Maden Ocaklarının Bahtı Bir Şafak Vakti Değişmiş Olur...
“İndim maden ocaklarına / Baktım işçi kucaklarına / Ocak mıdır zindan mıdır sermayenin kanunu mudur / Ocak mıdır zindan mıdır kapitalizmin kanunu mudur /Gümbür gümbür maden sesi / Sanki Vietnam cephesi / Patronun pis mikrop sesi /Amerikanın kisvesi / Patronun pis çirkef sesi / Emperyalizmin kisvesi / Aşkale’de madendeyiz / Ölümlen bir kucaktayız / Zonguldak’ta ocaktayız / Ölümlen bir kucaktayız /Yaşamak için savaşta / Yarınlar için kurstayız / Sosyalizm için savaşta / Devrimler için kurstayız.”
12 Eylül öncesi Türkiye ve dünya koşullarında söylenmiş, maden ocaklarının ağır çalışma koşullarını, vahşi kapitalizmi özetleyen daha güzel bir türkü var mı bilemiyorum... Türkünün güzelliği sadece insan yaşamını hiçe sayan çalışma koşullarını teşhir etmesi değildir… Aynı zamanda bu koşulları değiştirmek için uğraşan, örgütlenen, direnen maden işçisinden söz etmesidir. Bu sözler içi boş sözler değil o dönemin örgütlenme düzeyini ve mücadeleci özünü özetleyen yansıtan sözlerdir. Ve bu sözler bugünün acil ihtiyacı olan işçi-emekçi örgütlülüğüyle, ekonomik demokratik hak ve özgürlük taleplerinin yükseltilmesiyle yakından ilgilidir.
Bursa'nın Mustafakemalpaşa İlçesi'ndeki özel kömür işletmesinde yaşanan grizu patlamasıyla 19 maden işçisinin yaşamını yitirmesinden sonra ortaya çıkan gerçekler örgütsüzlüğün sadece ağır çalışma koşullarını, sömürünün yoğunlaşmasını getirmediği, aynı zamanda işçinin yaşama hakkına da izin vermediğini gösteriyor. Basına yansıyan haberlere bakıldığında söz konusu madende insan yaşamını tehdit eden eksikliklere rağmen işçilerin 600 TL’lik maaşı kaybetmemek için seslerini çıkarmadıkları, itiraz etmedikleri görülüyor… Burada sorgulanması gereken öncelikli olarak bu vahşi koşullarda çalıştırılan işçilerin nasıl oluyor da itiraz edemedikleri, örgütlenemediği-örgütlendirilemediğidir…
Yaşanan bu örgütsüzlüğün egemenlerin hareket alanını genişlettiği daha saldırgan ve pervasız kıldığı açıktır. Nitekim10 Aralık akşamı yaşanan patlamadan bir hafta sonra Mustafakemalpaşa Adliyesi'ne gelen Maden Ocağı’nın sahibi olan Nurullah Ercan, ifade verdiği savcılıkça tutuklanma istemiyle çıkarıldığı mahkemeden serbest bırakıldı. Maden ocağının bağlı olduğu Bük köy Madencilik'in genel müdürü ve iki görevlisi tutuklanırken patron ise serbest bırakılmıştı. Oysaki söz konusu Madende 2007 yılında eksiklikler tespit edilmiş altı ay kapatma cezası verilmiş ancak bu ceza uygulanmamıştı.
Maden Mühendisleri Odası Başkanı Mehmet Torun konuyla ilgili yaptığı basın toplantısında acı gerçekleri bir kez daha kamuoyuna duyururdu. Söz konusu gerçekleri raporlaştırarak Ocak 2009’da Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na da bizzat kendisinin teslim ettiğini açıkladı… Kuralsız, denetimsiz ve ilkel koşullarda çalışan pek çok maden işletmesi bulunduğunu, Türkiye’de dokuz büyük bölgede bulunan yaklaşık 70 kömür madeni işletmesinde çalışan 31 bin 200 işçinin her an ölme riskiyle yaşadığını belirtti. Türkiye’nin “iş kazalarında” dünya dördüncüsü ve Avrupa birincisi olduğunun altını çizdi. Yine 2008 yılında 43 maden çalışanının iş kazasında yaşamını yitirdiğini, 2009’da bu sayının son kazayla 76’ya çıktığını, yeraltı kömür madenciliğinin, işçi sayısı başına düşen kaza ve ölüm sıralamasında sektörün başında geldiğini ifade etti…
Bu denli riskli ve keyfi koşullarda sefalet ücretiyle çalışmaya razı olan işçilerin çaresizliği, başta sendikalar olmak üzere, özünde işçi sınıfı adına hareket ediyorum diyen bütün örgütlenmelerin çaresizliğidir...
Geçtiğimiz 10 günlük sürede sadece yukarda ifade ettiğimiz iş cinayetine tanık olmadık. Egemen güçlerin ezilenlere dönük çok yönlü saldırılarını yaşadık.
Grevli toplu sözleşmeli sendikal hak ve özgürlükleri için 25 Kasım’da greve giden Kamu emekçileri en çok TCDD etkili olmuştu. Grev sonrası 16 emekçi açığa alınmıştı. Emekçiler geçtiğimiz hafta 16 arkadaşlarına sahip çıkmak için yeniden iş bıraktı. Demiryollarındaki dayanışma grevini egemenler bu kez 30 emekçiyi daha açığa alarak karşılık verdi.
Öte yandan İstanbul Büyükşehir Belediyesi önünde özelleştirmeye karşı eylem yapan itfaiyecilere polis saldırdı. Polis itfaiyecilere biber gazı ve tazyikli suyla müdahale etti. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde görev yapan 5 bin 400 itfaiyecinin 898 tanesinin sözleşmesi yeni yılda bitiyor. Sözleşmelerinin bitimiyle işlerini kaybetme riski bulunan Belediye-İş Sendikası üyesi itfaiyeciler kadrolu olmak, İstanbul itfaiyesinin taşeronlaştırılarak özelleştirilme girişimlerinin son bulmasını talep ediyordu...
Tek Gıda-İş Sendikası’nda örgütlü olan ve insanca çalışma koşulları için mücadele veren (yani yılda 10 ay ve 600 TL maaş ile ‘geçici personel 4/C statüsünde’ çalışmak istemeyen) TEKEL işçileri özlük haklarını korumak amacıyla günlerdir Ankara sokaklarında direniyor. Tazyikli su biber gazı ve coplarla yapılan vahşi saldırılara karşın azimle direnmeye devam ediyor.
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Tekel İşçilerine yapılan müdahaleyi eleştirerek, "PKK gösterisine hoşgörü, ama demokratik hakları savunanlara saldırı ve dayak" dedi. Kürt halkına uygulanan inkâr ve imha siyasetinin yılmaz savunucusu olan ve Meclis kürsüsünden “Dersim katliamını” savunabilen bu zihniyetin başka bir yaklaşım göstermesi beklenemezdi zaten. Kürt düşmanı olduğu kadar emekçi düşmanı da olan bu anlayış “işçi dostu görünmeyi” bile Kürt düşmanlığı için vesile yapıyor. Amaç ezilenlerin birlikteliğini engelleme doğrultusunda “sosyal demokrat rolünü” oynamak… Ancak bu rolü de oynayabilecek esneklikten yoksundur. Partisine mensup İzmir Karşıyaka Belediyesi'nde çalışırken işten atılan ve aylarca direndikten sonra engellemelere, baskılara ve zorluklara rağmen Ankara yürüyüşünü gerçekleştiren DİSK /Genel-İş üyesi 276 işçiyle iki ay önce Ankara’da görüşmeyi bile çok gören Baykal’ın kendisiydi. Baykal ile görüşmek için günlerce Ankara’da Abdi İpekçi Parkında çadır kurup direnen Kent A.Ş. işçileri üstelik sivil faşistlerinde saldırısına maruz kalmıştı. Dolayısıyla CHP’nin tekel işçilerine sahip çıkışı egemenlerin çokça kullandığı ifadeyle tamamen sözde bir sahiplenmedir.
”Hoşgörü” meselesine gelince… Deniz Baykal’ın ifadesiyle “PKK gösterisine hoşgörü” mü gösteriliyor? Akla ziyan bir soru olmakla birlikte söylendiği koşullara bakmak önemlidir. Erdoğan’ın 'sil baştan yaparız' sözü ardından İzmir ve çevresinde DTP mitinglerine yönelik linç saldırıları yapılmadımı? Bu saldırılarılar la ilgili olarak kendisinin Bahçeli’nin ve Erdoğan'ın, saldırganları değil de, DTP'yi suçlamadı mı? İstanbul’da gösteri yapan DTP’li kitleye silahla saldıranlar serbest bırakılmadı mı? En son Diyarbakır'da yapılan gösterilerde polis kurşunu ile katledilmiş olan Aydın Erdem ile ilgili Hükümetin bir açıklaması oldu mu? Yine Muş-Bulanık'ta iki insanın katledilmesi (Katilin gönüllü korucu-jitem mensubu olduğu anlaşıldı.) her zaman olduğu gibi “esnaf vatandaş” tepkisi diye ilan edilmedi mi? Bırakalım “gösteriye hoşgörüyü” bir yana milyonlarca insanın oy verdiği DTP kapatılmadı mı? Bu kapatmanın anlamı açık değil mi? Kürtlere hayatın her alanında saldırıldığı sömürgeci inkâr ve imha siyasetinin pervasızca uygulandığının açık delili değimli dir? Kapatılma sonrası verilen demeçler yapılan yorumlarla egemen partilerin birleştiği görülmedi mi?
Bütün çelişki ve çatışmalarına rağmen egemenlerin Kürt sorununda izledikleri kutsal ittifak farklı yöntem ve söylemlerle sürüyor... Partileri kapatılan ve her türden baskı ve vahşetin muhatabı olan Kürtler ezilen işçi-emekçi kitlelerin acısını en iyi bilenlerdir. DTP eski Milletvekillerinin Tekel işçilerini ziyaret edip desteklemeleri bu anlamda önemlidir. Hareketlenen işçi-emekçi kitlelere hem moral kaynağıdır hem de halkların kardeşliğini pekiştiren bir davranıştır...
Dayanışma ve birlikteliğin iğneyle kuyu kazar gibi sabırla ve inatla gösterilmesi ve örgütlendirilmesi geleceğin biricik kurtuluş yoludur.İstanbul’da alanlara çıkan Türk-İş İstanbul Şubeleri, TEKEL, itfaiye ve demiryolu işçilerine-emekçilerine yapılan saldırıları kınaması önemli bir dayanışma eylemidir. Bu yaklaşımı beslemek ve büyütmek gerekiyor. Yine dün birçok şehirde KESK, DİSK, TMMOB ve TTB yaşanan savaş ortamı karşısında barışın egemen kılınması talebiyle alanlardaydı. Söz konusu örgütlerin İstanbul’da yaptığı eylemde “TEKEL’den Muş’a şiddet ve terörü kınıyoruz! Özgür, demokratik bir ülkede bir arada yaşamı savunmak için birleşik mücadeleye çağırıyoruz” yazılı pankartının arkasında yürüyüşe geçmesi anlamlıdır... Günümüzün acil talebi bu çağırıyı büyütmek ve kitleselleştirmektir; çünkü mücadele büyüyüp kitleselleştikçe TC’nin sınıfsal ve ulusal karakteri daha çok deşifre olacaktır.
Şüphesiz ki işçiler ve emekçiler cephesinde yaşanan hareketliliğin hak alıcı bir konumlanışa gelmesi aynı zamanda birleşik mücadele cephesinin oluşmasından geçiyor. O zaman Maden ocakları türküsünde olduğu gibi “gümbür gümbür maden sesi/ sanki Vietnam cephesi” dizelerindeki çağrışım, ezilenlerin savaşım cephesinin mücadelesinde ifadesini bulacak… Nazım hikmetin güzel şiiriyle yazımızı noktalayalım…
“Demir,
kömür
ve şeker
ve kırmızı bakır
ve mensucat
ve sevda ve zulüm ve hayat
ve bilcümle sanayi kollarının
ve gökyüzü
ve sahra
ve mavi okyanus
ve kederli nehir yollarının,
sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı
bir şafak vakti değişmiş olur,
bir şafak vakti karanlığın kenarından
onlar ağır ellerini toprağa basıp
doğruldukları zaman...”
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
