Türkiye’de „marksist“ ve „devrimci“ sol, Kürt meselesi ve demokrasi bağlamında nerede duruyor ve nereye gidiyor?

Evet, bir çoğumuzun beklediği, ancak bir çoğumuzun da düşünmek bile istemediği şey oldu ve Anayasa Mahkemesi Demokratik Toplum Partisi’ni kapattı. Bir çok parti üyesine ve hatta parti üyesi olmayan Leyla Zana’ya dahi siyaset yasağı getiren Anayasa Mahkemesi partinin eşbaşkanı Ahmet Türk’ü ve milletvekili Aysel Tuğluk’u da siyasi yasaklılar listesine ekleyerek DTP’nin parlamento grubunu da düşürdü.

 

Kürtlere yönelik devletin hükümet aracılığıyla uzun bir süreden beri yürüttüğü, özellikle partinin yereldeki yöneticilerinin tutuklanmalarıyla ve TSK’nın bölgedeki operasyonlarına aralıksız devam etmesiyle, ayrıca buna ek olarak 4 aydır sürdürülen „açılım“ tezgahıyla  disipline etme, „yola getirme“ siyaseti verilen son karara 19+1 şeklinde bir ihtimalin eklenmesiyle en açık şekliyle tezahür etmiştir. Kürtler, sine-i millet kararıyla devletin istediği kalıba girmeyeceklerini tüm kamuoyuna Demokratik Toplum Kongresi aracılığıyla ilan etmişlerdir.
 
Tüm buraya kadar bahsettiklerim zaten son günlerde herkesin oldukça yakından takip ettiği gelişmelerdi. Ancak benim burada asıl aradığım şey ya da sormak istediğim soru bütün bu hengamenin yarattığı toz bulutu içinde gözden kaybolan – belki de kaybolmayı tercih eden - herhangi bir eleştiriye muhatap olmaktan bir anlamda muaf tutulan Türkiye Solu’nun nerede durduğu ve bundan sonra nereye gideceği sorusudur.
 
Kürtler, attıkları her adım sebebiyle Türkiyeli „devrimciler“, „marksistler“, „sol-liberaller“ ve „demokratlar“ tarafından eleştirilirken, bu kesimlerin etraflıca bir eleştiri ve özeleştiriden mahrum olmaları epeydir gözümüze çarpmaktaydı. Sanırım bunun en önemli sebebi Türkiye Solu’nun büyük bir kısmının henüz çuvaldızla tanışmamış olmasıdır. Her durumda iğneyi de çuvaldızı da ötekine batırmaya meyleden Türkiye Solu’nun genişçe bir kesimi, aslında „Türk“ Solu olma yolunda emin adımlarla ilerlediğinin farkına umarım çok geçmeden varır. Bir kaç ay önce „ırkçılık“ tartışmasıyla ilk defa karşı karşıya kalan „devrimci marksistler“imiz, kendilerine yöneltilen eleştiriye soğukkanlılıkla ve Kürt meselesinin onurlu çözümünde doğru yerde duranlardan beklenilecek bir özgüvenle cevap vermek yerine ya hiç duymamayı ya da kaba-saba sözlerle karşılık vermeyi tercih etmiştir. Belki de bir tartışmanın sonunda varılması gereken hükmü, baştan vermiş gözükmek, tartışma partnerinizi savunmaya itebiliyor olsa da bu konuyu tartışmak isteyen yine de tartışabilirdi diye düşünüyorum. Türkiye Solu’nun önemli bir çoğunluğunun Kürt meselesi bağlamında ezilenlerden yana bir pozisyon almakta son dönemde hayli zorlandığını görüyoruz (bkz. Çatı partisi tartışmaları); buna mukabil bu zorlanmanın da Türkiye Solu’nu Türkiye’de barış ve demokrasi mücadelesinin gittikçe kenarına taşıdığına şahit olmaktayız. İşte en tehlikeli dönemeç burada karşımıza çıkıyor. Eğer bu viraj alınırsa barış ve demokrasi mücadelesinde Kürt ve Türk halkı arasında köprü görevi görmesi gereken Sol’un gittikçe artan oranda işlevsizleşmesiyle karşı karşıya kalacağız. Türk kamuoyunun barış ve demokrasiden yana olan kesimlerinin kaybedilmemesi ve bu kesimlerin gittikçe genişletilebilmesinin o coğrafyada verilen özgürlük ve eşitlik mücadelesinin sacayaklarından biri olduğu kesinlikle göz ardı edilmemelidir. Kürtler uzun yıllardan beri ağır bedeller ödeyerek, adeta hepimizin ihtiyacı olan demokrasiye ve barışa tek başlarına tünel kazarken, konulan hedeflere „devrimci“ ve „marksist“ siyasete ya da „sınıf“ siyasetine teğet geçiyor yaklaşımıyla burun kıvırmak, (henüz!) ırkçılığın bir sonucu olmasa bile düpedüz „ayrıcalıklı“ olmanın bir sonucudur. Türkiye Solu’nun ivedilikle masaya yatırması gereken sorun tam da budur: ayrıcalıklı olmak. Nedir Türkiye’de verili koşullar altında ayrıcalıklı olmak? Türkiye’de bugün Türk olmak, Kürt meselesi bağlamında Kürd olmakla kıyaslandığında ayrıcalıklı olmaktır. Kürdistan açık bir şekilde faşizmin altında inlerken, açık bir savaş bölgede yaşanırken; sizin acilen savaşın durması için mücadele etmek, ortak bir barış koalisyonu oluşturmak yerine dolaylı bir destek ile yetinmeyi tercih etmeniz, ancak ve ancak ayrıcalıklı olmanızla açıklanabilir. Kürtlerin yaşadıkları şiddet karşısında direnmekten başka bir seçenekleri yokken, Kürt olmayan Türkiyelilerin böyle bir seçenekleri vardır. Çok mu bunaldık? Bir kaç zaman Kürt meselesi üzerine bir şeyler söylemeyip üzerimizdeki baskıyı bir nebze olsun azaltabiliriz mesela. Bir Türk olarak Kürt meselesi üzerine gerçekleri söylediğinizde, barış isteyen, okumuş-düşünen, fakat „kandırılmış“ aslında iyi bir insan, iyi bir demokrat muamelesi görürken, bir Kürd olarak aynı gerçekleri söylediğinizde iflah olmaz, arsız ve saldırgan bir „terör destekçisi“, „terörist“, „emperyalist odakların uşağı“ olarak damgalanmanız ve hatta linç edilmeniz işten bile değildir.
Hal böyle iken, asıl sorun, yani Türkiye Solu’nun „türkleşmesi“ tam şu noktada karşımıza çıkmaktadır: Kürt meselesinin çözümüne, yani demokratik cumhuriyetin o coğrafyada tesis edilmesine sol olarak, devrimciler, marksistler, demokratlar olarak kendi katkımızın ne olduğuyla, ne olması gerektiğiyle ilgilenmek yerine Kürtlerin neyi, nasıl yapmaları gerektiğini tartışmaya başladığımızda; Kürtlerle birlikte mücadele etmeyi binbir önkoşula bağladığımızda ve böylelikle sanki demokrasi, özgürlük ve barış sorunu sadece Kürtlerin sorunuymuş gibi davrandığımızda, bilin ki artık „ayrıcalıklılar“ın dilinden konuşuyoruzdur. Ortak mücadelemizin içinde elbette birbirimizle tartışacağız, hataları konuşacağız, eleştireceğiz; bu olmadan demokrasinin hiç bir yerde yükselemeyeceğini bilmeliyiz; fakat burada altı kalınca çizilmesi gereken husus, „ortak mücadelemiz“ kavramıdır. Mücadelede ortakmış gibi gözükmek ve akabinde bir öğretmen edasıyla ezilenlere doğru yolu göstermek, hiç bir şekilde siyasi etikle bağdaşmaz. Can alıcı ve belki de önümüzdeki dönemde demokrasi ve barış projesinin kaderini belirleyecek olan nokta budur.
 
Bu sebeple açık yüreklilikle sormamız gerekiyor: DTP’nin kapatılmasına giden süreçte Türkiye Solu bu felaketi önlemek için ne yaptı? Ya da Türkiye Solu demokrasi ve barış mücadelesini Kürtler kadar sahiplendi mi, sahipleniyor mu?
 
Ancak bu soruya gelmeden önce bir başka soruyu mercek altına alalım: DTP neden kapatıldı? Bu soruyu Türkiyeli bir solcuya sorduğunuzda, alacağınız cevap öncelikle Asıl Devlet Partisi’nin ve taşeronu AKP’nin soruna yaklaşımının analizine, arkasından emperyalist güçlerin izlediği stratejinin deşifre edilmesine (bu iki unsurun sıralaması siyasi konumlanışa göre değişebilir, fakat çok da önemli değildir!), ardından da Kürtlerin yaptığı hataların muhasebesine dayanacaktır. En iyi durumda üçüncü aşamayla, basın açıklamalarında ya da kanaat önderlerinin yorumlarında karşılaşmayız; ancak kapalı kapılar ardında, yoldaşların kendi aralarındaki sohbetlerde bunlar da konuşulacaktır. Hatta daha ileri gidip sözde sosyolojik çözümlemelerle, aslında modernleşmeci burjuva aklın bir uzantısı olarak, feodal bir halkın ancak bu denli noksan, kısa görüşlü, geri bir siyaset üretebileceğini ve bunun sonucunda da partisinin kapatılacağını anlatanlar da olacaktır. Burada dikkatimizi çeken husus, yazımın başında belirttiğim çuvaldızla iğnenin başkalarına batırılması durumudur. Özeleştiri veremeyen bir sol, yani çuvaldızı ya da iğneyi kendine batırma cesaretinden yoksun bir sol siyaseten maalesef iflas etmiş demektir. Türkiye Solu bana göre DTP’nin kapatılmasında dolaylı olarak sorumluluk taşımaktadır. Neden mi? Birincisi, hala birleşip siyasette boşluğu son derece derin hissedilen sol muhalafeti gerçekleştiremediği ve bu yüzden ülkenin demokratikleşmesine gereken desteği veremediği için. Küçük hesapların, kendi içindeki bayatlamış iktidar mücadelelerinin esiri olmaktan, hep ben bilirimcilikten kendini kurtarmadığı için. İkincisi Çatı girişimini baltalayarak, açıkça Kürtlerle hareket etmeyi Türk tarafına anlatamayacağını düşünerek bin bir dereden su getirip "marksist" ve "devrimci" maskesinin arkasına saklanarak, daha oluşum için süren çabalar bir sonuca dahi ermeden yeni oluşumları hayata geçirmeye çalıştığı, dışardan yarım gönüllü dayanışmayla yetinmeyi tercih ettigi, yani seyirci kaldığı için. Üçüncüsü  devletin kapatmaya giden son dönemeçte izlediği kışkırtma siyaseti karşısında yine "her şeyi Öcalan'a endeksleyen Kürtleri" suçladıkları, sokaklara taşan, çoğu zaman yaşanan acılardan ötürü kontrol dahi edilemeyen bir halkın haklı öfkesini dahi anlamak istemediği için. Bu yüzden sol adeta eylemsizliğiyle DTP’yi mahkum etmiş ve onu her fırsatta marjinal bir parti gibi lanse etmeye çalışan egemenlere havale etmiştir.
 
Şunu hiç bir zaman aklımızdan çıkarmamamız gerektiğini düşünüyorum. Eğer yapabileceklerimizi yapmamayı tercih ediyorsak, kendimizi aşmak adına verili koşulları zorlamaya ve zorlanmaya önce kendimiz teşebbüs etmiyorsak; yapabileceklerimizi yapmadığımızdan ötürü tarih ve insanlık karşısında suçlu olacağız. Türkiye Solu, Ergenekon davasında sergilediği basiretsizliği, maalesef aynen DTP’nin kapatılma sürecinde de sergilemiştir. Hükümet, demokrasiyi ve barışı ağzına alıyor diye sol, demokrasiyle barış arasına mesafe koyamaz; bu idealler sahipsiz bırakılamaz, hele hele egemenlere hiç bir surette terk edilemez. Demokrasiye ve barışa sahip çıkılıp, tam da hükümetin oyununu bozarak onun gerçek niyetinin ortaya çıkmasını sağladığınızda, siz değil, siyasi rakibiniz tüm inandırıcılığını yitirmiş olur. Türkiye Solu’nun halk nezdinde inandırıcılığının kalmamış olmasını bu şekilde açıklamak da mümkündür. Varılan noktada eğer Türkiye Solu yeniden yapılanmayı göze alabilecekse, yeniden bir özgürlük ve eşitlik projesinin taşıyıcısı olmak istiyorsa, karanlık bir döneme giriyormuşuz gibi gözüken şu dönemde, DTP’nin sine-i millet kararının yaktığı ışıkla aydınlanan demokrasi ve barış yolunu, Kürt Özgürlük Mücadelesi’ne ikirciksiz, samimi ve doğrudan destek sunarak birlikte yürümelidir. Bu yüzden tüm demokrasi ve emek güçlerinin acilen bir araya gelmesi ve önümüzdeki dönemde karşılaşabilecek olası saldırılara birlikte karşı koyması, bugüne kadar oynanan oyunu bozabilmenin olmazsa olmazıdır.