Bugün barış ve demokrasi mücadelesi neden anti-kapitalist bir karaktere sahiptir ya da...

Bugün barış ve demokrasi mücadelesi neden anti-kapitalist bir karaktere sahiptir ya da doğrudan barış ve demokrasi mücadelesi içermeyen „emek eksenli“ siyaset neden anti-kapitalist olamaz?

Eğer demokrasiyi radikal bir şekilde, yani onun parlamenter/temsili biçiminden farklı bir şekilde tek bir önermeyle tanımlamak istersek, onu yeryüzünün emekçilerinin kendi kendilerini yönettiği, insanın insanı sömürmediği bir insanlık durumu olarak tanımlayabiliriz. Tanımlamalar yapmak ne kadar çetrefil ve karmaşık gözükse de aslında son derece kolaydır, tıpkı yukarıdaki gibi… Çünkü sınıflı toplumun bugün eriştiği adaletsizlik ve yıkım yerkürenin dört bir yanında, belki tarihte hiç olmadığı kadar yalın bir biçimde insanlığın gözü önündedir. Vicdan sahibi hiç bir insanın kayıtsız kalamayacağı bir barbarlık dönemini yaşıyoruz. Karanlığıyla meşhur Ortaçağ’ın bile bu kadar karanlık olduğuna inanamıyoruz bugün. Peki bu kadar karanlığa rağmen, hedeflerimiz ortak iken neden bir arada mücadele edemiyoruz? İster demokrasi diyelim ister sosyalizm ya da komünizm, özgürlüğün tanımını aşağı yukarı aynı şekilde yaparken, verili koşullardan özgürlüğe nasıl çıkarız noktasında kimsenin hayal bile edemeyeceği oranda ayrışıyoruz. Aslında farklı fikirlere sahip olmamız hiç bir koşulda olumsuz değilken, tersine büyük bir zenginlik ve özgürlüğün temeliyken, eylemde ortaklaşamamamız ya da sözde/sembolik dayanışma mesajlarıyla yetinip günü kurtarmaya yönelik stratejilerimiz sebebiyle farklılıklarımız aşılmaz uçurumlara, muhaliflerin birbirine yabancılaşmasına dönüşmektedir. Sol ya da solcu, sömürünün her türlüsüne karşı olmak/olan ise, bizim ne yapıp edip ortak mücadele zeminini yaratmamız gerekmektedir, çünkü sömürünün her türlüsüne karşı olmak, farklılıkların her türlüsünü de yaşatabilmeyi gerektirir. Eğer sol kendi içindeki farklılıklara rağmen birlikte hareket etmeyi başaramıyorsa kimi nasıl farklılıkların koruyucusu olduğuna inandırabilir? Ve eğer içinde bulunduğumuz tarihsel-toplumsal koordinatlarda sömürü çok farklı şekillerde (emek, cinsiyet, etnisite, dinsel kimlik vb.) vuku buluyor ise, sol nasıl olur da bunlardan birini temel, diğerlerini tali ilan edebilir/öyleymişçesine davranabilir?

Evet, kapitalizm emeğin sömürüsüne dayanır, ancak bu sömürü düzenini baki kılabilmek için egemenler kimlikleri de bastırırlar, savaşlar da yaparlar. Savaşlara dur demeden, kimliklere özgürlük vermeden emeğin kurtuluşu mümkün olabilir mi? Ortodoks marksistlerin kavrayamadığı şey Marx’ın tezlerinin tarihselliği, onun yaşadığı dönemin kapitalizmiyle günümüz kapitalizmi arasındaki farklılıklardır. Kapitalizmi ekonomik bir formasyondan öteye geniş anlamında bir toplumsallık/toplumsallaşma olarak kavrayamayan indirgemeci marksistler ise kapitalizmi kapitalizm yapan mantığın 19. yüzyılda da, 20. yüzyılda da değişmediğini söylemeye devam ediyorlar. Oysa kapitalist ekonomik mantığı sarıp sarmalayan toplumsal örgü değişmiştir ve değişmeye devam etmektedir, ayrıca aynı dönemde bile farklı toplumsal bağlamlarda dahi bu örgü aynı olmamıştır. 19. yüzyılın en gelişmiş kapitalist toplumlarına baktığınızda benzerliklerin yanında muazzam ayrılıkların da olduğunu görürsünüz. Peki neden tüm bu farklılıklara rağmen marksistler ve leninistler, her zaman ve her yerde uygulanabilecek stratejiler peşinde koşarlar? Cevabı sorunun içinde mevcuttur aslında, çünkü marksisttirler, çünkü leninisttirler! İçinde yaşadıkları toplumu ve çelişkilerini anlamak ve o çelişkilerden çözümler türetmek yerine, Marx’ın eleştirel teorisinden geriye pek de bir şeyin kalmadığı Marksizm ideolojisinin hazır çözümlemelerinden stratejiler türetmeye; hatta stratejiler de türetilmiştir, daha doğru bir ifadeyle taktikler türetmeye çalışırlar. İşte Türkiye’de maalesef marksist solun geldiği yer burasıdır ve üzülerek söylemek zorundayım ki bugün gelinen noktada „emek eksenli“ siyaset ya da „sınıfsal bakış açısı“ masalı, bu durumun ilanından başka bir şey değildir.

„Emek eksenli“ siyaset, kapitalizme karşı mücadele tarihinin başka bir dönemine ait bir stratejidir. Bırakın bugünü, daha 20. yüzyılın başında bile çoktan aşılmış olması gereken bir stratejiydi. Almanya proleter sınıfı tam da „emek eksenli“ siyaset sebebiyle Birinci Dünya Savaşı’na tamtamlarıyla, „kale içi barış“ (Burgfrieden) naralarıyla destek vermiştir. Avrupa işçi sınıfı „emek eksenli“ siyaset sebebiyle birbirini boğazlamıştır. Türk işçi sınıfının büyük bir kesimi de „emek eksenli“ siyaset söylemiyle Kürdistan’daki savaşa seyirci kalabilmiş, hatta o söylemin korunağında TSK’nın saldırılarına yedeklenebilmiştir. Bu bağlamda „emek eksenli“ siyaset, tam bir çıkmaz sokaktır, bugünün kapitalizmine karşı önce proleterlerin, sonra tüm ezilenlerin kendi kendilerini silahsızlandırmasıdır. „Sınıfsal bakış açısı“ diyenlere bugün kimlerden oluşur bu „sınıf“ diye sorduğunuzda, verecekleri cevap 150 yıl öncesinin kapitalizmine ait olacaktır. Toplumsal gerçekliğe ve çelişkilere ideoloji gözlüğüyle baktıklarından toplumun geniş kesimlerinden yükselen barış ve demokratikleşme taleplerini göremeyeceklerdir. Bugün (ve aslında dün de) demokrasi ve barış siyaseti olmadan, „emek eksenli“ siyaset olamaz; demokrasi ve barış siyaseti olmadan, yaklaşık 30 yıldır süregiden ve 50 bin insanın hayatına mal olan, bir o kadarının yaralanmasına ve sakat kalmasına sebep olan savaş sonlandırılmadan anti-kapitalist bir mücadele tahayyül dahi edilemez. Tam da bundan dolayı barış ve demokrasi siyaseti bugün, mücadeleyi sürdüren öznelerin ona anti-kapitalist bir nitelik atfedip atfetmemelerinden bağımsız olarak anti-kapitalist bir özelliğe sahiptir. „Siz demokrasi mücadelesi verin, onlar barış mücadelesi versin, diğerleri kadının kurtuluşu için uğraşsın, biz de ‚emek eksenli’ siyaset yapıyoruz; gerekli görülen hallerde karşılıklı dayanışma eylemleri yaparız“ diye bir şey olamaz, fakat bugün Türkiye’de muhalefetin içinde bulunduğu durum budur. Herkes kendine bir muhalefet alanı seçmiş, ama her nedense kendinden en emin olan, tarihten bir türlü ders çıkarmayan marksist devrimcilerin büyük bir kesimi -savaşın bedelini herhalde doğrudan ödemiyor oldukları için- barış ve demokrasi bayrağı altında siyaset yapmayı ısrarla reddediyorlar. BDP-DTP, yaşananların sonucunda yaptığı muhasebeyle bir Türkiye partisi olma hedefinin kaçınılmazlığını ortaya koymuşken, yani ideolojik değil ama eleştirel aklın nasıl işlediğinin güzel bir örneğini bize sunarken, bugün bir çok marksistin içinde bulunduğu durum, ideolojik aklın siyasetsizliğine ya da dolaylı olarak ideolojik aklın egemen akıl ile nasıl buluştuğuna dair çarpıcı bir örnek teşkil etmektedir.

Savaşın tüm acımasızlığıyla sürdüğü bir ülkede, seçilenlere kelepçelerin vurulduğu, yani darbenin her gün bilfiil yaşandığı, Ceylanların parça parça edildiği, Eliflere, Berivanlara onlarca yıllık cezaların yağdırıldığı, Hrant’ın katillerinin huzur içinde yaşadığı, Genelkurmayın afişe olan darbe planlarının ardından bile büyük bir pişkinlikle TSK’nın sabrının sınırlarından bahsettiği bir ülkede barışa ve demokrasiye dört elle sarılmayan, „biz ‚emek eksenli’ bir siyasal zeminde ancak tüm ezilenlerle buluşabiliriz“ şeklinde sağa sola mesaj yollayan bir sol olabilir mi? Olabilir! Eğer sol, ideolojiler üzerinden hayata temas ediyorsa zaten başka bir şey de beklenemez; nitekim strateji çoktan belirlenmiştir: Emek eksenli siyaset ya da kapitalizmin yarattığı diğer tüm çelişkilerin tali ilan edilmeleri yoluyla reddi!

Sonuç itibariyle görünen o ki, Türkiye solunda son derece yaygın olan ideolojik akıl, ideolojik sekterlik aşılmadan, farklılıkların özgürce varolduğu bir örgütlülüğe ulaşamayacağız. İdeolojik aklı aşma bağlamında Yeni Sol’un Programatik Bildirgesi’ni ve BDP-DTP’nin bir Türkiye partisi olma yolundaki adımlarını büyük bir dikkatle izlemeliyiz. Zira Anadolu coğrafyasında yaşayan ezilenlere özgürlük, bu iki oluşumun ortaklaşmasıyla ancak mümkün olabilir gözükmektedir. BDP, Türkiye partisi olma yolunda ilerlerken, Yeni Sol da bir Kürdistan partisi olmaktan geri durmamalıdır.

Not: Bitirirken, ideolojik tahribatın yarattığı son derece acı, bir o kadar da ibret verici bir olaya değinmek istiyorum. Bana ulaşan bilgiye göre, LGBTT (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Travesti, Transseksüel) örgütlerinin, toplumsal muhalefetin önemli alanlarından biri olan Hasta Tutsaklara Özgürlük Platformu'nda hasta tutsaklarla dayanışmalarına Yürüyüş Dergisi ve çevresinden engellemeler yapılmıştır. Şiddetle kınanması gereken bu tutuma sunulan gerekçe eşcinselliğin kapitalizmin bir ürünü olduğu ve insanın kendine ve doğaya yabancılaşması sonucu ortaya çıktığı şeklindedir. Dolayısıyla “kendine yabancılaşmış” ve “dejenere olmuş” grupların bu platformda yer almamasına “ilerici” bir anlam dahi yüklenmiştir. Bu durumda Yürüyüş çevresinin konuya ilişkin bir açıklama yapması ve özür dilemesi gerekmektedir. Ayrımcılık, bireyin özgürlük alanının kısıtlanması anlamına geldiğinden açıkça ve doğrudan insanın insan üzerindeki sömürüsünün bir tezahürü olarak değerlendirilmelidir. LGBTT örgütlerinin hak ve eşitlik mücadelelerinde asla yanlız olmadıkları herkesçe bilinmelidir.
LGBTT Platformu’nun konuya ilişkin açıklamasının ayrıntılarını aşağıdaki internet adresinde bulabilirsiniz: http://www.kaosgl.com/icerik/lgbtt_haklari_platformundan_aciklama

Barış ve Demokrasi Mücadelesi Anti Kapitalist Olabilir mi?

Aslında soruyu başka türlü sormak gerekiyor; Barış ve Demokrasi Mücadelesi anti kapitalist olabilir mi?
Yazınızın oturduğu düşünce sisteminiz oldukça eklektik ve bu durum, eleştirmek isteyeni oldukça sıkıntıya sokuyor. Çünkü referanslarınızın ne olduğu belli değil.
Yazdıklarınızdan yola çıkarak sizi en kolay oturtabileceğim zemin burjuva liberalizmi olabilir, ama derdim sizi yargılamak ya da bir yere orutmak değil, fikirlerinizi tartışmaktır.
Bütün bunları bir başka zaman yapmak kaydıyla, şimdilik bir noktaya dikkatinizi çekmekle yetineceğim.
Diyorsunuz ki, "BDP, Türkiye partisi olma yolunda ilerlerken, Yeni Sol da bir Kürdistan partisi olmaktan geri durmamalıdır."
Bu yaklaşımınız tersinden de olsa Türk soluna neredeyse bir asır boyunca egemen olmuş Misak-i Millici anlayışın yeniden diriltilmesine bir davetiyedir.
Misak-i Milli'yi reddeden bir sol partinin yapması gereken Misak-i Milli'nin bir parçası olarak kabul edilen Kürdistan'da örgütlenmek değil, bu coğrafyada örgütlenmeyi bilinçli olarak reddetmektir.
Türk ya da Türkiyeli bir sol partinin devrimci olabilmesinin önşartı,
Misak-i Milli'yi reddetmektir.
BDP'nin Türkiye partisi olmak istemesi ile, Türkiye solunun aynı zamanda Kürdistan partisi olmasını bir ve aynı şey olarak görmek doğru değildir.
Bilmem ne kadar anımsar ya da bilirsiniz, ama 1990'lı yıllarda Kürt Ulusal Hareketi'nin Türkiyeli örgütlere yaptığı bir çağrı vardı. Bu çağrıda, Kürt Özgürlük Hareketine yapılacak en önemli katkının, Kürdistan'da Türkiye adına faaliyetlere son vermek olduğu ve Misak-i Milli'yi reddetmenin yolunun buradan geçtiği belirtiliyordu.
Bu çağrıya kimi sol örgütler olumlu cevap vermemiş ve Kürt Siyasal hareketi bu örgütlere şiddet kullanmak zorunda kalmıştı.
Bilahare demokrasinin ne olup olmadığını, en azından, demokrasiyi ve onun iki bin beş yüzyıllık tarihini "yeryüzünün emekçilerinin kendi kendilerini yönettiği, insanın insanı sömürmediği bir insanlık durumu olarak" tanımlamanın eşyanın tabiatına aykırı olduğunu (bu tanımlama burjuvazinin tarih anlayışının bir sonucudur) sizinle tartışmaya çalışacağım.
Şimdilik hoşçakalın..