Türkiye Solu’na: Kürt Özgürlük Hareketi’nin tüm unsurlarını içimize sindirme zamanı gelmiştir!
Dün Ahmet Türk’ün ağzından Kürt Özgürlük Hareketi’nin yine tarihi bir karara imza attığına tanık olduk. Her türlü haksızlığa ve dayatmaya karşı direnen bir halkın inadına BARIŞ, inadına ÖZGÜRLÜK ve inadına DEMOKRASİ diye haykırdığına şahit olduk. Ne yalan söyleyeyim, o topraklarda böyle bir sesin daha da gür ve kararlı bir şekilde yankılandığını duymak bana onur verdi, güven verdi. Fakat kendime şu soruyu sormaktan da geri duramadım. Sine-i millete dönmekten vazgeçerek yine büyük bir özveri gösteren Kürt halkına, Türkiyeli devrimcilerin, marksistlerin ve demokratların son bir haftada vermiş oldukları destek neydi?
Acı olan, ama aynı zamanda gerçek olan şuydu ki, Kürtlere yönelik yapılan çağrıların büyük bir çoğunluğunda „meşru“ siyaset zemininin terk edilmemesinin ve sağduyunun hakim kılınmasının gerekliliğine vurgu yapılıyordu. Kürt halkının sine-i millet kararından sonra, aydınlar bir bildiri yayımlıyorlar, hatta Türkiye Barış Meclisi ve bazı devrimci sol partiler dahi Kürtleri parlamento zeminini terk etmemeye çağırıyorlardı – her fırsatta parlamento zeminine uzaklığını ifade eden „devrimci“ sol oluşumların bunu dillendirmesi kendi içinde ayrı bir tezat olsa da!
Medyada bir kaç istisna dışında öne çıkan bir çok liberal, solliberal ve demokrat yazar bir panik ve karamsarlık havası içinde partileri kapatılan Kürt milletvekillerine, temsil ettikleri halkın kararına uydukları için yükleniyordu. Taraf Gazetesi ise çıktığı günden bu yana, askeri vesayet düzenine karşı göstermiş olduğu kararlı duruşundan dolayı Türkiye’deki demokratikleşme sürecine yapmış olduğu katkısı hiç azımsanmayacak bir ses olmaktan çıkmış; Kürt Özgürlük Hareketi’ni devletle aynı kefeye koyma yanlışına düşmüştür. Bununla da kalmayıp AKP’yi yaşanan süreçte hiç kimseye yaranamayan ve kurban edilen bir demokrasi havarisi konumuna sokmuştur. Tam da hükümet olmaktan ötürü kapatılma sürecinin bir numaralı sorumlusu olan AKP’nin eleştiri yağmuruna tutulması ve siyasi baskı altına alınması gerekirken, „mağdur iktidar“ olarak lanse edilmesi demokrasi mücadelesi verenlerin ellerini zayıflatmak anlamına geliyordu.
İşte geçtiğimiz hafta demokrasi güçlerinin Kürt olmayan kesimlerinin yönlerini bir kez daha şaşırdıkları bir hafta olarak tarihe geçti. Sine-i millet kararı dahi doğru okunamadı. Sanki Kürtler demokratik siyaset zeminini terk ettiklerini ilan etmişlerdi; sanki elimize silah alıp dağa çıkıyoruz demişlerdi. Bizi hazmedemeyen, demokrasiyi ve barışı bir türlü içine sindiremeyen bir parlamentoya karşı tutumumuz ne olmalıdırı, temsil ettiğimiz halka sormalıyız demişlerdi. Bundan daha demokratik ne olabilirdi ki? Kibarca askeri vesayet rejimi diye tabir edilen, aslında cumhuriyetin kuruluş harcında bulunan ve 12 Eylül faşizmiyle perçinlenen kurumların, yasaların ve toplumsal-siyasal atmosferin ucunda, bir siyaset zemini olarak parlamento, tüm sınırlı imkanlarına rağmen elbette bir hamlede geride bırakılabilecek bir alan değildir; ancak siyasetin tek meşru zemini de değildir. Kürtler sine-i millet diyerek bizlere bir kez daha „doğrudan demokrasi“yi, „radikal demokrasi“yi hatırlatmışlardır. Ancak solliberaller, devrimciler ve marksistler ilginçtir tam da bundan korkmuşlardır. Bu korkunun, halka olan bu güvensizliğin toplumsal, tarihsel ve ideolojik kaynaklarını ayrı bir yazının konusu olarak şimdilik bir kenara ayırıyorum ve şunun altını çizmekle yetiniyorum: Parlamento dışında canlı bir toplumsal muhalefet olmadan demokratik bir cumhuriyet kurmamız mümkün olamaz. Parlamento fetişizminin Almanya’daki demokrasi hareketini geçen yüzyılın başında nasıl bir felakete sürüklediğini unutmamalıyız. Aksi takdirde „demokratik dönüşüm“ ya da „açılım“ diye büyük umutlarla peşine takıldığınız şey, sonuçta bir „devlet projesi“ olarak karşınıza çıkar ve devletin kendini kapitalizmin yeni küresel-yerel koşullarına uyarlamasıyla son bulur. Muhafazakar-neoliberal küreselleşmenin ve onun devletinin yurttaşların tüm demokratik hak ve kazanımlarına saldıran bir „güvenlik devleti“ olduğunu burada hatırlamak faydalı olabilir. Tam da bu yüzden, yani parlamento dışı muhalefete, doğrudan halka dönüldüğü için sine-i millet kararı da, tekrar parlamentoya dönme kararı da solun ve diğer demokrasi güçlerinin üzerinde düşünmesi gereken önemli bir demokrasi dersidir. Yani çağrı yapılması gerekenler geçen haftaki süreçte Kürtler değil, egemenlerdi; çünkü Kürtleri yaptığınız çağrıya uymamaları durumunda Türk kamuoyu nezdinde olacakların dolaylı sorumlusu haline getirir (sizin niyetiniz bu olmasa da!) ve onları yalnızlaştırmış olursunuz. Oysa demokrasi ve eşitlik mücadelesinin sorumluluğu yalnızca Kürtlerin omuzlarında değildir. Radikal bir demokrasinin inşaası ortak bir mücadelenin örgütlenmesiyle ancak başarıya ulaşabilir.
Vurgulanması gereken bir diğer önemli nokta, liberal demokratların yavaş yavaş idrak etmeye ve içlerine sindirmeye başladıkları şeyin, yani Kürt Özgürlük Hareketi’nin tüm unsurlarının bir bütün olduğunun ve asıl bu bütünlüğü bozmaya kalkmanın demokrasi ve barış mücadelesine bir darbe vurmak olacağını Türkiyeli devrimci ve marksistlerin de anlaması gerektiğidir. Bunun içselleştirilememiş olması acaba ortak zeminde buluşulamamasının bir nedeni olabilir mi?
DTP’nin kapatılması öncesinde yükselen sokak eylemlerinin kişisel güç gösterisi ve ihtiyaçların kışkırtması sonucu ortaya çıktığını ve halkın tamamiyle irrasyonel bir tutum içinde hareket ettiğini iddia edenler, yukarıda bahsettiğim halka karşı duyulan güvensizliklerini de bir anlamda dışavuruyorlardı. Türkiye Solu ne yapıp edip bu olguyla yüzleşmelidir. Ezilenlerin uzun vadeli çıkarlarını en iyi kendilerinin bildiklerini düşünen „marksistler“, „devrimci öncüler“ halkın kendi demokrasi deneyiminin, altını kalınca çizmek istiyorum, „demokrasi deneyiminin“ kazanımlarını çoğu kez gözden kaçırabiliyorlar. Bu hataya düşmemek, bu hatayı tekrarlamamak, o deneyimin, o sürecin bir parçası olabilmekten, demokrasi mücadelesi veren halkın yanında olmaktan geçer. Bunun için de tüm demokrasi güçleriyle, yani demokrasi ve barıştan yana olan Kürtlerle, Ermenilerle, Türklerle, emekçilerle, öğrencilerle, gençlerle, eşcinsellerle, kadınlarla, solliberallerle, demokratlarla, Alevilerle, Hıristiyanlarla, Müslümanlarla vb. tüm farklılıklara rağmen ortak bir mücadele zemininin Türkiye Solu tarafından da samimiyetle istenmesi gerekmektedir. Böylesine bir oluşumun sosyalizmi gerçekleştirmek gibi bir hedefinin olmasını ortak mücadeleye önkoşul olarak dayatmak, barışın ve demokrasinin bizleri sosyalizme bir adım daha yaklaştıracağını da inkar etmek anlamına gelecektir. İşte Türkiye’de statükoyu canlı tutan bu beraberliğin bir türlü sağlanamamasıdır. Statükoyu bitirmek için, Kürtler parlamentoda kalma kararıyla bir adım daha atmış oldular, bizlere bir kez daha ellerini uzattılar; Türkiye Solu’nun da artık bir adım atması ve uzatılan bu eli tutması gerekmiyor mu?
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
