Yaşamın Hakkını Verebilmek

Yaşamın Hakkını Verebilmek
Cihan ERDOĞAN

‘Hayatı yaşamanın iki yolu vardır: Biri hiçbir şeyin mucize olmadığını düşünmek, diğeri her şeyin bir mucize olduğunu düşünmek.’

Albert Einstein

Mucizevi şeyler yaratmanın peşine düşen çok az sayıda insan olur. Toplumun çok önlerinde gider ve gerisin geri topluma ayna tutarlar. Büyük kalabalıklar bunları anlamayıp hatta en hızlı bir şekilde onları afaroz ederler.

Saatlerini gayet zevkli bir şekilde araba yıkamaya ayıranlara ya da yeni aldığı bir ayakkabısının özelliklerini bıkmadan en detayına kadar anlatanlara rastlamayan yoktur.

Ellerine bir kitap almadan öteki dünya yolculuğuna çıkanların sayısını saymanızın anlamı bile olmaz. Yeryüzüne galebe çalanların ezici çoğunuluğunun yaşamı Hacı Hüsamettin Kese Kağıdının yaşamıdır.

Her tarafımız, yanımız, yöremiz Hacı Hüsamettin’lerle doludur. Herşey hakkında en beylik laflar eder, bırakmazlar ki bir başkası birşeyler söylesin.

Ne olacak bu memleketin haliyle son bulan ve cevabını arayan soruya yanıtta geç değil. Bunca cehalet varken olacakta bu olur.

Gariplikler diyarının, çok garip insanlarıyız. Hiç unutmuyorum. Orhan Pamuk’un ipi çekildiğinde ona destek veren Yaşar Kemal’e çok sinirlenen büyük hem de çok aydın geçinen bir şehrin belediye başkanı dört kitap yazan kıçı kırıklar kendini bir şey sanıyor demekle kalmadı. İstesem ben de yazarımla hiddetli bir şekilde ileri gitmişti. Onu duyan bir başka küçük şehrin belediye başkanı da Orhan Pamuk kitaplarını şehirden toplayıp yakmıştı.

Ölümlerden ölüm sürgünlerden sürgün beğendirilen Orhan Kemal’in bir romanı şimdi miyonlar dökülerek dizi halin de tefrika ediliyor.

Geri dönüp ya biz bu adama neler çektirdik hadi bir özür dileyelim. Diyene rastlayanınız oldu mu?

Ne kadar öfkeli, sahte, yüzssüz ve basiretsiz haldeyiz.

Bir yıldız daha sessiz sedasız bir şekilde kayıp gitti.

Televizyonlarda kısacık bir haber, gazetelerin de alt puntolarında gördük Onu.

Zeki Ökten’i kaybettik.

Oturup düşündüm.

Aklıma Yaşar Kemal’in İnce Memet’te ‘O güzelim insanlar beyaz atlara binerek bir daha geri dönmemek üzere bu diyarı terk ettiler’ sözleri geldi.

Gittikçe sayıları azalıyor.

Yeni yetme fast food sanata bakıyorsun, ışığı kovalayan kalemler veya yaratıcılar bir elin beş parmakları kadar azaldılar.

Karanlığın böğrüne ne kadar az ışık dayanırsa karanlığın ömrü de bir o kadar uzun olur.

Yılmaz Güney Adana’da tutuklandığında memleketin efendileri çok ama çok sevinmişlerdi. Onun gövdesinden çok yaratıcılığının zindana tıkılması onlar için çok önemliydi. Ne yazık ki sevinçleri çok uzun sürmedi.

Endişe filminin ardından Sürü filminde bayrağını Zeki Ökten omuzladı. Sürü filminin dünyanın kapılarını zorlamasında Zeki Ökten’in azımsanmayacak derece de rolü vardı.

Umut’tan sonra Sürü filminin Yılmaz Güney’i evrensel dünyaya taşıdığı kesindir. Bizim de artık bir Eisenstein, Pasollini, Bertolucci’miz vardı.

Sürü filmi Türkiye ve Kürdistan gerçekliğini dünya sinemlarına taşıyınca Türkiye kendi içinde bitip tükenmeyen sorunlarıyla dünya kamuoyunun bilincinde yer etmeye başlamıştı.

Kürdistan’daki aşiret parçalanmaları, dini inançlar, simgeler, sembollerle ustaca tasarlanıp, dahiyane bir şekilde perdeye dökülmüştü.

Gözlerimin önünden hiç gitmez. Gece yarısı göçerlerin beyaz entarilerle, ellerindeki tefleri çalarak derin vadiliklerden geçişleri sanki bilinçaltımı kazıyıp durur.

Hele memleketin başkentin de Hamo dayının

Silo, silo, silo diye haykırışlarını unutanınız var mı?

Zeki Ökten bu büyük seneryonun usta yönetmeniydi.

Tarık Akan bir panelde ‘Bir ayı çok geçmişti. Pervari’de kelimenin gerçek anlamıyla aç biilaçtık. Daha çekimler bile başlamamış yöreyi tanımak, anlamak için bekletilmekteydik. Tam firarlar başlayacaktı ki Yılmaz Güney izin alarak geldi. Yüz ifadelerimizdeki halimizi anlayınca Zeki Ökten’e dönerek, her şey tamam, tam istediğim gibi dedi.’

Bir sinema klasiği ancak bu şekilde hazırlanmaz mı?

Daha sonra çektiği Kemal Sunal komedi filmlerinde dahi toplumsal sorunlardan uzaklaşmadı Zeki Ökten.

Çok az bütçelerle çekilen bu filmler bugün milyonlar dökülüp komedi diye çekilen filmlere taş çıkartır cinsten filmler değil mi?

Sessiz yaşayıp derdi büyük olanlardan olduğu kesindi.12 Eylülün en azgın dönemlerinde Türkiye’de Yılmaz Güney için belgesel çeken Fransız televizyonuna ‘gidin sokağa sorun, en izbe yerlere sorun onu, bakın bakalım ne diyorlar’ dediğini hatırlıyorum.

Hep yoksulların derdini anlatırken kendisinin de İstanbul’da yoksul bir ailenin ferdi olarak dünyayla tanıştığını her röportajında anlatıp dururdu.

Kaf dağının ardındaki fantastik aynayı toplumsal gerçekçiliğin sihiriyle yoğurdu.

Geri dönüp baktığında yalanın, mavalın, martavalın, iki yüzlülüğün, riyakar, şahsiyetsiz, onursuz, bir birini kayırıp arkasını dönüp yine birbirlerine küfürler savuranları çok iyi görüp, ipsiz, sapsız, ivedili, ivedisizleri de seyrediyoruz.

Hayatın kalburu hiçbir şeyi affetmez. Eni sonu adına zaman denilen yargıç hükmünü verecektir

Zeki Ökten yaşadığı zaman boyunca Yaşamın Hakkını Vermeye çabaladı.

Milyon da kaçımız, sahi kaçımız bunu becerebiliyoruz...?

Cihanerdogan10@hotmail.com