17-02.2008 - Basın Taraması
•· AB Bir Göçmenler Hapishanesi
•· Hizbullah, 50 Bin Kişilik Askeri Gücünü Teyakkuza Geçirdi
•· Kouchner: Filistin Devletinin Kurulması İsrail'in Yararınadır
•· Kürt Bağımsızlığı Kaçınılmaz Bir Yol Kürtlerin Öfkesi Çığ Gibi
•· Palme Ödülü İranlı Feministe
- TSK Askere Alınacak Tüm Kürtleri Araştıracak
ANF
- Dağlıca'da Şifreler Çözülüyor, Korucular PKK Komutanıyla Bağlantılı Çıktı
TOLGA ŞARDAN
- Kürt Planı
Derya Sazak
•· DTP, PKK'nın Bir Yan Ürünüdür, Ancak...
•· Kuzey Iraklı Kürtler Yine 'Satış'a Geldi
‘Kadınlar Sessizliğinin Bedelini Ödüyor'
/ DİHA/
KA-DER Politika Sorumlusu İlknur Üstün, türban tartışmalarıyla ilgili "türban tartışmalarında kadın örgütleri ve kadın vekilleri daha öncesinden bir araya gelip söz sahibi olabilseydi, erkekler kendi başına bu sorunları tartışmayacaktı" dedi.
Türban tartışmaları yaşanan bunca soruna rağmen gündemdeki yerine korumaya devam ediyor. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün de değişikliği onaylaması bekleniyor. Laik kesim, türbanı, laikliğe karşı tehlike olarak gösterirken, İslami kesim ise bir ‘özgürlük' sorunu olarak değerlendiriyor. DİHA'ya konuşan KA-DER Politika Sorumlusu İlknur Üstün, kadınların birçok talebinin yerine getirilmediğini söyledi. Üstün, yıllardır kadınların talebinin görmezden gelindiğini, Türkiye'de yaşayan kadınların kendi hayatları hakkındaki söz hakkının bile hiçe sayıldığına vurgu yaptı.
‘Mevcut durumdan daha geri adımlar atıldı'
Kadınların hep kötünün iyisine razı haline getirildiğine işaret eden Üstün, "Bütün ülkeyi türban meselesine kilitlediler. Eşitsizlikler, ayrımcılık, hak ve özgürlükler konusunda korunması gereken pek çok düzenleme hasıraltı edilerek gündemden kaldırıldı. Ülke çok ciddi bir yoksulluk içinde yaşıyor. Yoksulluğun büyük bir kesimi kadınlardan oluşuyor" diye konuştu. Üstün, laik ve İslami kesimin türbana yaklaşımlarının kadın bedeni üzerinden muhafazakârlığı yeniden inşa etmek olduğuna dikkat çekerek, şunları kaydetti: "Türbanın ya da başörtüsünün bir özgürleşme değil, bir hak olduğunu bunun da yine kadınların kendi hayatları, kendi bedenleri ile ilgili bir sorun olduğunu düşünüyorum. Bu hak üzerinde de belirleyici olanın erkekler olmaması gerekiyor. Kadını kapatmak da, zorla açmak da, bir ölçüde kadın bedenine müdahaledir. Kimsenin buna hakkı yoktur. Ben başörtüsünü bir özgürleşme meselesi olarak görmüyorum."
‘Kadınlar söz sahibi olamadılar'
Türban tartışmalarında kadın örgütlerinin ve kadın vekillerinin söz sahibi olmamasını eleştiren Üstün, "Eğer kadınlar daha öncesinden bir araya gelip söz sahibi olabilseydi, erkekler kendi başına bu sorunları tartışmayacaktı" dedi. Kadınların bu sessizliğin ve sözsüzlüğün bedelini ödediğine vurgu yapan Üstün, "kadınların kafasını, saçını başını erkekler tartışıyor" diye konuştu.
‘Korkularla özgür birey inşa etmek güç'
Korkuların, Türkiye'nin temel bir sorunu haline geldiğini, korkularla, hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırılarak hareket alanının giderek daraltıldığını, siyasetin de bu alana hapsolmasının sağlandığını belirten Üstün, "Korkularla haklarına sahip özgür bireylerin olduğu bir ülke inşa etmek çok güç" dedi.
EVRİM DENGİZ/ DİHA/ANKARA
AB Bir Göçmenler Hapishanesi
Atilim
AB ülkelerinde son 10 yılda sınırdışı merkezleri iki kat arttı, sınırdışı edilmeyi bekleyen göçmenlerin sayısı 30 bini aştı.
AB liderlerinin zirvelerde göçleri önleme üzerine aldıkları karalar gereği, kitlesel sınırdışı uygulamaları arttı.
Bu uygulamalardaki artışın en önemli ölçüm araçlarından birini de, sınırdışı merkezlerinin ve burada kalanların sayısı oluşturuyor. Avrupa Parlamentosu tarafından yapılan 300 sayfalık bir araştırmaya göre, sınırdışı merkezlerinin sayısı son on yıl içinde iki kat arttı. Avrupa çapında sayıları 224 olan bu sınırdışı merkezlerinde bugün 30 binin üstünde göçmen sınırdışı edilmeyi bekliyor.
Göçmenlerin sorunlarıyla ilgili çalışma yürüten Migreurop'un çıkardığı haritaya göre, Polonya, Slovakya, Çek Cumhuriyeti ve Almanya şeridi üzerinde çok sayıda kamp bulunuyor. Sınırdışı kamplarının en büyüğü bin 100 kişi kapasiteyle İtalya'nın güneyindeki Croton'da. Malta'da da, her biri 800 kişilik iki büyük merkez var.
Kamp mı, cezaevi mi?
Sınırdışı edilmeyi beklemek derken doğal olarak kısa süreli bir bekleme akla gelebilir. Örneğin bir hafta, 10 gün gibi. Elbette bu sınırdışı merkezlerinde bu kadar süre içinde sınırdışı edilenler de var. Ancak buralarda kalış süreleri bir aydan yıllara ulaşanlar da var.
Fransa'da en uzun kalma süresi 32 gün. İspanya'da 40, İtalya'da 60. Yunanistan'da bu süre 3 aya kadar uzarken, Almanya'da ise bir sınır bile yok. Araştırma sonuçları Malta'daki kampta beş yıldan fazla kalan göçmenler olduğunu gösteriyor.
Almanya, kamplarda kalış süresinin Avrupa çağında 18 ay olmasını istiyor. Buradaki temel amaç, sınırdışı durumunu netleşmemiş olanları da bu merkezlere kapatmak. Oysa bıktırma politikasının bir parçası olan bu sınırdışı kampları, göçmenler için tam bir cezaevi.
Sınırdışı kampları sınırdışında
Nitekim Almanya ve İrlanda gibi ülkelerde bu kamplar, cezaevlerinin bir parçası. Yani zaten cezaevi! Ayrıca Amsterdam, Lizbon, Paris, Viyana ve Londra'da havaalanlarında da sınırdışı merkezleri bulunuyor.
Bazı AB ülkeleri ise, artan toplumsal muhalefeti etkisizleştirmek için sınırdışı kamplarını kendi sınırları dışına kuruyor. Göçmenlerin geçiş hatları içinde yer alan AB üyesi olmayan ülkeler, -Fas, Libya, Türkiye ve Ukrayna gibi- AB emperyalistlerinin kamp mekanları. Örneğin İtalya ve Almanya'nın favori ülkesi Libya. İtalya daha şimdiden Libya'da sınırdışı kampı kurdu. İtalya'nın altındaki Malta adası da sadece turistik özelliği ile anılmıyor artık. Çünkü artık kalıcı bir sınırdışı çadır kampına sahip.
Migreurop haritasına göre Fas'ta kayıt dışı kurulmuş 5 kamp bulunuyor. Hollanda ise bir adım önde. Deniz üstünde kurulacak bir platformda, sınırdışı kampı kurma girişimi başlattı. Ayrıca Avrupa'nın hemen hemen her yerinde 20 kadar kişiyi barındırabilen küçük merkezler bulunuyor. Bunlar genellikle karakollar ve Adalet binalarının içinde yer alıyor.
Dikenli telli yaşam
Bu merkezlerin her birinde yaşam koşulları farklılıklar gösterse de, hepsinde ortak olan özellik güvenlik kameraları ve dikenli teller. Bu merkezlerin bazılarında sağlık hizmetleri yok denecek kadar az ve buralar haşaratlarla dolu.
İntihar olayları artıyor
Sınırdışı merkezlerinde cezaevi koşullarından dolayı çok ciddi psikolojik sorunlar yaşanıyor. Şiddet olaylarını sıklığı yanında çok sayıda intihar yaşanıyor.
Sınırdışılara karşı Migreurop
Sınırdışı kamplarındaki artışa paralel olarak, mücadele de büyüyor, merkezileşiyor. Fransa, İtalya ve Belçika'da göçmenlerle ilgili çalışmalar yürüten 9 örgüt, Migreurop adıyla 19 Kasım 2005 tarihinde Fransa'da bir dernek kurdular. O zamandan beri Avrupa ülkelerinin göçmen politikasını yakın takibe alan grup, aynı zamanda göçmen kuruluşlar arasında bağlantıyı da sağlıyor.
AKP'nin Gerçek Politikası
Gündem
AKP'nin gerçek politikası nedir? Bunu anlamak için Yeni Şafak'da hükümetin 'politik komiseri' havalarında yazan Yasin Doğan'ın türban konusunda üst üste yazdığı iki yazıya bakmak yeter.
Her iki yazı da türban konusundaki yasağı kaldırma adımını DTP'ye karşı saldırıyla birleştirme taktiğini en kaba ve en sinikçe yansıtıyor. Yazara göre DTP türbanın 'yasaklanmasından' yanaymış. Bu sahtecilikten hareket eden Yasin Doğan her iki yazısında da şu ana düşünceyi okurlarına empoze etmek istemiş:
'DTP'nin zihni kodları, ideolojik referansları ve siyaset tarzı bölge insanının çok uzağındadır.
CHP refleksiyle hareket eden DTP'nin başörtüsü meselesindeki tavrı tam bir 'turnusol kağıdı' mahiyetine geçmiştir.'
DTP türban yasağının kalkması yönünde oy kullandı. Yasin Doğan gerçeği bilinçli olarak çarpıtıyor. Amacı Müslüman Kürt halkının oylarını yerel seçimlerde torbaya doldurmak. Hepsi bu. Türban üzerine yapılan mukaddesatçı yaygarının mukaddesatla hiç bir ilgisi yok. Kürt düşmanı politikalarla ilgisi var.
Durum açık: Liberal aydınlarımız ne denli içtenlikle türban yasağının kaldırılmasını desteklerse desteklesin, AKP'nin türban siyasetinin özü MHP ile ittifak ve DTP'yle savaştır. Bu da, türban yasağını kaldırma gibi demokratik bir adımın, savaş koşullarında nasıl anti demokratik bir adıma dönüştüğünü çok güzel gösteriyor.
Savaş sürerken hiç bir özgürlük gerçek özgürlük olamaz. Barış olmayan ülkeye özgürlük güneşi doğmaz.
Türban özgürlüğünü kazanan Kürt kadını çocukları dağdayken özgürüm diyebilir mi?
Un, kömür rüşveti yetmedi, şimdi de türban rüşveti...
Kürt halkı rüşvet kabul etmeyecektir.
Türk yerine Kürt dendiği zaman...
Tarhan Erdem mükemmel bir yazı yazmış. Yazının yöntemi, Başbakan Erdoğanın Almanya'da Türklerin ana dilde eğitim hakkı üzerine yaptığı ve entegrasyona evet, ama asimilasyona hayır dediği konuşmayı ters yüz etmek.
Tarhan Türkler hakkındaki bu konuşmada, Türk kavramının yerine Kürt kavramını geçirmiş ve ortaya Tayyip Erdoğan'ın ve devlet ricalinin nasıl iki yüzlü bir politika izledikleri çok güzel bir şekilde çıkmış.
İşte, Erdoğan'ın konuşmasında yalnızca Türk yerine Kürt kavramının geçirilmesiyle ortaya çıkan bazı cümleler:
'Türkiye'deki Kürtler anadillerini iyi bilmeli, Türkçeyi de mutlaka iyi konuşur duruma gelmelidir. Herhalde hiç kimse, kimseden ana dilini unutmasını, anadilini öğrenmemesini isteme hakkına sahip değildir.
Biz, Kürt toplumunun Türkiye'ye entegrasyonuna büyük önem veriyor ve bunun için her türlü çalışmaya katkıda bulunabileceğimizi söylüyoruz.
Ülkede nasıl Türk dilinde eğitim veren okullar varsa ve yakın zamanda (...) Türkçe eğitim veren Türk üniversitesi kurulması planlanıyorsa, diğer bölgelerde de hem Kürtçe, hem Türkçe eğitim veren kuruluşlar, okullar niçin olmasın derken, aynı samimi düşünceyi dile getirdik.
Bunu söyledik. (...) Bunu anlamamakta direniyorlar. Niye direniyorsunuz, bundan niye korkuyorsunuz? Bundan daha doğal, daha tabii ne olabilir?'
Yalnız Başbakan'a değil, Türban'la yatıp, türbanla kalkan meslektaşlarına da çok iyi bir ders vermiş Tarhan Erdem. Kutlarız...
Baykal 'idamı göze alsın'
Gazeteciler, Deniz Baykal'a 'Yeni bir anayasa yapılabilir mi?' diye soruyor. Baykal, 'İhtilâli yaparsın. İdamı göze alırsın... Anayasa toptan yenilenir' cevabını veriyor. Tabii bu sözler Tayyip Erdoğan'ı çileden çıkardı.
Nazlı Ilıcak köşesinde böyle yazmış. Demek ki, Deniz Baykal'ın 'yeni anayasa' yapma yöntemi 'ihtilal'. Ve yeni anayasa yapılmasını talep edenlere verdiği gözdağı da 'idam'. Demeye getiriyor ki, idam edilmeyi göze alıp, yapın bir ihtilal, getirin yepyeni bir anayasa...
Bilindiği gibi, Barış Meclisi yeni bir anayasa sürecinin sorunlarını geçtiğimiz hafta enine boyuna tartıştı. Kürt özgürlük hareketi, sosyalistler, sol liberaller, özgürlükçü Müslümanlar, kısaca geniş bir kesim yeni ve demokratik bir anayasa talep ediyor. Baykal da onlara 'idamı göze alın, ihtilal yapın' diye meydan okuyor.
Adam pek de haksız değil. Malum, şimdi yürürlükteki anayasa bir darbe anayasası. Bizde anayasalar darbeyle iptal edilip, darbeyle yazılıyor. Baykal'ın dediği de bu.
Ama bir başka yol daha var. AKP'liler, türban 'özgürlüğü' uğruna 'idamı göze alacağına', Başbakan, 'ben zaten beyaz çarşafı hazır ettim' türü tuhaflıklar yapacağına, MHP ile ittifak içinde bırakalım demokratik anayasayı, islamo-faşizm heveslilerine ortam hazırlayacağına, şimdiki TBMM'yi bir Kurucu Meclis olarak ilan etsin. 12 Eylül darbesinin suç olduğuna karar versin. Suç olan darbenin bütün hukuki, idari sonuçlarını, bu arada darbe anayasasını toptan yok saysın ve yeni bir anayasa yapsın. Yeni anayasa yapmanın ihtilal dışındaki demokratik yolu bu.
Bu yapıldıktan sonra, Baykal ve kafadarları bu yeni anayasayı ortadan kaldırmak isterlerse, varsın onlar 'idamı göze alarak ihtilal' yapmaya yeltensin...
Tıpkı 27 Nisan muhtırasından güç alarak 'Cumhuriyet mitingleriyle' ve Ergenekoncuların öncülüğünde bir ara denemeye yeltendikleri gibi...
Peki ama AKP bu demokratik yola girebilir mi?
Giremez.
Savaş süren bir ülkede, savaşı sürdüren hiç bir hükümet demokratik bir yola giremez.
AKP Seçimler İçin ‘Devletin Kasasını' Açıyor
ANF
ANKARA (16.02.2008)- AKP tarafından Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu'nun gündemine getirilen yasa önerisi, hükümetin bütçe kısıtlamalarına uymadan harcama yapabilmesini sağlıyor. AKP'nin teklifi yerel seçimlerden önce gündeme alması dikkat çekti.
AKP hükümeti, bütçe kısıtlamalarına uymadan harcama yapabilmek amacıyla milyar dolarlık ‘harcama fonu' için kolları sıvadı. Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu gündemine alınan yasa teklifi, yepyeni bir sistem öngörüyor.
Tüm Paralara AKP'ye Akacak
Buna göre Merkez Bankası'nda bir "fon hesabı" açılacak. Böylece "tüm gelirler bütçeye-tüm giderler bütçeden" ilkesi değişecek ve yol, köprü gibi altyapı yatırımlarına ilişkin harcamalar artık sadece Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım'ın imzasıyla bu fondan yapılacak.
Yasaya göre yap-işlet-devret yöntemiyle yapılan başta Atatürk, Esenboğa, İzmir ve Antalya havalimanları olmak üzere, havalimanlarından elde edilen kira gelirlerinin tamamı, köprü, otoyol ve diğer karayolu geçiş ücretleri, özelleştirilen araç muayene istasyonlarından elde edilen gelirden Hazine'ye düşen pay, GSM operatörlerinin aktardığı paylar ve Telekomünikasyon Kurumu'nun gelirleri fona aktarılacak. 2007 yılı gerçekleşmeleri dikkate alındığında, söz konusu gelirlerin toplamı yaklaşık 20 milyar dolara ulaşıyor.
Fonlar Denetime Tabi Olmayacak
Fondan yapılan harcamalar Sayıştay dahil hiçbir denetime tabi olmayacak. Harcamaları, yaptırım yetkisi bulunmayan Yüksek Denetleme Kurulu inceleyecek.
AKP'nin böylesi bir teklifi tam da yerel seçimlerden önce gündeme alması, hükümetin seçimlerde kullanabileceği rahat bir kaynak yaratma çabası olarak yorumlandı. Zira teklifin yasalaşmasıyla yerel seçimler öncesi milyar dolarlık bir kaynağa sahip olacak.
Yerel Seçimler Öncesine Gelmesi Dikkat Çekti
Düzenlemenin yürürlükte olması halinde milyarlarca dolar gelir, merkezi bütçe ve Hazine geliri olmak yerine fona gidecekti. Böyle bir düzenlemenin 2009 yılı Mart ayında yapılması beklenen yerel seçimler öncesinde gündeme gelmesi dikkat çekti. Yasa teklifinin yürürlük maddesinde düzenlemenin 2018 yılına kadar uygulanacağı hüküm altına alındı.
Alvaro Desoto: Bölgede Hizbullah'la Baş Edecek Güç Yok
YDH
BM Ortadoğu Barışı eski Koordinatörü Alvaro Desoto, bölgede Hizbullah'ı yenebilecek hiçbir gücün bulunmadığını belirtti.
Lübnan'da yayınlanan haftalık el-İntikad gazetesinin haberine göre BM Ortadoğu Barışı eski Koordinatörü Alvaro Desoto, Hizbullah'ın yüksek bir askeri disipline ve tecrübeye sahip olduğunu belirterek bölgede Hizbullah'ı yenebilecek bir gücün bulunmadığını ifade etti.
2006 yılındaki Temmuz Savaşı'ndan sonra Hizbullah'ın ve liderinin özgüveninin arttığını belirten Alvaro Desoto, İsrail'in Lübnan'a yönelik yeni bir savaş başlatmasının uzak bir ihtimal olduğunu söyledi.
Hizbullah'la yapılan 33 günlük savaştan sonra İsrail'in siyasi, toplumsal ve askeri açıdan kötü bir durumda olduğunu belirten Desoto, "İsrail; siyasi, toplumsal ve askeri açıdan basına yansıyandan çok daha büyük bir sarsıntı geçiriyor" dedi.
Lübnan içindeki durumu da değerlendiren Alvaro Desoto, Lübnan'daki bunalımı çözebilecek hiçbir siyasi ve askeri seçeneğin mevcut olmadığını söyledi ve "siyasi gruplar arasında gerginlikler yaşansa da Lübnanlıların sükunetin korunmasını öncelemeleri gerekiyor" diye konuştu.
Hizbullah'la yapılan son savaştan sonra yenilgi duygusunun İsrail toplumunun içine yerleştiğini belirten Desoto, "İsrail artık başka ülkelerin içine korku düşürebilecek güçte değil" dedi.
Bingöl'de Yaşamını Yitiren HPG'lilerden Biri Teşhis Edildi
ANF
BİNGÖL (16.02.2008) - Bingöl'ün Dağlıtepe kırsalında 3 Şubat'taki operasyon sonucunda çıkan çatışmada yaşamını yitiren 10 HPG'liden birinin Diyarbakır Lice doğumlu Sedat Gültekin olduğu öğrenildi.
Bingöl'ün Dağlıtepe kırsalında 3 Şubat'taki operasyon sonucunda çıkan çatışmada yaşamını yitiren 10 HPG'liden birinin kimliği tespit edildi. HPG'lilerden Diyarbakır Lice doğumlu 24 yaşındaki Sedat Gültekin, ailesi tarafından teşhis edildi. Diyarbakır'dan gelen amcası Mehdi Gültekin'in savcılığa yaptığı başvurunun ardından Bingöl Devlet Hastanesi morguna gitti. Cenazelere bakan amca Gültekin, yaşamını yitirenlerden birinin yeğeni Sedat Gültekin olduğunu belirtti. HPG'li Gültekin'in Adana'da oturan ikamet eden ailesinin cenazeyi alması için gelmesi bekleniyor.
Cizre'de Onbinler Menekşe İçin Yürüyüşe Geçti
ANF
ŞIRNAK(16.02.2008)- -Şırnak'ın Cizre İlçesi'ndeki 15 Şubat protestosunda panzerin ezdiği Yahya Menekşe'nin cenazesini omuzlayan on binlerce kişi, "Katil Erdoğan" ve "PKK halktır halk burada" sloganlarıyla Cizre Mezarlığı'na doğru yürüyüşe geçti.
Cizre'de dün Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'ın uluslar arası bir komplo ile kaçırılmasının protesto edildiği 15 Şubat gösterilerinde polis panzerinin altında kalarak yaşamını yitiren Yahya Menekşe adlı gencin cenaze törenine katılan onbinlerce kişi, Nur Mahallesi'ndeki Şeh Selim Camii'nden aldıkları tabutla birlikte kent merkezine doğru yürüyüşe geçti.
Yürüyüş boyunca "Katil Erdoğan", "PKK halktır halk burada" şeklinde sloganlar atan kitle, polisi ve çevredeki işyerlerini taşladı. Cizre Mezarlığı'na doğru kitlenin yürüyüşü sürüyor
Hizbullah, 50 Bin Kişilik Askeri Gücünü Teyakkuza Geçirdi
YDH
Hizbullah'ın çeşitli düzeylerdeki 50 bin kişilik savaşçısını teyakkuz durumuna geçirdiği bildiriliyor.
Lübnan'da yayınlanan es-Sefir gazetesi, Hizbullah komutanlarından İmad Muğniye'nin terörist bir saldırı sonucu Şam'da öldürülmesinden sonra İsrail'le yeni bir savaş ihtimalinin arttığını ve Hizbullah'ın bu sabahtan itibaren çeşitli düzeylerdeki 50 bin kişilik askeri gücünü teyakkuz durumuna geçirdiğini yazdı.
Hizbullah'ın kendisine bağlı siyasi ve toplumsal faaliyetler gösteren bürolarını da tahliye ettiğini belirten es-Sefir, Hizbullah'ın ülke çapında geniş güvenlik önlemleri aldığını duyurdu.
Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrullah'ın İmad Muğniye'nin cenaze töreninde İsrail'in saldırıyı savaş meydanı dışına taşırmasına işaret ederek "bütün kırmızı çizgileri çiğnediniz; eğer sınır tanımayan bir savaş istiyorsanız biz buna hazırız" demesi de İsrail ordusunu alarm durumuna geçirmişti.
İsrailli askeri yetkililer, Lübnan ve Suriye sınırındaki askeri birliklerin sayısının arttırıldığını ve bu bölgelere yedek askerlerin sevk edildiğini açıklamıştı.
Kadın Hayatın Öznesi Olmadan Asla
KEMAL ORGUN
Bu hafta, bir okurun düşüncelerini sizlerle paylaşmak istiyorum. Geçen haftaki ‘Ortadoğu ve sanat' başlıklı yazı ile ilgili bana gelen maili olduğu gibi bu köşeye asıyorum. Yazı, Dicle adında bir üniversite öğrencisine aittir. Okurun bu yazısında sizlerin en çok dikkatinizi neler çekecek bilemiyorum, ama benim dikkatimi çeken en önemli nokta, bana iletilmiş olan iki sorudur. Ben daha çok, bana iletilmiş olan bu iki soruya dair prolog yapacağım.
Fakat yazının giriş bölümündeki, ilk cümlenin son kelimesi - ... muhteşemlikte- kendi içinde taşıdığı ‘övgü' can sıkıcı bir atmosfer gibi görülebilir. Yani şunu soranlar olabilir: "Yaşadığımız bu toplumda kan, gözyaşı ve ölüm hayata damgasını vuruyorken, olaylara böyle bakmak ve böyle ele almak tali bir durum değil midir? İki önemli nedenden dolayı değildir.
1- "Düşürülmüş kadın" olan Ortadoğu'daki erkek egemen karakter çözümlenmeden ve özünde sanat olan kadın hayatın öznesi olmadan; kan, gözyaşı ve ölüm hayata damgasını hep vuracaktır.
2- Hayatın, tiyatro sanatı gibi ağlayan ve gülen iki gerçek yüzü vardır. Hayat sadece savaş, kan, gözyaşı ve ölümden oluşmamaktadır. Bu onun ağlayan yüzüdür. Elbette bu yüzü göreceğiz ve paylaşacağız ama gülen bir yüzü de vardır hayatın. Her şeye rağmen bu yüzü de göreceğiz, yaşayacağız ve paylaşacağız Dolayısıyla, can sıkıcı bir atmosfer gibi görünme ihtimali olan "övgü" ye dair, Shakespere'in "Aşırı mütevazılık alçaklıktır" önermesini haklı bularak yola devam edeceğiz..
***
"Makaleniz gerçekten gerçekleri derinlemesine açıklayan, şeffaflaştıran ve gerçeklerin köküne inen bir muhteşemlikte. Bu sebeple en güzel teşekkürler sizin olsun. Ben her şeyden evvel bir insan olarak, kadının toplumdaki yerinden (biz ve bize benzer toplumlar, ya da içinde olmak zorunda olduğumuz-oldurulduğumuz toplumlar) rahatsızlık duymakta ve en kötüsü de bir kadın olarak utanç duymaktayım. Makalenizde bahsetmiş olduğunuz ‘teklik' İslam dininin sis perdesinin tam dibinde kök salmış olmamızdan ileri gelmektedir ve ben bu dini daha ortaokuldayken "yarı cahil" din öğretmenimden dinlediğim günden beri, haklarımı korumak ve bir "birey" olmak için, reddediyorum...
Tüm kadınların da ancak bu yolla ve savaşarak, insani haklarını elde edebileceklerini düşünüyorum. Benim için makalenizde anlattığınız toplumlardaki ve aslında bu toplumlardan hiçbir farkı olmadığını çok iyi özümsediğim toplumumuzdaki kadın; bir büyükbaş hayvan değerinde bile olmayan, sadece erkeklerin "canlarının çektiği" zaman kullanılan bir objedir. Halbuki tüm insanların, tüm toplumların, tüm evrenin nazarında kadın, sizin harika betimlemenizle "özünde sanat..." olmalıydı...
Size yine de bir soru sormalıyım ama...
Peki, siz kendi hayatınızda bu söylediklerinizi ne kadar uyguluyorsunuz?
Ya da uyguluyor musunuz?"
***
Evet, söylediklerimi kendi hayatımda ne kadar uyguluyorum ya da uyguluyor muyum? Öyle ya çoğumuz iyiye dair birçok konuda söyleyebiliyoruz ama pratik yaşamda bu iyinin neresindeyiz acaba, asıl önemli olan da budur. Düşündüğüm gibi yazan ve yazdığım gibi yaşamayı felsefe edinen bir olarak, şunları söyleyebilirim: Bir sorunu birimiz analiz edebilir ve çözümü için düşünce üretebilir. Burada yapabileceğimiz en maximum pratik çözüm, ürettiğimiz bu düşünce ile soruna yaklaşmaktır. Sorun her zaman en az iki boyutlu ve en az iki taraflı olduğu için, bunun gerçek çözümü için de en az iki kişinin ortak fikri ve ortak eylemi gerekmektedir. Tek başına yapılan bütün çözümler, yine teke hizmet edeceği için özünde hep bir sorunu taşıyacaktır. Bundan dolayıdır ki sorunun çözümüne dair felsefi bir alt yapı oluşturur, bunu paylaşır ve çoğaltırız. Böylece, sorunu analiz eden ve çözümü için fikir üretenler olarak, çoğalan bu felsefi altyapı üstünde sorunun çözümünü kendi yaşamımızda daha derinlikli pratikleştirme alanını yaratmış oluruz.
Özgür Politika
Kadın örgütleri Tuncel'in yanında
Atılım
Şiddete Karşı Kadın İnisiyatifi, DTP vekili Sabahat Tuncel'in, DGM'den bozma Beşiktaş Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki duruşması nedeniyle dayanışma açıklaması yaptı.
Kadın örgütleri "Vekilime dokunma Sebahat Tuncel "yalnız değildir" yazılı pankartı açtılar ve yargılamanın sürmesine tepkilerini yaptıkları açıklama ile dile getirdiler. Beşiktaş Barbaros Parkında gerçekleştirilen basın açıklamasını kadın örgütleri adına Güneş Çelik okudu. Çelik, geçtiğimiz yıl bir itirafçının verdiği ifadeye dayanarak açıklan dava, Sebahat Tuncel 22 Temmuz seçimlerinde milletvekili olmasına rağmen hala devam ediyor diyerek hatırlatmada bulundu. Çelik, "Demokrasiden, halkın iradesinden bahsedenlere sesleniyoruz, Sebahat Tuncel ülke genelinde en çok oy alan milletvekilidir" dedi ve DTP'ye yönelik kapatma, tutuklamaların hala devam ettiğini söyledi.
Kadınlar şovenizme ve militarizme karşı mücadelelerini sürdürecek
"Bir süre önce bir kısmı ortaya çıkan; Şemdinli ve Umut Kitapevi'nin bombalanması, Hrant Dink'in katledilmesi gibi olaylarla birebir bağlantılı olan Ergenekon çetesinin elindeki suikast listesinde Sebahat Tuncel'in ve Leyla Zana'nın da ismi yer alıyordu. Bu listeyle birlikte saldırının kaynağı ve esas amacı ortaya çıkmış oldu, ama biz biliyoruz ki bunlar devletin ve militarizmin yalnızca görünen yüzüdür" diyen Çelik, barıştan, kardeşlikten yana olanları yok etme hedefi bir kez daha gösterilmiştir şeklinde konuştu.
Çelik, biz kadınlar militarizme, şovenizme ve ırkçılığa karşı mücadelemizi sürdüreceğiz. Sebahat Tuncel yalnız değildir dedi. Açıklam "Bji yekitiya jinan", "Sebahat değil çeteler yargılansın", "Meclisteki sesime Sebahat'e dokunma" sloganları ile sona erdi.
Kapalı Kapılar Ardında
Murat Yetkin
Sanki uluslararası dengeleri etkileyecek gelişmeler yaşanıyor ama biz göremiyoruz
Son birkaç hafta içinde yaşadığımız gelişmeleri belli bir yönde alt alta sıraladığımızda siyasi ve diplomatik mutfakta gizlice bir şeyler pişmekte olduğunu düşünmemek mümkün değil.
Hemen sıralamaya başlayabiliriz:
- Başbakan Tayyip Erdoğan muhtemelen TÜSİAD ve merkez medyanın türban konusundaki tutumunu ve oradaki katılımcıların düzeyini uygun bulmayarak Davos'a katılmadı. Ama Davos'ta bulunan önemli işler danışmanı Cüneyd Zapsu, yine orada bulunan eski Almanya Şansölyesi Gerhard Schroeder'i alıp İstanbul'a getirdi ve Erdoğan ile buluşturdu.
- Bu buluşmanın ardından, Zapsu, Schroeder'i de alıp Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ne gitti.
Bu ziyaret Kıbrıs Rum Cumhuriyeti'nde büyük tepkilere neden oldu. Tam da Rumlar seçimlere giderken, Türkler üzerindeki izolasyonun zayıfladığı görüntüsü Rumları kızdırmıştı.
- Ama Schroeder, şansölyelikten ayrıldıktan sonra Rusya'nın küresel doğalgaz devi Gazprom'un yönetimine girmişti. Acaba bu ziyaretin böyle ikincil bir bağlantısı da var mıydı? Örmeğin Rusya'nın istediği ikinci mavi hat ile, ya da Gazprom'un petrol işine girerek Samsun-Ceyhan'a, ya da Ankara gaz özelleştirilmesine talip olmasıyla da ilgisi var mıydı?
- Anlaşıldı ki, Schroeder daha çok başka işe yoğunlaşmıştı ve ziyareti takiben, Alman RWE şirketinin Hazar'dan Avrupa'ya gaz taşıyacak Nabucco projesine (Fransız Gas de France şirketini eleyerek) altıncı ortak olarak kabulü gerçekleşti. Yunanistan'la işlemeye başlayan Avrupa'ya güney gaz hattının ardından kuzey hattı için de önemli bir adım böylece atılmış oldu.
- O günlerde Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Ergin Saygun ABD'ye gitti. Ziyaret 'Yüksek düzeyli savunma grubu' toplantıları çerçevesinde sıradan, ama konular sıra dışıydı.
Saygun yola çıkmadan önce, Savunma Sanayi İcra Komitesi'ni toplamaya dahi gerek duymadan Başbakan Erdoğan, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, Savunma Bakanı Vecdi Gönül ve Savunma Sanayi Müsteşarı Murad Bayar'ın imzaları elden toplanarak ABD'den alınacak 30 adet yeni F-16'ya, milli yazılım taşımayan, dolayısıyla Yunanistan uçaklarını rakip olarak görmeyen elektronik savaş sistemi alınması kararı çıktı. Yunanistan Başbakanı Kostas Karamanlis'in 49 yıl aradan sonra Ankara'ya gelişinin ardından alınan bu kararın ABD ve Avrupa Birliği'ne gönderdiği yumuşama işaretleri var sayıldı.
- Saygun ABD'ye gitmeden önce, Saddam'ın düşüşünden beri ilk üst düzey temas olmak üzere Irak'a gitmişti. ABD'de PKK konusunda bir tur daha görüştü. Bu görüşmenin ardından trafik birden hızlandı ve boyut kazandı. Daha birkaç gün önce Saygun ile Vaşington'da görüşen ABD Genelkurmay Başkan Yardımcısı Orgeneral James Cartwright Ankara'ya geliverdi. Aynı günlerde ABD Dışişleri'nin PKK ve Avrupa'daki terörist faaliyeti (özellikle mali kaynaklar ve propaganda boyutlarıyla) izlemekten sorumlu yetkilisi Frank Urbancic de Ankara'daydı; Türk ve Avrupalı hâkim ve savcıları bir araya getirmekten söz etti. Dün de ABD Adalet Bakanı Michael Mukasey Ankara'ya geldi.
- Türkiye'de bunlar olurken Kosova'nın, Sırbistan'dan ayrılarak bağımsızlığını ilanına ABD ve AB'nin destek olmasına Rusya sert tepki gösterdi. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Kosova'yı tanıyacaksanız, neden KKTC'yi tanımıyorsunuz anlamına gelen bir çıkış yaptı. Rusya, yalnız petrol ve gaz değil, bölgedeki bütün konulara ilgisinin artacağı işaretini yeterince veriyordu.
- Resmi daha da doldurmak adına, AB'nin Nabucco hattı özel temsilcisi Jozias van Aartsen'in Ankara'ya gelmesini de anmak gerekiyor. Kulislere bakılırsa amaç, Gaz de France'ın yedinci ortak olarak Nabucco'ya alınmasını sağlamak. Fransa'nın Akdeniz Birliği projesinde süngüyü düşürüp, Türkiye'ye AB alternatifi asla olmadığını ilanından sonra böyle bir gelişme beklediği izlenimi var.
Mutfakta bir şeyler pişiyor. Anlamak için şu noktalara dikkat etmek gerek: PKK konusunda somut sonuç alıcı bir adıma; Irak ve Türkiye arasında başta gaz olmak üzere yeni anlaşmalara; Kıbrıs Rum başkanlık seçimleri ardından Rusya'nın da onayıyla BM'nin yeni Kıbrıs girişimi başlatıp başlatmayacağına; Kosova bağımsızlık tartışmasının seyrine; Nabucco projesinin gelişimine ve Türkiye'nin nükleer enerji santrali ihalesine. Türban tartışmasından başınızı alıp biraz da bu resme baktığınızda, izlenecek çok şey mevcut.
Kouchner: Filistin Devletinin Kurulması İsrail'in Yararınadır
YDH
Fransa Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner, bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasının İsrail'in yararına olacağını söyledi.
Bugün Filistin'in Beytu'l- Ham kentine giderek Filistinli yetkililerle görüşen Fransa Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner, kurulacak bağımsız bir Filistin devletinin İsrail'in yararına olacağını belirtti.
Beytu'l- Lahm kentinde basın mensuplarına açıklamada bulunan Kouchner, Filsitin'de yaşanan ekonomik durumun kötülüğüne de değinerek dünyadaki tüm turistlerden Filistin ekonomisinin canlandırılması için Filistin'e gitmelerini istediğini söyledi.
Fransa Dışişleri bakanı Bernard Kouchner'in Filsitin ziyareti kapsamında özerk Yönetim Lideri Mahmud Abbas'la ve Abbas tarafından atanan hükümetin Başbakanı Selam Feyyaz'la görüşeceği bildiriliyor.
‘'Kürdistan Bölgesi'nde Borsa Kurulacak''
PNA
Federal Kürdistan Bölgesi (FKB) Ticaret Odası Başkanı Yardımcısı Hasan Baki Hewrami, ‘'Başkent Hewler'de bir Borsa'nın kurulacağını'' açıkladı.
Hewrami, yaptığı açıklamada, ‘'Borsa'nın başkent Hewler'de kurulacağını ve Borsa'nın kurulma projesinin son aşamaya geldiğini'' söyledi.
Federal Kürdistan Bölgesi hükümeti daha önce Borsa projesinin kurulması için bir komisyonun görevlendirilmesi teklifinde bulunmuştu.
Hewrami, ‘' ‘'Kürdistan Borsasının bağımsız olması ve Bağdat Borsasının küçük bir bölümü olmaması'' önerisinde bulunarak, ‘'Çalışmaların kordinasyon ve ittifak içerisinde olacağını'' söyledi.
Kürt Bağımsızlığı Kaçınılmaz Bir Yol
Ekonomi bir tarafa bırakıldığında, iç siyasi çekişmeler, Sünni ve Şiileri Kürdlere karşı birleştiren herhangi bir girişimden galip olarak çıkabilecek olan Maliki için olumlu bir gelişme olabilir. Ancak gözlemciler, Kürdlerin istekleri açısından da potansiyel bir kazanç olabileceği düşüncesindedirler.
Irak'ın Kürdleri için bağımsızlığın, hemen olmasa bile, kaçınılmaz bir yolda olduğu görülmektedir
Greg Bruno*/2006 yılının yaz döneminde mezhepler arası cinayet dalgaları Irak'ın orta ve kuzeyine yayılırken, Irak Kürdistanı'ndaki liderler daha az şiddetli bir girişimi başlatıyordu: Turizm. Kürdistan Bölgesel Hükümeti "Diğer Irak" olarak dillendirilen kampanyada, "daha aydınlık geleceğin tohumlarını şimdiden ektiğini" iddia ettiği bölgeye turist ve nakit para çekmek için gazetelere ilan ve televizyonlar spotlar vermişti. Aradan geçen iki yılın ardından kuzeydeki Avaşin ve Hakurk bölgelerine son dönemde yapılan hava saldırıları gibi Türk harekatları sayılmazsa, şiddet olayları olağan dışı olmaya devam ediyor. Ancak bölgesel hükümetin Irak Kürdistanı'nın geleceğini güvence altına alma girişimleri, Irak'ın diğer grupları arasında yeni endişelere neden oldu.
Petrol politikası, güvenlik ve bölgesel yönetim konusundaki anlaşmazlıklar, Bağdat'ta Kürd ve Şii partileri arasındaki sallantılı ittifakı parçalama tehdidi oluşturuyor. Kürd yetkililer, Başbakan Nuri el Maliki'nin yönetimini, Kerkük şehrinin tartışmalı durumunu çözecek referandumu engellemekle ve bölgenin ordusu için ödenek vermemekle suçluyor. Bu arada Sünni ve Şii siyasiler de, Kürdistan Hükümeti ve uluslararası şirketler arasında imzalanan petrol anlaşmalarına öfkeliler. Washington Post köşe yazarı David Ignatius, tartışmaların, bazı Kürd liderlerinin Maliki'nin yerine başkasının getirilmesi için baskı yapması gibi çılgın bir noktaya geldiğini belirtiyor.
Siyasi olarak, bu anlaşmazlık Irak'ın uzun vadeli istikrarı üzerinde dramatik bir etki yapabilir. Ülkede ikinci büyük siyasi topluluğu oluşturan Kürd partiler, ABD ve Maliki'nin güvenilir müttefikleri olmuşlardır. Kürdler ABD liderliğindeki 2003 istilasından önce, Irak'ta yıllarca yarı özerk bir yönetim göstererek, Irak Anayasası'nın belirlendiği görüşmelerde masada olmuşlardır. Ancak son aylarda, Kürd isteklerini kontrol altına almak isteyen Arap siyasiler harekete geçmiş, 13 Ocak'ta ise 145 Şii ve Sünni milletvekili, Kürdlerin "aşırı istekleri", tek taraflı petrol anlaşmaları ve Kerkük'ün kontrolü konularına ilişkin olarak bir birlik oluşturmuşlardır.
Bazı siyasi grupların, Kürdlerin gelirlerin paylaşımı konusundaki taleplerinin aşırı olduğu iddiaları nedeniyle, Irak Parlamentosu 48 milyar dolarlık 2008 bütçesini onaylamamıştır.
Kürd bölgesel hükümetinin, muhaliflerinin gayretleri sonucunda uzun süreli siyasi ve ekonomik zarar görebileceği tartışmalıdır. Uluslararası Kriz Grubunda Orta Doğu uzmanı olan Joost Hilterman, "Kürdlerin aşırıya kaçtıkları konusunda güçlü bir hissiyat söz konusu. Şimdi ciddi kısıtlamalarla karşı karşıyalar" demektedir.
Bir Kürd siyasetçisi olan Mohammed Uthman ise, farklı bir bakış açısı sergilemekte ve fazla ayrıntılarına girmeden, Kürd liderlerinin ocak ayında oluşturulan Sünni-Şii koalisyonuna karşı mücadele edeceğini söylemektedir. Bağdat'ın petrol ambargosunu ne kadar uygulamak isteyeceği de aynı ölçüde belirgin değildir. Petrol Bakanlığı, Kürd Hükümetinin yabancı petrol şirketleriyle yaptığı anlaşmaları yasa dışı olarak görmektedir ve Kürdlerle çalışan bazı uluslararası şirketlere yapılan ihracatı kesmiştir. Ancak bir istihbarat analiz kuruluşu olan Stratfor, Merkezi Hükümetin Irak'tan ham petrol alan ülkeleri kara listeye almada aşırıya kaçması halinde "kendi kendisine zarar vereceğini" ileri sürmektedir. Petrol üretimi Irak'ın gelirlerinin yüzde 90'ını sağlamaktadır.
Ekonomi bir tarafa bırakıldığında, iç siyasi çekişmeler, Sünni ve Şiileri Kürdlere karşı birleştiren herhangi bir girişimden galip olarak çıkabilecek olan Maliki için olumlu bir gelişme olabilir. Ancak gözlemciler, Kürdlerin istekleri açısından da potansiyel bir kazanç olabileceği düşüncesindedirler. İngiltere merkezli Catham House adlı düşünce kuruluşunun Aralık 2007 tarihli Kürd siyaseti analizinde "Kürd hedefleri ve milliyetçiliğinin güç kazandığı görülmektedir ve gelecekte (Irak ve komşularındaki) gelişmeleri önemli ölçüde etkilemesi oldukça muhtemeldir" denilmektedir. Atlantic Monthly'de yazan Jeffrey Goldberg ise daha ileri giderek, "Kürdler Irak'tan ayrılırlarken çok kan dökülebilir ancak Irak'ın Kürdleri için bağımsızlığın, hemen olmasa bile, kaçınılmaz bir yolda olduğu görülmektedir" demektedir.
*Council for Foreign Relations /8 Şubat 2008 tarihli internet sayfası
rizgari
Kürtlerin Öfkesi Çığ Gibi
DİHA/HABER MERKEZİ
KCK Önderi Öcalan'ın komplo ile kaçırılmasını kınayan Kürtler dün oruç tuttu, karalar giyindi ve işyerlerinii açmadı. Kürtler komploya olan öfkelerini gerçekleştirdikleri eylemlerle bir kez daha gösterdi.
Şırnak, Mardin, Siirt, Batman, Amed, Van, İstanbul, Dersim, Muş, Adana ve Hakkâri'de, Öcalan'ın 15 Şubat 1999 tarihinde Türkiye'ye teslim edilişinin yıldönümü nedeniyle kepenkler açılmadı.
ŞIRNAK
Şırnak ve ilçelerinde esnafın büyük bir bölümü kepenk açmadı. Şırnak merkezde halkın ağırlıklı olarak siyah giysiler giymeleri dikkat çekti. Birçok ilköğretim ve lisede öğrencilerin azlığı dikkat çekti.
BATMAN
Batman'da da başta Diyarbakır Caddesi, Çarşı, Gök Taksi, eski Otogar, Kültür, Cumhuriyet, Şirinevler olmak üzere bütün mahallelerde kepenkler indirildi. Kent merkezinde yoğun önlemler polis, Diyarbakır Caddesi'nde bulunan bazı esnafları, tabelaları üzerindeki telefonlardan arayarak dükkânlarını açmalarını istedi.
MARDİN
Mardin merkez ve ilçelerinde esnaf kepenk kapattı; birçok kişi evinden çıkmadı; oruç tuttu. DTP İlçe binalarına siyah pankartlar asıldı.
AMED
Amed 15 Şubat'ı sessiz bir şekilde protesto etti. Amed'in Bağlar, Huzurevleri ve Suriçi bölgesinde de esnafın yüzde 90'ını kepenk kapattı; pazarcılar tezgah açmadı. Kent genelinde eczaneler ve fırınlar dışında esnafın neredeyse tamamı kepenk kapatırken, kepenk açtığı halde kameraları görüp utanan bazı esnaf ise yüzünü kapattı. DTP Diyarbakır İl Örgütü de parti binasının dört bir yanına siyah bayraklar astı.
HAKKARİ
Kepenklerin açılmadığı Hakkari kent merkezinde güvenlik güçleri esnafları tek tek dolaşarak kepenklerini açmaları yönünde uyardı. Eczane ve fırınların dışında tüm esnafların kepenk açmadığı İlçeye çok sayıda zırhlı araç takviyesi yapıldı.
Yüksekova'da kepenkler açılmadı; memurlar haricinde dışarıya çıkılmadı. Adeta sessizliğe bürünen ilçenin giriş ve çıkışlarında yoğun güvenlik önlemleri alındı. Kepenklerin açılmaması üzerine iki adet F-16, ilçe merkezi üzerinde alçak uçuş yaptı. Şemdinli'de esnafların büyük bölümü kepenk açmadı. Sabah erken saatlerinde kepenklerini açan esnaflar da kısa bir süre sonra kepenklerini kapatarak evlerine çekildi. Açık olan kepenklerin de kapatılması üzerine Alay Komutanı'nın da aralarında bulunduğu askeri yetkililer ilçe merkezinde dolaşmaya başladı. İlçede sabah saatlerinde başlayan sessizlik, tüm gün sürdü.
VAN
Van'lıların da çoğu evlerinden çıkmadı. Devlet güçleri ilde kepenk kapatan işyerlerini görüntülerken, başta DTP Van İl Örgütü binası, Sanat Sokağı ve Cumhuriyet Caddesi olmak üzere birçok noktada polisiye önlemler alındı. Van ilçelerinde de esnafın büyük bölümü işyerlerini açmadı.
DERSİM
Kent merkezinde bulunan esnafların çoğu ‘kara gün' nedeniyle işyerleri açmadı. Sokakların sessizliği öğle saatlerinde DTP'nin yaptığı basın açıklaması ile bozuldu. Polislerin esnaflara "işyerinizi açın yoksa kötü olur" diyerek tehdit etti.
MUŞ
Muş merkezinde de esnaflar 15 Şubat'a kepenklerini kapatarak tepki gösterdi. Devlet güçlerinin esnafları dükkanları açması yönünde tehdit ettiği öğrenildi. Tehdit üzerine bazı esnafların kepenklerini açmak zorunda kaldığı bildirildi. Muş'un başta Malazgirt ve Varto olmak üzere ilçelerinde işyerleri açılmadı.
SİİRT
Bölge illerinin genelinde olduğu gibi Siirt'te de esnafın büyük bölümü, 15 Şubat'ı kınamak amacıyla kepenk kapattı. Yarım gün kepenk kapatan esnaf öğleden sonra kepenkleri açtı.
İSTANBUL
Gazi Mahallesi Fevki Çakmak ve İsmet Paşa Caddesi üzerinde bulunan bütün işyerleri 15 Şubat protestosu nedeniyle kepenk kapattı. Özel hareket ve polis panzerleri mahalle içersinde devriye gezdi. Alibeyköy'de de Kürt esnaf kepenk kapattı. İlçe merkezinde bulunan işyerlerinin tamamına yakınının kapalı olduğu gözlendi.
ADANA
Adana'da da Kürt mahallelerinde esnaflar kepenk açmadı. Gülbahçesi Mahallesi'nde Gülbahçesi, Batumanlar, Kıbrıs, Havaalanı caddelerinde tüm esnaflar kepenk kapatırken, Ziyaret Yolu üzerinde her hafta kurulan Cuma Pazarı da kurulmadı. Dağlıoğlu Mahallesi'nde hiç bir esnaf kepenk açmadı. Bahçelievler Caddesi üzerinde çok sayıda kişinin siyah giyinerek kapalı kepenklerin önünde oturması dikkat çekti. Karasu Mahllesi'nde de Gülbahçe-Karasu kavşağı ve Karasu caddesinde esnafların tümünün kepenk kapattığı görüldü. 3 mahalle üzerinde sürekli askeri bir helikopterin alçak uçuş yapması dikkat çekti. Denizli ve Mithatpaşa mahallelerinde de esnaflar büyük oranda kepenk kapattı. Şakirpaşa Mahallesi'nde ise Salı Pazarı Caddesi esnafı tamamen kepenk kapatırken, Şakirpaşa Caddesi'nde kısmen kepenklerin kapalı olduğu görüldü. Ova ve Onur mahallelerinde de esnafların tamamı kepenk kapattı.
Milliyetçilik Algılamaları
İsmail Beşikçi
"Türk milliyetçiliği çağdaştır", "Türk milliyetçiliği ırkçı değildir, barışçıdır, beynelmileldir", "Türk milliyetçiliği ilericidir, anti-sömürgecidir, anti-emperyalisttir", "Atatürk milliyetçiliği çağdaştır, ilericidir, açık, demokratik bir milliyetçiliktir", "Atatürk milliyetçiliği hümanisttir, evrenseldir". Türk milliyetçiliği böyle anlatılmaktadır. Kendisine yüklenen bu niteliklerden dolayı Türk milliyetçiliği övülmektedir. Bu, aslında, Kürtlere karşı, Kürt sorununa karşı geliştirilen bir söylemdir.
Türk milliyetçiliğiyle ilgili olarak Türk resmi ideolojisini bu şekilde dile getirmek mümkündür. Resmi ideolojinin bu görüşü, genel olarak Türk düşüncesi tarafından da kabul görmektedir. Daha doğrusu Türk düşüncesi, bu görüşler doğrultusunda şekillenmiştir, gelişmiştir. Bu arada bazı emniyet müdürlerinin söylemi de dikkat çekicidir. Hrant Dink cinayetinde, Trabzon'da rahiplere saldırıda, Samsun'da Rahip Santoro'nun öldürülmesinde, Malatya'da misyonerlerin boğazları kesilerek öldürülmesinde, olayı gazetecilere anlatırlarken, "milliyetçi duygularla hareket etmişler..." demektedirler. Bu, milliyetçilik anlayışıyla suçlular hakkında sempati toplamaya çalışmak, cinayetlerin ağırlığını hafifletmek anlamına gelmektedir.
Türk milliyetçiliğinin övülmesine paralel olarak, Kürtlerde gelişen milliyetçi hareketler de, "ırkçıdır", "ayrılıkçıdır", "gericidir", "etnikçidir" vs. denerek kötülenmektedir. "Kürt milliyetçiliği etnik bir milliyetçiliktir." "Kürt milliyetçiliği gerici, kapalı bir milliyetçiliktir." "Kürt milliyetçiliği ilkel bir milliyetçiliktir." "Kürt milliyetçiliği emperyalizm işbirlikçisi bir milliyetçiliktir."... Türk düşüncesinin, Kürtlere ve Kürtlerdeki milliyetçi gelişmelere karşı düşüncesi genel olarak budur.
Daha çok kültür üzerinde, bu arada Kürt kültürü üzerinde çalışan Gürdal Aksoy, Nostradamus'un Kürdistan Kehaneti, Kürtler Üzerine Yazılar, (Komal Yayınevi, İstanbul 2007) kitabında, bu konudaki ikili kavramlara da yer vermektedir. Araştırmacı yazar Gürdal Aksoy, "Türk Milliyetçiliği Üzerine..." başlıklı yazısında, Türk araştırmacıların, Kemalist Türk milliyetçiliğini pozitif, Kürt milliyetçiliğini ise negatif olarak değerlendirdiğini vurgulamaktadır. (s.38-50)
Türk yazarları, basın mensupları, üniversite öğretim üyeleri, sivil toplum örgütleri çalışanları, siyasal partiler, hukukçular vs. genel olarak Türk milliyetçiliğiyle övünürler. "Türk milliyetçiliği ilericidir, çağdaştır, hümanisttir, Türk milliyetçiliğinde etnik milliyetçilik yoktur." vs. denerek Türk milliyetçiliği övülmektedir. Kürtler ise milliyetçi olmadıklarını, enternasyonalist olduklarını söylemektedirler. Kürtler, milliyetçi tutumlar, duygular ve düşünceler gündeme geldiği zaman, "önemli olan insanlıktır, önemli olan kardeşliktir" diyerek milliyetçi duygulardan ve düşüncelerden ne kadar uzak durduklarını anlatmaya, ima etmeye çalışırlar.
Resmi ideolojinin bilgilerini, yaşanan gerçeklere, fiili duruma uyguladığımız zaman, durumun hiç de böyle olmadığı görülmektedir. Kürtler ve Kürtçe, inkar ve imha edilen, asimilasyona tabi tutulan toplumsal ve dilsel kategorilerdir. Bu çerçevede Kürt dili yasaklanmış, Kürtçe insan isimleri, köy, belde, dağ isimleri Türkçe isimlerle değiştirilmiştir. Yasaklanmış olan bir dili savunmak, dile, kültüre uygulanan baskıları geriletmek için, dili kültürü gün ışığına çıkarmak için mücadele etmek, aslında insani bir süreçtir. Yani bu mücadele aslında, insan olmanın, insanlığı savunmanın bir gereğidir. Ama, bu süreci bir yönüyle de milliyetçi bir gelişme olarak değerlendirmek de mümkündür. Çünkü, insani bir gereklilik olan, adınızı, kimliğinizi, dilinizi, kültürünüzü savunuyorsunuz. Bu doğal girişiminiz devlet tarafından engelleniyor, baskı altında tutuluyor, idari ve cezai yaptırımlarla karşılanıyor. İşte sorun bu baskı mekanizmasının işlemesiyle birlikte, siyasal bir alana kaymış olmaktadır. O zaman bunu Kürtlerde gelişen milliyetçi bir hareket olarak değerlendirmek mümkündür. Türk milliyetçiliğinin ilerici, çağdaş olduğu vurgulanmaktadır. Kürtlere baskı uygulayan, Kürt halkını, Kürt dilini ve kültürünü ezmeye çalışan, dili, kültürü yok etmeye çalışan bir milliyetçilik, ezen bir milliyetçilik, nasıl ilerici olabilir? Türk milliyetçiliğiyle ilgili söylemler, şüphesiz, Kürtler/Kürdistan sorunu dikkate alınarak geliştirilmektedir. Fakat Türk siyasal hayatı, Türk siyasal kültürü, Kürtleri tanımamaktadır, inkar etmektedir. Hukuken ve siyasal olarak Kürt, Kürtçe, Kürdistan tanınmadığı için, "Türk milliyetçiliği ırkçı değildir, saldırgan değildir, asimilasyoncu değildir, dışlayıcı değildir..." gibi şeyler söylenebilmektedir. Kürtler analize katıldığı zaman ise, bu düşünceler şüphesiz çürümektedir. Zaten düşün yasakları, Kürtlere, Kürt sorununa karşı geliştirilmektedir. Düşün yasaklarının, resmi ideolojinin eleştirilerine engel olmak gibi bir işlevi vardır.
Türk milliyetçiliğinin ilerici, açık, çağdaş bir milliyetçilik, Kürt milliyetçiliğinin, kapalı, gerici bir milliyetçilik olduğu söylenmektedir. Türk anayasası, "Türk Devleti'ne vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türktür" demektedir. Türk siyasal kültürü, kendini Türk hisseden herkes Türk'tür demektedir. Bu, açık milliyetçiliğin delili olarak gösterilmektedir. Bu, hoşgörü içeren bir anlayış olarak sunulmaktadır. Hâlbuki gerek Türk anayasına göre, gerek Türk siyasal kültürüne göre, herkes Türk olmaya mecburdur. Örneğin, "Türk değilim, Kürdüm, Kürt toplumu olmaktan doğan haklarımı istiyorum" dediğiniz andan itibaren, birçok idari ve cezai yaptırımla karşılaşıyorsunuz. Açık milliyetçilik, aynı zamanda, Türk olmayanları asimile etme, Türk'e benzetme, Türkleştirme hedefi ortaya koyan bir milliyetçiliktir. Çağdaşlık, ilericilik bu sürecin neresindedir? Kürt milliyetçiliğinin kapalı bir milliyetçilik olduğu söylenebilir fakat bu pozitif bir yöndür. Çünkü Kürtlerin hiç kimseyi, örneğin, Türkleri, Arapları, Farsları, Ermenileri, Asurileri Kürde benzetmek, Kürtleştirmek gibi bir niyeti ve amacı yoktur. Halbuki asimilasyon politikalarından ve uygulamalarından dolayı, Türk milliyetçiliğinin etnik bir milliyetçilik olduğu söylenebilir. "Bulgaristan'daki soydaşlarımız, Kafkasya'daki soydaşlarımız, Orta Asya'daki soydaşlarımız, Kerkük'deki soydaşlarımız, Batı Trakya'daki soydaşlarımız, Kosova'daki, Makedonya'daki soydaşlarımız" ifadeleri, etnik milliyetçiliğin göstergeleridir. Devlet ve hükümet yetkilileri, Güney Kürdistan'da, Kürtlere karşı duygular ve düşünceler geliştirirken, örneğin, Kerkük referandumunu önlemeye çalışırken, Kerkük'deki soydaşlarımız Türkmenlerin haklarını her zaman koruyacağız, bu işin her zaman takipçisi olacağız" demektedir.
Bütün bunlar Kürtlerin bilincine çarpıyor mu, nasıl çarpıyor? Dili yasaklanmış, adı değiştirilmiş, köyünün, beldesinin, dağlarının isimleri değiştirilmiş Kürt'ün, ülkesinin, coğrafyasının adını bile söyleyemeyen bir Kürt'ün, anadilini konuşamayan bir Kürdün, anadilini yazamayan, okuyamayan bir Kürdün, "ben milliyetçi değilim, enternasyonalistim, biz milliyetçi değiliz, enternasyonalistiz..." demesini nasıl değerlendirmek gerekir? Bu, kendi yakıcı gerçekliklerinden kaçış değil mi? Bunun için de bazı evrensel kavramlar perde yapılmıyor mu? Bu ruhsal ve zihinsel gelişmede bir sakatlık yok mu? Gürdal Aksoy, yukarıda sözü edilen kitabında, "kendine has bir Kürt düşüncesi, bir Kürt mantalitesi var mıdır?" sorusunu sormakta ve bu soruya makul cevaplar aramaktadır. (s. 6, 54-55, 157)
Gürdal Aksoy, Kürtlerde, somut şeyler hakkında düşünmeye dayanan, taklitçi olan bir düşüncenin varolduğunu dile getirmektedir. Bunun dikkate değer bir saptama olduğunu düşünüyorum. Bu genel olarak doğru bir saptamadır. İstisnalar olabilir. Kürt aydınlarının taklitçi olmalarının önemli bir nedeni kanımca Türkçe konuşuyor olmalarıdır, düşüncelerini, duygularını Türkçe olarak dile getirmeleridir. Dil sadece bir iletişim aracı olarak algılanamaz. Egemenlik sistemi de dil aracılığıyla kişilere, kurumlara, kitlelere empoze edilir. Hangi dille konuşuyorsanız o dilin siyasal kültürüne, o dilin siyasal sistemine, o dilin ürettiği kavramlarla, o dilin kurup geliştirdiği egemenlik anlayışına göre düşünürsünüz. Bu şuur altında gelişen bir durumdur. Türk dilinin siyasal terminolojisinin, Türk siyasal kültürünün ise Kürt karşıtı bir terminoloji, Kürt karşıtı bir kültür olduğu açıktır. Bundan önce, "Asimilasyon" başlıklı bir yazı yayınlanmıştı. (Esmer, Şubat 2008, Sayı: 37) Bu yazıda dile getirilen düşüncelerin, yukarıda belirtilen düşüncelerle birlikte ele alınmasında yarar vardır.
Devlet, Türkçe öğrettiği insanları, kendi anadilini değil de Türkçe konuşan insanları asimile ettiğini düşünüyor. Bu irdelenmesi gereken bir süreçtir...
Taklitçi düşünce şu şekilde dile getirilebilir: Sömürge kavramını ele alalım. Kürdistan'ın sömürge olduğu söyleniyor. Halbuki, sömürgenin sınırları olur. Örneğin Afrika, 1885 de, Büyük Britanya, Fransa, İtalya, Belçika, İspanya, Portekiz gibi devletler tarafından paylaşılmış ve sömürgeleştirilmiştir. Büyük Britanya'ya, Fransa'ya, İtalya'ya, İspanya'ya, Portekiz'e bağlı sömürge ülkeler vardır. Sınırları belirlenmiş ülkeler... Öte yandan sömürgeler, sonsuza kadar sömürge kalacak değildir. Sömürgeler, ekonomik bakımdan geliştikçe, idari bakımdan kendilerini yönetebilir bir hale geldikçe, emperyal ve sömürgeci devletler, onlara, bağımsızlıklarını verecektir. Birinci Dünya Savaşın'dan sonra, 1919 Paris Konferansı'nda ve Milletler Cemiyeti döneminde, sömürgeler böyle kurulmuştur. Bu bakımdan, sömürge bir statüdür. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, 1960'larda, Afrika'daki bütün sömürgeler, anayasal görüşmeler sonrasında bağımsızlıklarını kazanmışlardır. Afrika'da, silahlı mücadeleler sonunda bağımsızlık kazanan dört devlet vardır. Fransız sömürgesi Cezayir, Portekiz sömürgeleri Gine Bisseau, Mozambik, Angola... Yukarıda dile getirilen bu nitelikler Kürdistan için hiç geçerli değildir. Kürtlerin, Kürdistan'ın bir statüsü yoktur. Sınır yoktur, çizilmemiştir. Kürt adı, Kürdistan adı da yoktur. Kürtlerin, Kürdistan'ın sonsuza kadar böyle kalması istenmektedir. Bu bakımdan Kürdistan sömürge bile değildir. Kürt araştırmacıların bu ilişkileri yeniden değerlendirmelerinde yarar vardır.
Kürtler ve ülkeleri, Birinci Dünya savaşı sürecinde ve Anadolu'da, Mustafa Kemal liderliğinde gelişen Kuvayı Milliye hareketi sürecinde bölünmüş, parçalanmış ve paylaşılmıştır. Dönemin emperyal güçleri Büyük Britanya'nın ve Fransa'nın bu mücadele sürecindeki rolleri çok büyüktür. Bu çok açık bir olgudur. Fakat Türk siyasal düşüncesi, Türk siyasal tarihi, Türk siyasal kültürü bu olguya hiç dikkat çekmez. Bu sürecin üzerini kapatmaya çalışır. Kürtlerin başına getirilen bu felaketi karanlıkta bırakmaya gayret eder. Ama emperyal güçlerce, Anadolu'nun paylaşılma projelerine yoğun bir vurgu yapar, bunları öne çıkarır. Aslında emperyal güçler bu projeleri hiç gerçekleştirmemiştir. Bunu gerçekleştirmek için bir çaba da yoktur. Ama bu, durmadan öne çıkarılan, anlatılan bir durumdur. Bu projelere karşı durmadan analizler geliştirilmektedir. Kürtlerin ve Kürdistan'ın, emperyal güçlerce Ortadoğu'daki işbirlikçilerince, bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması ise bir gerçektir. Bu çok somut, çok açık bir bilgidir. Bu zaten Ortadoğu coğrafyasında açıkça görülmektedir. Bunu gerçekleştirmek için, 1920'lerde, emperyal devletler ve Ortadoğu'daki işbirlikçilerinin çok yoğun bir mücadele geliştirdikleri de bilinmektedir. Güney Kürdistan'da Şeyh Mahmut Berzenci'nin mücadelesini bu çerçevede değerlendirmek gerekir.
Günümüzde, Kürt milliyetçiliği gündeme geldiği zaman, Kürtler dilleriyle, kültürleriyle ilgilenmeye, gasbedilmiş değerlerine sahip çıkmaya başladıkları zaman, "her türlü milliyetçilik kötüdür" şeklinde bir anlayış de geliştirilmektedir. Bunun, Kürtlere karşı, Kürt sorununa karşı geliştirilen bir anlayış olduğu besbellidir. Örneğin Arap milliyetçiliğinin, Fars milliyetçiliğinin, Türk milliyetçiliğinin kötü olduğu söylenmemektedir, sadece Kürt milliyetçiliğinin kötü olduğu söylenmektedir. Bu görüşü daha kabul edilebilir kılmak için de, "her türlü milliyetçilik kötüdür ezen milliyetçilik de kötüdür, ezilen milliyetçilik de kötüdür..." denmektedir. Bunun devletçi bir görüş olduğu, devleti gözeten bir görüş olduğu açıktır. Bu, zalimle mazlumu, cellatla kurbanı, kasap ile koyunu aynı kefeye koymak anlamına gelmektedir. Bu gelişmenin de Kürt düşüncesiyle ilgili olduğu kanısındayım. Yukarıda, araştırmacı Gürdal Aksoy'un, sözü edilen kitabında, "kendine has bir Kürt düşüncesi var mıdır?" diye sorduğunu belirtmiştim. Somut şeylere ilişkin ve taklitçi bir düşünceden söz ettiğini de belirtmiştim. "Her türlü milliyetçilik kötüdür" görüşünün Kürt aydınları tarafından tepkilerle, sorularla karşılanmaması dikkate değer bir durumdur. Tarık Ziya Ekinci'nin, "Kürtleri Kürt ve Türk Milliyetçiliğinden Koruma Hayırhahlığı" (http://www.gelawej.org/ 31 Ocak 2008) yazısı elbette çok yerinde bir tepkidir. Fakat böylesine haksız bir görüşün, Kürtlerin gözünün içine baka baka söylenmesi, söylenebilmesi, Kürt muhalefetinin nasıl küçümsendiğini de göstermektedir. Bu tür görüşlerin sık sık dile getirilebilmesi, Kürt muhalefetinin cılızlığına da işaret etmektedir.
Türk ırkçılığı, Türk milliyetçiliği elbette kötüdür. Çünkü, örneğin, Kürtleri diliyle tarihiyle yok etmek istiyor. Bu anlayışa karşı yaşam mücadelesi veren, sistematik baskı altındaki milli değerlerini gün yüzüne çıkarmaya çalışan Kürtlerdeki milli gelişme neden kötü olsun? Ezen ve ezilen, mazlum ile zalim, koyun ile kasap nasıl aynı kategori altında değerlendirilebilir? Kürt aydınlarının, siyaset adamlarının bu anlayışa karşı ciddi bir tepki göstermemesi, bu anlayışa şu veya bu şekilde inanır olmaları, hatta, yer yer bunun propagandasını yapmaları ilgiyle, ibretle izlenmesi gereken bir durumdur.
Neşe Düzel'in, Prof. Dr. Süleyman Seyfi Öğün'le yaptığı bir röportaj var. Bu röportajda Prof. Öğün, "Milliyetçilik Kürtlerin afyonudur" diyor. (Radikal, 15 Mayıs 2006) Prof. Süleyman Seyfi Öğün, baskı altındaki diline ve kültürüne sahip çıkan, bu konudaki baskıları geriletmek için mücadele eden Kürtleri bu kavramla anlatıyor. Ama, Kürt dilini yasaklayan, dili, kültürü baskı altında tutan devlete karşı, Türk milliyetçiliğine, ırkçılığına karşı böyle bir tanımlama yapması söz konusu değildir. Kürtler, örneğin, "Bir Kürt Dünyaya Bedeldir" mi demiş, "Kürt Öğün, Çalış, Güven" mi demiş? "Ne Mutlu Kürdüm Diyene" diyen bir Kürt var mı? "Yüksel Kürt, Yüksekliğin Senin İçin Hududu Yoktur" diyen Kürtler var mı? Bu sloganları yaşama geçirmek için, örneğin Kürtleri bu sloganlar çerçevesi içinde yönetmek isteyen, bunun için mücadele edenler var mı? Bütün bunlar, devletin, Kürtlere karşı, Kürt/Kürdistan sorununa karşı geliştirdiği politikaların hiç kavranılmadığını, bunları anlamak kavramak için çaba da harcanmadığını, sadece, devlet yanlısı duygularla ve düşüncelerle, ezbere bir şekilde Kürtlerin eleştirildiğini, suçlandığını gösterir...
Prof. Süleymen Seyfi Öğün, "eğer Kürtler ‘ben Kürdüm' derlerse, birileri de kalkıp ‘ben de Türküm' diyecektir" demektedir. Cumhuriyet'ten bu tarafa böyle denmiyor mu? "Kürt diye bir kavim yoktur, herkes Türk'tür, Kürtçe diye bir dil yoktur, Kürtçe denen dil Türkçe'nin bir şivesidir..." sözleri her zaman söylenmiyor muydu? Pazarda Kürtçe konuşunlardan kelime başı para cezaları alınmıyor muydu? "Bu memlekette sadece öztürklerin milli hakları vardır, kendilerine Kürt diyenlerin ise tek bir hakları vardır, Türklere hizmetçi olma hakkı..." sözlerini nasıl değerlendirmek gerekir? "Milliyetçilik Kürtlerin afyonudur" diyen Prof. Öğün'ün, Kürtlere hizmetçi olmayı dayatan bu devlet yetkililerini nasıl değerlendiriyor acaba? Prof. Öğün, bu zulme karşı mücadele edenleri "afyonlanmış" kabul ediyor. Bu ortam hakkında, bu ortamı yaratanlar hakkında bir eleştirisi, bir analizi var mı?
Palme Ödülü İranlı Feministe
BİANET
Olof Palme Ödülü'nün 21.si İranlı feminist aktivist, gazeteci Pervin Ardalan'a verildi. Ardalan, ayrımcı yasaların değişmesi için ‘Bir Milyon İmza Kampanyası'nın kurucularından.
28 Şubat 1986'da öldürülen sosyal demokrat İsveç başbakanı anısına kurulan Olof Palme Vakfı, "Ardalan, kadın-erkek eşitliğini İran'da demokrasi mücadelesinin bir parçası haline getirmeyi başardı" dedi. "Tutuklamalar, taciz ve tehditlere rağmen Ardalan mücadelesinden ve fikirlerinden geri adım atmadı." 36 yaşındaki Ardalan, İran kadın hareketinin öncü isimlerinden. Ardalan, 2006'da başlatılan ve İran'daki kadın yönelik ayrımcılık içeren yasalarda reform isteyen ‘Bir Milyon İmza Kampanyası'nı oluşturanlar arasında yer alıyor. Feminist Görüş web sitesinin editörlüğünü yürüten Ardalan, Kadın Kültür Merkezi üyelerinden. Daha önce aylık Zanan dergisinde ve aylık edebiyat dergisi Adineh'te yazıları yayınlandı.
Ardalan, Mayıs 2007'de altı feminist kadınla birlikte üç yıl hapis cezasına çarptırıldı. Uluslararası PEN, İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), UAÖ gibi insan hakları ve ifade özgürlüğü savunucusu kuruluşlar cezaları kınayarak geri alınması için kampanya başlattı. Henüz infaz edilmeyen hapis cezası, eşitlik kampanyası kapsamında yapılan bir basın açıklaması sırasında "ulusal güvenliğe aykırı hareket ettikleri" için verildi. Pervin Ardalan'a 6 Mart'ta Stockholm'de yapılacak törenle 75 bin dolar ödül ve bir plaket verilecek.
Strasbourg'ta Dev Miting Sona Erdi
ANF
STRASBOURG (16.02.2008) - Kürt halk önderi Abdullah Öcalan'a yönelik uluslararası komplonun yıldönümünde Avrupa'nın dört bir yanından Strabourg'da buluşan 50 bine yakın Kürt "Edi Bes e" dedi.
Öcalan'ın sağlığı konusundaki endişelerin arttığı, Türkiye'nin Güney Kürdistan ve Kuzeyde HPG gerillalarına yönelik saldırılar geliştirdiği bir dönemde gerçekleştirilen Strasbourg mitingine 50 bine yakın Kürt katıldı.
Sabah saatlerinde merkez gar önünde toplanan 30 bini aşkın Kürt, şehrin işlek caddelerinde bir yürüyüş gerçekleştirdi. Sık sık "Edi Bes e", "Biji Serok Apo" sloganlarının atıldığı yürüyüşte Öcalan posterleri ve KCK bayraklarının yoğunluğu dikkat çekti.
1,5 saat kadar süren yürüyüşün ardından miting alanına ulaşan kitle coşkusunu alana taşırken Öcalan bayrakları, posterleriyle alanı dolduran onbinlerce Kürt sık sık "Biji Serok Apo" sloganları attı.
KCK Yürüme Konseyi Başkanı Murat Karayılan sinevizyon aracılığıyla sunduğu mesaj da alanı dolduran onbinler tarafından büyük bir coşkuyla karşılandı. Karayılan konuşmasının başında göstericileri selamlayarak başladığı konuşmasında uluslararası komplonun Öcalan şahsında Kürt halkını ve Kürt özgürlük hareketini hedeflediğini söyledi. Öcalan'ın büyük bir hukuksuzluk ve ihanet sonucunda Türkiye'ye kaçırıldığını belirten Karayılan bunun tarihi bir trajedi olduğunu söyledi.
Avrupa Konseyi'nin, Avrupa Birliği ülkelerinin İmralı sisteminde pay sahibi olduğunu belirten Karayılan, CPT'nin İmralı ziyaretinin sonuçlarını açıklamamasının bunun göstergesi olacağını söyledi.
Komplocularının hedefinin Öcalan'ı hem fiziki hem de siyasi olarak tasfiye etme amacını taşıdıklarını belirten Karayılan, Kürtlerin, Kürt hareketinin mücadelesiyle bunu boşa çıkaracağının altını çizdi.
Öcalan'ın avukatlarından Mahmut Şakar ise Asrın Hukuk Bürosu adına yaptığı açıklamada geçtiğimiz gün avukatlarıyla görüşen Kürt halk önderinin selamlarını kitleye sundu. Bu sunuş onbinlerce kişi tarafından "Biji Serok Apo" sloganlarıyla karşılandı.
Eski DEP milletvekili Selim Sadak da yaptığı konuşmada Kürt halkının komployu kabul etmediğini belirterek Kürtlerin özgürlük istediğini, Kürt kültürü, kimliği üzerindeki baskıların sona ermesini istedi.
Yürüyüşte konuşan Belçika Brüksel Parlamentosu Başkan Yardımcısı Jan Beghin Kürt halkının özgürlük mücadelesini desteklediğini ve Türk ordusunun silahlardan vazgeçmesi gerektiğini söyledi.
Yürüyüşe katılanlara Remzi Kartal da bir konuşma yaparken HPG Ana Karargah Komutanı Bahoz Erdal da sinevizyon aracılığıyla bir mesaj sundu. Mesaj kitle tarafından büyük bir coşkuyla karşılandı.
Beser Şahin, Sosin, Eylem, Rotinda, Seyitxan ve Xelil Xemgin'in sahne aldığı miting saat 17 sularında sona erdi.
TSK Askere Alınacak Tüm Kürtleri Araştıracak
ANF
HAKKARİ (16.02.2008)- Bir süre önce Kürt kökenli askerleri, terhislerine kısa bir süre kala Şırnak, Hakkari ve Van'a gönderen TSK, asker alınmalarında yeni bir düzenlemeye gidiyor.
Milli Savunma Bakanlığı Askeralma Dairesi Başkanlığı (ASAL) silah altına alınacak tüm Kürt askerleri hakkında araştırma başlattı. Uygulamanın HPG'nin Dağlıca baskınından sonra gelmesi dikkat çekerken, bundan sonra tüm Kürt kökenli askerler fişlenecek.
30 Bin Er Hakkında İnceleme
Milli Savunma Bakanlığı silah altına alınacak Kürt askerlerle ilgili yeni bir çalışma başlattı. Askeralma Dairesi Başkanlığı her celp dönemlerinde silah altına alınacak yaklaşık 30 bin erin tamamı hakkında polis kayıtlarından da kapsamlı bir inceleme yapmayı planladığı öğrenildi.
Sakıncalılar İçin Rapor
ASAL Başkanlığı, Kürt kökenli askerler hakkında yapılacak arşiv araştırması için Emniyet Genel Müdürlüğü ile de görüşmelerini sürdürdüğü bildirildi. Çalışmaların tamamlamasının ardından askere alınacak askerlerin tamamı hakkında detaylı bir araştırma yapılacak bundan sonra 'sakıncalı' görülen askerler hakkında rapor hazırlanıp birliklerine gönderileceği öğrenildi.
ASAL mevcut uygulamada askere alıncakYüksekokul ve üniversite mezunları, sözleşmeli personel ile işçiler hakkındaki polis kayıtlarından arşiv araştırması yaptırdığı bildirildi. Orta öğretim mezunları ise İçişleri Bakanlığı Kaçakçılık İstihbarat Harekat Bilgi Toplama Daire Başkanlığı kayıtlarından araştırılacak.
Bir süre önce Van Jandarma Asayiş Kolordu Komutanlığı Askeri Mahkemesinde yargılanan HPG tarafından esir alınan 8 asker tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmıştı.
ANF
Dağlıca'da Şifreler Çözülüyor, Korucular PKK Komutanıyla Bağlantılı Çıktı
TOLGA ŞARDAN
Hakkâri Çukurca'da gözaltına alındıktan sonra tutuklanarak cezaevine gönderilen 6 korucunun ilginç bağlantıları ortaya çıktı. Koruculardan bazılarının, PKK'nın sözde Behdinan saha komutanı Ramazan Aybi ile temasının bulunduğu tespit edildi.
Milliyet'in aldığı bilgiye göre, Hakkâri Dağlıca'daki PKK saldırısının ardından Hakkâri İl Jandarma Komutanlığı'nın Çukurca'da yaptığı operasyonda gözaltına aldığı 6 korucuyla ilgili yeni bilgiler günışığına çıktı.
Haklarında başlatılan adli soruşturma kapsamında delillendirme çalışmaları yapılan zanlıların, gerek telefonla gerekse yüzyüze, doğrudan veya dolaylı olarak Kuzey Irak'ta faaliyet gösteren PKK'lılarla bağlantılarının olduğu tespit edildi. Korucuların bazılarının, PKK'nın Kuzey Irak'taki silahlı militanlarından sorumlu komutanı Kani kod adlı Ramazan Aybi ile bağlantısı olduğu belirlendi.
Zanlıların, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bölgedeki faaliyetleri ve askeri hareketlilik konusunda doğrudan ve dolaylı olarak bilgi verdikleri saptandı.
Zanlılar hakkındaki iddialardan bazıları
Burhan Ediş: Çukurca'nın güneyi ile Kuzey Irak'ta faaliyet gösteren Kendal ve Şiyar kod adlı PKK'lılar ve beraberindeki örgüt üyeleriyle bağlantısı var. Zaho ve Ore köyünden katır ile kaçak eşya ve malzeme getiriyor. Soğukpınar köyü sınır hattında bulunan bölgede ve Ore köyünün Türkiye sınırına giren patikadaki ağaçlar arasına gizlenen PKK'lılara vergi adı altında para verildiğini biliyor.
PKK'da faaliyet gösteren Rubar kod adlı Esvet Budakbeyoğlu ile yeğeni Azad kod adlı Muhammet Sıddık Budakbeyoğlu'nu tanıyor. PKK'lılarla yaptığı telefon görüşmelerinde bölgedeki askeri operasyonların durumu ve hareketliliği ile lojistik amaçlı konuların konuşulduğu tespit edildi. Kuzey Irak'ta yaşayan ve 3 yıldır tanıdığı Hakim adlı insan kaçakçısının da PKK'lılarla bağlantısı bulunuyor.
Cemal Demir: PKK'yla herhangi bir ilişkisinin olmadığını söylemesine karşın, örgütle irtibatı tespit edildi. Kuzey Irak'ın Kanimasi bölgesinde çobanlık yapan Süleyman isimli kişiyi tanıdığını söylerken, söz konusu kişinin PKK işbirlikçisi olduğu saptandı. Bölgedeki askeri hareketlilik hakkında bilgi sahibi olan Demir'in, Çukurca bağlantılı olarak faaliyet gösteren Aybi'ye bilgi verdiği belirlendi.
Enver Demir: Çukurca'da geçici köy korucusu olan yakını Behçet Demir'in Zeki kod adlı PKK'lıyla irtibatı bulunuyor. Bölgedeki askeri hareketlilik konusunda örgüt mensuplarına bilgi veriyor.
İdris Seven: Aybi ile yoğun teması bulunuyor. Bölgedeki askeri hareketlilik konusunda detaylı bilgiler veriyor. 6 Haziran'da yaptığı bir telefon görüşmesinde, PKK'lının bölgede helikopterlerin niçin uçtuğu ve askeri hareketlilik hakkındaki sorusuna, helikopterlerin denetlemeye gelen komutanları getirdiğini söylediği, bölgede herhangi bir hareketli durumun olmadığını anlattığı tespit edildi. Irak yerel güçleri arasında sorumlu olarak görev yapan Selahattin Bekolki adlı kişiyle de bağlantısı bulunuyor. Bekolki ile bağlantılı olarak Aybi'ye askeri hareketlilikler konusunda bilgiler aktarıyor.
Tayyip Ecer: Sık sık Kuzey Irak'taki Ore köyüne gidip geldiği tespit edildi. Ecer, köyde akrabalarının bulunduğu gerekçesiyle köye gittiğini iddia ederken, güvenlik birimleri, Ecer'in PKK'lılarla bağlantısı bulunduğunu ve silahlı örgüt militanlarının Türkiye'ye geçişlerinde yardımcı olduğunu saptadı. Kuzey Irak'ta PKK'nın silahlı adam yetiştirdiğini biliyor. Ore köyüne geliş ve gidişleri sırasında gördüğü PKK'lılarla teması bulunuyor.
« Önceki Haber
Sonraki Haber »
Kürt Planı
Derya Sazak
Sınır ötesi harekât beklentisi Washington'da ABD Başkanı Bush ile yapılan görüşmeler çerçevesinde Irak yönetimi ve Barzani'yi rahatsız etmeyecek biçimde, PKK hedefleriyle sınırlı olarak "revize" edilince, tartışma AKP hükümetinin kapsamlı bir "Kürt planı" olup olmadığına odaklandı.
Başbakan Erdoğan'ın son günlerde PKK'nın silahı bırakması yönünde yaptığı çağrılar da operasyon beklentisinin zirveye çıktığı günlerde, ABD Dışişleri Bakanı Rice'a anlatıldığı öne sürülen "plan"la bağlantılı görülüyor.
Ankara'nın beklentisi, Kuzey Irak'tan soyutlanmaya başlayan PKK'nın ABD'nin de baskısıyla "ateşkes" ilan edeceği yönündedir.
5 Kasım'da Beyaz Saray'da yapılan Erdoğan-Bush zirvesinden sonra "değişen durum" şöyle özetlenebilir:
Başbakan Erdoğan, Washington'da "Operasyon sürecindeyiz" açıklaması yaparken Türkiye'nin kararlılığıyla birlikte beklentilerini de şu 5 başlık altında ABD yönetimine iletti:
1- PKK terör örgütünün lider kadrosunun teslim edilmesi ya da etkisizleştirilmesi,
2- Kuzey Irak'taki kampların dağıtılması,
3- Lojistik desteğin kesilmesi,
4- Barzani yönetiminin "örtülü" destek siyasetine müdahale edilmesi,
5- İstihbarat paylaşımının sağlanması.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, sınır ötesi harekât için "Başbakan'ın ABD'den dönüşünü bekleyeceğiz" demişti. Beyaz Saray'daki heyetler arası görüşmeye Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Ergin Saygun da katıldı.
Geçen hafta sınırdaki hareketlenmeye karşın, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ, "Karar vericileri rahat bırakın" diyerek Kuzey Irak'a yönelik harekât baskısından duyulan rahatsızlığı dile getirdi.
Bu gelişmeler üzerine Talabani ve Barzani, "Türkiye'nin hazırlığının PKK hedefleriyle sınırlı bir operasyon olacağını" açıkladılar ve bu durumun Kuzey Irak'ı rahatsız etmeyeceğini bildirdiler.
Dikkat çekici bir gelişme de, Dışişleri Bakanı Babacan'ın ziyareti sonrasında CHP lideri Baykal'ın, "diplomatik caydırıcılığın, askeri harekât beklentisinin önüne geçtiğini" açıklamasıydı. Baykal, hükümetin çabalarına destek verdiklerini söyledi. CHP lideri, Kuzey Irak açılımıyla da "sürpriz" bir çıkış yapmıştı.
Ankara'da şimdi ana muhalefet liderinin de paylaştığı yeni bir siyaset üretiliyor ve PKK'nın terörden vazgeçmesi halinde uygulanabilecek "kapsamlı bir plan"dan söz ediliyor.
DTP'ye de, "dağa çıkmanın çözüm olmayacağı" anlatılmaya çalışılıyor.
Bu sürecin başarıya ulaşmasının yolu, PKK'nın silahı koşulsuz olarak bırakmasıdır.
Terörle bir yere varılamayacağı artık görülmelidir.
DTP, PKK'nın Bir Yan Ürünüdür, Ancak...
M. Ali BİRAND
Başta DTP'liler olmak üzere, Kürt sorununu yakından izleyenlerin tümü, bir gerçeği son derece net şekilde biliyorlar.
PKK'yı nasıl kurmuşsa, DTP'yi de Öcalan kurmuştur. Adını da kendi koymuştur. DTP, PKK'nın desteği olmadığı taktirde ayakta kalamaz. Bizim bir türlü anlayamadığımız nokta, halk desteğinin esas sahibinin PKK olduğudur. Kürt kökenliler arasında bir kesim, PKK'yı kesinlikle terör örgütü olarak görmemekte, köşeye sıkıştırıldığı zaman silahı kullanıp asker-polis öldüren bir muhalif grup gibi görmektedir. Bu kesim ile PKK iç içedir. İşte PKK da halktan aldığı bu güçle DTP'yi zaman gelince yönlendirmekte, zaman gelince de iteleyip kakalamaktadır.
Yanlış anlaşılmasın, DTP'liler de farklı düşünmüyorlar. Yani bu rolü zorla almış değiller. Dünyaya bakışları ve Kürt sorununa ilişkin görüşleri de hemen hemen aynı. PKK'nın cinayetlerini bir terör olayı gibi görmüyorlar. Yani aynı kamptalar.
Hepsinin patronu da Öcalan.
Ne derse o olur.
DTP ve ondan önce kurulan Kürt partileri, uzunca süre takiyye yapmaya çalıştılar. "Türkiye'nin partisiyiz" dediler. Ancak hem bunun koşullarını yerine getiremediler, hem de Kürt partisi olduklarını söyleyemediler. Oysa düpedüz, bir bölüm Kürtler'in partisi konumundalar.
DTP'nin konumunu böylece saptadıktan sonra, kapanma konusuna bakalım:
Bu partiye karşı kapatma girişimine ilk defa böylesine büyük ve geniş bir yelpazeden tepki geldi. 1994'te DEP'lilerin enselerinden tutulup Meclis'ten atılmalarını anlayışla karşılayan çevreler dahi bugün aynı noktada birleşiyorlar:
"Parti kapatmak hiçbir zaman sonuç vermemiştir. Bunu kapatalım, yenisi kurulacaktır. Kişileri hapse atalım, yenileri ortaya çıkacaktır. Üstelik bu yaklaşım PKK'nın çok daha fazla işine yarayacak ve Kürt kökenli vatandaşlara dönüp 'Görüyor musunuz Türkler sizin oylarınızla seçtiğiniz temsilcilerinize dahi tahammül edemiyorlar, gelin artık kendi işimizi kendimiz görelim, etrafımda birleşin' diyecektir. Dağa çıkanların sayısı artacaktır."
Bu görüşleri paylaşmamak imkansız.
Sanıyorum, göz göre göre aynı hatayı işleyeceğiz ve sonra da pişman olacağız...
Kürt sorunu yerine DTP ile uğraşıyoruz...
Geçen haftaki 32.Gün programında, Birgün Gazetesi'nin yazarı Muhsin Kızılkaya çok doğru bir saptamada bulundu:
"Kürt sorununu doğru dürüst konuşamadığımızdan, çözümü için çaba harcayamadığımızdan, PKK'yı ele geçirip bitiremediğimizden dolayı, en yakın ve en ulaşabildiğimiz DTP'lileri dövüyoruz." dedi.
Son derece yerinde bir saptama.
Nasıl, Kuzey Irak'a bir operasyon yapıldığı taktirde PKK sorununun çözüleceği ve örgütün yok edileceği gibi bir kanaatimiz varsa, DTP'yi kapattığımız taktirde de Kürt sorununun ve PKK eylemlerinin yok olacağını sanıyoruz.
DTP'lileri kendimize bir hedef aldık.
Çok yakın mesafedeler. Dağda değil, Meclis'in içinde, aramızdalar. Her gün karşılaşabiliyoruz. TV'lerde dinliyoruz. Gerektiğinde hemen yakalayabiliyoruz. Ancak PKK'yı yakalayamıyor, yeterince cezalandıramıyoruz. Terörden canımız yandıkça da öfkeleniyor ve DTP'yi linç etme istemimiz artıyor.
Önceleri, toplumda bu linç dürtüsü vardı, şimdi de devlete sıçradı.
Aslında DTP'liler, Öcalan'dan kaynaklanan ve Kandil'de pekişen istekleri seslendirmekten öteye gitmiyor.
"Demokratik Özerklik" diye adlandırılan bu yaklaşımın temelinde, "bırakın bizler kendimizi yönetelim, kültürümüzü ve dilimizi paylaşalım" fikri yatıyor. Henüz içi boş, ancak zamanla dolacak bir politika.
DTP, işte böylesine karışık bir süreçten sonra, bölgedeki gelişmelere paralel şekilde ve Öcalan'ın direktifiyle radikalleşti. Nasıl PKK'nın terör eylemleri patladıysa, DTP de artık Kürt partisi olduğunu ilan etti. Ayrı olduğunu, farklı düşündüğünü saklamamaya başladı.
Anlayacağınız, karşılıklı bir satranç oyunu oynanıyor.
Bu oyunun kuralları arasında, partiyi kapatmak penaltı cezasına benziyor.
Peki, parti kapatmak büyük hata olacaktır.
Doğrudur.
Ama o zaman da DTP oyunun kuralına uymalıdır.
Terörden uzaklaşmalı, PKK'yı silah bırakmaya zorlamalıdır.
Hasan Cemal'in dediği gibi, ya demokratik süreci benimsemeli veya terör suçunu destekleyecekse, bunun da cezasını görmekten gocunmamalıdır.
Şiddete Karşı Akılla, Sabırla Mücadele!
Evet, bu ülkede siyasal parti kapatmanın barış ve istikrara herhangi bir yararı dokunmuyor.
Bu filmi çok seyrettik.
Kaç tane parti kapatıldı.
Ama Türkiye her seferinde rahatlamadı, tersine sıkıştı. İçte ve dışta siyasi manevra alanı daraldı.
Lütfen anımsayın.
1990'ların ilk yarısında DEP kapatılmıştı. DEP'li milletvekilleri dokunulmazlıkları kaldırılıp hapse atılmışlardı.
TBMM, hem demokrasi adına kötü bir sınav vermiş, hem de bir yandan yurtiçinde PKK'nın elini güçlendirirken, yurtdışında da Türkiye'nin yıpratılmasına, imajının kötüleşmesine kapıyı aralamıştı.
Terörle mücadele derken demokrasinin kolu kanadı kırılmıştı. Böylece, terör ve şiddet odaklarının ekmeğine yağ sürülmüştü.
Onun için dikkat!
Bugün de farklı olmaz.
DTP'nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi'ne başvuru yapılmış durumda.
Bilmiyorum, oynanmak istenen oyunun ya da oyun içinde oyunun ne kadar bilincindeyiz.
PKK ve İmralı, anlaşılan o ki, DTP'nin kapatılmasını düğün bayram ederek karşılamaya hazırlanıyor.
Kitleler daha şimdiden meydanlara dökülüyor. Toplulukların güvenlik güçleriyle çatıştırılması için kışkırtıcı, provokatif taktikler uygulanıyor.
Bir başka deyişle:
Kan dökülmesi isteniyor.
İşaretler öyle.
Gelen sinyaller öyle.
Aslında oyun açık oynanıyor.
PKK demek istiyor ki:
"Oy verdiniz, Ankara'ya gönderdiniz. Ama bakın oy verdiğiniz parti kapatılıyor. Seçtiğiniz milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması gündemde. Sizin iradenizi hiçe sayıyorlar, sizi adam yerine koymuyorlar. Bunun için de tek yol dağdır, düşün bizim arkamıza!"
Oyun kabaca budur.
Güneydoğu'da, AKP karşısında zemin ve seçim kaybeden PKK yeniden güçlenebilmenin yolunu böyle arıyor.
Şimdi soru:
Parti kapatarak PKK'nın işi kolaylaştırılacak mı?
Siyasetin penceresinden bakarak bu soruyu sorumluluk sahibi herkesin, yakın geçmişin deneyimlerini de göz önünde tutarak etraflıca düşünmesi gerekiyor.
Bu açıdan 1980'lerden, 1990'lardan çıkarılacak çok ders var.
Öte yandan, yine bu yıllarla ilgili olarak Türkiye'de yaşanan olumlu bir değişime de dikkat çekilmeli.
DTP'nin kapatılması konusunda Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın girişimi gerek siyaset kurumunda, gerekse medyada genel olarak olumsuz karşılandı, eleştirildi.
Bu da olumlu bir değişim.
TBMM Başkanı Toptan da, Başbakan Erdoğan da, Adalet Bakanı Şahin de, İçişleri Bakanı Atalay da DTP'nin kapatılması ve dokunulmazlıkların kaldırılması konusuna demokrasi açısından olumlu bakmadıklarını herhangi bir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde belirttiler.
Bunun gibi, medyanın genel havasıyla köşe yazarlarının tepkisinde de demokrasi adına sevindirici çizgiler ağır basıyor.
Kısacası:
Şiddet ve teröre karşı mücadelenin akılla, sabırla, demokrasinin kolunu kanadını kırmadan, İçişleri Bakanı Beşir Atalay'ın deyişiyle, "Demokrasiyi teröre feda etmeden" verilmesi gerekiyor.
Acılarla yüklü yakın geçmişten çıkarılacak önemli derslerden biri budur.
Başörtüsünün Gösterdikleri Başörtüsünden Görünenler
Cengiz Çandar
Kanaat önderliği ve liberal demokratlık, saftoriklik ve ilkesizlik ile eşanlama gelir mi?
Bu arada, ulusalcı cemaatin bölündüler ya da 'uyandınız mı, AKP'nin gerçek yüzünü gördünüz mü' türünden tezahüratına da kulak asmak yersiz.
Siyasal bilim diline İngilizceden giren "unintended consequences" sözcükleri vardır. En kolayından Türkçesi, "arzulanmayan sonuçlar". Ama "unintended consequences" ile anlatılmak istenen biraz farklıdır. Bir adım atılırken ortaya çıkması hiç de niyet edilmeyen sonuçlar kastedilir. "Başörtüsüne üniversitelerde özgürlük" tam da buna uygun düşüyor; "unintended consequences"...
Süreç, hükümetin daha önce ilan ettiği ya da planladığı bir şekilde start almadı. Başbakan'ın Madrid'de "Medeniyetler İttifakı" toplantısı nedeniyle bulunduğu bir sırada düzenlediği basın toplantısında kendisine sorulan bir soruya verdiği cevapla harekete geçti.
Başbakan, her vakit, sözlerini özenle seçerek konuşan birisi değil. Hatta, bu yönde tersi bir şöhrete sahip. "Siyasi simge olursa, ne olmuş yani" sözleri ani bir tepkiydi.
"Pusuda bekleyenler" bu sözlerin üzerine atladılar. Ne de olsa uzun bir süreden beri, Başbakan ve AKP'nin "gizli gündem"i bulunduğunu ileri sürüyorlardı. İddialarına kanıt ele geçirmiş olduklarının mutluluk duygusuyla bir süre, "siyasi simge" tartışmalarıyla güç tükettik.
Başbakan, Madrid'deki basın toplantısında o cevabı verir, o sözleri sarf ederken aklından MHP ile birlikte başörtüsü konusu anayasanın iki maddesinde değişiklik yaparak, TBMM'den geçirme planı herhalde yoktu.
Başbakan'ın sözlerine MHP başka bir yönden atladı. "Gelin başörtüsünün üniversitelere girişini sağlayalım, gündemden düşürelim. Size TBMM'de bu konuda destek veririz" gibisinden bir çıkış yaptı.
MHP, bu adımı atarken AKP'nin buna yanaşmayacağını, böylece "ofsayta düşeceği"ni ve kendisinin AKP'nin oy çaldığı kendi tabanını genişletebileceğini tasarlıyor olmalıydı.
Bunu, MHP sözcülerinin çeşitli beyanlarından anlayabiliyoruz. MHP'nin "türban çıkışı"nın, AKP'ye yönelik bir "satranç hamlesi" olduğunu birden çok MHP sözcüsü çeşitli vesileyle vurguladı.
AKP ya da hükümet (Başbakan diyelim), MHP'nin "resti"ni gördü ve kartopu yuvarlanmaya başladı. Bir çığ oluştu. Altında kim kalacak diye seyrediliyor. Başta Türkiye gündemi, çok kişinin kaldığı şimdiden belli. İster yandaş olsunlar, ister karşı.
*** *** ***
İş, dönüyor dolaşıyor ve Anayasa Mahkemesi'nin üzerine kalıyor.
CHP, Anayasa Mahkemesi'ne başvuracak. Bu, belli; biliniyor. Anayasa Mahkemesi'nin ne karar vereceği belli değil; bilinmiyor.
Bir kez daha, geçen yılki "367 durumu" tekrarlanabilir mi?
Buna, kolaylıkla "hayır" demek mümkün mü?
Anayasa Mahkemesi'nin bilindiği kadarıyla "ideolojik kompozisyonu"nda bir değişiklik yok. Yüce Mahkeme, bu gibi konularda 9'a 2, bilemediniz 8'e 3 konfigürasyonu ile saflaşabiliyor.
Peki, Anayasa Mahkemesi, "hukuki" bir konuda, "siyasi" bir karar verebilir mi? Verir mi?
Verir. Emsali mevcut. Verdiği takdirde, yorumcular kararı "siyasi" olarak niteleyebilirler ama karar, Anayasa Mahkemesi kararı olduğu için, beğenseniz de beğenmeseniz de "hukuk hükmü" haline gelir.
Sonrası?
Sonrasını bilemeyiz. Henüz, kararı da bilmiyoruz.
Sahadaki "siyasi taktikler" de zaten, konu Anayasa Mahkemesi'ne intikal edeceği için yürürlüğe sokuluyor. Zira, şu haliyle TBMM'den geçen anayasa değişiklikleri, üniversiteye başörtüsünün değil, çarşafın da burkanın da girmesini mümkün kılacak nitelikte. En azından, bu tür yorumlara açık değişiklikler. (Bir ‘unintended consequence' ve ‘hukuki garabet' daha...)
Bu durumda gereken, YÖK Kanunu'nun 17. maddesinde de değişiklik yapılarak çarşaf ve burkaya özgürlüğü engellemek. MHP bunu istiyor. Bu da yasal bir "başörtüsü tanımı" yapmak gibi bir başka garabete yol açıyor.
Daha da önemlisi, AKP'nin, anayasa değişikliklerinin değilse de YÖK Kanunu 17. maddesinde yapılacak değişikliğin Anayasa Mahkemesi'nde bozulacağını düşünerek, ayak sürümesi.
Gelinen noktada, AKP-MHP işbirliği çatırdıyor. Yola çıktıklarındaki manzaraya bakılırsa, bir "unintended consequence" daha...
***
Hal bu iken, "liberal demokratlar" denilen ve kamuoyu ve belli ölçülerde AKP üzerinde etki sahibi olduğu varsayılan "kanaat önderleri"nin, "siyasi süreç"i, ardındaki karar mekanizmasının nasıl ve neden çalıştığını, ne murat edip nereye varacağını göz önüne almadan, sırf bir "özgürlük savunması" adına "açık çek" vermesini beklemek mümkün olabilir mi?
"Kanaat önderliği" ve "liberal demokratlık", saftoriklik ve ilkesizlik ile eşanlama gelir mi?
Bu arada, "ulusalcı" cemaatin "bölündüler" ya da "uyandınız mı, AKP'nin gerçek yüzünü gördünüz mü" türünden "tezahüratı"na da kulak asmak yersiz. Söz konusu, "kanaat önderleri" ile "liberal demokratlar", bugüne dek Başbakan'a ve AKP'ye ne destek vermişler ve niçin vermişler ise o destek gerekçeleri "meşruluğu"ndan hiçbir şey kaybetmedi. Ortada bir "pişmanlık" durumu yok.
Kaldı ki, "faşizan ulusalcılar" ile demokrasiyi iyi bilmeyen "muhafazakârlar" arasında, günümüzün "tercih"i, ikincisinden yana olur.
Kimi zaman da "tercih" yapılmaz. Yapmak zorunda kalmak, reddedilir.
Ama unutmayalım; demokratlar açısından birincisi hiçbir zaman "tercih" olmaz, olamaz.
Kanaat önderliği ve liberal demokratlık, saftoriklik ve ilkesizlik ile eşanlama gelir mi?Bu arada, ulusalcı cemaatin bölündüler ya da 'uyandınız mı, A...
Kuzey Iraklı Kürtler Yine 'Satış'a Geldi
Cevdet Aşkın
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 9 Şubat'ta Münih'te Kuzey Irak'taki Bölgesel Kürt Yönetimi yetkilileriyle alt düzeyde görüşmelerin olduğunu ifade etti.
DTP Diyarbakır Milletvekili Aysel Tuğluk, "Yeni Anayasa Sürecinde Demokratikleşme ve Kürt Sorunu Konferansı"nda 9 Şubat'ta yaptığı konuşmada anayasal vatandaşlık konusunu çok önemsediklerini söyleyerek "Kimlik ve dil hakkı anayasal güvence altına alınmadığı müddetçe Kürt sorunu çözülmeyecektir" dedi. Kürt sorununun uzun vadede çözümünün anayasa temelinde olacağını belirten Tuğluk, "Önümüzdeki üç ay içerisinde, üç ay sonrasında yaşanacak çatışmalı süreç, Türkiye açısından çok kritik bir süreç" diye konuştu.
Eski MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş ise konferansta Öcalan ve PKK yöneticilerinin barış taleplerinin samimi olduğunu ancak örgütün mevcut yapısı ile muhatap alınamayacağını söyledi. Öneş, "Siyasi iktidarın sorunun bütünlüğünü görebilen politikalarının, uygulanmalarındaki kararlılık ve devamlılık ile halkımızın oyları ile TBMM'ye giren DTP'nin Türkiye partisi olarak çağdaş demokrasi kriterleri çerçevesinde hukuki-meşru yöntemlerle bir irade oluşturabilmesi ve güven yaratabilmesi hususları kaçınılmaz olarak ön plana çıkmaktadır" belirlemesini yaptı. Öneş "PKK tarafından silahların tamamıyla bırakılması amacıyla ateşkesin tek taraflı olarak şartsız şekilde sağlanması, Kürt sorununun çözümüne hassasiyet gösteren ve öncelik veren siyasi hareketlerin önünün açılması, mevcut koşullarda DTP'nin hukuki-meşru kriterler içinde demokratik siyasi mücadeleyi geliştirebilmesi durumunda süreç içinde sorunlarını çözen ve güçlenen bir Türkiye'nin birlikte yeniden inşa edilebileceğine inanmak zorundayız" diye konuştu.
DTP Grup Başkanı Ahmet Türk, Fırat Haber Ajansı'nda 10 Şubat'ta yayımlanan söyleşisinde "Bize yüklenen bir misyon var. Onurlu bir barış ve demokratik, özgür bir gelecek yaratma konusunda hizmet etmektir" dedi.
9-10 Şubat'ta yapılan "Yeni Anayasa Sürecinde Demokratikleşme ve Kürt Sorunu Konferansı"nın sonunda yayımlanan bildirgede yeni anayasanın, esas olarak vatandaşlığı, herkesin etnik kökeni, dinsel inançları, mezhebi, cinsiyeti, cinsel yönelimi, siyasal görüşleri nedeniyle ayrımcılığa uğramaksızın eşit hak ve sorumluluklar ile donatılacak şekilde yeniden tanımlaması, yerel ve bölgesel yönetimlerin etkin olacağı yeni bir yönetim biçimini düzenlemesi istendi.
ABD
9 Şubat'ta Washington Post gazetesinde Michael O'Hanlon ve Ömer Taşpınar tarafından kaleme alınan "Kürt realizmi zamanı" başlıklı yazıda, Kürtlerin Kerkük'te maksimalist bir gündemle bağımsızlık düşü peşinde koşmak yerine realist olmaları gerektiği vurgulandı. Yazıda, "Irak Kürtlerinin önünde ellerini uzatsalar yakalayabilecekleri kadar yakın, parlak bir gelecek var. Ancak kritik bir seçimle karşı karşıyalar: Ya Iraklı dostlarıyla uzlaşarak, Türkiye ile işbirliğine giderek ve ABD ile ilişkilerini güçlendirerek bu geleceğe ulaşabilirler ya da nihayetinde ülkelerini parçalayacak, bölgeyi istikrarsızlaştıracak şekilde kendi gündemlerini izlemeye devam edebilirler" denildi.
ABD Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral James Cartwright, 13 Şubat'ta Ankara'ya 6 saat süren sürpriz bir ziyaret yaptı. Cartwright Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Ergin Saygun'la görüştü. Genelkurmay, iki ülke silahlı kuvvetlerini ilgilendiren konuların görüşüldüğünü, bölgesel gelişmeler ve terörle mücadele hakkında fikir alışverişinde bulunulduğunu bildirdi.
ABD'nin Ankara Büyükelçiliği'nden 14 Şubat'ta yapılan açıklamada Orgeneral James Cartwright'ın ziyaretinin devam eden işbirliği çerçevesinde gerçekleştiği belirtilerek "Yeni bir şey yok" denildi.
ABD Adalet Bakanı Michael Mukasey, 15 Şubat'ta Ankara'ya yaptığı ziyareti tamamlarken Türkiye ve ABD'nin PKK ile mücadele konusunda işbirliğinin devam edeceğini söyledi. Mukasey, "PKK tehdidini azaltmak ve nihayetinde tamamen yok etmek için hem Irak'ta hem Avrupa'da hem de Türkiye'de pek çok farklı yöntemle birlikte çalışıyoruz" dedi.
IRAK
Irak Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari, 12 Şubat'ta Moskova'da yaptığı açıklamada, Türkiye'nin Kuzey Irak'a yönelik hava harekâtlarının hiçbir şekilde bölgedeki istikrarı bozmadığını ancak tarihi tecrübelerin hava saldırılarıyla Kürt sorununun çözülemediğini gösterdiğini söyledi. Zebari, Kürt sorununu çözmenin en etkili yolunun Irak-Türkiye-Amerika üçlü komisyon çalışmalarının yoğunlaştırılması olduğunu belirtti.
KUZEY IRAK
Bölgesel Kürt Yönetimi Parlamentosu Meclis Başkanı Adnan Müftü, Türkiye'nin Erbil'de konsolosluk açmasına sıcak baktıklarını söyledi. DHA tarafından 14 Şubat'ta verilen haberde Adnan Müftü "Bu dönem kavga değil, diyalog dönemidir. Her şeyden önce demokrasiyi özümsemeliyiz. Komşularımızla iyi geçiniyoruz. Diyaloglarımız iyi. Biz herkesin silahlarını bırakmasını istiyoruz. Diyalog her şeyin çözümüdür" dedi.
PKK
Öcalan'ın 15 Şubat 1999'da Türkiye'ye getirilmesiyle ilgili olarak PKK yöneticilerinden Sozdar Avesta tarafından Fırat Haber Ajansı'na 12 Şubat'ta yapılan açıklamada Öcalan'ın tesliminin uluslararası bir komplonun sonucu olduğu, haberi öğrendiklerinde "başlarından aşağı kaynar sular döküldüğü", moral bozukluğu nedeniyle o sırada Ankara'nın operasyon yapmış olsaydı sonuç alabileceği ifade edildi.
Öcalan'ın 1998 sonbaharında Şam'dan çıkarılışı sırasında yanında bulunan Delil Amed'in 12 Şubat'ta Fırat Haber Ajansı'na yaptığı açıklamalarda Öcalan'ın Yunanistan'a resmen davet edildiği, hatta parlamentoda konuşma yapmasının istendiği ileri sürüldü. Yunan milletvekili Kostas Baduvas'ın Şam'da Öcalan'a "Buyrun gelin, hazırız" dediği de ifade edildi.
GELİŞMELER NEYE İŞARET EDİYOR
Avesta ve Amed'in açıklamaları, hem Öcalan'ın ve daha genel olarak Kürt sorununun uluslararası planda Türkiye aleyhine nasıl kullanılabileceğini hem de örgütün o dönemde içine düştüğü krizden Ankara'nın yararlanma fırsatını nasıl kaçırdığını gösteriyor.
Başbakan Erdoğan'ın Kuzey Irak'taki yetkililerle alt düzeyde temasların sürdüğü yönündeki ifadesi, Adnan Müftü'nün açıklamaları ve Hoşyar Zebari'nin Moskova'daki sözleri, hepsi birlikte; ABD yönetiminin PKK'nın tasfiye için baştan beri Ankara'ya ısrarla tavsiye ettiği gibi Erbil ve Bağdat'la "iyi ilişkiler" kurulması yönünde sürecin geliştiğine işaret ediyor.
Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Ergin Saygun'un 15 Ocak'ta Bağdat'a giderek Iraklı muadili ile görüşmesiyle birlikte başlayan ve Barzani'nin artık hava harekâtlarına ses çıkarmayarak "düşük profil"e geçmesiyle kendini iyice belli eden bu sürecin gelişimi; ABD Dışişleri Bakanlığı eski danışmanlarından David Phillips'in hazırlayarak yönetimin üst kademelerine sunduğu 18 Ekim 2007 tarihli "PKK'nın silahsızlandırılması, dağıtılması ve (topluma) yeniden entegre edilmesi" başlıklı raporundaki tavsiyelere uygun olmasıyla da dikkat çekiyor.
İlk kez Referans gazetesi tarafından ayrıntılarıyla kamuoyuna duyurulan Phillips'in raporunda, PKK'nın lojistik imkânlarının ve Erbil Havaalanı üzerinden gelen finans ve insan trafiğinin kesilmesi, Mahmur Kampı'nın izole edilmesi ve PKK'ya paralel legal faaliyet gösteren PÇDK bürolarının kapatılmasıyla örgütün Kuzey Irak'ta ablukaya alınarak silah bırakmaya zorlanması, bunun karşılığında Ankara'nın Erbil'le iyi ilişkiler kurması önerildiği göz önüne alındığında ABD planının adım adım yürüdüğü görülüyor.
Cevat Öneş'in hem hükümete hem DTP'ye yönelik mesajlar içeren sözleri, Ahmet Türk'ün misyon tanımlaması, Aysel Tuğluk'un yeni anayasaya ilişkin ifadeleri ve konferansın sonuç bildirgesinin özü; Erdoğan hükümeti tarafından Türkiye'deki randevuları ayarlanan Phillips'in raporunda yer verdiği, DTP'nin şiddetle arasına mesafe koyması halinde PKK'nın silah bırakma sürecinde "muteber arabulucu" olması ve Ankara'nın da ekonomik-demokratik-siyasi-kültürel açılımlar gerçekleştirmesi yönündeki önerileriyle paralellik sergiliyor.
Erdoğan'ın "Kürt sorununa siyasi çözüm" eksenindeki tartışmalarla aşırı "ısınan" kamuoyunun dikkatini türban konusuna çeviren çıkışından önce dağdakilerin indirilmesine ilişkin "af egzersizleri"nin yapıldığı ve Phillips'in silah bırakmaya zorlanan PKK'lılara kademeli af önerdiği hatırlandığında hava harekâtları hariç olmak üzere ABD ve Ankara'nın Kürt sorununun çözümüyle çakışan PKK'nın tasfiyesi planının atbaşı gittiği şubat ortası itibariyle iyice belirginleşiyor.
Kuzey Iraklı Kürtleri "ölümü gösterip sıtmaya razı etme" tonlu Hanlon-Taşpınar makalesi, Erbil'in Kerkük'ten vazgeçmesinin artık resmi ABD politikası olduğunu hissettiriyor ve Washington'ın Kuzey'den Ankara aracılığıyla "sopa sallama" taktiğinin süreceğine işaret ediyor.
Başkanlık seçimleri öncesi bütünlüklü bir Irak tablosu çizmek isteyen Bush yönetimi, hava harekâtlarına "yol vererek" hem Ankara'yı PKK konusunda tatmin ediyor hem de örgütü ablukaya alan Kuzey Iraklı Kürtleri bir nevi ablukaya aldırarak Kerkük konusunda "hizaya getiriyor".
Dolayısıyla Ankara-Londra-Washington üçgeninde karşılıklı askeri temasların son iki aydır yoğunlaşması da dikkate alındığında, karlar erimeden kara harekâtı yapılabileceği ve Kuzey Iraklı Kürtlerin amiyane tabirle yine "satış"a geldiği anlaşılıyor.
KUZEY IRAK GÜNCESİ9-15 ŞUBAT 2008 ANKARA Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 9 Şubat'ta Münih'te Kuzey Irak'taki Bölgesel Kürt Yönetimi yetkilileriyle alt ...
- Tarayıcı ağ günlüğü
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
