Gündelik hayatın devinimi: Sol bugün kayıtsız şartsız demokratikleşmeden ve barıştan yana taraf olmalıdır!

Gündelik hayatın devinimi: Sol bugün kayıtsız şartsız demokratikleşmeden ve barıştan yana taraf olmalıdır!

Yirminci yüzyılda göğe yükselen marksizmin, yeryüzüne inme zamanı artık gelmiştir. Eğer yirmibirinci yüzyılda devrimci düşünce ve eylemin bir etkinliği olacaksa, önce marksizmin ya da bizdeki yaygın adıyla Marksizm-Leninizm’in ters yüz edilmesi gerekmektedir. Kanımca bu süreç daha önceki felsefi/düşünsel ters yüz oluşlardan farklı olarak (ya da bizlere anlatılan ve bizim de solcular olarak yüzümüzde tatlı bir tebessümle severek dinlediğimiz masaldan farklı olarak!) yeryüzünün ezilenlerinin eşzamanlı olmayan, ancak gittikçe birbirine daha çok entegre olan kollektif eylemleriyle ilerleyecektir, hatta ilerlemektedir. Marx Peygamber, Lenin Peygamber bir daha hiç gelmeyecekler/gelmemelidirler; aslında hiç bir zaman gelmemişlerdi de. Ne olduysa yirminci yüzyılda marksizm göğe yüksel(til)miş, toplumsal yaşamı ve çelişkileri açıklayan eleştirel bir teori olmaktan çıkıp bir ideolojiye dönüşmüştü. Dini bir paye kazanan marksizm, işçi sınıfının „ideolojisi“ olmuş (kimdi bunu ilk söyleyen acaba?), o günkü biçimiyle yeterli ve tek değişmez doğru şeklinde kutsanarak, „işçilerin devleti“ Sovyetler Birliği’ne resmi ideoloji olmuştur. Resmi ideoloji üzerine söylenecek pek fazla bir şey yok aslında, zira bizler Mustafa Kemal’in Türkiye’sinde resmi ideolojinin ne anlama geldiğini çok yakından biliyoruz. Marksizmin yirminci yüzyıldaki göğe yükselişinin asıl mimarı Stalin(izm) olarak gözükse de, Kautsky gibi sosyal demokratlarla, Lenin gibi devrimci marksistlerin göğe yükselişin tohumlarını attıklarını düşünüyorum. Hasadı yapanlar sadece stalinist bürokrasiler ya da türevleriydi.
Türkiye’de devrimci marksistlerin yirminci yüzyılda hangi kaynaklardan beslendiğine bakarsanız karşınıza çıkacak olan – istisnalar olmakla beraber – gökyüzündeki marksizmdir.
Şimdi bugün geldiğimiz noktada sorun marksizmi ya da devrimi yeniden yeryüzüne indirme sorunudur. Aslında bu süreç yerkürenin farklı coğrafyalarında yaşanmakta, bizim coğrafyamızda ise biraz daha yavaş ve tek kaynaktan beslenerek süregitmekte. Kilit mesele yeni kaynakların sürece dahil olmasıdır; bu da gündelik yaşamdaki toplumsal çelişkilerde, ezilenlerden yana taraf olmayı/olabilmeyi mümkün kılan siyasal bir duruşa bağlıdır, yani praksis’le ilgili bir meseledir.
Marksizm-Leninizmi yeryüzüne indirmek için yeni bir peygamber gelmeyecek. Peygamber demişken müsadenizle burada şu diyalektikle ilgili meşhur hikayeye dönmek istiyorum, hani şu Marx Peygamber’in aklın kıvrak bir çalımıyla Hegel’de baş aşağı duran diyalektiği ayakları üstüne diktiği hikayeye. İşçilerin toplumsal mücadelesi olmasaydı, acaba biri çıkıp diyalektiği ayakları üzerine dikebilir miydi? Marx ya da marksizm diye biri veya bir şey olur muydu? Ne oldu da peki, ezilenlerin mücadelesini her yeni günde anlamak, araştırmak yerine, muhalif siyasi eylemin içeriğini o pratikten türetmek yerine, marksizmin yanılmaz hakikatinin kuvvetli rüzgarını yelkenlerine dolduran profesyonel devrimciler ezilenlere „devrim yaptırtmak(!)“ maksadıyla, kitlelerin „öncüsü“ olmaya soyundular; „kuyrukçuluk“ yapmayı mahkum ederek? Şaşılacak bir özgüven doğrusu; Türkiye’deki tarihsel-toplumsal koşulları ve birikimi göz önüne alırsak hele daha da şaşmak gerekiyor. Öncülük-kuyrukçuluk dalaşması sürerken birlikte yürümek, birbirinden öğrenmek, birlikte omuz omuza mücadele etmek kimin aklına gelir peki: tabii ki yine ezilenlerin! Ezilenlerin kurtuluşunun yine kendi eserleri olacağının espirisi belki de burada saklıdır, ne dersiniz?
İşte yine o ezilenler, bu sebeple marksizmi yükseldiği gökyüzünden yeryüzüne indireceklerdir, doğrudan kendi mücadeleleriyle. Bu durumda ayılıp kendine gelmesi gereken ülkemin „öncü“ devrimci marksistleridir. Marksizmi ülkemde asıl öğrenmesi gerekenler işte bu „öncü“ marksistlerdir.
Ezilenlerin bir öncüye, bir öğretmene ihtiyacı olmadığını er ya da geç öğreneceklerdir.
Kimden mi öğreneceklerdir? O ülkede özgürlük, eşitlik ve kardeşlik mücadelesi veren ezilenlerden.
Kimdir o ezilenler? Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri baskı ve zulmün en alçak şekline direnen Kürtler, emeklerinin akıl almaz bir oranda sömürüldüğü işçiler, tüm boyutlarıyla erkek egemen toplumun şiddetini her gün yaşayan kadınlar ve eşcinseller, müslümanlar, hıristiyanlar, Ermeniler, gençler, işsizler, hayatlarını kıt kanaat idame ettirmeye çalışan köylüler, gündelikçiler, mevsimlik işçiler, üniversiteye türbanımla girmek istiyorum diyen öğrenciler, „çarmıha geriliyor gibiyiz“ diyen Patrik, zorla din dersine sokulan, yurttaşlık hakları her zaman çiğnenmiş olan Aleviler, direnen Tekel işçileri, tersane işçileri, kot taşlama işçileri.
Hangi isim altında marksizmi öğrenecektir marksistler? DEMOKRASİ adı altında.
Neden mi demokrasi? Çünkü ezilenler sorunlarının çözümünü demokratikleşmede görüyorlar. Demokrasiyi bir durum olarak değil, diyalektik bir ilişkisellik olarak kendi gündelik deneyimlerinde yaşıyorlar. Böylelikle en gerçekçi politik tavrı sergilemiş oluyorlar; ihtiyaçları olanın radikal bir demokratikleşme süreci olduğunu görüyorlar ve söylüyorlar. Dikkat edin, sosyalizmden bahsetmiyorlar. Demokratikleşmeden bahsediyorlar; demokratik bir anayasadan, eşit yurttaşlıktan bahsediyorlar ve böylelikle gökyüzündeki marksizmi yeryüzüne indiriyorlar, demokratikleşme diyerek onu ters yüz ediyorlar. Bitimli/sonlu bir durumdan değil, bir süreçten bahsediyorlar. Kitleler diyalektik bir siyasete „devrimci marksizmi“ tarihin çöp sepetine atarak, onun peygamberlerini kovarak hayat veriyorlar. Tam da bununla Marx’a ya da Lenin’e sınıflı toplumların var oluşundan bu yana süren demokratikleşme mücadelesinde eksikleriyle fazlalarıyla hak ettikleri yeri veriyorlar. Buna özgürlük, eşitlik ve kardeşlikten yana olan hiç kimse kayıtsız kalamaz, kalmamalıdır.
DTP’li vekillerin parlamentoya dönüşüyle içinde yaşadığımız coğrafyada önemli bir fırsat penceresi açılmıştır; bu pencere sonsuza dek açık kalmayacaktır, çünkü Kürtlere yönelik provokasyonlar seri bir şekilde uygulamaya sokulmuştur. Kürt Özgürlük Hareketi’nin olağanüstü gayretiyle doğan yeni umutlar daha kundakta boğulmak istenmektedir. Belediye başkanlarına yönelik tutuklamalar, tutuklananların basına servis edilen elleri kelepçeli fotoğrafları ve internete düşen askerlerin bir gerillanın cenazesine uyguladıkları, insanın kanını donduran barbarlığın görüntüleri… Kürtler alenen sokağa çekilmeye çalışılıyorlar.
Bu durumda yapılması gereken en acil eylem Kürt Özgürlük Haraketi ile geniş bir dayanışmayı örgütlemektir, barışa ve demokrasiye bir şans tanımaktır. Savaşın durdurulması bir aciliyettir.
Tüm demokrasi güçlerinin bir araya gelmesi için yapılan birlik çağrılarının ötesinde, ezilenlerin gündelik mücadelelerinin karşılığı olan, o mücadelelerden türeyen taleplerle acilen somutlaşmak gerekmektedir. Açıkça Kürtlere karşı sürdürülen sistematik savaş karşısında barıştan, sömürü karşısında adaletten, kimlikleri yok sayılan ve aşağılanlarla birlikte eşitlikten yana olmak gerekmektedir. Bunun için ortaya acilen demokratik bir anayasa taslağı oluşturulmasına yönelik, bunu tüm ezilenlerle ve onların doğrudan temsilcileriyle yürütecek bir irade konmalıdır. Taslak tabanda ve yerelde tartışılarak demokratikleşmenin, ortak mücadelenin bir programına ya da o sürecin bir yol haritasına dönüştürülmelidir. Daha önce böyle denemeler yapılmasına rağmen, bu mutlaka tekrar ve tekrar denenmelidir. Her kesim kendi taleplerini bu taslağa eşit bir şekilde aktarabilme imkanına sahip olmalıdır. Öte yandan geniş bir koalisyonu işleyebilir kılacak taleplerin neler olup neler olamayacağını da açık bir yüreklilikle tartışabilmek, bu sorumluluğu almak yine bu kesimlerin kendi inisiyatiflerinde olmalıdır.
Radikal bir demokratikleşmeye dayanan kesintisiz, sürekli bir reform hareketi ancak mevcut vesayet rejimine ve onun ürünü anti-demokratik toplumsal ilişkilere son vererek, tüm ezilenlere kendi kendilerini yönetme anlamına gelen özgürlüğü getirecektir. Bu yönde ortaya konan her iradenin desteklenmesi gerektiğine inanıyorum; bu solda yeni bir oluşum için uğraşan Ufuk Uras ve arkadaşları için de geçerlidir. Radikal demokratlar, tüm imkanları zorlamak durumundadırlar; beğenelim beğenmeyelim, eksiklikler bulalım bulmayalım, barışa ve demokrasiye yapılacak en küçük katkıları dahi oldukça önemsememiz gereken bir dönemden geçiyoruz.
Eğer tüm demokrasi güçleri bir araya gelemezse, muazzam bir karanlığın ve umutsuzluğun önümüzdeki dönemde üzerimize çökeceği gün gibi ortadadır. Elbette o durumda da direnmeye devam edeceğiz, ancak özgürlüğü kazanmaya çok uzak olacağız.