadığını da yazdı.
‘Çenesi düşük'
Westdeutsche Zeitung gazetesi de Erdoğan'ın Köln'de yaptığı konuşmayı şu şekilde eleştirdi: "Önyargılı bir Türk basını, çenesi düşük bir Erdoğan ve hakarete uğramış bir cumhuriyet. Hayır, Almanya'da dürüstçe barışçıl bir birliktelik için çaba gösteren insanlar için maalesef iyi bir gün değildi. Ludwigshafen'da ortaya çıkan duygu dolu manzara, gürültüyü bir yana bırakmayı gerektiriyor. Bir anne oğlu için ağlıyor, bir adam eşi için, bir ağabey kızkardeşi için. Dokuz kişi alevler içinde can verdi, yakınlarının acısı sınırsız olmalı. Erdoğan, cenaze töreni nedeniyle sesini biraz kısabilirdi. Güçlü sözleriyle yeniden sahne almak için bugünleri kullandı. Ne yangın kurbanları ne de Almanya'daki milyonlarca göçmen bunu hak ediyor."
HABER MERKEZİ
Heyva Sor'dan Erdoğan'a tepki
Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Nato Güvenlik Konferansı'nda hedef gösterdiği Heyva Sor, "Erdoğan Kürtlere saldırıda sınır tanımıyor" şeklinde tepki gösterdi. Almanya'nın Münih kentinde düzenlenen 44. Nato Güvenlik Konferansı'nda Avrupa ülkelerine ve özellikle Almanya'ya seslenen Türkiye Başbakanı Erdoğan Kürt dernek ve kurumlarını şöyle hedef göstermişti: "PKK Avrupa'da para kazanmak için uyuşturucu ve insan kaçakçılığı yapmaktadır. Örneğin bizde olduğu gibi bunların da burada bir Kızıl Ay denilen bir örgütleri vardır. Bu örgüt sadece bir ülkede 5 milyon Euro toplamıştır. Tüm bu paralar terör örgütü PKK'ye gidiyor. Burada yakalanan terör elemanları yeniden serbest bırakılıyor. Resmen İnterpol tarafından aranan teröristler bile yakalanıp bize teslim edilmiyor. Biz bunların derhal Türkiye'ye teslim edilmelerini ve Avrupa'da tüm terör örgütlerinin yasaklanmasını istiyoruz."
‘Erdoğan şuursuz'
Konuya ilişkin gazetemize yazılı bir açıklama yapan Heyva Sor a Kurdistanê yönetim kurulu, "T.C. Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan Kürtlere saldırıda sınır tanımıyor" dedi. Açıklamaya şöyle devam edildi: "Erdoğan Almanya'da katıldığı ve açılış konuşmasını yaptığı ‘Diyalog yöntemiyle barışı geliştirme' adlı toplantıda yine hedefinde Kürtler ve Kürt kurumları vardı. İlginçtir bu seferki hedefine aldığı kurum kendisi tarafından mağdur edilip ülkesini terk etmek zorunda bırakılan Kürtlerin kurduğu Heyva Sor a Kurdistanê'ydi." Erdoğan'ın bu saldırıyı yaparken de Türkiye'de iktidar olduğundan bu yana oynadığı mağduriyet oyununa başvurduğunun belirtildiği açıklamada, "Erdoğan'ın deyimiyle Heyva Sor a Kurdistane yılda ‘5 milyon Euro' para toplayıp PKK'ye aktarıyormuş. Erdoğan yıllık ciromuzun 5 milyon Euro olduğunu nerden biliyordu? Koca bir devletin başbakanı bu kadar mı palavracı ve aymaz olur? Sanki bizim mali müşavirimizmiş gibi kesin konuşuyordu" şeklinde tepki gösterildi.
Heyva sor a Kurdistane kurumunun Erdoğan hükümeti ve devleti tarafından işkenceden geçirilen, köyleri yakılan, sürgün edilen, açlığa sevk edilen insanlara yardım ettiğinin kaydedildiği açıklama şöyle noktalandı: "Erdoğan'ı, Almanya'da yaptığı ve bizi hedef gösteren bu uğursuz ve ahlaksız ifadelerinden dolayı şiddetle kınıyor ve herkesi protesto etmeye çağırıyoruz."
özgür politika
Aun: Canbolat, Bir Füze Çalmaktan Bile Acizdir
YDH
İlerici Sosyalist Parti Lideri Velid Canbolat'ın savaş tehdidine tepki gösteren Lübnan Ulusal özgürlük Hareketi Lideri Mişel Aun, muhaliflerin de tüm seçenekleri göz önünde bulundurduğunu söyledi.
El Menar televizyonuna açıklamada bulunan Lübnan Ulusal Özgürlük Hareketi Lideri Mişel Aun, "Biz Canbolat'ın askeri kapasitesini çok iyi biliyoruz, o bir füze çalmaktan bile acizdir" dedi.
Partisince düzenlenen son toplantıda yaptığı konuşmada iç savaşa hazır olduklarını söyleyerek "kuruyu yaşı yakıp kavurmak zorunda kalacağız" diyen Velid Canbolat'ı sert demeçler vererek reklam yapmakla suçlayan Mişel Aun, "14 Martçılar savaş peşinde mi? Yaşamayı seven biri kuruyu ve yaşı yakıp kavurmaktan söz edebilir mi?" diye konuştu.
"İsrail'de yayınlanan Haaretz gazetesi dün gece İsrailli bir subayın Hizbullah füzelerini Litani Nehrinin güneyine naklettiğini söylediğini ve Velid Canbolat'ın da bununla eş zamanlı olarak Hizbullah'ın füzelerini çalacağını söylediğini yazdı" diyen Mişel Aun, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Bu meselenin Lübnan ve İsrail'de eş zamanlı olarak söz konusu edilmesi, Lübnan'a yönelik yeni bir savaş planı mı? Canbolat Lübnan'a yönelik savaşta etkin bir rol almak mı istiyor?"
Başörtüsü Üzerinden Yürüyen İktidar Mücadelesi
BİA
Fikret BAŞKAYA
Rejimin niteliği konusunda kafa karışıklığı o kadar derin ki, teferruat asıl sorunun üstünü örtüyor. Yıllardır türban tartışması sürüp gidiyor. Birileri onu bir özgürlük sembolü sayarken, müesses nizamın bekçileri de kendilerini laikliğin teminatı olarak takdim ediyor. Oysa ne türbanın kadın özgürlüğüyle bir ilgisi var, ne de müesses nizamın bekçilerinin -memleketin sahiplerinin densin- laiklikle ilgili kaygıları var.
Eğer, siyasal İslamcılarla, kendilerini memleketin sahibi olarak gören reel Atatürkçüler arasındaki iktidar mücadelesinde taraf olmak istenmiyorsa, asıl işlevi kitleleri oyalamaktan ibaret olan bu saçma tartışmanın tarafı olmak istenmiyorsa, velhasıl oyuna gelmek istenmiyorsa, birincisi rejimin niteliğiyle ilgili, ikincisi de siyasal İslamla (Politik İslam) ilgili kafa karışıklığından kurtulmak gerekiyor.
Türkiye'de rejim laik değil
Eğer her kavramın bir içeriği olması gerekiyorsa, Türkiye'deki rejim laik değil. Sadece laik olduğu varsayılıyor veya öyle olduğuna "inananlar" var. Bir rejim birileri adını öyle koydu diye laik olmaz. Laikliğin olmazsa olmazı, dinin siyasetten ayrılması, siyasetin din alanına, dinin de siyaset alanına müdahale etmemesidir.
Başka türlü ifade edersek, siyaset hiçbir dini işlev üstlenmeyecek, din de hiçbir politik işlev görmeyecek...
Din devletin tam da göbeğine oturtulmuşken, insanların rejimin laik olduğuna inanıyor olmaları tuhaf değil mi? Böyle söylediğinizde Türkiye'nin özel şartları gerekçesi ileri sürülüyor. Elbette Uganda'nın da, Fransa'nın da, Bolivya'nın da özel şartları vardır ama buradaki sorun özel şartlarla ilgili değil. Eğer istenirse özel şartlar ayrıca tartışılır. Bir insanın zatürreye yakalandığını söylemek, o kişinin sağlığıyla ilgili bir durumun ifade edilmesidir ve o illete neden ve nasıl yakalandığından bağımsızdır.
İktidar aracı olarak din
1923'te Cumhuriyeti ilan eden İttihatçı kadro, toplumun temeline dokunmadı, dokunamadı, dokunması mümkün değildi. Toplumsal yapıda bir dönüşüm söz konusu olmayınca, yepyeni bir sayfa açtığını, harikalar yarattığını söyleyen yönetici elitin, halk kitlelerinin bilincine nüfuz edip, yanılsama yaratacak bir egemen ideoloji üretmesi de mümkün olmayacaktı...
Rejim kendini yeni olarak sunmakla birlikte, gerçekten yeni bir şeyler yapacak, toplumun temelini sarsacak, bir toplumsal dönüşüm yaratacak "güce ve potansiyele" sahip değildi. Dolayısıyla kendi içi boş aşırı modernist söylemine dayanarak yönetemeyecekti. Öyle olunca da zayıf, kırılgan, inandırıcılığı tartışmalı bir resmi ideoloji üretmeye zorlanacaktı.
Fakat uyduruk resmi ideolojinin kitlelerin bilincine nüfuz edip yanılsama yaratma gücü çok zayıf olduğu için, iktidar olabilmeleri, iktidarda kalabilmeleri, geleneksel ideoloji olan dinin yardım ve desteğiyle mümkündü.
Bu amaçla din bir iktidar aracı olarak kullanıldı, ihtiyaca göre de manipüle edildi. İslamcılar politik etkinlik sağlamak istediklerinde rejim tarafından bastırıldılar. Ama rejimle "uyumlu" olma yolunu seçtiklerinde de -veya o yolu seçenler- ödüllendirildi
Dinci gericiliğe ihtiyaç
Rejimin kendini zayıf hissettiği 1920'li, 1930'lu yıllarda din bir tehlike olarak sunuldu ve bastırıldı, 1960'lı ve 70'li yıllarda sol hareketin önünü kesmek üzere manipüle edildi. 1980 sonrasında din yeni dönemin ihtiyaçları doğrultusunda -Türk İslam sentezi- yeni bir işleve koşuldu ve yükselen Kürt hareketine karşı kullanıldı, Bu konuda Hizbullah örgütüne yaklaşımı hatırlamak yeter.
Bu yüzden Kemalist rejimin dine yaklaşımı her zaman ikircikli ve çelişkiliydi ve rejim oldum olası dozunu kendi ayarladığı bir "dinci gericiliğe" ihtiyaç duydu. Hem din işe karıştırıldı hem de dinin etkinliği artınca irtica hortladı söylemi dillendirildi.
Dini işe karıştıranlarla "irticadan" şikâyet edenler aynı odaklardı... Oysa siz dine karışırsanız din de size karışırdı...
Diyanet İşleri Başkanlığı'nın Kuruluşu ve Görevleri Hakkında Kanun'un birinci maddesinde: "İslam Dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı Kurulmuştur" deniyor...
Diyanet İşleri Başkanlığı -din işleri bakanlığı demek daha doğru- devlette merkezi bir konuma sahipken, devlet sayıları yüz bine yaklaşan imamların ve diyanet memurlarının maaşını öderken, dış temsilciliklere din görevlileri atanırken, dini eğitimi veren okullar -kuran kursları, imam hatip okulları, ilahiyat fakülteleri- bizzat devlet tarafından açılmışken, Milli Eğitim Bakanlığı'nda din eğitimi genel müdürlüğü diye bir birim varken, din eğitimi zorunluyken, radyo ve televizyonlardan sadece "özel günlerde" değil, aralıksız dini programlar yayınlanırken, kız çocukları için ayrı imam hatip okulları açılmışken, devlet bizzat hac seferleri düzenlerken...
Neden birileri çıkıp yüksek sesle bu ne biçim iştir, bu ne biçim laikliktir demiyor? Aslında söz konusu olan laiklik değil, dinin devletleştirilmesidir ki, Osmanlı İmparatorluğu'nda ve Bizans'ta da durum özü itibariyle az çok öyleydi...
Öyleydi ama Bizans laikti, Osmanlı laikti diyen yok... Denirse de bir kıymet-i harbiyesi olmaz...
Böylesine bağnaz bir resmi ideolojiyle şerbetlenmiş diplomalıların -aydın denilen taifenin- zihinsel yeteneklerinin dumura uğraması kaçınılmazdır ve resmi ideolojiyi içselleştirdikleri ölçüde toplumun gerçekliğine yabancılaşmaları da kaçınılmazdır...
Öyleyse "tartışmanın" kaynağında ne vardı?
1923-1946/50 Ebedi Şef ve Milli Şef diktatörlüğü döneminde rejimin dine yaklaşımı bastırma/ödüllendirme şeklindeydi. Dini kesimden rejime muhalefet edenler şiddetle ezilirken, rejimle iyi geçinme tercihi yapanlar ödüllendirildi.
Mustafa Kemal tarafından mebusluğa (milletvekilliği) tayın edilen şeyhlerin sayısı az değildi. Halk kitlelerinin iradesinin sürece dahil edilmediği tek parti diktatörlüğü döneminde İslamcı muhalefet bir varlık gösteremedi.
Fakat bir muhalefet odağı olarak din cumhuriyet öncesinde de vardı. Osmanlı yenilikçi hareketiyle (Nizam-ı Cedid) başlayan dönemde imparatorluğun yarı-sömürgeleşmesinin derinleşmesiyle, kitlelerin yaşam koşullarının daha da kötüleşmesi, halk kitlelerinde bir memnuniyetsizlik ortaya çıkarmıştı ve Osmanlı merkezi bürokrasisi içindeki bir kesim de duruma göre bu memnuniyetsizliği kullanarak muğlak bir iktidar mücadelesi yürütüyordu.
Yenilikçi Osmanlı eliti halktaki bu tepkiyi irtica olarak görüp bastırırken, kendini de ilericiliğin timsali olarak görüyordu. Oysa ne halk tepkisi "irtica" olarak nitelenebilirdi, ne de "yenilikçi"- komprador Osmanlı elitinin ilericilikle bir ilgisi vardı. Sorun tamı tamına bir iktidar mücadelesiydi... Aynı şimdilerde olduğu gibi...
1946/50'de çok partili sisteme geçilince -aslında söz konusu olan bilinen anlamda birçok parti sistemi değil, birden çok devlet partisine izin verilmesiydi ve kurulan partiler muvazaa partileriydi- durum değişti.
Siyasi partiler oy almak için dine ve dincilere tavizler vermek zorunda kaldılar. Bu amaçla da tarikat liderleriyle pazarlığa giriştiler. Oy almanın yolu tarikat reislerinden geçiyordu.
Komünizmi kuşatma stratejisi
Fakat sorunun bir de dış boyutu vardı: Türkiye'nin 1947'den itibaren tam bir ABD uydusu haline geldiği dönemde, ABD'nin Komünizmi kuşatma stratejisinin bir aracı olarak dinin kullanılması söz konusuydu.
ABD Yeşil Kuşak Doktrini dahilinde dinci akımları destekliyordu. Bu iki unsurun diyalektiği sonucu dinin sol harekete karşı kullanılması, siyasal İslamcıların önünün açılmasıyla sonuçlandı ve Necmettin Erbakan'ın Milli Nizam Partisi böylesi bir ihtiyaçtan doğdu. Burada kritik sorun bütün bunların gerisinde Atatürkçülerin olduğudur, zira her zaman iktidardaydılar...
Hem siyasal İslam'ın önünü açtılar hem de onu bir tehlike olarak sunarak kitleleri aldatma yolunu seçtiler. Dozunu kendilerinin ayarladıkları siyasal İslam'ı bir de rejim için bir tehlike olarak sunarak bir taşla iki kuş vurmayı umuyorlardı.
Fakat burada bir hatırlatma yapmak uygun olur: İşin içine insan iradesi girdiğinde, başlangıçta güdümlü sosyal hareketlerin, kitle hareketlerinin her zaman güdümlü olmaktan çıkma "riski" vardır. Dolayısıyla laiklik elden gidiyor söyleminin hiçbir kıymet-i harbiyesi yok. Bu oyundan haberdar olmayan, oyuna gelen diplomalıların bir kesimi, söz konusu olanın egemenlerin egemenliğini sürdürmesiyle, rant kavgasıyla ilgili olduğundan habersiz.
Velhasıl Siyasal İslamcıların dinle, "laik cephenin" de laiklikle bir ilgisi sanıldığı gibi değil. Türkiye'deki rejimin niteliği söz konusuyken, servete ve zenginliğe giden yol hâlâ siyasetten, dolayısıyla devletten geçtiği için, mücadelenin politik arenaya taşınması kaçınılmaz. Bu amaçla taraflardan biri dini -İslam'ı-, diğeri de nerdeyse bir din mertebesine yükselttikleri laikliği kullanarak iktidar olmak, ranta el koymak, hazineyi ve bütçeyi yağmalamak, ayrıcalıklı konumunu korumak istiyor. Bu bulanık ortamda sıradan insanlara da aldatılmak/oyalanmak düşüyor...
Siyasal İslam'ı nasıl bilirsiniz?
Bir ideolojinin pratik politikaya dönüşmesinin koşulları vardır. Şimdilerde tam bir sosyal/ekolojik/kültürel yıkım tablosu ortaya çıkaran neoliberal ideoloji, 1945 sonrasında "üretildi" ama pratik politikaya tercüme edilmesi 1980'lerin başında mümkün oldu.
Kapitalizmin "yapısal krizi" (1974-1975) ve sol muhalefetin zaafı neoliberal tezlerin uygulanması için "elverişli" bir "ortam" oluşturdu. Siyasal İslam için de benzer bir durum söz konusudur denebilir ama bir farkla: Modern Siyasal İslam İngiliz Sömürgeciliğinin hizmetindeki oryantalistlerin (şarkiyatçıların) bir fabrikasyonuydu. İngiliz oryantalistleri İslam'da Hıristiyanlıkta olduğu gibi dinin kiliseden ayrılmasının mümkün olmadığını vaaz etmişlerdi.
Siyasal İslam'ın kurucu babalarından biri olan Güney Hindistanlı Şeyh El Mawdudi (1903-1979) tarafından geliştirilen tezler, Oryantalistlerin tezleriydi ve Hindistan'ın bölünmesinin gerekçesi yapıldı. El Mawdudi bir Müslüman'ın İslami olmayan bir devlette yaşayamayacağını, ancak Müslümanlar tarafından yönetilen bir İslam devletinde yaşayabileceğini ileri sürüyordu.
Ona göre İslam devletinde laikliğe yer yoktur veya İslam devletinin laiklikle bağdaşması mümkün değildir. Aslında bu tezin hiçbir mantiki iç tutarlılığı ve inandırıcılığı yok. Aksi halde Hıristiyanlar için de aynı şey söz konusu olurdu. Bir zamanlar Hıristiyanlar da benzer şeyler ileri sürüyorlardı belki de bundan 700 yıl önce Bir Hıristiyan için Hıristiyan olmayan -laik- bir devlette yaşamayı düşünmek bile mümkün değildi.
Politik İslam'ın başka yerlerdeki teorisyenleri Mısırlı Seyyid Kutb, vb. de benzer tezler ileri sürüyorlar. Şeyh El Mawdudi, Hindistan'ın bölünmesinden sonra Lahor'a yerleşti, 1941'de Cemaat-i İslami adlı örgütü kurdu ve iktidar mücadelesine girişti.
Fakat politik İslam'ın bir aktör olarak sahneye çıkması 1970'lerin sonlarına rastlıyor. Bunun başlıca iki nedeninden söz edebiliriz: birincisi modernleşmeci/ kalkınmacı paradigmanın iflası ve bölgedeki rejimlerin kompradorlaşması; ikincisi de ABD'nin Sovyetleri kuşatma ve çökertme stratejisinde İslamcı örgütleri araçlaştırması ve onlara verdiği kapsamlı destek. Bu vesileyle Suudilerin rolünü de hatırlamak gerekir.
Siyasal İslam, politik bir hareket olarak dini -İslam'ı- referans alsa da, onu sadece kendini meşrulaştırmak üzere kullanıyor. Dinin kaynaklarına gönderme yapmıyor sadece ritüellerini kullanıyor. Dini tartışmayı kuvvetle reddediyor, hiçbir yeni yorum ve açılım önermiyor.
Herhangi bir sorun hakkında ne düşünüyorsunuz, diye sorduğunuzda cevabı "Kur'anda var" oluyor. Temel slogan: "Çözüm İslamda'dır" şeklinde. Onlara göre Şeriat tüm sorunların cevabını içeriyor... O halde yeni cevaplar, yeni çözümler aramak beyhudedir. Böyle bir ilkel anlayış aynı zamanda politikanın da inkarıdır, zira politikanın bir tanımı da alternatiflerin varlığıdır.
Eğer mevcut olanı değiştirmek mümkün değilse, o zaman politikaya da gerek yoktur... Bu yüzden siyasal İslam hiçbir sosyal projesi olmayan bir teokrasidir ki, pratikte yaşananlar da öyle olduğunu gösteriyor. Başka türlü söylersek, siyasal İslam İslami elbise giydirilmiş kapitalizmdir...
İslami elbise giydirilmiş kapitalizm
Uzağa gitmeye gerek yok, Türkiye'de bakmak yeter. Siyasal İslamcı AKP beş-altı yıldır IMF proğramını tam bir bağnazlıkla uygulamıyor mu? Öyleyse İslam bunun neresinde? Siyasal İslamın kapitalizmle, emperyalizmle hiçbir sorunu yok. Komprador kapitalizme bir itirazları olmak bir yana onun, dolayısıyla emperyalizmin hizmetinde...
Aslında milliyetçiler nasıl iktidar mücadelesinde milliyetçilik söylemini bir meşrulaştırma ve yanılsama aracı olarak kullanıyorlarsa, siyasal İslamcılar da dini aynı amaçla kullanıyorlar. Her ikisi de ABD'ci, neoliberalizmle bir sorunları yok, her ikisi de IMF'ci ve özelleştirmeci...
Siyasal İslam'ın iki versiyonu var: Biri Türkiye'deki gibi ılımlı. Bir de iktidarı şiddet kullanarak ele geçirme perspektifine sahip olanlar var, ama iktidar olduklarında yapacakları şey aynı: Kompradorlaşma yolunda "ilerlemek"... Siyasal İslam özgürleşmeyi (emansipasyonu) değil, itaati öneren bir cemaatçiliktir...
Tarihte geriye dönüş yoktur. Öyle bir şey düşünmek bir hezeyandan ibarettir, fakat arzulanır bir şey de değildir ve olmamalıdır. Malum olduğu üzere 40 yaşındakine 8 yaşındaki çocuğun ceketini giydiremezsiniz.
Kaldı ki, adına konuşulan kitleler de asla öyle bir şey talep etmiyor. Onlar yüz yüze oldukları devasa sorunların çözülmesini istiyor ve çözümü 14, 15 yüzyıl geride aramak saçmadır.
Üniversitede türban tartışması
Üniversitede türban tartışmasına gelince, eğer gerçekten üniversite olsaydı, asla giyim/kuşam, türban diye bir tartışma olmazdı. Olmazdı çünkü üniversite bu "dünya"da kıyafetin sorun edileceği bir yer değildir. Önce kışlayı üniversiteye dönüştürmek gerekiyor.
Bu tür tartışmalar ancak bilimle ilgilisi olmayan kurumlara özgüdür, dolayısıyla gerçek üniversiteye yakışmaz. Eğer üniversiteler gerçekten üniversite olsalardı, sivil elbiseyle askerlik yapılan kışlalar olmasalardı, bu tür saçma tartışmalarla zaman kaybedilmezdi.
Şimdilerde akademi üyeleri bildiriler yayınlıyor. Bu güne kadar neredeydiniz denecektir... Kızların başörtüsü üzerinden iktidar ve rant kavgası yapanların oyununa geleceğinize, neden bilim namusunun, entelektüel dürüstlüğün bir gereği olarak olup-bitenleri teşhir etmiyorsunuz?
Bildiri yayınlamak için mutlaka siyasilerin anayasayı değiştirmesi mi gerekiyordu? Sizin kendi gündeminiz yok mu? Bildiricilere bir önerim var: Türbandan önce bilimi, üniversiteyi, bilim namusunu ve entelektüel dürüstlüğü tartışmaya var mısınız? (FB/TK)
"Devrim Kutlamaları Filistin'e Destek Gösterisi Oldu"
YDH
İran İslam Devriminin 29. Yıldönümü dolayısıyla düzenlenen bugünkü törenler, milyonlarca kişinin katıldığı yürüyüşlerle kutlandı.
Katar'ın resmi haber ajansı Kana, İslam Devriminin 29. Yıldönümü törenleri kapsamında sadece başkent Tahran'da düzenlenen yürüyüşe üç milyondan fazla kişinin katıldığını belirterek İran'da yapılan devrim kutlaması törenlerinin Filistin'e destek gösterisine dönüştüğünü duyurdu.
İran'ın tüm kentlerinde milyonlarca kişinin katılımıyla gerçekleştirilen devrim kutlamaları törenlerinde Tahran'daki tören komitesince yayımlanan bildiriye değinen Katar haber ajansı, "törenlere katılan milyonlarca İranlı, yayımlanan bildiriyle Filistin halkını ve seçilmiş Filistin hükümetini desteklediklerini ve Siyonist rejimin vahşi saldırılarını mahkum ettiklerini ilan ettiler" ifadesini kullandı.
Tahran'da düzenlenen kutlama törenleri kapsamında yayımlanan bildiride ayrıca Lübnan'da yaşanan siyasi bunalımdan endişe duyulduğunun belirtildiğini ifade eden Katar haber ajansı, bildiride ayrıca Lübnan sorununun herhangi bir yabancı müdahale olmaksızın Lübnan halkının uzlaşmasıyla çözümlenmesi gerektiğinin vurgulandığını duyurdu.
Türk Medyası Ve Kürt Sorunu
Dogan Durgun
Yirmici yüzyıldaki baş döndürücü teknolojik gelişmelerin kitle iletişim araçlarını yeniden dizayn etmesiyle birlikte, medya bütün dünyada en büyük güç olmaya başladı. Bu güç, kendi içinde bağımsız olmaktan çok, mevcut iktidarların himayesinde gelişen bir güç oldu.
Geriye dönüp baktığımızda, Türk medyasının yaptığı yayıncılığın birçok özelliklerden dolayı, çok nadir görülebilinecek bir örnek teşkil ettiğini belirtmek gerek. Sadece asker-sivil iktidarların payandası olmaktan öte, aynı zamanda resmi ideolojinin en ateşli savunuculuğunu yaptılar, yapıyorlar. Resmi ideolojinin cız dediği bütün konularda (Bunların en başında Kürt Sorunu gelmektedir) resmi açıklamaları yayınlamakla kalmayıp bu resmi açıklamalara uygun kendilerince haberler hazırladılar. En cız konuların başında bulunan 'Kürt Sorunu' Türk medyasının haberciliği açısından, adeta bir turnusol kağıdı görevi görmekte.
Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren gelişen Kürt isyanları, Türk medyasının dezenformasyonda (bilgi kirliliği, bilgiyi çarpıtma) ilk önemli başarıları(!) oldu. Bu isyanlar için kullanılan dil hep aynıydı. Resmi açıklamalara paralel olarak, manşet haberler ve köşe yazılarıyla desteklenen söylemin temel retoriği: Kürt diye bir halkın olmadığı, onların öz be öz Türk olduğuydu. Bu isyanların da cahillik sonucu meydana geldiğini belirtmekten de geri durmuyorlardı. Ağrı İsyanı ile ilgili olarak 13 Temmuz 1930 tarihinde Cumhuriyet Gazetesi başyazarı Yunus Nadi: 'Doğu sınırımıza cahil bazı kimselerin saldırmaya cüret ettikleri bazı münasebetsiz hareketleri, bastırıp cezalandırırken, onu bağımsız bir kavmin hareketi gibi görmeyi, hem siyasete hem de gerçeğe uygun bulmayız�' Yunus Nadi ve Türk medyasına göre tek gerçek, Kürtlerin Türk olduğuydu. Akabinde iki ay sonra, Dönemin Adalet Bakanı M. Esad Bozkurt'un Milliyet gazetesinde çıkan demeci, medyanın ne yapması gerektiği konusunda ön açıcıydı. Bozkurt demecinde: 'Dost ve düşman bilmelidir ki, bu memleketin efendisi Türklerdir. Türkiye içerisinde yaşayıp, damarlarında temiz Türk kanı olmayanların tek bir hakkı vardır: uşaklık ve esirlik�' 1937'deki Dersim ayaklanması ile ilgili olarak, Ulus gazetesi ise 22 Haziran 1937 tarihindeki sayısında başyazı olarak: 'Taşıdıkları kabile ve aile arlarıyla, etnografik birçok deliller, bu halkın esasen Türk olduğunu ispatlarken, onlar geriliklerini bir başka milliyet iddiasının siperleri arkasına koymak istemişler; yanlış iddianın sonucu, çevreleri için yabancı unsur olmuşlardır�' Cumhuriyet gazetesinde de buna paralel haber ve karikatürler yayınlanır. 1925-1938 yılları arasında Kürtleri aşağılayan ve bu örneklerden daha ağır binlerce demeç, haber, yorum, karikatürü arşivlerde bulmak mümkün. 30'lu yılların Türkiye'sinin resmi ve medya görüşüne göre Kürt yoktu, hak arayanlar ise cahil kaldıklarından bunu yapıyorlardı. 1940'lardan itibaren Kürt sorunu gündemden düşünce, medyaya da bu konuda politik anlamda yazacak pek bir şey kalmadı. Genelde Kürt profili sinemanın içinde kendine yer bulabiliyordu. Sinemada anlatılan: cahil, namussuz, üçkağıtçı ve köylerde yaşayan ama adına hiçbir zaman Kürt denmeyen insanlardı. Yeşilçam'ın resmi ideolojiden ve medyasından öğrendiği Kürt tam da buydu.
1984 yılında PKK tarafından gerçekleştirilen Eruh ve Şemdinli baskınlarıyla birlikte Türk medyası işe kaldığı yerden devam etmeye başladı. Şaki, eşkıya, kandırılmış Türk, Ermeni soysuzları, terörist ve nihayetinde bölücüye doğru evrildi PKK militanlarının adları. Eylemler yoğunlaştıkça, medya bu sefer ortada ekonomik bir sorunun olduğunu, zaten bölgedeki herkesin Türk olduğunu yazan, çizen, söyleyen (özel televizyonlar dönemi başlamıştı) insanlarla doldu. Bütün açıklamalar resmi açıklamalardı ve bu açıklamalar medyada kuşkuya yer bırakmayacak şekilde, mutlak doğruymuş gibi verildi. Türk medyasının 1989-1995 yılları arasında verdiği rakamları baz aldığımızda, öldürülen PKK mensubu insan sayısının yüz binleri aştığını belirtmek gerek. Hürriyet ve Sabah gazeteleri PKK'nin üst düzey yöneticilerini defalarca 'ölü ele geçirdi' sayfalarında. Medyanın ne yazıp, ne yazmaması gerektiği üst noktalardaki kişiler tarafından dikte edildi. Birçok şeyi görmeyecekler, duymayacaklar, yazmayacaklardı. Örneğin Metin Münir 15 Nisan 1994 tarihinde Tempo Dergisi'ne verdiği mülakatta: 'Sayın Cumhurbaşkanı Özal'ın Çankaya'da yaptığı toplantıda, biz davetlilere, Doğu'da neler olup bittiği anlatıldı ve bizden birtakım isteklerde bulundu. Bu istekler tarafımızdan kabul edildi ve uygulamaya konuldu, bu ortak tavrımızdı...' Bu isteklerin neler olduğu kısa süre sonra anlaşıldı. Yakılan, boşaltılan köyler görülmeyecek azılmayacaktı, dışkı yedirilen Yeşilyurt köylülerinin üzeri çizilecekti, Dersim'in karneyle yiyecek almaya zorlanması, yargısız infazlar gözlerden uzak tutulacaktı. Bolu-Sapanca-Sakarya üçgeninde öldürülen Kürt işadamları için faili meçhul denecekti, diğer faili belli cinayetlerle beraber. Öldürülen Musa Anter için iç hesaplaşma kararı çıkacaktı medyadan. Şırnak ve Lice'nin tarumar edilmesinin faili olarak medya anında teşhisi koyacaktı, askerden gelen açıklama ile birlikte.
1994'de seçimle meclise gelen ve yaka paça meclisten atılan DEP'li milletvekilleri için, şık olmadı gibi laflar edilmesinden sonra 'ama' ile başlayıp DEP'lileri mahkum eden yüzlerce haber, yazı çıktı. Yargı sürecini bekleyen milletvekilleri için, devlet televizyonundan yayınlanan, Ertürk Yöndem'in sunduğu Perde Arkası programında, milletvekillerinin tek tek görüntüleri eşliğinde ekrana bamm diye verilen 'cezası idam' yazıları hala hafızamızda. Devlet televizyonu, mahkemeden önce yargılamış ve cezalarını vermişti Kürtlerin temsilcileri için. O dönem medyada Kürt lafı yine pek kullanılmıyordu, Kürt sorunu görünürlerde yoktu, yeni bir ad bulunmuştu: 'Doğu sorunu.' Newroz'un yasaklanmasını savunan haberler yapan, W'nun Türkçe olmadığını söyleyen Show TV'nin W'suna karışanın olmadığı dönemlerdi.
Artık günümüzde Kürtlerin varlığı en azından medyamız tarafından kabul ediliyor. Ediliyor edilmesine ama kullanılan dil otuzlu yıllardan pek farklı değil. Yaklaşık üç yıl önce, Cem Uzan'ın Star gazetesinde �Kerkürt' manşetiyle, medyamız tarihi geçmişine sadık olduğunu tekrar teyit ediyordu. Şimdi çok şiddetli ve otuzlu yılları aratmayan bir saldırı ile karşı karşıya Kürtler ve siyasetçileri. DTP ile ilgili bütün haberler, saldırgan bir dille verilmekte. FOX TV'nin bütün ana haberlerinde önce DTP sonra, çatışma haberleri arka arkaya veriliyor. Amaç, DTP'yi mahkum etmek, Türklerin gözünde hedef haline getirmek. Bunu yaparken, haberi sunanın mimikleri ise işin tuzu biberi. Yeni medya platformlarından biri olan internet haberciliğinden de örnek vermeden olmaz. gazeteoku adlı haber sitesinde, kısa başlıkta Hasip Kaplan'dan şok sözler diye verilen haberin devamına baktığımızda, Kaplan'ın bu iş silahla çözülmez dediğini görüyoruz. DTP'li milletvekilleri için, saçmaladılar gibi laflar sıkça yer alıyor medyamızın güzide dünyasında. Ya da Kürt siyasetçilerinin sözlerinden cımbızla çekerek, yan yana getirdikleri sözcüklerden, bomba haberler yapmak konusunda sanırım tüm dünyaya örnek teşkil edeceğimiz bir medyamızın olduğunu görmek artık şaşırtıcı değil. 27 Temmuz seçimlerinde DTP'nin yaptığı mitingler ile ilgili haberler içinde kalabalık ile ilgili görüntü veya fotoğrafların kullanılmamasının gerekçelerini bulmak da zor değil.
Aslında Kürt sorununu, Kürt olmayanlarla tartışan, Kürt olmayanlarla söyleşen enteresan bir medyadan, çözüme katkı sunmasını beklemek, lokal anlamda mümkün değil. Büyük bir gazetede muhabirlik yapan bir arkadaşım söylemişti: 'Bizim bölge ile ilgili hazırladığımız ve gönderdiğimiz haberi gazetede okurken, bambaşka bir haberle karşılaşıyoruz. Gerçek ve yalan çoğu kez yer değiştiriyor.' Güç odaklarının, iktidarların söyleminin aksine bir yayın yapmaları şimdilik hayal, deşifre etmekse bunu gören insanların görevi. Geneli masaya yatırırken, içlerinde gerçeklere bağlı kalarak mücadele etmeye çalışan insanları bir kenara koyduğumuzu da belirtmek gerek.
Son söz: Medyanın bütün katmanlarında, Kürtlere, onların temsilcileri olan DTP'lilere akıl veren insanlar, önce biz seksen yılda nasıl bir habercilik yaptık diye bir düşünsünler. Onlarla ilgili kaç tarafsız haber yaptık, biz önce kendimize bir çeki düzen verelim, gerçeği aramanın yolculuğuna geç kalmış olsak da başlayalım. O zaman başkalarından bir şey isteme hakkına sahip olabiliriz diye düşünmeye başladıkları an, birçok şey hızla iyiye doğru değişir. Mümkün mü? Çok zor şimdilik.
Abd'de Çin'e Casusluk Yaptıkları İddiasıyla 4 Kişi Yakalandı
PNA
ABD Adalet Bakanlığının açıklamasında, Louisiana'da yaşayan Tai Şen Kuo ve Yu Sin Kang ile Virginia'da yaşayan Gregg William Bergersen'in, gizli savunma belgelerini Çin'e vermekle suçlandıkları ve bu kişilerin yakalandığı bildirildi.
Açıklamaya göre, Boeing firmasının eski mühendislerinden Dongfan Chung da Boeing'in ticari sırlarını çalarak, Çin'e ilettiği gerekçesiyle gözaltına alındı.
Dongfan Chung'un özellikle Amerikan uzay mekikleriyle ilgili belgeleri Çin'e verdiği öne sürülüyor.
''301.Madde Konusunda Sabrımız Tükenmek Üzere''
PNA-Avrupa Birliği Türkiye Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Joost Lagendijk, Hrant Dink'in öldürülmesinin 301. madde ile yakından ilgili olduğunu vurgulayarak, 'Son aylarda 301. maddenin değiştirileceği yönünde hükümet yetkililerinden birçok açıklama duyduk. Samimiyetle söylüyorum bu konuda sabrımız artık tükenmek üzere' dedi.
Avrupa Birliği (AB) Türkiye Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Joost Lagendijk, Hrant Dink'in öldürülmesinin 301. madde ile yakından ilgili olduğunu vurgulayarak, 'Son aylarda 301. maddenin değiştirileceği yönünde hükümet yetkililerinden birçok açıklama duyduk. Samimiyetle söylüyorum bu konuda sabrımız artık tükenmek üzere' dedi.
Dink davasının İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen üçüncü duruşmasına katılan Lagendijk, duruşmaya ara verildiği sırada basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. 'Bugün, adaletin uygulanıp uygulanmadığını görmek için buradayım' diyen Lagendijk, Dink davası süresince yalnızca şu anda yargılanan sanıkların değil, devletin güvenlik birimleri içinde yer alan perde arkasındaki kişilerin de adalet önüne çıkarılması gerektiğini ifade etti. Dink'in öldürülmesinin 301. madde ile yakından ilgili olduğunu savunan Lagendijk, '301'de açıklama değil değişiklik istiyoruz. Biz artık hükümetten 301'in değiştirileceğine yönelik açıklama değil, değiştirilmesini istiyoruz' dedi.
Dünyanın İlk Ekolojik Şehri
Dünyanın sadece "yenilenebilir enerji kullanan" ilk ekolojik şehri Abu Dabi emirliğinde kuruluyor. "Masdar City"nin (Kaynak Şehir) inşaatı dün başladı. 6.5 kilometrekarelik alana kurulacak şehir 22 milyar dolara mal olacak. Proje 2015'te tamamlanacak.
Şehirde yaşayacak 50 bin kişinin enerji ihtiyacı, güneş enerjisi dahil sırf yenilenebilir kaynaklardan sağlanacak ve şehir, atmosfere hiç karbon gazı salmayacak. Denize yakın bir bölgeye inşa edilecek olan şehir, çöl rüzgârları ile Abu Dabi Havaalanı'nın gürültüsünden yüksek bir çevre duvarıyla korunacak.
(S.Ö)
Hiç Utanmaları da Yok...
Ahmet Kekeç-Star
Demek ki, ‘411 el kaosa kalktı!' Demek ki bütün dünya şaşkın ve Türkiye'deki utanç verici başörtüsü düzenlemesini izliyor!
Dünya gerçekten şaşkın mı?
Bence dünyanın ipinde bile değil.
Ama kendisini ‘muhalefete konuşlandıran' gazetelerimizin bir bölümü maalesef şaşkın...
Bunlardan biri, Alman basınının, Başbakan Erdoğan hakkında demiş bulunduklarından medet umuyordu; ‘Çenesi düşük Erdoğan...'
Ne yapmış çenesi düşük Erdoğan? ‘Cumhuriyete hakaret' anlamına gelen başörtüsü düzenlemesiyle laik sistemin belini kırmış, bütün dünya gelişmeleri kaygıyla izliyormuş.
Peki, kendisini ‘amiral gemisi' olarak pazarlayan gazetenin ve bu gazetenin başında bulunan zatın yazdıklarına ne buyurmalı?
Bütün dünya, işi gücü bırakmış, Ertuğrul Özkök'ün kaygılandığı başörtüsü meselesini konuşuyormuş.
Kim konuşuyor, gerçekten çok merak ediyorum.
Ertuğrul Özkök gibi, artık ‘azgın azınlık' tanımına giren üç-beş tahammülsüz dışında, kimse konuşmuyor görebildiğim kadarıyla.
Haa, bir de ‘Ordu göreve' diye pankart açıp, darbe buyurganlığı yapan üç-beş faşist profesör...
Kaldı ki, Özkök hangi hakla konuşuyor da, bir de ‘kaos' uyarısında bulunuyor?
Kaosun ne olduğunu onlara sormak lazım...
Bir dönem, ‘darbe karargahı' işlevi gören gazetelerinde ne ürettiklerini, ürettikleri şeyin ‘kaos' dışında hangi sözcükle tanımlanacağını onlara sormak lazım...
Şu, ‘Topyekün seferberlik', ‘İşi bu defa silahsız kuvvetler halletsin', ‘Paşa başkanı hizaya soktu', ‘Vay şerefsiz' manşetleriyle ne murat ettiklerini onlara sormak lazım...
Karargahta pişen bilgileri manşete taşıyarak esasında ne tür bir görev ifa ettiklerini, ‘andıç'layıp suç örgütlerine hedef gösterdikleri meslektaşlarının gaybubeti üzerine nasıl bir ‘aydınlık gelecek' kurmak istediklerini onlara sormak lazım...
Bunlar, bir de ‘kaos'a karşı, ‘normal'i ve ‘olması gereken'i savunduklarını söylüyorlar.
Hiç utanmıyorlar da...
Normal olan ‘Paşa başkanı hizaya soktu' şeklinde manşetler atmak mıdır?
Hükümete ve temsil kurumuna karşı ‘topyekün savaş' ilan etmek midir?
Kişilik haklarına saldırmak mıdır?
Yalan ve asparagastan medet ummak mıdır? (Bkz. ‘Mini etekli kızı diri diri yaktılar.')
Tartışmalı yargı kararlarını ‘generallerin hukuk zaferi' saymak mıdır?
Karargáh bilgileriyle habercilik yapmak mıdır?
Muhalif gazeteciler hakkında andıçlar hazırlamak mıdır?
Hukuk dışı brifinglere alkış tutmak mıdır?
Bu mudur?
Öyle ya, her şey ‘hukuk' demek değildi.
Pakistan'daki darbenin ‘Pakistan Yüksek Mahkemesi'nce ‘haklı' bulunmasından yola çıkarak 28 Şubat müdahalesine meşruiyet arayan, hiç sıkılmadan ‘İyi ki 12 Eylül oldu' diyen ve darbe paşasını kendi halinde, tonton, masum bir ihtiyar olarak gösteren zat, ‘Her şey hukuktan ibaret değildir arkadaşlar' diyordu.
Doğrudur...
Çünkü ‘hukuk' ona ihtiyaç duyan kahir ekseriyet için bir anlam ifade eder. Varlıklarını, konumlarını, mevcut zenginliklerini ‘hukuk dışı siyasi gelişmelere' borçlu kişiler/kurumlar için, olsa olsa ‘ayak bağı'dır.
Şimdi açtırmasınlar kutuyu...
Hangi haberin arkasında ne tür bir ‘çıkar ilişkisi' yattığını söyletmesinle
İlhan Selçuk: Türkler Aptal
Türkler aptal mı?..
İlhan Selçuk
Ortalıkta tam bir hayhuy geçerli...
Zavallı kadınlarımız..
Zavallı kızlarımız..
Erkeklerin kavgasında kim vurduya gidiyorlar...
Anadolu'da geçerli olan neydi?..
Köylü kafasını sıfır numarayla tıraş ettirir, kasket giyerdi..
Köylü kadın başını örterdi... İkisinin de gerekçesi vardı...
Köy evinde hamam mamam hak getire, saçını başını nerede sabunlayacaksın?..
Her sabah banyoda duş mu alacaksın?..
Kadın tarlada toz toprak içinde, güneş altında çalışacak...
Başını örtmesin de ne yapsın?..
Bir de üstüne erkek egemenliği diyor ki:
- Kadın günahtır, namahremdir, başını açamaz, tesettür gerek...
Kasabada çarşaf..
Köyde yemeni..
Ya da yeldirme..
Amerikancı İslamcılık politikası, toplumun geleneklerini dincilikle işleyerek, erkek egemenliği üstüne siyasal tahtını kurdu...
*
'Eğitim-öğretim' insanın kişiliğini oluşturur..
Kimliğini saptar..
Fransız neden Fransızdır..
Arap neden Arap'tır..
Çocuk ailede yetişir, eğitilir, büyütülür, okulda öğretim görür...
Alman neden türban takmıyor, çarşaf giymiyor?..
Hangi ulustan, ırktan, ülkeden olursa olsun kız çocuğuna küçücük yaştan başlayarak tesettür eğitimi verilirse, zavallı örtünmeyi doğal sayar, yaşamının vazgeçilmez kuralı olarak benimser...
Türkiye'de ne oluyor?..
Ailede eğitim tesettürse..
Kız çocuğu okulda ne yapacak?..
İki arada bir derede kalacak...
*
Bugün Türkiye bir açmazın, çıkmazın, tuzağın içinde...
Akıldışı öğretim düzenini devlette geçerli kılmak isteyenler iktidarda egemenleştiler...
Kız çocuğu 7 yaşında okula başlayacak...
İlkokul..
Ortaokul..
Lise..
12 yıl türbansız..
Peki, bu kızcağız üniversiteye girerken neden ve niçin türban takacak?..
Sonra?..
Üniversiteyi bitirip kamu hizmetine girmek isterse, türbanını ya da başörtüsünü niçin ve neden çıkaracak?..
Kızın hayatında türban dört yılık üniversite süreci için mi geçerli olacak?..
*
Türkiye bir tuzağa düşürüldü...
Aziz Nesin hep yinelerdi:
- Türkler aptaldır...
Abartıyor sanırdım...
Şimdi inanmaya başladım...
Eğer Atatürk sayesinde başlattığımız aydınlanma devrimine 'paydos' diyerek Arap'ın çorabın kuyruğuna takılıp kadınımızı, kızımızı tesettüre mahkûm edersek, Tarih Baba'nın defterine kimliğimiz nasıl yazılacak:
- Aptal Türk!..
Tesettür üniversiteli kızın başında değil, bizim kafamızda aklımızı örttüğünden, kendimize aptallıktan gayrı bir sıfat bulmak zor olacak...
İsrail Savunma Bakanı Ankara'da
ANF
ANKARA(12.02.2008)- -İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak, Türkiye'ye istihbarat uydusu gibi askeri malzemeler satmak üzere Ankara'ya geldi.
Sıkı güvenlik önlemlerin alındığı Ankara Esenboğa Havaalanı'na kalabalık bir heyetle gelen Barak Türk yetkililer tarafından resmi törenle karşılandı.
Barak'ın iki günlük ziyareti kapsamında bugün Başbakan Tayyip Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Al Babacan'la görüşecek. Barak, yarın ise Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Genelkurmaya Başkanı Yaşar Büyükanıt ile bir araya gelecek.
İsrail güvenlik yetkilileri, Barak'ın ziyareti sırasında temel gündem maddesinin Türkiye'ye İsrail Aerospace Industries (IAI) tarafından üretilen 300 milyon dolar tutarındaki Ofek istihbarat uydusunu satmak olduğunu söyledi.
İsrail Savunma Bakanlığı sözcüsü Shlomo Dror, Reuters'e dün verdiği bir demeçte Barak ziyaretinin amacının ‘' uzun süre var olan stratejik ilişkiler ile karşılıklı anlaşmaları güçlendirmeyi'' hedeflediğini belirtmişti. Ankara'daki diplomatik kaynaklar ise iki ülke arasındaki askeri işbirliğinin ‘‘çok iyi'' olduğunu söyleyerek, Türkiye'nin uydu dahil istihbarat paylaşım projelerine büyük ilgi duyduğunu kaydetmişti.
Türkiye aralık ayında Israel Aerospace Industries (IAI)'den 200 milyon dolara satın aldığı 10 adet Heron Machatz-1 tipi insansız uçakların bazılarını teslim almıştı. Türkiye'nin IAI tarafından üretilen Arrow II füze savunma sistemine de sıcak baktığı bildirildi.
Türkiye-İsrail askeri işbirliğine ilişkin ocak ayı sonunda bir açıklamada bulunan Koma Civaken Kurdistan (KCK), İsrail'in bizzat Batman'a kadar teknik elemanlarını göndererek Türkiye'nin saldırılarına destek olduğunu belirterek sert uyarıda bulunmuştu.
Bu arada, İsrail Haaretz gazetesi, İsrail-Suriye arasında arabuluculuk yapmaya çalışan Türk Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Başbakan Tayyip Erdoğan'ın Barak'a Şam yönetiminden mesaj iletebileceklerini yazdı.
Ankara'nın İsrail-Suriye arasında ‘'arabulucu değil, ilişkileri kolaylaştırma'' rolunu oynadığını söyleyen bir Türk diplomat Gül ve Erdoğan'ın Barak'a ‘'Şam'dan mühtemel mesaj iletebileceklerini'' ifade etti. İsrailli bir yetkili ise ‘'Barak Suriye izini Filistin izinden daha umut verici olarak görüyor'' diyerek ‘'bu anlamda Barak ile başbakan Ehud Olmert gerçektende farklı frekanslarda bulunuyorlar'' diye konuştu.
Gazete, Barak'ın yakın çevresine dayanarak iki günlük ziyareti boyunca istihbarat uydusu yanı sıra savunma anlaşmaları imzalamayı umduğunu, Türk diplomatlarının ise Ankara'nın uydu dahil istihbarat paylaşım projelerine sıcak baktığını söylediklerine yer verdi.
Komployu Unutmamak!
Mahmut Şakar
Pazar günü Marsilya'da Kürt gençlerinin düzenlediği, uluslarararası komplo eksenli panele iki Kürt siyasetçisi ile birlikte katıldım. 15 Şubat öncesi uluslararası ortamı, komplo rüzgarının adeta tüm devletleri peşine katan bir fırtınaya dönüşmesi sürecini ve sonuçlarını arka plan bilgileriyle birlikte halkımızla paylaşmaya çalışıldı. En önemlisi komployu anlama ve yeniden değerlendirme çabasının ne kadar hayati olduğunu ve sürekli güncelleştirilerek sürdürülmesi gereği üzerinde duruldu.
Sayın Öcalan'ın yanına ilk gittiğimiz dönemde kendisinin gündeme getirdiği bir konu vardı. Yaşayıp yaşamama kararını henüz vermediğini, hangisinin Kürtler açısından iyi olacağını düşündüğünü söylüyor, görüşümüzü soruyordu. Bizler elbette yaşamdan yana tavır alıyorduk. Bu tartışmalar bir süre devam etti ve kendi ulaştığı sonuçları sonra bize anlattı. Yaşamaya karar verdiğini, bunun temel nedenini de komplo sürecinin karanlıkta kalmaması olduğunu, Kürt halkının kendisine karşı yürütülen bu saldırının gerçek nedenlerini, dostlarını ve düşmanlarını tanıma hakkı olduğunu, bunu sağlamak için hayatta kalmaya karar verdiğini söylüyordu. Bundan sonra uzun bir dönem temel gündemi komplo ve arkasından ki güçler oldu. Aradan geçen zaman içinde geriye dönüp baktığımda komplo sürecinin siyasal boyutuna dair çok şeyin ortaya çıktığını söyleyebilirim. Ancak diplomatik ilişkiler, pazarlıklar ve istihbarat yanıyla ilgili halen de karanlıkta kalan yanlar vardır.
Bir defa Uluslararası komplonun ABD'nin Ortadoğu saldırısının başlangıcını oluşturduğu çok açık bir gerçektir. ABD, Büyük Ortadoğu projesini hayata geçirmek için Kürtler içindeki etkinlik alanını yeniden düzenlemek istedi. Kendi projesinin rahatlıkla payandası olabilecek, gücünü sadece bu ilişkiden alacak dar milliyetçi siyasal çizgiyi Kürdistan siyasetinde hakim kılmak için Öcalan'ı Ortadoğu'dan çıkarmak istedi. Bir de olası bir iç çatışma siyasetiyle hem Kürtleri hem de Türkleri zayıflatacak bir sonuç yaratmak istediği bugün daha da net bir şekilde görülüyor. Komplo tartışmasında temel siyasal nedenleri aydınlatmak kadar nasıl boşa çıkarılacağı da Öcalan'ın temel gündemiydi. Barış ve demokratik çözüm stratejisi, Uluslarararası komplonun hızını kesen hatta etkisizleştiren bir sonuç doğurdu. Ne Öcalan'ın demokratik çizgisini tasfiye edebildiler ne de Kürt halkının ilgisini, pratik ve kurumsal gücünü zayıflatabildiler. Buna karşın komplocuların amaçlarından vazgeçtiklerinin düşünmek yanılgı olacaktır. Aradan geçen 10 yıllık sürede, Öcalan ve Kürt hareketini tasfiye etmeye dönük girişimlerin halen de sürdüğünü görüyoruz. Aynen 98-99 döneminin ittifaklarına benzer ilişki ağının günümüzde yeniden kurulduğunu, bu ittifakla da Kürt demokratik çizgisine yaşam hakkı tanınmadığını, teslimiyet ya da imha dışında bir seçenek bırakılmak istenilmediğini düşünüyorum. Bu açıdan komplo tartışması güncel bir tartışmadır. 10. yılında da Kürt halkı 15 Şubat'la mücadelesini sürdürmek durumundadır. Komplonun devam etmesi kadar onunla mücadele gerekliliğinin de devam ettiği ortadadır.
***
Avrupa'da olduğum süre içinde 15 Şubat'a yönelik düzenlenen etkinliğin tümüne katıldım. Bunu kendi açımdan öncelikle ahlaki bir tutum olarak gördüm. Ayrıca siyaseten de Kürt halkının kendi gücünü en çok ortaya koyması gereken bir dönem olarak algıladım. Bundan dolayı kişisel bir tutum olarak 15 Şubat eylemlerine katılım göstermeyi önemsiyorum. Unutmadığımızı, tepkimizin ve öfkemizin azalmadığını ortaya koymamız gerekiyor. Bu yıl da halkımız 16 Şubat'ta Strasbourg'da bir araya gelecektir. Bu buluşmaya kendi adıma tüm halkımızın katılımını beklediğimi ifade etmek istiyorum.
‘'Demokratların Bölünmemesi Hayati Önem Taşıyor''
ABD'deki hararetli Obama-Clinton yarışı, Demokrat Parti'yi bölüp Cumhuriyetçilerin nihai seçimi kazanmasına yol açabilir. Bu seçimi militarist bir adayın değil de bir Demokrat'ın kazanmasıysa, dünya için hayati önemde
Atlantik'in bu yakasından bakıldığında, ABD'de bu yıl yapılacak son derece ilgi çekici başkanlık seçimine dair çok önemli bir husus söz konusu: Amerikalılar, dünyanın kalanının acil küresel sorunlarla ilgili güvenebileceği ve diğer uluslara Beyaz Saray'ın şu anki felaket sâkininden daha saygılı, akıllıca ve işbirliği ruhuyla yaklaşan bir lider seçmeli. Washington'daki bir değişikliğin Avrupa'da da bir değişiklik gerektireceğini akılda tutmakla birlikte, bu açıdan haberler iyi: Yarışta hâlâ iddiasını sürdüren üç aday da (Hillary Clinton, John McCain ve Barack Obama) bu özelliklere belli bir düzeye kadar sahip. Fakat bu noktada kötü haberler de var: Demokratlar aday belirleme yarışını yetenek ve ustalıkla sürdürmezse, nihai yarışı üç adayın militarist açıdan en ateşli ismi, yani Cumhuriyetçilerin muhtemel adayı McCain'e kaybetme riskine girebilirler. Avrupa böyle bir sonuçla yaşayabilir ve mutlaka yaşayacaktır da -fakat bu en iyi sonuç olmayacaktır.
Transatlantik bir perspektiften, Demokrat aday adaylarından hangisinin nihai adaylığı elde edeceğinden ziyade, bu sürecin Demokrat partiyi zaafa uğratıp Cumhuriyetçilere karşı mücadeleyi köstekleyecek bir bölünmeye yol açmadan yürütülmesi önemli. Clinton'la Obama'nın hâlâ kıran kırana bir mücade yürüttüğü (ve belki de altı ay boyunca bunun böyle sürme ihtimali) göz önüne alınırsa, bu yarışın mümkün olan en az hasarla sonuçlandırılması sadece onlar değil, bizim için de giderek önem kazanıyor. Bu gerçekleşmedikçe Demokratlar arasındaki birlik tehlike altına girebilir. Böyle bir durum da Cumhuriyetçiler haricinde kimsenin çıkarına değil.
Peki bu nasıl başarılabilir? En acısız yol, iki adaydan birinin kalan ön seçimlerde arayı kazanmaya yetecek kadar açması, böylece diğerinin yarıştan çekilerek kazanana partiyi birleştirme şansı vermesi. Şu sıra Obama'nın kazanma ihtimali daha fazla gibi görünüyor. Obama mart başında Ohio ve Texas'ı da kazanırsa, Clinton üzerindeki çekilme baskısı (bir yanıyla da mali baskı) yoğunlaşır. Hafta sonu Virginia'da yaptığı açıklamalarda, en azından bu ihtimali kabul ettiğine dair ipuçları vardı.
1968 tekrar edilmesin
Fakat bu sonucun kaçınılmaz olduğuna dair yarışın şu ana kadarki tarihinde veya sonraki kilit eyaletlerdeki muhtemel oy dağılımlarında bir işaret yok. Clinton hâlâ, Obama'yla haziran başındaki son ön seçimlerde çekişmeyi sürdürebilecek güçte bir aday. Bugüne kadar Clinton'a oy veren Demokrat sayısı, az da olsa Obama'dan fazla. Clinton haziranda hâlâ
yarışta kalmanın yanı sıra, az farkla önde olmaya da devam edebilir. Böyle bir durumda, bütün Demokrat adaylık yarışının kaderi ağustos sonundaki Denver seçimine kalabilir. Birkaç yüz 'süper delegenin' oynacağı rol ve Florida'yla Michigan oylarının eklenip eklenmeyeceğine dair tartışmalar bu durumda kritik hale gelecektir.
Tüm bunların göründüğünden daha az olumsuz olması da muhtemel. McCain de son yıllarda daha muhafazakâr adayları seçen bir Cumhuriyetçi parti karşısında zorluk yaşabilir. Demokratların 2008 seçimini kazanacaklarına dair beklentisinin ağırlığı da, Clinton-Obama yarışının hararetine rağmen partiyi bir arada tutmaya yardım edebilir, zira birçok konuda iki aday arasındaki siyasi ayrımlar çok büyük değil. Ancak (1968'deki gibi) içteki mücadele uzadıkça, Demokratların kasımda daha kötü sonuç alması riski ortadan kalkmıyor. Aradan 40 yıl geçti ve 2008'in Demokratlar, Amerika ve dünya açısından 1968'den daha az hasarla sonuçlanması hayati önem taşıyor. (The Guardian, Başyazı, 11 Şubat 2008, T:Radikal)
Saddam'ın Subayları: El-Kaide İle Savaşmaya Hazırız
YDH
Saddam Hüseyin döneminde Irak ordusunda görev yapan subayların Musul ve çevresinde el-Kaide'ye yapılacak operasyonlara katılmak istediği bildirildi.
Ninova ili Operasyon Komutanı Riyad Bilal, el-Kaide'ye karşı yapılacak olan operasyonlara katılmak için Uyanış Konseyleri'nden yoğun talep geldiğini belirterek operasyonlara katılmak isteyen Saddam dönemi subaylarından da milliyetçilik, samimiyet ve liyakat ölçütleri doğrultusunda yararlanılacağını söyledi.
Ninova ilinde el-Kaide'ye yönelik geniş çaplı operasyonların zamanı konusunda kesin bir tarih vermeyen Iraklı komutan, "operasyon zamanı ilan edilmedi, operasyon komutanları halen istihbarat toplamaya devam ediyor. Bu istihbaratlar doğrultusunda en kısa zamanda kesin başarı sağlanması amaçlanıyor" dedi.
Sevgililer Gününün öteki yüzü
ANF
AMSTERDAM (12.02.2008) - 14 Şubat dünyada Sevgililer Günü olarak kutlanıyor. Bu günde sevgililer, eşler birbirlerine değişik hediyeler alıyorlar. Kimilerine göre bu gün büyük bir tüketim pazarı için kapitalistler tarafından uydurulmuş bir gün. Kimilerine göre de insanların eşlerine olan sevgilerini göstermeleri için özel bir gün.
Sevgililer Günü nasıl tanımlanırsa tanımlansın yüz milyonlarca insanın tüketim çılgınlığına girmesi sonucunda oluşan pazar sömürü öğeleriyle besleniyor.
Kırmızı Güller Yüzünden Kör Olanlar Var
Sevgililer Gününde en çok tercih edilen hediyelerden biri kırmızı gül. Kırmızı gül inanışa göre tutkulu aşkın ifadesi. Ancak ABD ve Avrupa'da satılan ateş kırmızısı güllerin çoğunun Latin Amerika'dan ithal edildiğini ve bunların yetiştirilmesinde kullanılan kimyasallar nedeniyle fakir işçilerin kör olduğu, kanser hastalığına yakalandığı gerçeği bu inanışı ne kadar etkiler bilinmez.
Latin Amerika'da faaliyet yürüten çevre örgütlerine göre bu ülkelerdeki gül yetiştiriciliğinde aralarında zehirli DDT maddesinin de yer aldığı çok sayıda kimyasal kullanılıyor. Güllerin rengi ve dayanıklılığı için kullanılan maddeler nedeniyle tarlalarda çalışan işçiler çeşitli hastalıklara yakalanıyor. İşçilerin arasında kanser olanlar ve görme yeteneğini kaybedenler dahi var.
Kakao Tarlalarındaki Çocuk İşçiler
Peki kaliteli çikolatalara ne demeli? Dünyanın en kaliteli çikolatalarının hemen hemen tümü Fildişi Sahilleri'nden gelen kakao ile üretiliyor. Bu ülke Uluslararası Çalışma Örgütü tarafından çocukların kakao tarlalarında köle gibi çalıştırılmasına göz yumması nedeniyle kara listeye alınmış durumda.
Batı ve Orta Afrika'da eğitim görsün ya da bir meslek öğrensin diye aileleri tarafından başka ellere teslim edilen çocukların büyük bir bölümü köleleştiriliyor. İnsan tüccarları çok düşük fiyattan çocuklarını ailelerinden satın alıyor. Bu çocuklar özellikle Fildişi Sahilleri'nde kakao çiftliklerine kelle başı satılıyor.
Uluslararası Çalışma Örgütü'nün son raporuna göre Fildişi Sahilleri'ndeki çocuk işçilerin sayısı 110 bini buluyor ve bu çocuklar dünyada en acımasız koşullarda çalıştırılan çocuklar olarak kayda geçirilmiş durumda.
Elmaslardan Kan Damlıyor
Zengin kesimlerin Sevgililer Günü'ndeki favorisi pırlantanın da sicili kötü. Dünya pazarındaki pırlantaların büyük bir bölümünün ham maddesi Sierra Leone ve Liberya'da savaş lordları tarafından insan kanının üzerinden pazarlanan elmaslar. ABD dahi bu iki ülkeden elmas ithal edilmesini yasaklamış durumda. Bu nedenle bu ülkedeki elmas fiyatları dünyanın geri kalanından biraz daha yüksek.
ANF
Benim de Bir Ülkem Var Diyememenin acısını yüreğinde hissettin mi?
Ali ERDOĞAN
Dost!
Yüreğimden damıtarak yazıyorum bu satırları...
Bu sabah seni düşledim. Nice uygarlıkların çiçek-çiçek, ilmik-ilmik dokunduğu, nice acıların sabır-sabır çekildiği, nice sevdaların yürek-yürek yaşandığı kutsal coğrafyamızda seninle yola çıktık. Koyu çınar gölgelerinde posteki üzerine uzanıp, buz gibi ayran içenlerle birlikte olduk. Sıp sıcak sobalarının başında oturan, geçim sıkıntısından, işkencelerden dert yanan hewallarla-yoldaşlarla bütünleştik. Çıplak ayaklarla karın içinde selpak satan ilkokul çağındaki çocuklarla görüştük...
"Şimdi derviş dergahlarında şiirler vardı/ Seydi balım ilinden/ Şeker tamar dilinden/Dost bahçesi yolundan/ Evlere derviş geldi..." diyen Yunus diyarında gezdik. Yağmur toprak kokusunda, günleri kara bulutlara gebe çalan güneş aydınlığında, geceleri hülasa ay berraklığında olan Anadolu'yu ve canım Kürdüstan'ı gezdik. O güzelim kıyılara, dallarını ana kucağı içtenliğiyle uzatmış asırlık zeytin ağaçlarının dostluğunda seyreyledik alemi. İnsan için, dostluk için dizeler ilmikledik...
"Yarin yanağından gayri her şey ortaktır" diyen Şeyh Bedtettin'i anımsadık. Çocuklarına yaşamsal azığı temin etmek için kendisini meta diye satan anaları gördük. Düşünceleri uğruna yaşamlarını yitiren, cenazelerı aylar sonra birer çukurda bulunan ana kuzularını gördük. Onurlu bir yaşam tarzını istedikleri için, işkencehanelerde onurluca direnen yarının yöneticilerini gördük. Salt karınlarını doyurmak için bir somun çalan, yakalanıp kelepçelenen Ali'leri, Memoları gördük....
Diğer yanda belgelere dayalı adam öldüren, uyuşturucu pazarlayan, devlet içinde yuvalanmış çete mensuplarının serbest gezdiklerini gördük. Ve henüz yaşları 25 olmadan Üniversite bitirip, triyonları aşan servet sahibi gençleri gördük. Vurguncuları, talancıları, banka boşaltanları göre göre alıştık.
Dost! Dostluklardan, sıcak dayanışmalardan uzak, egonun (benliğin) hükmettiği anlamsız, zaaf batakhanelerinden nasibini bolca almış bu diyarlar, hep sistemin, yakınmanın ezgisini mırıldatır dudaklarda. Buralarda ince bilekli serçe kuşları da çırpınmıyor, yol kenarındaki su birikintilerinde. Saç üzerinde pişen yufka ekmeklerin nefis kokusunu duyamıyor insan. Hiçbir şeyi doğallıkla yaşamanın olanağı yok. Herşey sunni. Dostluklar yapmacıklı. Domates bile hormon kokar.
Bazen akşam sofralarında bir kadeh rakı durur. Hafif çakır keyifliler, insanı bazen güzel duygulara, güzel yerlere götürür. Kadehte duran su karışmış rakıya bakarım da; mat-beyazlığı ayran kadar pak değil, onun kadar ak değil.
Siz gençler, bugünkü attığınız her adımınız, yarınki yaşamınız olacaktır. Sevgi üstüne kurun bu dünyayı. İçinizden gelen sesi "tatlı-tatlı okşayan sesi" dinleyin...
Bizler anadan doğma göçmeniz. Bu dünyaya bir raslantı sonucu gelmişiz ve geldiğimiz gibi gideceğiz de... "Saraylar saltanatlar çöker./Kan durur birgün. /Zülüm biter! /Menekşeler açılır üstümüzde, /Leylaklar da güler! /Bugünlerden geriye, /Bir yarına gidenler kalır. /Bir de yarınlar adına direnenler.." der ozan.
Dost! Kürt Halkı neden bir açmaz içerisinde? Yanyana gelişinin ikinci günü neden birbiriyle didişir? Çünkü içi boşaltılmış, kendi gerçeğinden uzaklaştırılmış. Kardeş kardeşiyle savaşır hale gelmiş. İnsan kardeşini esir alır mı? Bizler neden başkasıyla barışık kendimizle düşmanız? Başkaları adına konuşur, düşünür, emek sarf edersen beğeniliyorsun. Ama kendi adına konuştuğunda, bir şeyler yapmak istediğinde buna "terörizm" diyorlar. Yargısız infazlara, faili meçhul cinayetlere karşı tepki gösterenlere "bölücü-tetörist" gözüyle bakılıyor. Vatan haini damgasını yiyorsun. Katliniz ‘vacip'oluyor. Gereği yapılmak üzere cinayet şebekelerine havale ediliyorsunuz. Kürtlerin yaşadığı coğrafya toz duman içinde. Yaşanan acıyı, göçü, sürgünlüğü ve katledilen insanlığı hangi saz yeterince çalabilir? Hangi kalem yazabilir ve hangi duygular anlatmaya yetebilir? Yine de ozanın deyişiyle: "Dönüşenler de var bu havalarda".
Dost! Vatan aşkına toprağa düşen her canlının bir diriliş filizine dönüştüğünü iyi bilenler, ülkeyi yakıp yıkarak, boşaltarak, insansızlaştırarak "vatansızlaştırma" hakkımızı köklerinden koparmak ve böylece diriliş filizlerinin zemininde kurutmak istiyorlar.
Bir fide düşünün, toprağından koparılınca solar. Ancak sulanırsa yaşar. Ama yaşlı bir ağaç toprağından koparılınca kurumaya mahkûmdur. Bunun için dünyanın dört bir yanına darı misali serpilip atılmadık mı?
DOST! "Benim de bir ülkem var" diyememenin acısını yüreğinde hissettin mi hiç? 20 yıldır bu acıyla yaşıyorum. Çektiğim ıstırabı ifade edecek kelime bulamıyorum... Sizler bulabiliyor musunuz?
Sevdalarımız, iki damla gözyaşına dönüşerek gizlice içimize akıyor. Her birey vatan aşkını, umudu ve direnci besleyip büyütmeli narin yüreğinde, mutlu yarınlar için. Gelecek, geçmişten alır özünü. Geçmişimizi unutursak, geleceğimiz olur mu?
Halkın tarihine ve iradesine karşı sorumluluğun yerine getirilmesi için ‘nasıl yapmalı-neler yapılmalı' sorularıyla aklımızı ve yüreğimizi sorgulamalıyız. Yeniden yaratmanın, direnmenin oluşumuna katkı sunmalıyız.
Mütevazi, sade, sevecen, kararlı, inançlı, direngen... ve özgürce bir yaşamın hayata geçmesi için ne gibi bir çaba içerisindeyiz?
Ahmede Xani bir dizesinde der ki: "Bazıları canlar için ister canı/ Bazıları da cananlar için verir canı". Canların onurlu bir yaşama erişmesi için, hangi uğraş içindeyiz?
Dost! Karanlığa karşı aydınlığı, savaşa karşı barışı, çirkinliğe karşı güzelliği, kötülüğe karşı iyiliği, sevecenliği ve kardeşliği kendimize rehber almalıyız! Askari müştereklerde birleşmeliyiz! Türk'ü, Kürd'ü, Laz'ı, Çerkez'i, Arab'ı... ve Gürcü'sü. Hep birlikte, bir çatı altında kardeşçe yaşamak için...
Çok düş kurduğumdan olsa gerek, yazılarımın ve mektuplarımın son cümlesinde, düşleriniz yaşamınız olsun derim. Ve sorarım: Ne zaman hakikat düşlere misafir olacak?
Tüm dostlara gurbet selamı...
Küreselleşme ve Siyasal İslam
Küresel sermaye, ülkelere girebilmek için, o ülkelerde milliyetçilik ya da ulusalcılıkla değil sadece dinde birleşmiş kitlelerle karşılaşmak istiyor. Dinde birleşen insanlar ise aynı süreçte hızlı bir yoksullaşma yaşıyor. Sermayenin, sınır tanımaz bir yapı kazanması için, girdiği ülkelerde bunu kabul edecek bir insan tipini yaratması lazım. Biat kültürü de bu şekilde oluşturuluyor. İslamcı kesimle küreselleşmenin çıkarları birbiriyle örtüştü yani...
AKP, son attığı türban bombası ile solcu ve demokrat kesimleri de tarumar etmiş gözüküyor. Temel özgürlükler ya da şeriat korkusu ikileminde tartışılan konu, asıl tehlikeyi gözden uzak tutuyor. AKP'nin ılımlı İslam stratejisi tam da neoliberalizmin ihtiyaçları doğrultusunda gelişiyor. Bu yazı dizisinde siyasal İslam'ın küreselleşme ile kurduğu karşılıklı çıkar ilişkisini irdelemeye çalıştık. AKP'nin sosyal devleti yıpratırken yerine ikame ettiği cemaat yapılarını araştırdık. Siyasal İslam'ın ekonomik perspektiflerindeki dönüşümü ve türban gibi simgelerin bunun neresinde durduğunu tartıştık. Ve tabii tüm bunlarla nasıl mücadele edileceği konusuna yanıtlar aradık. Akademisyenler, ekonomistler, siyasi parti temsilcileri, yazı dizimize katkılarını sundular. Diziye ilişkin 3 bin vuruşluk görüşlerinizi barisince82@yahoo.com adresine gönderebilirseniz elimizden geldiğince yayımlamaya çalışacağız.
»İslami kökenden gelen bir partinin ülkeyi küresel sermayeye eklemlendirme süreci yaşanıyor. Geçmişte Refah Partisi (RP) zamanında veya Erbakan zamanında farklıydı. Milli kalkınma modeli gibi daha 'milli' vurgular yapılırdı. Şimdi küresel finans piyasalarına tam bir uyum süreci yaşanıyor. Bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?
İslam kendisini evrensel bir din olarak tanımladığı için dayatmacı bir niteliğinin olmaması gerekir. Ne var ki global süreçte baktığımız zaman görüyoruz ki İslam birdenbire dayatmacı bir kimlik kazanmaya başladı. Çünkü küreselleşmenin kendisi zaten dayatmalar üzerine dayanan bir sistem. Yani kapitalist sistemin krize girmesiyle birlikte krizin çıkış nedeninin de kârların artış hızındaki düşmeden kaynaklanması ve kapitalizmin kendine bu krizden çıkış yolu olarak da sermayeye sınır tanımaz bir yapı kazandırması, ulus-devlet modeline göre örgütlenmiş bir yapıda önemli bir değişimi de beraberinde getiriyor. Bu dönüşüm sadece ülke kaynaklarının küreselleşmiş sermayeye açılması yoluyla sınırlı değil, beraberinde toplumun da bunu uyum gösterecek, hazmedecek, tepki göstermeyecek bir şekilde biçimlendirmesini getiriyor.
Bu değişim bir anda ortaya çıkan bir şey değil. Ancak bu süreçlerin hiçbirinde toplum rıza gösteren toplum konumunda değildi. Küreselleşme ile birlikle sadece Türkiye toplumu için değil dinin kullanıldığı bütün toplumlarda bu rıza gösterme sürecinin çok hızlı oluştuğunu görüyoruz. Çünkü kapitalizmin kriz dönemlerinin tarihine baktığımızda kriz dönemlerinde sistem iki akımı kullanıyor: Biri milliyetçilik biri din. Toplum böylelikle kontrol altına alıyor.
Kontrol altına alan kim?
Küreselleşmenin bir dayatması var ülkelere. Diyor ki, siz bu kaynakları açacaksınız yoksa aç kalacaksınız. Ben sizi kaynak aktarımında yatırımlarınızın finanse edilmesinde desteklemeyeceğim. İslam da topluma eğer kendisinin beş farzını dayatıyorsa bunlar olmazsa siz Müslüman değilsiniz diyorsa o zaman dayatmacı bir kimliğe bürünmüş demektir. Küreselleştirme sınır tanımaz bir yapı kazanmak için bu sefer dini çok açık olarak kullanıyor. Çünkü ülkelere girebilmek için, ülkelerdeki milliyetçilik ya da ulusalcılık her nasıl tanımlanıyorsa bunların karşılığında sadece dinde birleşmiş kitlelerle karşılaşmak istiyor. O zaman dinde birleşen insanlar aynı süreçte hızlı yoksullaşma yaşandığı için ülkelerin yoksullukla yaşamaya öğretilmesi projeleri altında bir süreç başlıyor. Yani sadakalar, fak-fuk-fonlar veya benzerleri yoluyla topluma yoksullukla yaşatmayı öğretme projeleri başlıyor.
Yani sadaka sistemi...
Zaten İslam'ın bu yoksullukla yaşamak üzerine kendi projeleri olduğu içindir ki sadaka sistemi bunun en somut sistemidir. Küreselleşmenin de Dünya Bankası projelerine baktığımız zaman yoksul bölgelerin kendi bildiklerini biraz daha geliştirerek örneğin halıcılık, arıcılık, balıkçılık gibi projelere kaynak aktararak o bölgedeki insanların kendi bölgelerinde kalarak kendi kendilerini idame ettirilmesi üzerine kuruldu.
Bu süreç siyasal İslam'ın önünü nasıl açtı?
Orada dış dinamiklere bakmamız gerektiğini düşünüyorum. Türkiye'nin dış dinamikler açısından bence iki tane zıplama tahtası var. Bunlardan bir tanesi 1970, özellikle 12 Mart sonrası süreç, ikincisi de 12 Eylül süreci tamamen. Buna sadece askeri darbeler üzerinden bakılmaması gerektiğine inanıyorum. 12 Mart süreci tamamen ABD odaklı. Türkiye'de sol muhalefetin yükselmesi, 1961 Anayasası'yla beraber geç kazanılmış özgürlüklerle toplumun yeni yeni bilinçlenmeye başlamış, örgütlenmeye başlamış bir toplumda, dünyadaki farklı kutuplaşmalar yani bir Sovyet kutuplaşmasına doğru kaymaya yönelik endişelerin ortaya çıkardığı, Sovyetlere karşı yeşil kuşakla ABD'nin devreye girdiği bir süreç. Onun için 1970'ler önemlidir dışarıdan desteklenmesi açısından. Zaten türban tartışmalarının da bu süreçte başladığını göreceksiniz. Şule Yüksel örneğiyle başlayan ve toplu namazlar, işte sol kesime saldırılar, 'Kanlı Pazar'... Bunların hepsi İslam'ın nasıl siyasallaştığını gösteren ama aynı zamanda yoksul halk kitleleri tarafından da İslam'la sosyalizm arasında tercih yapmaya zorlayan süreçler. Sosyalizmin yeni yeni biçimlenmeye başladığı için toplumun yeterince algılaya-maması, sosyalizmin bir dinsizlik üzerine kurulması ama buna karşılık İslam'ın yoksullardan yana bir projeymiş gibi gösterilmesi çok önemli bir geçiş noktasını oluşturuyor. Bu kafa karışıklığı zaten 12 Eylül'de toplum tarafından bir yanıyla da sessiz bir rıza gösterme operasyonuna dönüşmesine neden olacaktı. İslam'ın topluma bir alternatif olarak sunulması, 12 Eylül rejiminin bunu bizzat yapmış olması da çok etkili.
Yeşil kuşak projesi?
Tabii burada yeşil kuşak projesi de tamamen devreye giriyor. Dış dinamikle ortaya çıkan iki zıplama, glo-balizmin gerekleriyle de zaten örtüşüyor. Yani sermayeye sınır tanımaz bir yapı kazandırmak için girdiği ülkelerde bunu kabul edecek bir insan tipini yaratması lazım. Bunu 'Genişletilmiş Ortadoğu Projesi (GOP) ile daha da net gördük zaten. İslamcı kesimle küreselleşmenin çıkarları birbiriyle örtüştü yani.
Emekçiler gericiliğe karşı mücadelenin bir unsuru haline gelemedi uzun bir süredir. Yani şöyle bir ayrım ortaya çıktı: Gericiliğe karşı olanlar toplumda orta üst gelir grubuymuş gibi. Yoksul kesim, tamamen o kesim muhafazakâr ya da gerici kesimin eline bırakılmış gibi. Yoksulların, emekçilerin gericilikle mücadele etmesi nasıl mümkün yani hem sosyal hak taleplerini hem ilerici talepleri bir araya getirebilecek bir unsur yaratılabilir mi?
Kitap gibi soru oldu... Baştan söyledikleriniz çok önemli... Ben 12 Mart ve 12 Eylül tarihlerini çok bilinçli verdim altını çize çize. Çünkü yoksul kesimlerin muhafazakâr kesimlerin eline bırakılması solun asla bir zaafı değildir bunu çok iyi bilmek lazım. Çünkü sol, cumhuriyet döneminin bütün süreçleri boyunca yoksul kesimler üzerinden örgütlenmeye kalktı. Tabii ki aydın kesimler her toplumda sosyalizm diyecektir sol üzerine daha eğilimli olacaktır, okuyacaktır.
Siz yoksul kesimlerin okuma yazmanın yaygınlaşmasının bile 1980 sonrasında olduğu bir ülkede yaşıyorsanız ancak denilenlere inanan bir toplumla baş haşasınız demektir. Onun için ben 12 Mart'la başlattım çünkü 61 Anayasası'nın yaratmış olduğu bir yayın özgürlüğü vardı, sendikalaşma özgürlüğü vardı, grev özgürlüğü vardı.
Toplum örgütlenme ve muhalefet etme özgürlüğünü 1961 yılında kazandı. On yıl sonra yani o gün doğan çocuk 10 yaşında, o gün 18 yaşında olan 28 yaşında. Bu çok önemli bir şey ancak toplumla yüz yüze gelip ifade edilebilecek bir şey. Ve siz bunu anında yakalıyorsunuz. Böyle bir muhalefetin olması için bir bıçak kesmesiyle bunu ortadan kaldırıyorsunuz ve bunun için de toplum önünde en etkileyici şeyi yapıyorsunuz. Gençleri asıyorsunuz ve gençlere işkence ediyorsunuz. Bir ülkede en önemli şey insanların evlatlarını kaybetmesidir. Ve insanlar kendi çocuklarını yitirmemek adına zaten susmayı, konuşmamayı, muhalefet etmemeyi tercih ettiler. Çünkü bu arada hep birileri darbe yiyordu. Ama sol, yeni yeni yoksul kesimlerde örgüdenmeye başlamıştı. Kaldı ki işçi sınıfının oluşması da yeni yeni başlamıştı Türkiye'de. Böyle bir süreç için solun zaafı dememiz mümkün değil, aksine, iktidarlar sol zaafa düşmeden bu işe el koydular. Yoksul kesimler, evet Marx'in söylediği gibi 'kaybedecek bir şeyiniz yok zincirlerinizden gayrı' ancak insanların canı var kaybedecek. Bugün, bayrakların açılması veya işte Allahüekber denilmesine bu boyutta bakmak lazım. Bu simgeleri kullandı insanlar kendisine dokunulmaması için.
AKP sizce muhafazakâr demokrat bir parti mi yoksa siyasal İslamcı bir parti mi?
AKP hiç de muhafazakâr demokrat bir parti değil.
»Peki, bu ayrımı nasıl koyuyorsunuz orada da bir tartışma var?
Bir kere muhafazakârlık tabii ki dini kapsar. Herkesin de bir inancı vardır o ayrı bir şey. Ama din eğer bir siyasal yönetim biçimi haline gelmişse, din eğer yaşamın bütün alanlarını belirleyen bir ilişkiler haline dönüşmüşse, yani nerede çalışacağınız kaçta dükkanınızı açacağınız, hangi ürünleri satacağınız -dikkat edin daha etek boyunuzdan söz etmedim- ama çok ciddi söylediğim şeyler. Üretimle ilgili alanlarda bile söz sahibi bir hale gelmişse o zaman burada demokrasiden söz edemeyiz. Bunu bir baskı unsuru olarak kullanıyorsa ki bu noktada bu baskıyı illa ki şiddet yoluyla uygulaması gerekmez. Bu bazen bugünlerin moda deyimiyle 'mahalle baskısı' veyahut yandaki komşunuzun baskısı, sizden alışveriş etmemesi, size selam vermemesi, 'bizler sizler' ayrımını getirmesiyle olmaya başlamışsa ve dahası ülkenin yöneticileri bu kavramı kullanmaya başlamışsa burada demokrasiden söz edemeyiz. Dahası şunu da ekleyeyim ikide bir de fikrinizi söylediğiniz zaman azarlanıyorsanız, hangi demokrasiden söz ediyorsunuz.
Neoliberalizmle de birlikte ideolojik olarak üst yapıda da bir post-modern yaklaşımlar devri yaşıyoruz. Solda bazı kesimler solun cumhuriyetin ka-zanımlarını savunmasını yersiz buluyor. Ne kadar ilerici ne kadar aydınlanman tez varsa hepsine karşı bir tavır gösterme söz konusu. Bu konuda biraz derdim var sanırım. Siz ne düşünüyorsunuz?
Dertlerimiz ortak. Hem kapitalizmin içinde yaşamak istiyorlar, liberalizmi sonsuza kadar savunuyorlar, hem de liberalizm doğrultusunda örgütlenmiş bir cumhuriyet yapısına karşı çıkıyorlar. Bir kere bunu anlayamıyorum. Türkiye'nin modeli özgün bir model değil. Türkiye'nin özgünlüğü, aynı süreçte, devletçiliği uygularken adına ister popülizm deyin ister başka bir şey deyin, ister sol deyin ne derseniz deyin önemli değil ama halkçılık denilen, o tarihte cumhuriyetin adını koyduğu halkçılık dediği politikanın birbiriyle örtüşmüş olması. Türkiye'nin özgünlüğü burada... Alt kesimlerin de aydın kesimler kadar olmasa bile okuması, onların da anlamasa bile Dostoyevski'yi okuması, anlamasa bile Shakespearean oyununu izlemesi, Çaykovs-ki'yi ayırt edemese bile keman çalması çok hoşlarına gitmiyor aydınların. Çünkü o zaman öğretecek bir şeyleri kalmıyor. Dahası bir tehlike ortaya çıkıyor. Alt kesim daha yukarıya çıkarsa, o zaman devleti yönetmeye hazır veya danışmanlık yapmaya hazır aydın kesimi ne olacak? Sosyalizme karşı çıkmaları da buradan kaynaklandı. Ve dahası da var: Eğer bugün geriye dönüp baktığımızda Deniz Gezmiş'in asılarak, Mahir Cayan ekibinin imha edilerek yok edilmesinin altına baktığınız zaman bunu görüyorsunuz. Çünkü yukarıdan bir devrim yapmaya kalkmıyor. Aşağıdan yukarıya bir şey öneriyor.
İslamcılara dönersek, şimdi yardımlaşma ağları kuruluyor, örneğin Deniz Feneri Derneği vb. gibi... Sosyal devletin tahrip edildiği bir yerde belki vurdukları yere yara bandı takmak için yapıyorlar ve çok da tutuyor.
Vurdukları yere yara bandı takma lafı çok güzel. Aslında daha öncesinde kendisine biat eden insanlar istiyor. Çünkü dinde biat vardır. Biat eden insanlar oluşturmak ve bu GOP'a rıza gösteren toplumlar yaratmak olarak geçer. Dolayısıyla siyasal İslam'la küreselleşmenin örtüşmesinde, dişlilerin birbirine girmesinde de bu insan tipinin yaratılması çok önemli.
'Sol ile sivil toplum örgütlerinin organik bir ilişkisinin olması bence çok mümkün değil'
İşte şimdi burada, mücadeleye geldiğimiz zaman sosyal devletten yana kesimler şöyle bir ikilem arasında kalıyor. Emekçilere "gelin sosyal devlet için mücadele edelim" dediğiniz zaman bu uzak bir hedef. Öte taraftan yardım veren, ekmek veren kolaycı bir yan var. Şimdi burada birileri diyor ki biz de böyle şeyler yapalım. Bu da sivil toplumcu bir yönelime doğru kaymaz mı?
Çok doğru bir tespit yaptınız. Çünkü ulus devletlerin yeniden biçimlenmesinde sivil toplum örgütlerinin arada böyle bir geçiş süreci yaşandı. Sivil toplum dernekleri kaynaklarını kendi gönüllü tasarruflarla oluşturur. Ama bu gönüllü tasarruflarla bu kadar büyük yatırımları karşılamanız mümkün değil. Bundan sonraki süreçte kapitalizmin yaratıcı yönü ortaya çıkacak... Sivil toplum örgütlerinin yaptıkları özel kesim tarafından denetlenmeyecek fakat özel kesim mantığıyla işleyen, markaların önemli olduğu, çıktının katma değeri yüksek olan alanlara projelerin yönlendirileceği ve verimliliğin geri dönüşünün hızlı olduğu kişilere burs verileceği bir süreç başlayacak. Devlet üniversitelerinin da paralı hale gelmesiyle herkes üniversite eğitimi görmesin, denecek. Yarın herkes lise eğitimi görmesin haline dönüp, sadece meslek sahibi olan insanların yeterli olacağı, ara kademe insanın ve alt kademenin de belli bir eğitim düzeyine ulaştığı insanların olduğu katma değeri yüksek kişilerin üniversiteye girmesinin getirdiği bir sisteme giriyoruz. Onun için solla sivil toplum örgütlerinin organik bir ilişkisinin olması bence çok mümkün değil. Belki aynı alanlarda faaliyet gösteriyor olabilirler. Ama gerçek solun sivil toplum örgütleriyle örtüşmesi mümkün değil.
HAZIRLAYANLAR: BARIŞ İNCE - ÖNDER İŞLEYEN
Zebari: Hava Saldırıları İstikrarı Bozmuyor
MOSKOVA (12.02.2008)-Irak Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari, Türk hava saldırılarının hiçbir şekilde bölgedeki istikrarı bozmadığını savundu. Zebari ayrıca Kürt sorununun ABD, Irak ve Türkiye'yi içinde yer aldığı üçlü komisyon çerçevesinde çözülmesi gerektiğini söyledi.
Zebari Rusya'nın başkenti Moskova'da düzenlenen bir basın toplantısında, "Kürt sorununu çözmenin en etkili yolu Irak-Türkiye-Amerika üçlü komisyon çalışmalarını yoğunlaştırmaktır" dedi.
‘Hava Saldırıları İstikrarı Bozmuyor'
Türk ordusunun Güney Kürdistan'a yönelik sınırötesi saldırılarına ilişkin ise, "Bağdat bu sorun üzerine Türk hükümeti ile sürekli ilişki halinde" diyen Zebari, "Sözkonusu olan uzak Kürt üslerine karşı hava saldırılarıdır" iddiasında bulundu.
Zebari'ye göre "bu operasyonlar hiçbir şekilde bölgedeki huzuru ve sükuneti tehlikeye atmıyor." Ancak tarihi tecrübelerin hava saldırıları ile Kürt sorunun çözülemeyeceğini gösterdiğine vurgu yapan Zebari, Irak'ın komşu ülkeler tarafından toprak bütünlüğü ve egemenliğinin ihlaline karşı olduğunu sözlerine ekledi.
ANF
NLP Basın Takip Merkezi
12 02 08
- Tarayıcı ağ günlüğü
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
