Celali Söylenceler -3

Yıldırım Bayezıt Lisesi

Bölgenin omurgası Çin Çin’den Dışkapı’ya kadar çeşitli adlar altında uzanan ana caddeydi. Ve bu caddedin neredeyse tam ortasında da Yıldırım Beyazıt Lisesi. Bölgenin(hatta ülkenin) uzak yakın çeşitli mahallelerinden gelen öğrencilerin çoğu, esas olarak burada devrimci fikirlerle karşılaşır, örgütlenir, kendi mahallelerine taşırlardı bu fikirleri. Sırtını gecekondulara dayamış bu lise, dıştan ve içten, polisiye ve idari önlemlere rağmen yola getirilemiyordu bir türlü. Bu Lisede öğretmenler öğrencileri değil, öğrenciler öğretmenleri etkiliyordu, artık. Gecekondulardan ve hala gecekondu kültürünü taşıyan Bloklardan gelenler çoğunluktaydı. Onların haklı ve devrimci argümanlarına hiç bir milliyetçi ya da dinci öğüt karşı duramıyordu. Bu çocukların o ince alayı, o zehir zemberek iğnelemeleri, özellikle bu okula “niyetli, bilinçli, amaçlı” gelmiş, gönderilmiş bazı öğretmenleri çilden çıkartıyordu. Ne milli güvenlik dersleri, ne din ve ahlak dersleri, ne şanlı Türk tarihimiz, ne İstanbul’un fethi, ne Kosova zaferi hiç bir işe yaramıyordu. Ahlak dersinde, sabır, tevekkül ve kadere dair “avrupa besteli arabesk türküler” okumaya başladığında, hoca; öğrenci, işimiz allaha kaldıysa imam anamızı daha çoook beller,hocam, diyordu. Öğrenci korkmuyordu. Senin tuzun kuru, karnın tok, sırtın pek; ya, aha şu pencereden görünen koca gecekondu denizindeki bizler ne olacağız, mealinde sorulara; sabır, tevekkül, kader, diye bir şeyler geveliyordu hoca. Öğrenci, başını “sola sola” sallayıp, dereye su gelene kadar kurbağanın gözü çatlarmış, diyordu. Kendisi küçük, gülüşü büyük bir çocuk, nam ı diğer Eşkiya, sol yumruğu havada “yaşasın komünizm” diyerek dalıyordu sınıfa. Tarih öğretmeni .... hanımla göz göze geliyordu; kendinden, özellikle de buruşuk ceketinden beklenmeyen teatral bir vakarla bir konsolos selamı verip yerine geçiyordu. Geniş geniş gülümsüyordu. Dudakları ve tırnakları kıpkırmızıya boyalı, kulaklarından yemyeşil salkım küpeler sarkan “hocaanım” Sinirden bembeyaz oluyordu. Kıpkırmızı, yemyeşil, bembeyaz. Yakışıyor icabında. Renkler ve Zevkler sorunsalı bir yana, bu hoca derse başlayınca hep, Rusya, diyordu. Eşkiya anında itiraz ediyordu: Sovyetler Birliği, hocam. Hoca duymazlıktan geliyor,devam ediyor, yine Rusya, diyordu. Eşkiya yine en sevecen haliyle, parmağını havaya kaldırıp, ama hocanın söz vermesini beklemeden, Sovyetler Birliği, hocam, diyordu. Hoca küplere biniyordu. Bu sahne hep tekrar ediyordu. Sonunda taraflar “Sovyet Rusya”da anlaştılar. Müfredatı öğrenciler belirliyordu sanki, neredeyse her derste tartışma çıkıyordu. Öğretmenler tarih derdi, öğrenciler tarihsel materyalizm okurdu. Felsefede Kant’ı iki dakikada ikiye katlayıp materyalizme dalıyorduk. Biyoloji dersi Ahlak dersiyle karışır, türlerin evrimi yaratılış teorisiyle kapışırdı. Çoğunu seviyorduk hocalarımızın, ama bildiğimizi söylemekten, okul dışında, hayatta, halk evlerinde, gecekondu kalkındırma derneklerinde, seminerlerde öğrendiklerimizi, okulda bize öğretilenlerle tokuşturmaktan geri kalmıyorduk. Yüreğimize danışmadan hiç bir söyleneni kabul etmiyorduk. Tartışıyorduk... Bilimin temel prensibi tartışmak değil miydi ? Okulda anlatılanın dışında başka bir tarih, başka bir coğrafya, başka bir felsefe vardı. Biz okulun anlattığı ile hayatın anlattığını karşılaştırıyor, çıkardığımız sonuçları bir hayal perdesine yansıtıyorduk sanki. Aklımıza basmayanı reddediyorduk, işte o kadar.

Bu okulda öğrenciler arasında bir arbedeye, aşağılamaya, kız öğrencilere laf atmalara, sarkıntılığa rastlanmazdı. Sıkardı biraz...Ankara’nın o en belalı kabadayılarının, külhanbeylerinin, lümpenerinin, çakallarının, serserilerinin, hırsızlarının, yan kesicilerinin, tinercilerinin kum gibi kaynaştığı gecekonduların tam ortasındaki bu Lise, bizzat bu mahallelerden gelen çocukların korumasındaydı ve her türlü yozluğa şerbetliydi. Bir sükunet, bir neşe, bir canlılık timsaliydi. Lümpenler, Lisenin, Kız Sanatın, Sanat Okulunun oralara salavatla yaklaşabilirdi ancak. Bu okulun kapısından giren “en çakal öğrenci” bile terbiyesini takınmak, hocalara ve kız öğrencilere karşı saygılı olmak zorundaydı. Çok dalga geçerdik birbirimizle, ama taşak geçmezdik. Şaka yapardık ama rezil etmedik ötekini. Sosyal hayattaki kırılmışlığımızı, ezilmişliğimizi, dışlanmışlığımızı, bu okulda dengelemek, hiç değilse burada eşitlenmek isterdik belki de, ve bir çok anlamda eşitlenirdik de...Hiç değilse bu lisesin içinde, hiç kimse, zenginliğinin ya da “yukarı bir sınıfa” mensup olmasının havasını atamazdı. Atmaya çalışanları da kimse takmazdı. Bu okulda hiç kimse herhangi bir nedenden dolayı aşağılanmazdı. Değer yargılarımız malı, mülkü, kariyeri değil; eşitliği, özgürlüğü, kardeşliği gösteriyordu. Bizi, bu sözcükler cezbediyordu...

Zaten benim anımsadığım boykotlardan biri de bu yüzden çıkmıştı. Bu okula “büyük ülkülerle” gelmiş olduğunu söyleyen yeni okul müdürü Vehbi Gübe, ilk elde okuldaki “en yoksul” öğrencilere elbise yardımı yapmayla işe başladı. Arkasından okulun girişine polis karakolu kuruldu. Oysa hiç bir kavga, hiç bir olay yoktu. Siyasetler arası ufak tefek ağız dalaşları, ya da ufak tefek fevri olaylar ağıza alınacak şeyler bile değildi, o zamanlar. Demeye kalmadı, öğretmenler merdiveni ile öğrenciler merdiveni ayrıldı. Ön kapıya çıkan geniş merdivenler öğretmenlere, arka kapıya çıkan, dar yangın merdivenleri de öğrencilere ayrılmıştı. Yüzlerce öğrenci o daracık yangın merdivenlerinde sıkış tıkış, birbirimizi tepeliyoruz, tenefüslerde, giriş çıkışlarda, öğretim görevlilerine ayrılmış geniş merdivenler bomboş. Hayatının en büyük yanlışını yaptın Vehbi bey. Biz ki, gözümüzü açtığımız günden beri, haksızlıkların, ekonomik, dinsel, toplumsal ayrımcılığın her türlüsünü görmüş ve buluttan nem kapacak kadar duyarlı hale gelmişiz bu tür haksızlıklara karşı. Biz ki, lise çağındayız daha. Filinta endam yani. Tam boy Reaksiyon. Alayına Muhalefet. Özgürlük yatıp, eşitlik uyanıyoruz. Filistin’i, Vietnam’ı soluyoruz her nefesimizde. Bize bunu yapmayacaktın, baltayı taşa vurdun..... Hocalara soruyoruz, hiç bir neden yok. Müdür beyin talimatı....Büyük ülkülerle gelmiş müdür bey, bu “moskof yuvasını” düzene sokacaktı...

Önce öğretmen öğrenci, sonra haremlik selamlık ayrımı.... İmam Hatip mi lan burası.......................

Bir anda okulun içi dışı pullamalarla doldu: “Faşist Vehbi Defol”. “Vehbi Gübe’ye Hayır.” Hatta o kadar ileri gittiler ki, “Katil Vehbi Defol” diye yazanlar bile çıktı. Adam katil filan değildi, faşist bile değildi belki. Ama merdivenleri ayırmakla yanlış yapmıştı. Kendimizi çoluk çocuk yerine konmuş, itilmiş, aşağılanmış hissediyorduk sanki. O kadar geniş merdivenler varken,biz davar mıyız ki, bu daracık yangın merdivenlerine tıkıştırılıyorduk....

Boykot........................

Her sınıfta polisin sokaklardan zorla toplayıp getirdiği üç-beş kişi ancak vardı. Başarmıştık. Sınıfta Cebir hocası Celal beyle yalnızız.
-Hocam izin verin de gideyim, diyorum. Onu kırmak istemiyorum.
-Gidecektin niye geldin oğlum ? Sınıflarda olanları boşaltacaktın değilmi, haydut ?
-Yok hocam ne boşaltması. Uzun’a bakmıştım yalnızca.
Baktı olacak gibi değil, başıyla işaret etti, çık anlamında. Çıktım. Sınıfları dolaşa dolaşa iniyorum. İkinci katta, Altındağ Tiyatrosuna bakan sınıfların birinden çıkarken Ülker hanımla karşılaştım. Kocası askeri savcı mı neydi ? Kolumdan yakalayıp durdurdu. Sınıfa seslendi.
-Ne dedi bu size?
Sınıfta zaten bir kaç kişi vardı, çıt yok.
-Boykota katılmanızı söyledi, değil mi ?
-.............................
-Yok hocam, dedim, bi arkadaşıma bakıyordum, ne boykotu..
Kolumu kurtarıp merdivenden yukarı vuracaktım ki, kendimi. Ayaklarım yerden kesildi. Beyaz bir miğfer gördüm, o kadar. Enselendik. Meraklı bakışların arasından geçerken, başımı alışık olmadığım kadar dikleştirdim. Sağ kaşımı hep alışık olduğum gibi yukarı kaldırdım. Fiyaka o biçim. Kıçıma okkalı bir tekme yiyip yüzü koyun yere kapaklanmasaydım, havam binbeşyüzdü, ama olmadı... Fiyakamı bozdular. Allah, kahır , bela, gırrrr........

Kapının önündeki Ford minibüse üst üste tıkıştırdılar bizi. Yallah Atıf Bey karakolona. Girişteki koridorun solundaki 3. kapıdan içeri tekme tokat doldurdular. Aslında mutfaktı burası ama nezaret olarak kullanılıyordu. Küçük penceresi tuğlalarla örülmüştü. Yine de ölgün bir ışık sızıyordu içeri. 20 kişi kadar vardık. Hepsi tanıdık. Bizim sınıftan bir ben, bir de Avni . Koca sınıftan iki angut, diyordum, bıyık altından gülüyordum. Baktım elinde bir anahtar, kapının demir kasası ile duvar arasındaki küçük deliği genişletmeye uğraşıyor, arada bir gözünü deliğe uydurup koridoru dikizliyordu. Gece olmuştu. Gelen giden yoktu. Birileri marşa başladı ufaktan. Sonra ses ayyuka çıktı. Lavabo tezgahının üstüne çömelmiş oturan, ufak tefek keş kılıklı biri vardı. Biz geldiğimizde oradaydı anlaşılan. Hiç ses etmeden, karakolda marş söyleyebilen bu tüysüzlere bakıyordu. Sonunda dayanamayıp lafa maydanoz olmak için olsa gerek: He gardaş la, valla tek yol devrim. Memleketi gominisler sardı, dedi. Lafının yarattığı olumlu tepkiyi ölçmek için kurnaz kurnaz etrafına bakındı. Taşı baltaya vurduğunu anladı. Anladı ama iş işten geçmişti. İçimizden biri:
-Sen ne diyosun kardeşim, biz komünistiz, dedi.
-Yok gardaş yaanış annama icabında, allamı inkar ediiim ki, diye diye tezgahın dibine doğru kayıyordu. Yapabilse eğer, bir savrumluk duman olup, tepesindeki davlumbazdan süzülüp gidecekti. Çelik gibi kollar onu sığındığı karanlıktan çekip ortalarına aldılar. Al bir kaya nerene dayarsan daya.
-Ya arkadaşlar bırakın şunu be, dedim.

Hayret bi şey; lan dümbük komünistlerden ne kötülük gördün, demedim. Devrimci olmuştuk artık. Devrimci Tavır - Sosyalist Ahlak broşürünü okumuştuk, hem de defalarca. Küfür etmeyi kendimize ve başkalarına yasaklamıştık. Sigara bile içmiyorduk çoğumuz. Bira, şarap, rakı zımmen yasak. Devrimciler olarak örnek bir yaşam sergilemeliydik halkımıza. (Sonradan öğrendim, istisnalar varmış. Birilerinin kulakları çınlasın. Ama ben istisna değildim. Hala da sigaram, içkim yoktur, desem yalan olmaz.) Özveri, çalışkanlık, disiplin bizim en belli başlı özelliklerimiz olmalıydı. Şaka bir yana gerçekten küfürlü konuşmaz olmuştuk artık. Kendiliğinden oluvermişti öyle. Ağır başlı, düşünceli insanlar haline gelmeye başlamıştık yavaş yavaş. Neşemizi mi yitiriyorduk farketmeden ???? O kadar büyük sorumluluklar binmişti ki şu gencecik omuzlarımıza...

İkinci hayret. Sözümü dinlemişlerdi. Hepsi başka başka siyasettendiler oysa. Adamı yanımda buldum. Döndüm.
-Sen de sus be kardeşim. Bilmiyorsun ne konuşuyorsun...

Bizimkiler tekrar marşa başladı. Nöbetçi polis kapıyı tekmeledi, susun lan açtırmayın kapıyı bana dedi, gitti. Sonra biz tekmeledik kapıyı, sıkıştık dedik. Üçerli, beşerli tuvalete çıktık.
Dönüşte baktım, bizimkiler, deminki adamın etrafını almış ona sosyalizm anlatıyorlar gecenin bu vaktinde. Sen aklımı tut yarabbi...

Ertesi sabah karakolun önü ana baba gününe dönmüştü. Anne babalarımız, tanıdıklarımız, kardeşlerimiz, komşularımız, hatta avukatlarımız bile kapıdaydı... Palas pandıras adliyeye yolladılar bizi. Halkımız da arkadan yetişti.

**
-Gülme lan eşşoğlueşşek ne gülüyorsun ?

Orta sıralardaydım. Kel kafalı, babacan bir hakimin karşısındaydım. Döndüm hakimin sövdüğü yere baktım. Avni. Hala gülüyor. Sinir krizi tutmuş çocuğu. Eli ağzında, kafasını öne eğmiş, ötekilerin arkasına saklanmaya çalışıyor. Biz önde 20 kişiyiz, izleyici bölümü tıklım tıklım.

-Niye getirmişler bunları ?
-Boykot

Döndü bize: Böyle bağırıp çağırmakla, slogan atmakla, boykot yapmakla ne yapacağınızı sanıyorsunuz ? Anne babalarınız sizi ne zahmetle okutuyor biliyor musunuz ? Önce okuyun, okulunuzu bitirin, siyastçi mi olacaksınız, ne bok olacaksanız olun. Şimdi sizin göreviniz okulunuzu bitirmektir......

Yine aynı teraneler, temcit pilavı gibi ısıt ısıt ver... Annem de aynı şeyi söylüyordu. Biz daha çocuk muşuz, okulumuzu bitirdikten sonraymış..... Oysa biz bireysel anlamından öte, sosyolojik anlamını gittikçe daha çok anlıyorduk çevremizdeki, bize ve başkalarına reva görülen haksızlığın, eşitsizliğin, yoksulluğun. Artık kendimizi değil, çevremizdeki, her an iç içe olduğumuz yoksul insanları düşünüyorduk. Biz bizi düşünmeyi bir yana bırakmıştık. Bizzat bu haksızlığın acılı tanıkları ve mağdurları olan annelerimiz babalarımız bile bize aynı bu hakimin söylediğini söylüyorlardı. Onlar korkuyorlardı. Biz korkmuyorduk. Hepsi buydu o zaman. Yoktu tek başına kurtuluş, ya hep beraber, ya hiç birimiz di, o zaman.

-Beşir efendi, dediğini duydum hakimin. Eliyle bir şeyler işaret etti. Tenefüs zilinin çalmasıyla sınıflardan koridorlara uğrayan öğrenciler gibi adliyenin koridorlarındaydık şimdi. Bizi getiren polislerin önünden biraz da tırsarak geçtik, geleceğe gittik.

**

Çevresindeki mahalleler Liseyi şekillendiriyor, Lise çevresindeki mahalleleri örgütlüyordu.

Bu lisede öğrenciler küçükken ufak ufak farkına vardıkları ama anlamadıkları, dayanışma denen şeyin toplumsal bilincine varıyorlar ve bu dayanışmayı kafalarında ve yüreklerinde kalitelendirip gerisin geri evlerine, çevrelerine taşıyorlardı. Hayatta geçirmeye çalışıyorlardı duyduklarını, öğrendiklerini. Dernekler kuruyor, Hacettepe’den, Ankara Tıp’tan doktorlar getirip bedeva muayene ettiriyorlardı insanları. Tüketim Kooperatifleri kuruyor, üreticiden tüketiciye doğrudan, diyorlardı. Arife günlerinde zengin semtlerinden ayakkabı, elbise toplayıp getirip bayramda yalın ayaklı, üstü başı yırtık çocuklara giydiriyorlardı. Tartışıyor, soruyor, illa ki tartışıyorlardı. Gökten yağan hiç bir şeyi sorgulamadan kabul etmiyorlardı. Eşitlik diyordu bu çocuklar, kadın erkek eşitliği, insanların eşitliği; kardeşlik diyordu bu çocuklar, halkların kardeşliği...

Evlerde devrim konuşuluyordu. Bu çocuklar anne babalarını, kardeşlerini bilinçlendiriyordu.

Diyalektik İsmail, bak baba, diyordu, bak şimdi. Masayı gösteriyordu,
-Bu masada ne var ?
İşten yorgun argın gelmiş Hıdır amca, birazcık kestirmek için uzandığı sedirde şöyle bir kıpırdanıp masaya bakıyor, isteksizce.
-Portakal , diyor sorarcasına.
-Ne yapıyor o portakal orada ?
-Ne demek ne yapıyor, duruyor işte...
Fessüpanallah. Oğlunu çok severdi Hıdır amca, İsmail umuttu onun için. Bütün dersleri çok iyidi. Durmadan kitap okuyor, durmadan defterlerine bir şeyler yazıyor, defterlerine yazmakla kalmıyor, mahalledeki evlerin duvarlarına, hatta duvarlar dolduğu için çatılara bile yazıyordu İsmail. Polislerle köşe kapmaca oynuyordu. Bu, Hıdır amcayı korkutuyordu ama, çocuğunun kafasının kendisininkinden daha çok şeye erdiğini biliyordu. Yapma dese, bin dereden bin su getirip haklı çıkıyordu her seferinde bu velet. Hep böyle garip garip sorularla, mesellerle gelirdi. Bu da onlardan biriydi herhal. Hayırdır inşallah.

-Olur mu baba, dedi İsmail neşeyle. Beklediği yanıtı almıştı. Bu portakal durmuyor.
Tekrar portakala baktı Hıdır amca. Orada öylecene duruyordu işte. Karısına baktı, sorarcasına, ondan da da fayda yok.
-İsmail, dedi, tehdit edercesine, kafamı bozma, bak....
-Yok baba yaa. Bak şimdi, dedi daha büyük bir neşeyle devam etti İsmail. Babasına somut bir örnekle diyalektiğin birinci yasasını anlatacaktı. Babası Heraklitos’dan filan anlamazdı, zar zor okuyup yazabilirdi ancak, ama, ona diyalektiği anlatmanın bir yolunu bulmak bir devrimcinin göreviydi. Ve İsmail bu göreve hazırdı. Devam etti.
- Bak şimdi...
-Bakıyoz ya oğlum.
-Sözümü kesme baba. Bak şimdi. Diyalektik olarak evrende her şey devinim halindedir.
-Ne olarak ne ? Ne halindedir ?
-Diyalektik olarak, yani diyalektik açıdan, diyalektik düşündüğümüz zaman....
-Git lan işine sıpa.
-Dur baba ya, bitmedi.
Portakalı eline aldı, kendi etrafında döndürdü.
-Bak şimdi bizim üzerinde yaşadığımız dünyamız, böyle dönüyor mu ? Dönüyor....
-Şimdi de dünya çıktı başımıza. Eee dönüyor, noolacak, öyle diyorlar. Dönsün...
-Ha işte tamam. Dünya dönüyorsa, onun üstündeki bizler ve bu portakal da dönmez mi ? Döner...
-Döner mi, dedi portakalı ima ederek. Gözünde canlandıramıyordu bir türlü, portakalın durduğu yerde döndüğünü.
-Durduğu yerde, dönüyo mu şimdi o?
-Yani dünyaya göre değil, öteki gezegenlere göre dönüyor. Görecelilik kuralı yani, izafiyet teorisi baba. Herşey görecelidir, diyorum.
-Hanım bu ne diyor yaaa, dedi Hıdır amca. Arkasını döndü uykusuna daldı yine.

Bu liseden çevresindeki mahallelere, ne kadarsa o kadar bilinç ve devrimci ahlak aktı. Çoğu bunu farketmedi, ama bu böyledi, diyalektik olarak.....

Dev Lis’liler, başlarında Ramo, çarşıda ve duvar diplerinde şarap içilmesini yasaklamıştı. Kadınlar kızlar istedikleri gibi rahatça gidemiyorlarmış çarşıya. Mahallenin “lümpenleri” önce itiraz edecek oldular bu duruma, ama tutmadı. Sonra çaktırmadan sempatizanımız oldular, ezilenin allahı asıl onlardılar, kendileri öyle diyorlardı. Şimdi kendi kafalarına göre, kimsenin görmediği yerlerde, yine kimseye çaktırmadan “Piizzleniyor”lardı. Kafalarına göre yazıya çıkıyorlardı. Aydınlık Evlere yazıya çıkmışlar, Ülkü Ocaklarının duvarına, “Faşizmi Yiyim, Eskiden Faşizm mi vardı lan” diye yazmışlar. Güler misin, ağlar mısın ? Bir daha yapmayın, dedik. Oraya yazı çıkmaya maçanız sıkmıyor dee mi, dediler.

Bu Lise, kendi çevresinin hem yüreği hem beyniydi. Kimse bilmiyordu bunu. Bölgenin kabesiydi. Bütün kabelerde olduğu gibi, kendi umutları, kendi putları vardı. Ne putlarını kırmaya ne de umutlarını çoğaltmaya zamanları olmadı. Zaman yenilgi zamanıydı.

Önce yenilmeyi öğrenmek gerekti, mertçe.
Kulakların çınlasınİsmail,
bu da mı diyalektik, sence ?