Dersim 1938 ve Zorunlu İskan: "Hatırlatma Yasağı"nın Ağır İhlali
“Vahşi siyah adamlar sizin kanunlarınızı anlamıyor! Ülkede yaşayan her hayvan ve toprakta yetişen her işe yarayan kök, kamu malıdır. Bir siyah adamın malı, ancak üzerindeki örtü, silahları ve adıdır. Bu adam, hayvanların ve bitkilerin, bir adama daha çok, diğerine daha az ait olmasını anlayamaz.” (Yagan adlı Victoria’lı bir Aborjin-1840)[1]
Dersim, Dersimli olmayıp üzerinde düşünenlerin evrenlerine pek çok farklı açıdan dâhil olagelmiştir. Dersimi, kimisi Aleviliği, kimisi Kızılbaşlığı, kimisi Kürtlüğü, kimisi Zazalığı, kimisi Türkmenliği, kimisi Horasanla bağıntısı, kimisi muhalefet odağı ya da devrimci potansiyeli, kimisi çıbanlığı, kimisi de tüm bunların muhtelif bileşimleri olarak ele almıştır. Tüm bu algı tayfı dahi Dersim’in başlı başına bir heterodoksiye sahip olduğunun ve modern kavramlar, kategoriler ya da anlamlandırma biçimleri aracılığıyla kapsanabilmesinin oldukça güç olduğunun göstergesidir. Bu tayfın önemli renklerinden biri olan akademisyen Mesut Yeğen’in kitaba yazdığı ‘Sunuş’ta da(hi) “Dersim 37-38”, kitabın ana izleğiyle çelişen bir değerlendirme ile (her ne kadar çeperinde olarak değerlendirilse de) salt “Kürt rezistansı” çerçevesinde ele alınmaktadır. Söz konusu çerçeve her ne kadar heterodoksiyi göz önünde bulunduran bir niteliğe sahipse de Dersim’in özgünlüğünü ‘görece özcü’ bir yaklaşıma feda eder görünmektedir. Bu bağlamda özcü yaklaşımlara inat kitabın özgünlüğü, bizzat ‘Dersimliliğine’ dayanmaktadır.
Dersim 1930’larda, kapitalist dünya sisteminin modern devletlerinden biri olan Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuksal egemenlik alanı içerisinde yer alan, ancak dağların koruyup kollayarak geçit vermemesi nedeni ile fiilen temas edilememiş komün konfederasyonlarının yaşam alanıdır. ‘Otorite’nin söz konusu egemenlik alanı içerisinde iktidarını mutlak olarak yaymayı hedeflediği ve kendi iktidar alanı içerisinde soluklanacak hiçbir delik bırakmamaya ant içtiği düşünüldüğünde, Dersim’in makûs talihi, yüzyıllar boyunca dağların ‘esirgeyen sınırları’nın söz konusu dönemde modern devletin araçları ile aşılmasıdır; bir diğer ifade ile yaşanan, ‘komün’ün, ‘uygarlık’ tarafından fethedilmesidir.
[2]Dersim’in 1930’lara kadar Kürdistan’da yer alan toplumsal yapı ile büyük farklılıklara sahip olduğu belirtilmelidir. Büyük toprak ağalığının yer almadığı, aksine küçük köylülüğün hüküm sürdüğü ve bu bakımdan hiyerarşik, sınıflı bir toplum modeline denk düşmeyen Dersim’in toplumsal kompozisyonu, söz konusu niteliğiyle 1930’lara kadar komün niteliğini sürdürmüştür. Hayatı yeniden üretmenin yol ve yordamını kendi normları ile çıkarsayan söz konusu yapı, modern bir ‘polity’nin toplumsal hiyerarşiyi sürdürmek için inşa ettiği kurumlara da ihtiyaç duymamıştır. Dolayısıyla Dersim’de Hobbesçu bir hukuk düzenine, yasalara, ‘yasa’klara, siyasal şiddet tekeline, mahkemelere, hapishanelere, okullara, kısacası devlete ve aklına yer olmamıştır. O halde Dersim’de illaki bir ‘başkaldırı’dan söz edilecekse bu, Dersim’in kendisinin zaten bir ‘kalkık baş’ olduğu gerçeğidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin payına düşen ise artık yeterince bilenmiş kılıcı söz konusu başa indirmektir.
Modern devletler, kapitalist sistemin içsel niteliği gereği kendi üsluplarına sahiptirler. Modern devletlerin ‘kuruluş dönemleri, kurucu ilkeleri, devlet-sistem, devlet-devlet, devlet-toplum, devlet-sınıf, devlet-yurttaş, devlet-doğa ilişkileri, pratiğe yönelik araçları, şiddetle kurdukları bağ vs.’ oldukça değişkendir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kendine ait üslubunun temelleri ise Osmanlı modernleşmesinde, İttihatçı düşüncede ve pratiklerde aranmalıdır. Dersim’in ‘baş’ına gelen, bu bağlamda bir ‘Türk Cumhuriyeti’ kurarken başvurulan erken dönem yöntemlerin yeni araçlar eklenerek devralınmasıdır. Bu bakımdan Dersim’in uğradığı gazab, tam anlamıyla ‘İttihatçı’dır. İttihatçılığın i) siyasal kur(t)uluş felsefesi, ‘siyasal bir devrimin toplumsal bir devrim ile taçlanacağı’ öngörüsüne dayalı katı bir pozitivizme, ii) siyasal kur(t)uluş reçetesi, (Z. Gökalpçi) buhran geçiren bir organizma olarak tarif edilen toplumdaki ‘hastalık’ların, tetkikine, teşhisine ve tedavisine dayanmaktadır.
Modern bir zihin için terra incognita olarak nitelendirilebilecek Anadolu’nun ‘bilimsel bilgisi’ne ise etno-istatistiksel demografik çalışmalar ile ulaşılabileceğine inanılmış, ‘bilimsel’ nitelikli çalışmalar sonucunda Türklüğün etnografik ve demografik sınırları belirlenmiştir. Söz konusu bilimsel çalışmalardan Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun kökü kazınmamış Kürt ahalisine atfedilen nitelik ise ‘aşiretlere dayalı, geri, muzır bir ur’ olmaklığıdır. Monolitik ve ‘uygar’ bir ulus yaratma tahayyülünden Kürtlerin payına düşen ise asimilasyondur. ‘Nafi’ bir unsur olmanın yolunun Türkleştirme, dolayısıyla ‘uygarlaştırma’ olduğu konusunda konsensus sağlanmış, Dersim de söz konusu siyasal projenin sınırları içerisinde değerlendirilmiştir. Bir diğer ifade ile Dersim, ‘devletin Kürdistan projesi’nin içerisinde yer almış, bu nedenle hem devletçi hem de muhalif yazının anlam dünyasını büyük bir yanılsamaya kaynaklık edecek biçimde çerçevelendirmiştir. Bu noktadaki en önemli sorun, Dersim’e bakan gözün, gördüğünü ‘evrenselleştirmesi’ ve görülenin, aslında bakılanın özgünlüğünü tamamen bertaraf etmesidir.
Türkiye’de Dersim üzerine yazılan en radikal, en muhalif metinler dahi Dersim’i devletin kodladığı biçimiyle kabul etmiş, ele almış ve devletin Dersim’e yönelik siyasasını, söz konusu çerçeveyi benimseyerek değerlendirmiştir. Bir başka ifade ile devletin karşısında konumlanan kalemşorların dahi paradigmatik evreni, ne yazık ki devletin kendi söylemini kurduğu evren ile örtüşegelmektedir. Bu bakımdan yazılanlar, Dersim’in homojen olduğu önkabulüne dayalı ‘corpus’una yönelik haksızlığın ifşasına yönelmiş, Dersim’i ayrıksı kılan yönlerin göz ardı edilmesini beraberinde getirmiştir. Elbette bu tespit söz konusu muhalif metinlerin değersiz olduğu anlamına asla gelmez; ancak bu metinlerin ‘sınırlılıklarının’, Dersim’in tarihsel dertlerinin ifşası ve söz konusu dertlerin devası konusunda yetersizliklere de kaynaklık ettiğini kabul etmek gerekmektedir. Çünkü ‘Dersim’i, ‘Tunçeli’nden ayıran, tam da bu farktır. İşte bu kitap söz konusu sınırları, sınırların içerisinden yola çıkarak gerilla yöntemi ile aşma çabasıdır; bu bakımdan ana akım Dersim yazınından apayrı bir yere sahiptir.
Kitap, hem Dersim’in bilgisini Dersimli olarak deneyimlemiş bir kişi tarafından kaleme alınması hem de siyasal mücadelenin önemli bir alanı olan ‘hatırlatma yasağı’na karşı ‘hafızanın bir başkaldırısı’ olması nedeniyle kıymetlidir. Ayrıca kitap, bir komünü komün yapan en önemli özelliklerden biri olan ‘söz’e, ‘sözlü aktarım’a ve ‘sözlü tarih’e verdiği önem açısından da tam bir ‘Dersimli’dir. Nitekim kitabın “Bir Dersimlinin Sürgün Yolculuğu” başlıklı alt bölümünde yer verilen notlar, 2004 yılında Tunceli’de Ali ŞEN ile yapılan görüşmeye aittir. Söz konusu yöntemin, ‘hafızanın başkaldırısı’ açısından pozitivizmin hegemonyasına yöneltilmiş bir darbe olduğu söylenebilir; bu bakımdan kitapta hem yazılı hem sözlü hem resmi hem de gayri resmi (mektuplar, fotoğraflar) belgelere yer verilmesi ve tümünün, geçmişin bilgisinin bileşenleri olarak ele alınması, yazarın yazına yaptığı son derece önemli katkılardır.
Yazarın, sıradan bir Dersimlinin, Dersim, Dersimlilik, Alevilik, Kızılbaşlık, Kürtlük, Zazalık algısına dair vermiş olduğu otokton bilgiler, Dersim’e Dersim dışından bakanların genel geçer bilgilerini yanlışlar ve bilgiyi, onu edinme biçimini sorunsal haline getirmenin kaçınılmazlığını hatırlatır niteliktedir. Yazar, Dersim ve Dersim’de yaşamış olan ve hala yaşayan topluluklar için şu değerli bilgilere yer vermektedir:
Kitabın bir diğer kıymeti ise yazarın, “Dersim trajedisi”ni ya da “katliamı”nı, tarihsel-toplumsal bir çerçevede ele almasıdır. “Dersim trajedisi”ne giden yolu Osmanlı modernleşmesi ve Cumhuriyet dönemi çerçevesinde ele alan yazar, çalışmasının omurgasını kronolojik bir vakanüvislik ile değil, tarihsel-toplumsal bir metodoloji ile hakikatin çok-bileşenli toplumsal süreçlerine değinerek inşa etmiştir. Ele aldığı sorunu modernleşme süreci ve ulus-devlet biçiminde örgütlenmiş siyasal iktidar bağlamında değerlendiren yazar, merkezileşmenin kıyısında kalmış olan Dersim’in adım adım kuşatıldığı süreci böylesi bir çerçeve içine yerleştirmiştir. Yazar ayrıca 16-19. yüzyıllar arasındaki Osmanlı İmparatorluğu-Dersim arasındaki gerilimin tarihsel niteliği ile 19. yy ve sonrası dönemdeki gerilimin niteliği arasındaki ayrıma değinerek, milliyetçiliğin ‘ulusu evrenselleştirip olabildiğince geriye yürütmek’ biçimindeki anakronizmi tuzağına düşmemiştir. Nitekim yazar “Osmanlı Mühime Defterlerinde Dersimli Kırmanclar” alt başlıklı bölümde söz konusu ayrıma dikkat çekmektedir:
Bu noktada bir paranteze ihtiyaç vardır. Yazarın, komünün üstyapısı olan Dersim Aleviliğini “Alevi inancı” olarak kodlaması, Aleviliği modern bir inanç kategorisi olarak değerlendirip değerlendirmediği konusunda belirsizliğe yol açmaktadır. Bu anlamda başvurulan “Alevi inancı” nitelemesinin bir ‘kalem sürçmesi’ mi yoksa bu konudaki bir ‘kabul’ü mü yansıttığı açık değildir.
“Yasa tanımaz, asi, otorite düşmanı, başına buyruk” bir topluluk olarak algılanan Dersimlilerin ıslahı için benimsenen yöntemlerden biri olan ‘yok etme’nin Aliye Gax ve Seyit Rıza’nın bedenlerinde cisimleşmesi ise yazarın bu efsanevi halk önderlerinin uğradıkları garabete özel olarak değinmesine kaynaklık etmiş görünmektedir. Nitekim Seyit Rıza’nın Elazığ’da kurulan Tunceli Mahkemesi tarafından yargılanıp idama mahkûm edilmesi sonucunda infazını gerçekleştirmekle görevli dönemin Emniyet Müdürü İhsan Sabri Çağlayangil’in infaza dair anılarında yer verdiği cümleleri, bu önderlerin Dersim halkının zihinlerinde ‘haysiyet abidesi’ olarak kazınmalarındaki haklılık payını imlemektedir:
Dersim’in uygar Cumhuriyet tarafından fethedilmesinin resmi belgelerdeki yansımaları ise “Cumhuriyet Dönemi Dersim Raporları” alt başlığı ile analiz edilmiştir. Raporlarda ağırlık verdiği konulara başlıklar halinde yer veren yazar, devletin Dersim’e dair siyasal projeksiyonlarından çarpıcı örnekleri dile getirmektedir:
Cumhuriyetin en önemli niteliklerinden biri, ‘yasa’nın sahip olduğu kurucu işlevdir. Geleneksel farklılıkların tasfiyesi ve yeni bir farklılık rejiminin inşası için başvurulan, ‘ideal’ olarak benimsenmiş olan ilişkiler bütününü yapılaştırmayı hedefleyen, bu niteliği ile sınır çekici bir işleve sahip olan ‘yasa’, pozitivist ‘önce siyasal devrim, ardından toplumsal devrim’ şiarı doğrultusunda toplumsal değişmenin motor gücü olarak benimsenmiştir.[6] Bu bağlamda yazarın sırasıyla yer verdiği “Şark Islahat Planı, 1097 sayılı 1927 yılındaki Mecburi İskân Kanunu, 2510 sayılı 1934 yılındaki İskân Kanunu, Umumi Müfettişler Yasası, ‘Türkleştirme’ Genelgesi, Tunceli Kanunu, Bakanlar Kurulu Kararları”, ‘yasa’ya biçilen rolü, Dersim’in ıslahatı için gerekli görülen hukuksal düzenlemeler eliyle gösterir niteliktedir. Tüm bu düzenlemeler kitapta ayrı başlıklar halinde incelenmiş ve kanun maddelerinin önemli görülenleri analiz edilerek ‘yasa’lar eliyle kurulan yeni düzenin şifreleri, deşifre edilmiştir. Söz konusu deşifrasyon, genelde devletin hikmeti hükümet anlayışını, özelde ise bu anlayışın Dersim üzerine düşen gölgesini adeta resmetmektedir.
Burada resmi belgelerin açığa çıkardığı çok önemli bir hakikat ise Türkiye yazınında ‘Dersim İsyanı’ olarak bilinegelen olayın aslında bir isyan olmadığıdır; bir başka ifade ile yazarın, hukuksal düzenlemelerin lafzına ve ruhuna ait aklı analize tabi tutarak ortaya koyduğu, Dersim’in fiili bir isyan mahalli olmadığı gerçeğidir. Bu tespitin belgeler ışığında, şüpheye yer bırakmayacak biçimde aktarılması ise kitabın, yalnızca bir ‘hafızanın başkaldırısı’ olmasının ötesinde, ‘geçmişin gerçekliği’ni ayakları üzerine oturtma amacını güden bir ‘hesaplaşma’ olarak da nitelendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Yazarın bu konuyu özetleyen sözcükleri ile tüm bu resmi belgelerden çıkan sonuç şudur:
Dersim trajedisinin ‘miladı’ olan 1938 katliamı, yazarın yerinde ve çarpıcı ifadesiyle “…Dersimli Kırmancların kafileler halinde modern zorunlu iskânın laboratuarına…” sokulmalarına neden olmuştur. “Dersim Katliamı ve 1938 Sürgün Kararı Kronolojisi” başlıklı bölüm altında ele alınan ve oldukça ayrıntılı bir biçimde analiz edilen harekat(lar), katliamın gerçekleştirilme sürecini olay örgüsü biçiminde aktarmaktadır. “Katliam Yerleri ve Tahmini Sayılar” başlıklı alt bölümde 50 madde halinde, ‘yerlerin Dersimli isimleri’yle ve söz konusu yerde katledilen kişilerin tahmini sayılarının tanık anlatımlarına göre aktarılması ise tek kelimeyle devrimcidir.
On binin üzerinde kişinin katledildiği Dersim’de, daha sonraki aşama zorunlu iskân olmuştur. Yazarın önemle vurguladığı bir konu, Dersim konusunda Cumhuriyet’in politikasının Osmanlı’nın politikasının bir devamı olduğudur. Gerçekten de İttihat ve Terakki’nin etno-istatistik çalışmaları sonucunda Osmanlı topraklarında gerçekleştirdiği kırımlar ve sürgünler sonrası dönem, ‘Türk Yurdu’nun demografik kompozisyonunun ‘gayri Müslim ve gayri Türk unsurların Türk unsurun yaşadığı bölgelerdeki oranlarının %2’i, %5’i ve %10’u aşmayacak biçimde dağıtılması üzerine kurulmuştur. Bir başka ifade ile Dersimlilere uygulanan zorunlu iskân politikasının rasyonalitesi, İttihat ve Terakkki’nin ‘etrokratik’ projelerinin doğrudan devamı niteliğindedir.[7] Yazarın ‘tren istasyonları’ndan edindiği bilgiler ışığında ulaştığı sonuçlar, “bir köye bir hane” biçiminde gerçekleştirilmesi planlanan iskân planının ‘modern aklı’nı gözler önüne sermektedir. Hatta bununla yetinilmediği ve aynı haneye mensup kişilerin dahi farklı köylere dağıtıldığı ortaya koyulmaktadır; bir başka ifade ile uygulanan politika “çekirdek aileler[in] dahi parçalan[masına]” yöneliktir. Bulgular, 1934-1939 yılları arasında göç ettirilen kişi sayısının “27 bin kişi” olduğunu göstermektedir.
Ermeni tehciri sırasında, İttihatçıların ‘göz ardı etmedikleri’ istatistikî çalışmalardan bir kısmı, ölenlerin, kalanların, kişilere ait nesnelerin, hayvanların vs. yer ve zamana göre çetelelerinin tutulmasıydı. Yazarın resmi belgelerden aktardığı bilgilerin gösterdiği odur ki söz konusu yönteme Dersim’in ıslahı için de başvurulmuştur. Kitapta yer verilen istatistikî veriler, iskâna tabi tutulanlara dair edinilen bilgilerin ne kadar ayrıntılı biçimde düzenlendiğini göstermektedir. Kişiler, “adının, soyadının, babasının adının, doğum yerinin, ailesinin nesi olduğunun, milliyetinin, ana dilinin, sanatının (rençber gibi), gideceği yerin, sevk tarihinin, yanına alacağı eşyalarının” bilgisine kadar kayıt altına alınmıştır.
Islaha son noktayı koymayı amaçlayan sürgün kararına dair “1938 Dersim Sürgün Kararının Temel Özellikleri” başlıklı alt bölümde yer verilen değerlendirmeler ise ‘kararın ruhunu’ kapsayan damıtılmış bir öz niteliğindedir. Yazara göre kararın temel niteliği, “asimilasyon, Türkleştirme-Müslümanlaştırma” amaçlı olmasıdır. Kararın yazar tarafından tartışmaya tabi tutulan kimi özellikleri şunlardır:
Kısacası “Dersim 1938 ve Zorunlu İskân” isimli çalışma, Dersim'in bilgisinin (bir kısmının) Dersim kaynaklı bir aktarımıdır. Kitap, bakış açısı, yöntemi, cüreti, verilen emeği ve değeri ölçülemez özgün katkısı ile ‘hafızanın, geçmişin baş aşağı inşa edilmiş resmi yazınına bir başkaldırısı’ ve ‘hatırlatma yasağı’nın ağır bir ihlalidir.
Bu yazı daha önce Birikim dergisinin İnternet sayfasında yayınlandı.
http://www.birikimdergisi.com/birikim/makale.aspx?mid=603&makale=Dersim%...
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun

