Celali Söylenceler -2
Düş Parçaları
“Gecekondularda hava bulanık puslu
Altındağ gökleri kümülüslü
Ekmeğe, aşka ve ömre
Küfürleriyle hükmeden
Ciğerleri küçük, elleri büyük
Nefesleri yetmez avuçlarına
-ilkokul çağında hepsi de-
kenar çocukları kar altındadır”
ahmet arif
Tangır Hayri ile Deli Cemil bir olup Şehriye teyzenin evini soymuşlardı. Soymuşlar dediğim de ne, eve girip yalnızca radyoyu çalmışlar. Götürüp bit pazarında satmışlar, parayı kırışmışlar. Hepsi bu. İş bu kadarla kalsa belki unutulup gidecek. Ama bir gün Tangır yolsuz kalınca, düşünmüş taşınmış, karşılığında bir şeyler kopartabileceğini umarak, gidip Şehriye teyzeye, radyoyu deli Cemil’in çaldığını söylemişti.
Şehriye teyzenin kocası tırcı Ahmet amca, tesadüfen evdeydi o aralar. Kocaman bir tır kamyonu vardı onun. Avustruya’ya filan mal taşırdı. Yola bir gider, haftalarca gelmezdi. Gelince de evine mutlaka her akşam mahalleden birileri hoşgeldine gider ve onun yol maceralarını dinlerdi. Evin alt katındaki bir oda, televizyon odasıydı. Sinema salonu gibiydi. Bütün mahalleli, çoluk çocuk yerlerde oturup, orada televizyon seyrederdi. Odada bir tek sedir vardı, o da evde olduğu zamanlarda Ahmet amcaya ayrılmıştı. O orada oturur, kendisini ziyarete gelen arkadaşlarına yolda olup bitenleri, görüp duydukarını anlatır, ara sıra da televizyona göz atardı, çayını yudumlarken. Ben onlara yakın oturup, bir yandan televizyonu, Hangisi Doğru yarışma programını seyrederken, bir yandan da onun anlattıklarına kulak kabartırdım. Bir keresinde “Yugoslav karıları bi naylon çoraba veriyorlar”, dediğini duymuştum. “Ne veriyorlar”, diye soruvermiştim. “Sıpanın sorduğu soruya bak, bu yaşta.....” demişti, cevap vermemişti. Sen büyüklerin lafına karışma televizyonunu seyret, diye azarladılar beni. Seslerini hafif alçaltarak muhabbete devam ettiler.
Çalınan kendi radyosu olduğu halde Tangır’ın ispiyonundan hoşlanmayan Ahmet amca, bir kaç soru sormuş, işin iç yüzünü ortaya çıkarmıştı. Oğulları torba Kadir ve Sami Tangırı eşek sudan gelene kadar pataklamış, yanlarına alıp deli Cemil’in evine baskın vermişlerdi. Ama ara ki bulasın. Deli Cemil kırklara karışmış, kaybolmuştu. Yediği dayak yanına kar kaldı Tangırın. Hepsinden beteri adı ispiyoncuya çıktı...
Artık mezarlık kumarcıları bile aralarında almadılar onu.
**
Barajdan balık tutup mahallede satarak şarap parasını çıkartan deli Münür, ahraz Satı’yı mutfağın ortasına yatırmış, ipragazın hortumu ile boğuyordu. Bereket versin ki, hortumun bir ucunda ocak, öteki ucunda ipragaz tüpü bağlıydı da işini bitiremiyordu kadının. Bu gecekondu, Münüre babasından kalmıştı. O da bir odasını kendine ayırıp gerisini Satı’gile kiralamıştı. Gel gör ki Satı, sık sık ev kirasını geciktiriyordu, ya da “verdim ya, sen sarhoştun unutmuşsun”, diyordu. Bu sefer de öyle olmuş olacak ki, Münür bir taraftan kadını boğmaya çalışırken bir taraftan da durmadan, “Kira nerede lan amına goduklarım”, diye bağırıp duruyordu. Debelenip duruyordu kadın, dizden büzgülü çiçekli basma donu bir oraya bir buraya dalgalanıyordu, bacaklarıya havayı dövüyordu sanki. Ben annemin elinden tutmuş bakıyordum sessizce. Abim pencereden içeri atladı kadını kurtarmak için. Annem, “dikkat et elinde bıçak olmasın delinin”, dedi, bıkkınlıkla. Sesinde heyecan ya da korkudan çok bezginlik vardı. Demeye kalmadı, kadının oğlu sucu Ali abi de yetişti. Sucu Ali, İnci Memba suları dağıtırdı kamyonetle. Damacana taşımaktan kolları boğum boğum kaslıydı. Zavallı Münür’ü tuttuğu gibi duvara çarptı. Çıkıp üstünde zıpladı, pas pas etti onu. Mahallenin yaşlılarından biri, “Tamam Ali tamam, geberip elinde kalacak, bırak yeter artık, günahtır” dedi. Münür deliydi ama kimseye bir zararı dokunmazdı. Kendi halinde, içine kapanık biriydi. Karasevda onu bu hale getirmiş, derlerdi. Sevdiği kızı alamamış, böyle olmuş. Haftalarca yatak döşek yattı. Ahraz Satı ona baktı.
Ne de olsa akrabaydılar.
**
Berberde, babamın yanında uslu uslu oturmuş sıramın gelmesini bekliyordum. Birden birisi daldı içeri. Küçük dolabın üstündeki mermerde sıra sıra sıralanmış usturalardan birini kapıp döndü. Hınzırca bir gülümseme belirdi patlamış dudaklarında. Onun hemen arkasından dükkana dalmış olan öteki adam olduğu yerde donakaldı. Elindeki koca taş parçası gibi taş kesildi bir an. Bir an bütün dünya durdu. Biz hepimiz resim olduk, öylece bekledik bir an. Ben babamın yanında sakin sakin oturuyordum. Babam sol kolunu bana siper edip, beni hafiften arkasına aldı. Onun kolunu hissedince, herşey hareket etmeye başladı tekrar. Her şey yeniden canlandı sanki. Usturalının bir gözü kapalı, dudakları patlaktı, kafası kanıyordu biryerlerden. Gömleği pantolunundan çıkmış, ayakkabılarından biri yoktu, çorabının topuğu yırtıktı. Üstünlük ona geçmişti şimdi. Şimdi o saldırıyordu. “Gel lan amına koduğumun yavşağı, taşla vurmak ne demekmiş göreceksin şimdi,” diyordu. Elindeki taş ile yüzünü korumaya çalışan rakibinin parmaklarını doğruyordu. Sırtüstü yere düşmüş olan eli taşlı adam, nasılsa kalkıp kaçmaya çalıştı. Öteki yetişip ensesinden darbeledi onu. Kan göğe fışkırdı, camlara bulaştı. Babam kocaman eliyle gözlerimi kapadı.
Kapalı gözlerimin içinde, çorabının topuğu yırtık adam hala hasmını doğruyordu.
**
Biz okulun bahçe duvarına oturmuş çekirdek çitliyorduk. Ben, ekvator Mustafa, Erdoğan filan. Gelene geçene bakıyorduk. Soldan, yukardan doğru ayak sesleri duyduk. Baktık. Çuval Memed, Cesi’yi önüne katmış kovalıyordu. Yetiştiği yerde kıçından kıçından bıçaklıyordu. Önümüzden geçtiler. Cesi her darbe alıdığında bir kere hopluyor ve can havli ile ileri fırlayıp elinden kurtuluyordu Çuval Memed’in. Aslında tersi olması gerekirdi. Cesi Çin Çin, Yenidoğan, Atıfbey, Dışkapı, hatta Ulus’un namlı kabadayılarından biriydi. Gran tuvalet giyinir, fötr şapka takardı. Tıpkı Yılmaz Güney’in Vurguncular filmindeki Cesi gibi. Adını da ondan almıştı zaten. Kumarhaneleri vardı onun. Aslında, Emek sinemasında defalarca seyrettiğimiz filme göre, kovalaması gereken oydu. Ama nedense hayatta hep başka türlü oluyordu işte. Çocuk aklımız almıyordu bu gördüğümüzü. Atarabacısı olan Çuval Memedi de severdik aslında. Arabasına takılmamıza, hatta günündeyse, arabaya çıkıp onunla bir müddet gitmemize ses etmedi. Ama işte sonunda Cesi Cesi’ydi, namı vardı. Kabadayıydı. Bizimle hiç bir konuşması olmazdı, yumurta topuk ayakkablarını tıklata tıklata geçer gider, yüzümüze bile bakmazdı, ama biz ona hayrandık. Ara sıra ayakkablarını boyadığımız da olmuştu. Öyle bol keseden para filan da vermezdi ayakkabısını boyayan çocuklara. Ama o Cesi’ydi işte ve biz ona hayrandık.
Sonunda Çuval, Cesi’yi Emek sinamasının önünde yere yıktı.
Tamam da yerini bulmuştu yani.
**
‘’Çocuktuk ufacıktık, top oynadık acıktık, sinema parası yoktu, üç çocuk işe çıktık’. Az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik, geldik D/12 nin önüne . Xalo dayı elindeki torbayı attı yere, kendisini de torbanın üstüne. Sıra bize gelmişti, ver yansın ettik. İmdaatt, adam ölüyor, kimse yok muuuu ? Hiç müslüman yok mu buradaaaa... ‘’
10 yaşında filandım o zaman, ilkokulun arka bahçesinde , Ekvator Mustafa, Eğri kafa Hamdi ve Yavuzla birlikte top oynarken, Xalo dayı gelmişti. İşe çıkmak isteyen var mı diye sormuştu. Xalo dayı Bloklarda, Ziraat mahallesinde, Aydınlıkevlerde dilenip, topladığı eski elbiseleri götürüp bit pazarında satardı. Ama sanatını icraa etmek için yardımcılara ihtiyacı vardı. Bunlarda mahallenin çocuklarıydı elbette. Ve Xalo dayı, bu zamana kadar hiç bir yardımcısına kelek atmamış, kazandığı paradan belli bir miktarını bu çocuklarla paylaşmıştı. Kaç yaşında olduğu belli olmayan, hırpani kılıklı, suratında hep bir kaç günlük kırlaşmış sakalı ve hiç eksilmeyen tebessümü ile yazın sokaklarda, kışın fırınlarda, sinemalarda yatıp kalkan bu adamın hikayesini kimse bilmezdi. Tek bildikleri şey, kimseye zararı dokunmayan gariban biri olduğuydu. Bir keresinde büyük amcam, siz onun öyle olduğuna bakmayın konuşunca profesor gibi konuşur o, demişti. Dayaktan aklını kaçırmış azıcık.
İşte bu Xalo dayı, o gün öğleden sonra, biz okulun arka bahçesinde top oynarken gelip bize iş teklif edince yarı gönüllü kabul ettik. Gidip orada burada dilenci cazgırlığı yapmaktan utanıyorduk aslında. Anne-babalarımız duyarsa diye korkuyorduk. “Çingene çocuğu muyduk yani biz?” Neyse, adam başı 2,5 lirada anlaştık. Ne kazanırsa kazansın Xalo dayı bize adam başı 2,5 lira verecekti. Ama Xalo dayının da şartı vardı. Biz de en az akşam saat 5’e kadar Xalo dayı ile gezecektik. Öyle, bırakıp gitmek yoktu ve tabii rollerimizi de inadırıcı oynayacaktık.
Uzun sözün kısası yola çıktık. Blokların, Ziraat mahallesine bakan tarafı daha inşaat halindeydi, aralarından geçip, epeydir bitmiş olanların önüne geldik. Uzaktan, yakından özellikle de çevredeki gecekondulardan ipini koparabilenlerin, kredi karşılığında ev sahibi olduğu ya da kiracı olarak oturduğu blok apartmanlardı bunlar.
Hava güneşli, bahçelerde çocuklar ve çiçekler cıvıl cıvıldı , Hepsinden önemlisi de yerler kuruydu. Bu iyi, diye düşündüm. Yerler kuru olunca millet sokakta, bahçede olur, iş kolay yürürdü.
D/12 Blokun önüne geldiğimizde Xalo dayı birden elindeki çuvalı yere attı. Ben, buradan iş çıkmaz ki,diyecektim, demeye kalmadı Xalo kendini, kafası üstü yerdeki çuvalın üstüne attı. Sıra bize gelmişti, ver yansın ettik. İmdaaatt, adam ölüyoooor, kimse yok muuuu ? Hiç müslüman yok mu buradaaaa... ‘’
-Anaaaa, adam ölüyoo. Kız vallaaa adam ölüyoooo, diye karşılık verdi sesimize, karşıdaki balkondan bir kadın. İyiye işaretti bu.
Aslında, anaaa, adam ölüyooor, imdaaat, yardııım, koşun yetişiiin, diye bağırıp çağırıp milleti Xalo dayının başına toplamak bizim işimizdi, bu iş için para veriyordu Xalo dayı bize. Milleti Xalo dayının başına toplamaktan çok, kadının sesini bastırıp, alacağımız parayı haketmek azmiyle hançerelerimizi yırtarcasına bağırmaya başladık. Öyle bir zorluyorduk ki kendimizi Hamdi caartttt diye ossuruverdi. Ben bağırmayı bırakıp başladım gülmeye. Enseme yediğim tokatla kendime geldim, bağırmaya devam ettim. İmdaaaaat, yetişiiiiin, Xalo dayı ölüyooo, şey, pardon yani adam ölüyoooooo.
-Adam ölüyoooor, su getiriiiiin, kimse yok mu, burası müslüman mahallesi değil laaaa., diye bağırıyorduk, biz.
-Komşular yetişiiiiin, diye tamamlıyordu karşı balkondaki kadın.
-Tüh allah kahretsin, diye geçirdim içinden, su değil kolonya getirin diyecektik, unuttuk yine. Kova kova suyun başından aşağıya boca edilmesi işine gelmiyordu, Xalo dayının, akşama kadar sudan çıkmış sıçana dönüyordu zavallı adam. Su yerine kolonya ile ayıltılmak daha iyidi elbette. İş işten geçmişti bir kere, yevmiyelerimizden kesmezdi inşallah.
Bu arada Xalo dayı öyle bir istim almıştı ki, zaptedebilene aşkolsun. Ter ter tepiniyor, tir tir titriyordu.Hırıltıları göğe ağıyordu. Ağzından burunundan, bil umum deliklerinden köpükler fışkırıyor, köpükler sarı ve yeşil sümüğüne karışıyor, sakalından aşağı boynuna akıyordu.
Önce çocuklar sökün edip geldiler; sonra kadınlar, önce balkona çıktıp baktılar, sonra aşağı inip geldiler. Kiminin elinde bir kova su, kiminin elinde kolonya şisesi. Üstüne başına, yüzüne burnuna kolonya döktüler, koklattılar, su içirdiler. Zavallı Xalo bitkin bir vaziyette yatıyordu yerde. Kadınlar konuşuyordu aralarında.
- Kimmiş kız, kimi kimsesi yokmu ?
- Üstüne başına bak, zavallı, benim herifin eskilerini ona versek olur mu ki ?
- Olur olur, niye olmasın,baksana kimi kimsesi yok anlaşılan.
Söz bu minval üzre çoğaldı.. Zahmet, rahmet, sevap, cennet, rıza, selamet sözleri birbirine karşıtı. Söz çoğaldıkça Xalo dayının çuvalı doldu. Sonunda Xalo yola düştü, önce bir ayağını sürüye sürüye, sonra , köşeyi dönüp orta çarşıya vardığında çakı gibi, dimdik yürüyüp Aydınlıkevlere yöneldi. Biz de peşinden. Kardeşler ekmek fırınının arka tarafında bir seans daha yapıp iyice yükü tuttuk. Ben, Bloklardan doldurduğumuz çuvalla Süreyya sinemasının önünde bekliyordum. Hep öyle olurdu, dilenilecek yere boş çuvalla gidilirdi. Önceki yerde doldurulmuş çuvalla biri erketede beklerdi. Bana düşmüştü bu sefer beklemek, işime de geliyordu tabii, çünkü aslında bu işten utanıyordum. Filim afişlerine bakıyordum. Keşke, diyordum paraları şimdi verse de, hazır gelmişken sinemaya girsek. Öyle olmadı tabii. Ha şurası, ha burası derken, bit pazarına varıp, malları satıp, paralarımızı alana kadar saat çoktan beşe gelmiş de geçiyordu bile. Bu saatten sonra sinemaya gitmek olmazdı. Sonunda ellerim cebinde, avcumda 2,5 lira ardiyenin önünden yukarı eve giderken,mutluydum.
Arkadaşlarla sözleşmiştik yarın sinemaya gidecektik. Üstelik gazoz paramız bile vardı.
**
Biz gruplar halinde yaşardık. Beşerli, bazen onarlı gruplarımız olurdu. Sabahtan akşama kadar evlere girmezdik. Toprak yolların kaynar tozlarını dumana katıp, yalın ayak, başı kabak atçılık oynardık güneşin altında, bitap düşene kadar. Bazen bir kızılderili savaşcısı olurduk, bazen Çakırcalı Mehmet Efe. Yorulunca oyundan, birikip bir duvarın serin gölgesine yeni hayaller, yeni planlar kurardık gelecek oyunlar için.
Biz gecekondu çocukları en çok yoktan anlardık. Annelerimiz her ne kadar, iki de bir de, “çocuk sen yoktan anlamaz mısın ?” diye isteklerimize sitemle karşılık verseler de, biz yokun ne olduğunu bilirdik. Bisikletin, meşin futbol topunun, gramponlu futbol ayakkablarının, Luna parkın, 19 Mayıs yüzme havuzunun, hatta belediyenin çocuk bahçesinin bile bizler için olmadığını çok küçük yaşta öğrenmiştik. Ve yoku var etmeye çalışıyorduk. Kendi bildiğimizce.
Belki kimse farketmezdi ama, var etmek bizim işimizdi.Hayal kurarak var ederdik. Umarak, dileyerek, dilenerek var ederdik. Çalışarak, çalarak var ederdik. Olmadı “...mış gibi yaparak” var ederdik. Paramız varmış gibi yaparak, karnımız tokmuş gibi yaparak... Kan kusup kızılcık şerbeti içtim demeyi, hayat bize daha bu yaşlarda belletmişti... Ama illa ki paylaşarak var etmeyi öğrenmiştik. Önce üzerine “sana yağı” sürebildiğimizde dünyanın en tatlı şeyi olan bir dilim ekmeğimizi, sonra planlarımızı, sonra zulalarımızı paylaşarak var etmeyi....Ve paylaşmanın zorunluluğunu.
Biz kenar mahalle çocukları için toplu halde yaşamak ve davranmak içgüdüseldi. Birinin başına bir iş geldiğinde, hemen, yıldırım hızıyla duyulurdu. Üşüşüverirdik olay mahalline. Çekirge sürüsü gibi saldırır, taşa tutar, talan eder, kaçardık.
Yüzümüzde güneş yanığını, gözlerimizde güneş ışığını, yüreğimizde güneş sıcağını taşırdık. Güneşi çok severdik, en çok da kışın. Bir görünsün, hemen üşümüş küçücük ellerimizi uzatırdık ona. Güneşin çocuklarıydık.
“Bizim bebelerin” içinde bende vardım. Saçları kirpi gibi dik dik, ellerinin sırtı çatlak çatlak, tırmaklarının arası kapkara bir haylazdım. Ben de, bizim bebeler gibi daha o yaşlarda, yoku var etme kavgasındaydım.
**
Zabıtalar tornetimi kırdıkları için o gün pazarda yük taşımıyordum. Çok sıcak bir yaz günüydü. Kışın balık, yazın buz satan Elbeyi’nin oradan 50 kuruşluk buz almış, kırıp parçalamış, testinin içine doldurmuş, buz gibi su satıyordum. Hadeee, buz gibi suuuu, Otuz iki dişe keman çaldırıyor, genç kızlara göbek attırıyor, abiiii, diye bas bas bağırıyordum. Yeni bir tornet için para denkleştirmeye çalışıyordum.
Haymanalı yüncü ise, İhsan Sungu ilkokulunun ön bahçe kapısının hemen solundaki, her zamanki yerine, dut ağacının dibine tepeleme yapağı yığmış satıyordu. İri mi iri, korkunç bir adamdı bu. 2 metre boyunda, “100 bilmem kaç kiloluk” bir dev. Adamın en ince yeri başı ve ayaklarıydı. Sivri bir başı, sivri uçlu, yumurta topuk, arkası basık ayakkablar içinde küçük ayakları vardı. Löpür löpür et katmanlarından oluşan bu vücudun, ilk elde en dikkati çeken tarafı, yüzünün sağ yanıydı. Sağ gözü bozarmıştı adamın. Sanki kirli beyaz badana ile boyamışlardı gözünü de, orasında burasında da yer yer kırmızı damarlar pörtlemişti dışarı. Ağzı tıka basa diş doluydu, 32 değil, 64 tane dişi vardı sanki. Üst çenenin yine sağ tarafındaki dişler bazen koyu, bazen açık sarı bir renkle ıslak ıslak parlıyordu. Hepsi altın kaplamaydı. Yapağıları pençeleyip pençeleyip kuş gibi kaldırıp çıptıkça etli parmaklarına gömülmüş, kırmızı, mavi taşlı çeşitli altın yüzükler yaldır yaldır yanıyordu. Gömlek yerine geçen renksiz bir bez parçasının üstün körü örtebildiği koca gövdenin altında siyah bir şalvar vardı. Gözünüz biraz alışınca dikkatinizi çeken ikinci şey, adamın son derece kılsız oluşuydu. Soyulmuş yumurta kadar kılsız... Üzerindeki şeker pudrası yalanıp saydamlaşmış lokum gibi ıslak, yapış yapış, hele bu cehennem sıcağında....Durmadan terliyordu, durmadan su istiyordu benden.
Adettendi, esnafa çalıştığımızda hesabı akşama doğru toptan keserdik. Kaçıcı değillerdi ya... İkindi vaktiydi. İşler durulur gibi olmuştu. Epey yolumu bulmuştum. Eve gidecektim artık. Delik olmayan sağlam cebim, doldurduğum bozuk paraların ağırlığı ile aşağı, aşağı çekiyordu. O aşağı çektikçe benim neşem artıyordu. Geçen Pazar aldığımız naylon ayakkabı, çorapsız giydiğim için ayaklarımın yanlarını kızartmış yakıyordu. Demin camiinin çeşmesinde ayaklarımı soğuk su ile bir güzel yıkamıştım ama bir müddet sonra kuruyunca tekrar sızlamaya başlamışlardı. Ama olsun, keyfim gıcırdı. Birazcık da annemden para aldımmıydı, hurdacı Avni’den dört tane gıcır gıcır tornet tekeri satın alabilirdim. Kasa için gerekli tahtaları inşaattan yürütürdük nasıl olsa. Gerisi kolaydı. Neşe içinde sıçrayıp okulun bahçe duvarına oturdum. Ayaklarımı sallandırdım rahatça. Dinlensinlerdi birazcık. Tabanlarım acıyordu allama.... Annenim, “tabanı yarık it gibi sokaklarda sürtüyorsun.” Demesi geldi aklıma, gülümsedim. Laylon(naylon) ayakkablarımı çıkartıp tabanlarımı ovaladım. Akşam serinliğinde başı iyice kalabalıklaşan yüncünün soluklanmasını bekliyordum, fırsat kolluyordum hesabı kesmek için. Acelesi yoktu...
Bir ara fırsatını buldum.
-Usta, dedim, bizim hesabı kesiverelim, eve gidecem.
-Ne hasabı ?
-Su verdim ya....
-Haaa!
Çıkartıp 1 lira verdi.
-Bu yetmez usta. Hepsi 3 lira tutuyor. Hesapladım.
-Get lan işine haydut, adam mı kazıklıyorsun ?
-Valla yok usta, Sabahtan beri su veriyorum sana. Bardağı 10 kuruştan.....
-Eeee ben kaç bardak içtim lan ?
-Müşterilerine de verdim, arkadaşlarına.....
-Bi tane patlatırsam üç gün bulanık sıçarsın pezevenk. Siktir git, başımı belaya sokma akşam akşam.
-Eeee adama bak yaaa, dedim ağlamaklı. Bizim paranın üstüne yatacak.
-...........................
-Yalanım varsa iki gözüm önüme aksın usta, Ekmek kuran çarpsın ki......
Sözümü bitirmeye kalmadan bir yerlere doğru savruldum. Düştüm, kalktım, bir kaç adım uzağa kaçıp durdum. Sol kulağımın arkası ve ensem yanıyordu sanki. Demin adamla konuştuğum yere baktım. Adam beni unutmuştu bile. Gidip tekrar paramı istemekten, tekrar tokat yeyip oradakilere rezil olmaktan utanıyordum. Keşke 1 liraya fit olsaydım. Bir testi suyun kendisi 1 liraya mal olmuyordu zaten. Ama niye ki ? Herkes bardağı 10 kuruştan satıyordu. Ben ona sabahtan beri o kadar soğuk su vermiştim. Sabahtan beri testi taşımaktan kollarım kopmuştu, ayaklarım acıyordu. Hem o para olmadan tornet alamazdım valla.
-Amca valla... diyecek oldum. Şansımı bir daha deneyecektim.
-Amcanı da seni de, diyerek üstüme yürür gibi yaptı. Bir kaç adım geriye sıçradım.Bunun para mara vereceği yoktu....
-Ben de senin, amına goduumun ibnesi, paramı versene lan yavşak, diye bağırdım.
Yeni müşteriler gelmişti. Onlara da duyurmak için, yarı zorlama, yarı sahici salya sümük ağlayarak “paramı versene hırsıııızz”, diye bağırmaya başladım. Belki müşterilerden biri acıyıp bir şey söylerdi ona... Ama yok, nerdeeee... Kimsenin umrunda değildim. Sağa sola baktım, abim ya da onun arkadaşları da yoktu ki.... O ara İbo ile Uyuz Ömer peydahlandılar birden.
- Ne oldu la, niye ağlıyon ? diye sordu İbo.
-Paramı vermiyo İbne.
-Bu yavşak hep böyle. Geçen hafta 10 tornet su çektim, 2 lira verdi. Bu hafta babayı aldı ama. Su taşıtacak tornet bulamadı.
-Yakacaksın ayının yünlerini, dedi Ömer.
-Get lan manyak, dedim, benden bilir sonra...
Okulun karşısındaki yamaçtaydı evimiz. Akşam yemeğini, dışarda kapının önünde yemiştik. Bulgur pilavı, cacık ve ekmek. Tıka basa karnımı doyurmuştum. Bir yerlerde bir cır cır böceği ötüyordu. Uyku bastırmıştı iyice. Birden okulun oradan doğru bir vayvelaa koptu. Penceresi okula bakan Ayten abla, koca memelerini zıplata zıplata merdivenin başına gelip yukarı seslendi.
-Nezihe abla kııızz, okulun orada yangın çıkmış.
Al bastı yüzümü.
-Ne yangını ? diye sordu annem.
Babam ve abim oraya gitmek için ayaklandılar. Annem ve ablam da peşlerinden. Bütün mahalle caddenin bu tarafında toplanmış seyrediyorduk. Etraftan, su, su yetiştirin suuu, sesleri geliyordu. Babam ve abim çoktan yardıma gitmişlerdi. Annemin hemen yanı başında dikiliyordum. Etrafıma bakamıyordum. Ben akşamdan beri evdeydim valla. Etrafıma bakamıyordum. Annemgil biliyor valla. Ben akşamdan beri evdeydim. Etrafıma bakamıyordum. Bir şey dokundu omzuma. Ödüm koptu. Yüncü beni pençeledi sandım. Ben akşamdan beri evdeydim valla. Annemin eline yapışıverdim.... Bekledim, bir şey olmadı. Döndüp bakmadan anladım sonra. Uyuz Ömer’di bu. Anlamlı anlamlı gülümsüyordu. Gülümsemesinde alevler yalazlanıyordu. –Allaaaahhh, bak la bak, ne biçim yanıyo, diyordu.
Haymanalı yüncü, suuuu, suuuuu, diye bağırıyordu, oraya buraya seğirtiyordu. O koca gövdesi ile nasıl da sekiyordu... İyice uykum geldi. Cır cır böceği bir yerlerde ötmeye devam ediyordu.
Uyuz Ömer’e bir daha uyuz dememeye karar verdim.
**
Rutubetli bir sonnbahar günüydü. Tepeleme dolu torneti aynı yokuştan yukarı çekmeye çalışıyordum. Başlarda iterek çıkartıyordum torneti yukarı. Baktım olmayacak, gücüm yetmeyecek, tornetin iplerini ellerine doladım, kendimi at gibi tornete koştum, eşek gibi demeye dilim varmıyor. Bir müddet öyle devam ettim. İp ellerimi kesiyordu. Dizlerimde derman kalmayınca döndüm, sırtımı yokuşa verip geri geri yürüyerek çekmeye başladım torneti. Hafif hafif yağmur çiseliyordu, hava soğuktu. Ama benim kazağımın yakasından dışarı sıcak buhar çıkıyordu, ter içinde kalmıştım. Sanki tornet ayak diriyor, gelmem allah gelmem, diyordu. Aşağı doğru çekiyordu kendini sanki. Tabanlarımı yere dayayarak tornetin kaymasını önlemeye çalıştım. Kıçımın üstüne orturdum, aşağı sürüklenmeye başladım tornetle birlikte. Kontrolden çıkmıştı herşey. Tornetin ipi elllerime oturdu. En çok acıyan sağ elimi ipten kurtarınca, tornet sola çart etti, öteki elimden de kurtuldu. Sola doğru yarım daire çizerek aşağı kaydı, yan yattı ve devrildi. Filelerin bir kısmı yere, yer yer çamur olan toprağa döküldü. Eşyaların sahibi kadın bağırıp çağırıyordu. Gözlerime yaşlar dolmuştu. Yer yarılsaydı da içine girseydim, keşke. Rezil olmuştum. Taa pazardan buraya kadar getirmiştim, o kadar emek boşa gitmişti.
-Ne bağırıyorsun ya, bilerek mi yaptık, dedim sinirden ağlamaklı bir sesle.
-Gücün yetmiyorsa ben götüreyim, demeseydin, başkaları götürürdü, filan diyordu kadın.
Allahtan bütün müşteriler böyle değildi. Çeşit çeşitti. Bir keresinde adamın biri, tornetimin kasası yüksek olduğu için onu seçmiş, tıka basa ıspanak ile doldurmuştu. Dışkapı’dan taa Sıhhıye’ye kadar tornet sürmüştüm, adam da yanımda yürümüş benimle sohbet etmişti. Nereli olduğumu, kaçıncı sınıfa gittiğimi, okumayı sevip sevmediğimi filan sormuştu. Hayatın ve ekmek parası kazanmanın zor olduğunu söylemişti. Gideceğimiz yer bir üniversiteydi, Dil, Tarih ve Coğrafya fakültesi, Hiç görmüşmüydüm ? Hani o Sıhhıye köprüsünün orada, kocaman bir bina vardı, içinde de Mimar Sinan’ın heykeli vardı hani. Tanıyor muydum Koca Sinan’ı ? İşte oraya gidecekdik. Mimar Sinan’ı da, O okulun bahçesindeki heykelini de biliyordum. 3. sınıfta grubumuzun adı Mimar Sinan Grubuydu zaten. Tarih konularını çok seviyordum o ve hep bizim grubun sözcüsüydüm. Malkoçoğlu filimlerinden gördüklerimi, Macar topçusu Urban ustayı filan, ders kitaplarından okuduklarıma katar anlatırdım öylece, aklıma ne gelirse. Sevgili öğretmenim Ziya Soylu, oğlum nereden öğrendin bunları diye sorardı neşeyle. Sinemada, demezdim. Bu okulun önünden çok geçip gitmiş, geçerken her seferinde bu heykele bakmış, ve yanımdakilere bunun Mimar Sinan heykeli olduğunu söylemiş, ve onun hakkında bildiklerini anlatmıştım, ama okula hiç girmemiştim. Nasıldı ki acaba ? İçim heyecanla dolmuştu. Kocaman kocaman sütunların arasından, yüksek tavanlı koridorlardan geçtik. Kızlı erkekli talebeleri gördüm. Kendi aralarında konuşarak yürüyen, ciddi yüzlü genç abiler, ablalar... Dev Gençli talebeler dedikleri bunlar mıydı ki acaba ? Annem ve Babam çok severlerdi onları. Vay be bu mutfak da ne kadar kocamandı ! Böyle bir şey görmemiştim o zamana kadar. Her tarafta dev gibi kazanlar, tencereler ve adını bilmediğim bir sürü mutfak aleti... Müşteri, ıspanakları bir masanın üstüne yığdıktan sonra parasını bi tamam ödedi, 25 kuruş da fazla verdi üstelik. Güle güle dedi, gülerek. Sevmiştim bu okulu, büyüyünce burada okumak isterdim doğrusu. Ben de bu Dev Gençler gibi elimde kitaplarla, kızlarla konuşa konuşa bu koridorlarda yürürdüm, ne güzel.
10 yıl kadar sonra, bu okulun kantininde faşist öğrencilerle boğaz boğaya geleceğimi, öğrenci derneği seçimlerinde öteki siyasetlerle al takke ver külah tartışıp gideceğimi nereden bilebilirdim ki. Bilemezdim tabii. Ama bildiğim bir şey vardı, bu okula girmek istiyordum. Sınavları kazanıp okula girdim.
Ama o zaman da okullardan mahalle ve fabrika çalışmalarına ‘’kadro’’ devşiriliyordu. Proleterleşiyordu öğrenciler, devrimci mücadele uğruna okullarını terk ediyordu...
- Celali ağ günlüğü
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
