Yolculuklar ve Yılmaz Güney'in "Yol"u
Duvardaki eski tahta saatin yelkovanı durmuş. Tik, tak, tik sesi duyulmaz olmuş. Saat durmuş, ama zaman akmaya devam ediyor. Zaman ki, tarif edilesi en zor olgu belki. Ebedi zaman evrenin sonsuzluğunda berrak bir suyun akışı ise, hep yolculuk halindedir. Asla durmaz. Çünkü çıkmaz sokakları yoktur evrenin, dünyanın, doğanın. Ebedi bir devrandır doğa, durmak bilmez...
Ve insan izinin değdiği her toprak parçası yol olmuş zamanla. Öyle çok yol var ki gözle görülür. Ama bir de gözle görülmeyen yollar var. Ayak basmanla görünürlük kazanırlar. Bundandır ki, yollar da hiç bitmez.
Bir de yolcuları vardır yolların. Kimi farkındadır yolculuğunun, kimi ise bilmez hayatın bitmeyen bir yolculuktan ibaret olduğunu: “ama gerçek yolcular gitmek için giderler; yürekleri balonlar gibidir, hafifçek...” (Charles Baudelaire) Bırakırlar kendilerini masumca bu dünyanın yollarına; betondan caddelere, topraktan patikalara, bir yanı uçurum geçitlere, yasaklı yollara...
Adı yasak, dili yasak halkın çocukları için yollar da daima yasaklı olmuştur. Her daim ‘Geçilmez’ tabelaları ile karşılaştılar yasaklı yolculuklarında. Firari yolculardılar rotası meçhul yollarda. ‘Dur’ işaretlerine aldırmadan devam ettiler yolculuklarına, umut dolu zulalarına her durakla yeni hikayeler eklendi. İşte bunlardan biri de 18 yıllık yasaklı bir yolculuğun ardından ülke topraklarına ulaşan ‘Yol’un hikayesi...
***
Sene 1980. Yılmaz Güney bir dizi yerde, öbürü dirsek kemiğinin altında hücresindeki sert yatağının üzerinde oturuyor. Yolları, yolculukları düşünüyor. Zira yol, göç, sürgün gibi kavramlar hayatında her zaman belirleyici bir yere sahip olmuştur. Annesi ailesiyle Birinci Dünya Savaşı’nda Rus ordusunun gelişiyle topraklarını bırakıp, Adana’ya yerleşmek zorundayken, baba tarafı da kan davası nedeniyle buraya göç etmek durumunda kalmıştı. Ve gençliğine kadar Adana’ya bağlı Yenice köyünde yaşayan Güney, bir film şirketindeki ilk işi sayesinde farklı şehirlere gidip, ülkesini keşfederken yolların, yolculuğun sihirli gücünü fark eder.
Üçüncü kez cezaevindedir. İlkin yazdığı yazılarında ‘Komünist Propaganda’ yaptığı iddiasıyla 1959 yılında yedi buçuk yıl hapis ve iki buçuk yıl sürgün cezasına çarptırılır, iki yıllık firari hayattan sonra 1961’de bir buçuk yıl yattığı cezaevi ile tanışır. Ardından 1972’de devrimcilere yardım ettiği gerekçesiyle tutuklanır. 1974 Eylül’ünde ise 19 yıl hapse mahkum edilir.
Ne ilginçtir ki, bir tutuklanması darbe sonrası gerçekleşirken, iki darbeyi cezaevinde yaşar. Darbelerin en ağırı olan 12 Eylül’ü de öyle. Yüksek, kalın betondan hücrenin amacı toplumcu insanı yalnızlaştırmak, yaşamdan koparmak ise, buna verilecek en büyük yanıt yalnızlaşmamak, toplumla ve dış dünyayla bağının kopmasına izin vermemek. Duvarlar kalınlaştırıldıkça daha yüksek sesle ulaşmak insanlara. Ancak bu, darbeli zamanlarda duvarlar ardında yapılacak en zor iş olsa gerek...
***
Hangi zorluğu
yenmemiş insanoğlu.
Hele taşıyorsa içinde
bu insanca sevgiyi.
Güzel günler
zorlu duraklardan
geçer sevdiğim.
Damla damla
birikiyor insan.
Damla damla sevgili...
Bir gün
akıp gideceğiz hayata.
Duvarlar yıkılacak,
açılacak bütün kapılar
bilesin...
***
Yolların anlatıcısı dört duvar arasında da hikayeler anlatmaya devam etmeliydi. Hücre, onu susturmayı amaçlıyordu. Öyleyse anlatmalıydı. Anlatmalıydı kanaryalı Yusuf’u, törenin yazgısızı Seyit’i, Diyarbakırlı Mehmet’i, savaşın acımasızlığı içine düşen Ömer’i, hücrenin cezaevi ile sınırlı olmadığını acıyla algılayan Mevlüt’ü. Ancak anlatıcı kalemsiz, kağıtsız anlatır. Aklı ve yüreğinde oluşur resimler, manzaralar, yüz ifadeleri, sesler. Hayatın içinde gizli kalan sihri karelerde yakalamaya çalışır. Bu sihir hangi kelimelerle yazılabilir, hangi sayfalara sığdırılabilir? Bu nedenle sette de anlatıcı olan Güney, her sahneden önce oyunculara tek tek neyi nasıl oynamaları gerektiğini tarif eder, onlara yaşadığı o duyguyu vermeye çalışır. Film çekerken bir atmosferin içine düşer Güney. Bu atmosfer aslında bir yolculuktur, yolcuyu bir yerlere götürür. O tam olarak nereye varacağını bilemez yolculuğa başlarken, ama yollara güven duyar.
Ama anlatıcı bu kez koca bir duvarın ardındaydı. Yolculuğu bu kez sadece ve sadece zihni ve yüreğinde gerçekleştirmeliydi. Bu yolculuğun durakları olmayacaktı. Yol arkadaşları olmayacaktı. Yolunun yönünü çeviremeyecekti. Geri dönemeyecekti. Bu kez oyuncularına nasıl oynamaları gerektiğini gösteremeyecekti, kameraya müdahale edemeyecekti, acıları belirleyemecekti. Kağıt ile kalem duygu ve düşüncelerinin tercümanı olacaktı bu kez. Bu kez filmin senaryosu olacaktı. Senaryo ise önce zihninde oluşur, kareler önce kafasında canlanır. Dışarıdaki arkadaşları yardım eder kendisine; filmin geçeceği mekandan resimler ve sesler getirirler Yılmaz’a. Yüzlerce sorudan oluşan listelerini tek tek yanıtlarlar. Bu şekilde aradan geçen zamanda oluşan değişimi, değişimin hızını algılamaya çalışır. Bir yandan yazarken, öbür yandan da hissederek yaşar.
***
“Cezaevi sürecinde arkadaşlarım, bir hücreyi paylaştığım insanlar ve her gün gördüklerim ile ilgili çok düşündüm. Onları dikkatle izledim. Tıpkı kendi içime bakıp, yaşanılan acıları, hayal kırıklıkları ve umutları daha dikkatle incelediğim gibi. Kendime dedim ki; bunlar gerçek film kahramanlarıdırlar, canlı, gerçek, etkileyici ve bana çok yakın. Cezaevini, oradaki koşulları, tutukluların geçmişini ve onları tutsak haline getiren durumları her koşul altında senaryoya yansıtmak istiyordum, ama bunun yeterli olmadığının farkındaydım. Ayrıca bir Türk cezaevindeki koşulları gerçekçi bir şekilde anlatmak neredeyse imkansızdı. Buna asla izin verilmezdi.”
Senaryoyu ayrıntılı bir şekilde yazar. Çekim yerlerini somut olarak belirler. Kendisini cezaevinde ziyaret eden oyunculara rollerini anlatır. Çekimlerin değişik açılardan yapılmasını ister, böylece montajda daha toleranslı çalışılacaktı. Film önce ‘Bayram’ adıyla Erden Kıral tarafından çekilmeye başlar. İlk sahneler çekildikten sonra Yılmaz Güney bunları izler ve ekipten çekimleri değerlendirmelerini ister. Çekimlerin iyi veya kötü olduğunu sormaz, değerlendirmeler yapılırken sadece ekibi izler ve filmin yeniden Şerif Gören tarafından çekilmesine karar verir. ‘Yol’u Gören, önceki ekipten bir tek Tarık Akan’ı bırakarak ve senaryodaki 12 karakteri 5’e indirerek yeni bir ekiple çeker.
1981 yılının Ekim ayında Güney, ailesi ile hapis izni sırasından ülkesini ilk ve son kez terk eder. Kaçışı ‘Yol’un çekimleri tamamlandıktan sonra yurtiçi ve dışındaki dostları tarafından planlanıp, hazırlanmıştı. 18 bin metrelik ham görüntüleri kendisiyle İsviçre’ye kaçıran Güney, burada bir ekiple filmin montajını gerçekleştirir. Bir yıl sonra da son ana kadar gizli tutulan dünya prömiyerinden sonra Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’ye layık görülür.
***
Filmin başında Yılmaz Güney’in söylediği “Hüznün sayısız tonu, bir çok yüzü vardır; çiçekler, kuşlar, rüzgarlar gibi. Ben, bazı yakın arkadaşlarım aracılığıyla, hüznü, sevgi ve kederi anlatmaya çalıştım; her ne kadar bazıları tarafından anlaşılmaz ve inanılmaz bulunsa da” sözleri aslında hikayenin mesajını verir. ‘Yol’, yarı açık cezaevinden bir haftalığına izne çıkmış beş mahkumun yol hikayesidir. Önce otobüs ve trenle süren yolculuk boyunca, ayrı ayrı beş mahkumun hayat hikayeleri ve yaşantılarından kesitler aracılığıyla, alabildiğine geniş ve ayrıntılı bir Türkiye panoraması çizilir. Konusu mahkumlar aracılığıyla anlatılan hikayenin sunduğu panorama, asıl olarak, ülkenin içerisi ve dışarısıyla 45 milyonluk bir hapishane olduğu gerçeğinin altını çizer: “Sürü ve Yol, kendi ülkemin toprağına ayaklarını basan, ülkemin insanlarını sınırlı özgürlük koşullarında bile olsa, onları yüzleriyle, sosyal yaşantılarıyla anlatan birer filmdi. Bu anlamda, hayatın içine sinmiş şiir, ister bilincinde olalım, ister olmayalım perdeye yansıyordu. O hayat, bir yanıyla dil, bir yanıyla şiir dolu, bir yanıyla acılı, fakat insanı etkilerken tokat vurarak, ‘Duvar’da olduğu gibi sunmuyordu. Ancak dışardaki hayat çok zordu, fakat cezaevindeki hayat daha zor ve katıdır.”
‘Yasaklı’ bir sanatçı olan Güney’in bu başyapıtı da yasaklanır. Ve Türkiye’den Yunanistan üzeri İsviçre’ye, buradan da Fransa’ya götürülen, dünyanın dört bir yanında seyirci ile buluşan ‘Yol’ ancak 18 yıllık bir yolculuğun ardından çekildiği ve anlattığı topraklara kavuşur. ‘Yol’ bir nevi Yılmaz Güney’in yaşamının son kesitlerinin de anlatıcısıdır. Filmde Ömer karakteri bir haftalık izninden sonra cezaevine dönmezken, Güney de dönmeyip, sürgüne gider. Sürgünde Cannes’de ödül almadan kısa bir süre önce Paris’te verdiği bir röportajda son sözleri ile hikayemizin sonuna geliyoruz: “Şimdiye kadar çektiğim filmlerimin çoğu eksikliklerine rağmen halkımın özgürlük mücadelesine katkı sunmuşlardır. Ve ülkemin faşist bir diktatörlüğün altında olduğu bugünde de ‘Yol’un bu rolü oynayacağını düşünüyorum.”
- Meral Çiçek ağ günlüğü
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun

