Türk(iye) soluna göre ateş düştüğü yeri (mi) yakar(!)(?)

Konu sol olunca aslında ne kadar da gereksiz bir soru sorduğumun farkındayım. Sol duruş her zaman ve her yerde mazlumdan, mağdurdan yana olmayı gerektirir. Araçsal aklın pençesinde reel politika yapmak gibi bir derdi yoksa, ezilenlerden yana olmak bir solcu için tek değişmez referans noktasıdır. O yüzden sol, „ateş sadece düştüğü yeri yakar“ şeklinde bir tutum içinde bulunamaz; bulunursa kendini yadsımış olur.

Türk(iye) solunu göz önünde bulundurduğumuzda, maalesef ezici bir çoğunluk için „ateşin düştüğü yeri yaktığını“ görüyoruz. Bu sonuca nereden mi ulaştım? Son günlerde çeşitli kesimlerden BDP’ye katılım çağrısı yapıldığına tanık olduk ve bir çok duyarlı yurttaşın, sanatçının, aktivistin bu çağrıya uyarak BDP’ye katıldığını gördük. Yine çeşitli platformlarda ve özellikle Günlük Gazetesi’nde tüm demokrasi güçlerinin neden BDP çatısı altında toplanması gerektiğine dair yazılar, analizler okuduk. Günlük Gazetesi’nde yayınlanan Oğuz Ender imzalı üç bölümlük yazıya burada dikkat çekmek isterim. Yazının üçüncü bölümünde Ufuk Uras’ın öncülüğünde oluşturulan yeni sol oluşumla ilgili değerlendirmelere tam olarak katılmasam da, genel olarak Türk(iye) solunun Kürt Özgürlük Hareketi’yle olan ilişkisinin çok doğru, yalın ve çarpıcı şekilde ortaya konduğunu düşünüyorum. O yüzden okumamış olanların okumasını şiddetle tavsiye ederim. Üçüncü bölüme ilişkin itirazımın nedenini ise daha aşağıda açıklamak istiyorum. Ama önce BDP’nin solun ana gövde partisi olarak inşaa edilmesi çağrılarına/davetine „devrimci“ solcuların nasıl bir tepki ve neden öyle bir tepki verdiklerine bir örnek üzerinden bakalım.

DTP’nin kapatılması „şokuyla“ şaşıran, sine-i millet kararıyla panikleyen ve parlamentoya dönüşle rahatlayan ve hatta rehavete kapılan Türk(iye) solunu maalesef yine aynı noktada, aynı tavırla yakalıyoruz; dayanışma açıklamalarının, ziyaretlerinin ardından ve hatta „Kürt Özgürlük Hareketi ve sol nasıl ortak bir muhalefeti örebilirler?“ başlığı altında düzenlenen konferanslardan sonra ağızdaki baklayı Ertuğrul Kürkçü çıkarmıştır: "BDP'nin emek eksenli bir parti olacağına dair bir ipucu yok, ayrıca böyle bir davet de yok. Ancak bu üçüncü kutbu oluşturmak üzere bir koalisyon kurmanın önünde bir engel değil. Bin Umut Adayları modeli var" (bkz. http://bianet.org/bianet/siyaset/119132-kurt-hareketi-ve-sol-bulusmanin-...). Çatı partisi tartışmalarından Kürkçü’nün bu tutum ve düşüncesinin tek örnek olmadığını biliyoruz, ancak son bir ayda yaşadığımız siyasi türbülanstan sonra, kanaatimce bu tutumun nasıl bir siyasi stratejinin ve etik duruşun ürünü olabileceğini de sorgulamamız gerekiyor.
„Davet“ meselesiyle başlayalım: Tüm yaşananlardan sonra birincisi Kürtlerden davet beklemek neyin nesidir, ikincisi yapılan onca çağrıyı kayda değer bulmamak ne anlama gelmektedir? Verili siyasi koşullar altında, devletin Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı yürüttüğü tasfiye planı olanca hızıyla yol alırken bir solcunun, bir marksistin davet beklemeden BDP’ye katılması en doğal „sol refleks“ olmaz mı?
„Bin Umut Adayları modeli“ ile devam edelim: Taşın altına elini koymaya yanaşmayan, son dönemin tasfiyeye yönelik siyasi gelişmelerinin üzerine (tekrara düştüğümün farkındayım, ancak verili koşulları vurgulamak zorundayım, çünkü son dönemdeki akıl almaz baskı ve provokasyonlara kör bir biçimde siyasi tutum belirlenemez ve bir değerlendirme yapılamaz – ancak ne yazık ki yapanlar var!), ortak bir siyasetin Bin Umut Adayları gibi bir proje çerçevesi etrafında oluşturulabileceğini belirtmek, (sol) siyasi etiğin son derece gerisinde bir söylemdir. Yani söylenen „Kürtler oylarıyla biz solcuları parlamentoya taşısınlar“dır. Hepsi bu.
„BDP'nin emek eksenli bir parti olacağına dair bir ipucu yok“la bitirelim: BDP’nin emek eksenli bir parti olmasına zaten gerek yok. Bırakın BDP’yi, verili koşullar altında o coğrafyanın emek eksenli bir partiye dahi ihtiyacı yoktur. Ancak bu emek siyasetinin BDP’nin çatısı altında yapılamayacağı anlamına kesinlikle gelmez. Benim sorun ettiğim, solun fevkalade bir tuzu kuruluğun örneği olarak, odağında barış ve demokrasi olan ortak bir mücadelenin örülmesine „emek eksenli“ ya da anti-kapitalist bir siyaseti ön şart olarak koşmasıdır. Yani bu demektir ki, siz her şeyinizle kalkın bizim çatının altına gelin! Kadınlar gelsin, çevreciler gelsin, Ermeniler gelsin, Kürtler gelsin, Aleviler gelsin… Neden? Çünkü kurtarıcı ışık, pardon teori, burda bende/bizde/bizim partide; başka bir biçimde ifade etmek gerekirse bu tutumun şiarı „devrimci teori olmadan, devrimci pratik olmaz!“dır. Bana kalırsa içinde bulunduğumuz dönemde asıl devrimci pratik olmadan, devrimci teori olamaz. Bugün devrimci pratik, tasfiye politikalarına dur demekten, savaşın bitirilmesinden ve onurlu bir barıştan yana taraf olabilmekten geçer; aksi bir tutum araçsal bir akla teslim olmak, çoğulculuk yerine tek tipçi totalitarizme sürüklenmektir, siz her ne kadar „devrimdir asıl çoğulculuğu yaşatacak olan“ diye yola çıksanız da. Yıllardır süren bir savaş ve toplumun tüm kurumlarına nüfuz etmiş faşizm karşısında kayıtsız şartsız barış diyemeyen ve bunun örgütsel gerekliliğini yerine getiremeyen sol, sol değildir. Bugün en „emek eksenli“ siyaset, bugün en anti-kapitalist siyaset Kürtlere karşı yürütülen savaşa „dur!“ demektir; savaşta ezilenden, mağdurdan yana taraf olabilmektir; çünkü ezilenlerin üzerine koyu bir karanlık gibi çökmüş olan egemen blok, bu savaş aracılığıyla kendini var etmektedir.

Eğer Fırat’ın doğusuna düşen ateş, Fırat’ın batısındakileri, ama önce devrimcileri, marksistleri, demokratları yakmıyorsa, orada devrimci yoktur, orada marksist yoktur, demokrat yoktur. Kimse kimseyi kandırmaya çalışmasın! Küçücük bir azınlık dışında var mı, Türkiye solunda o yangını en derinlerinde hisseden? Ne yapıyor kocaman tabelaları olan „devrimci“ sol partiler?
Türkiye solu gittikçe „türkleşiyor“, „beyazlaşıyor“. Solun kendi içinde bir devrim yapması ve siyaset yapmayı öğrenmesi gerekiyor. „Emek eksenli“ ya da toplumsal gerçekliğe teğet geçen anti-kapitalist bir siyaset inadıyla ortaya koyduğu siyasetsizliği (aslında tam da egemen güçlerin verili koşullarda en çok ihtiyaç duyduğu „sol“ siyaseti) kıramayan bir solun Türkiye’de bir varlığı olamaz, aslında yok da.
Soldaki yeni oluşumun ise, eksilerinin yanında bence şöyle bir artısı var; tam da soldaki „emek eksenli“ siyaset paradigmasının kırılmasını sağladığı için bu oluşum oldukça önemlidir. Ancak bu eksenin tekelini yitirdiği, diğer eksenlere de dayandığı bir sol siyaset Türkiye’de toplumsal sorunlara çözüm bulabilecek bir konuma kavuşabilir. Stalinizmin Türk solu üzerindeki etkisinden ancak böyle bir yenilenmeyle kurtulunabilinir. Yeni oluşumun eksileri zamanlamasında ve kimi söylemlerinde yatıyor. Zamanlama ciddi bir problem, çünkü verili koşullar altında solun adresi BDP olmalıydı. BDP’ye alternatifmiş gibi bir söylemi de örneğin Uras’ın „Özgürlükçü Solculara Mektup“undan anlıyoruz.
(bkz. http://www.turnusol.biz/public/makale.aspx?id=6251&pid=19&makale=Özgürlükçü)

Tüm eksilerine rağmen bu oluşum yine de hedefleri ve solda siyasi yenilenme, yani siyasi strateji bağlamında, var olan „devrimci“, „marksist“ ve „anti-kapitalist“ çevrelerden daha değerlidir. Bu oluşumun demokratikleşmeye verdiği önem savaşın sonlandırılması ve demokratik cumhuriyetin inşaası sürecinde önemli bir kaldıraç olacaktır. İşte bu sebepten ötürü Oğuz Ender’in yazısının üçüncü bölümünde sonradan yumuşattığı, bu oluşuma karşı daha baştan bir muhalefet şerhi koymasını doğru bulmuyorum. Kanımca umutsuzluğa kapılmadan, bu hareketle eleştirel bir ortaklığı sağlamaya çalışmak gerekiyor, zira Fırat’ın iki yakasını birbirine bu ittifak bağlayabilir, çünkü, yine Oğuz Ender’in yazısında belirttiği gibi Fırat’ın doğusu 12 Eylül faşizmine direnirken devrimci-demokratik bir yükselişe geçti, Fırat’ın batısı ise öylesine bir direnişe sahne olmadığından faşizmin postalları altında ezildi, sindi ve devrimci-demokratik bir pratiği çoğu zaman söylem bağlamında dahi kuramadı. Yani bilinç düzeyi açısından iki bölge arasındaki uçurum son derece büyüktür ve korkarım deneyim olmadan yalnızca çağrılarla var olan mesafe kapanmayacaktır. Aksine çağrıların sonuçsuz kalması daha derin bir kopmayı, umutsuzluğu beraberinde getirebilir.

O yüzden atlıacak en doğru adım Kürtlere ve onların üzerinden tüm ezilenlere karşı sürdürülen savaşı bitirecek somut bir demokratik anayasa taslağı hazırlamak ve o taslak bağlamında geniş kesimlerin birbirleriyle kesintisiz siyasasi diyaloğunu başlatmak olacaktır. Ortaklaşma, ortak bir siyasi mücadele ancak böylesine bir siyasallaşma süreci içinden, yani pratikten doğabilir gibi gözükmektedir.