Celali Söylenceler -4
Bizim Mahalle
Bizim mahallenin sınırları nereden başlar nerede biterdi bilmiyorum. Ama merkezi Liseydi. Oradan doğru her yöne uzanıyordu, uzanabildiği kadar. Mahallelerden liseye ve öteki okullara gelip, okullardan mahalleye dağılan çocuklar, dağıldıkları yerleri dağıtıyorlardı. Sözcüğün tam anlamında alt üst ediyorlardı. “72,5 milletten” insanın yaşadığı bu yerlerdeki nev i şahsına münhasır ilişkilerin altından girip üstünden çıkıyor, bazen çok hızlı, bazen iğne ile kuyu kazarcasına yavaş yavaş değiştiriyorlardı. Bu mahallenin çocukları devrimci düşüncelerle karşılaştıklarında, onları kolayca benimseyip, canla başla hayata geçirmeye çalışıyorlardı. Kendilerine bu düşünceleri taşıyanları kısa zamanda “solllayıp” geçiyorlardı.
74 Affından hemen sonra, 75, 76’larda mahalleye devrimci düşünceleri taşıyan bir kaç “71’den kalma abi” kısa zamanda devre dışı kaldılar. Benim adını duyup, kendini görmediğim en eski 71’li, nam ı diğer Deli Feyyaz’dı, Feyyaz Kurşuncu. Rivayet olunurdu ki, Siyasal’ın duvarına katranla “Ya İstiklal Ya Ölüm”, sloganını o yazmıştır. Beline ip bağlayıp aşağı sarkıtmışlar da öyle yazmış. Ondan sonraki bir iki kişi, bir iki yılda aşıldılar. Bu bölgede doğup büyümüş, Lisede, Kız Sanatta, Sanat okulunda, hatta orta okullarda beslenmiş devrimci gençler, hızla merkezden çevreye doğru örgütlenmeye, hem kendilerini, hem de mahalleyi değiştirmeye başlamışlardı. Yalnızca düşünceleri değil, giyim kuşamları, konuşmaları, görgü kurallarını, aşkları da değiştirmeye başladılar...
Yerden biter gibi çeşitli adlar altında dernekler kuruldu her yerde. İlkin herkes Dışkapıdaki Aspava’nın üstünde olan halkevinde toplanıyordu. O zaman siyasetler, gruplar yoktu. Cepheciler ve Orducular vardı. Cepheciler denince Mahir Çayan, Orducular denince Deniz Gezmiş aklımıza geliyordu. Postallı parkalı üniveristelilerin birbirlerine oportunist, sosyal şovenist, goşist, Troçkist vb. deyip durmalarını anlamıyorduk, biz, sağlam bildiğimiz kişilere yakın duruyorduk yalnızca. Daha sonra ayrılıklar netleşip, gruplar adlarıyla iyice belirginleşip, “hareket” olduklarında bile çoğumuz siyaset seçimini, tanıyıp güvendiğimiz insanlardan dolayı, bazen de tesadüfen yaptık. “Teorik ayrımlar” arkadan geldi.
Mahallelerde kurulan dernekler hızla çevreye yayıldılar. Öyle bir zaman geldi ki, evlerin içlerinde, aile ilişkilerinde referans oldular. Kocasından dayak yiyen bir kadın, çekip kahveye gitmekte olan kocasının arkasından,
-Boyu devrileciseeee, seni dernekdekilere söyleyeyimde gör ananın örekesiniii, diye bağırıyordu.
Millet artık sorunlarını çözmek için karakola gitmiyordu. Eskiden de karakola gitmeyi pek sevmezlerdi ya , o başka bir konu. Özellikle kadınlar arasında çok çabuk ses bulduk. Hangi siyasetten olursa olsunlar, kadın çalışması yapanlar, hep bir çevre yarattılar kolayca. Analar örgütlenmeye Babalardan daha yatkındılar. İş boyumuzu aştı, Kadınlar Derneğinden yardım istedik.
Güneşli, neşeli, cıvıl cıvıl bir yaz günüydü. Aymetin’in bisikleti ile kaldırımlarda sekiz çiziyordum, inadıma inadıma üstüme gelen, yoldan çekilmeyen “koyu esmer” bir genç kıza az kalsın çarpıyordum. Orayı burayı turalayıp Aymetin’gillin bahçeye geri geldim, kendimi boylu boyunca çimenlerin üstüne attım. Gökyüzü ne güzeldi, hayat ne güzeldi. Dolmuş durağından doğru bir ses geldi.
-Ayy o bu muuu ?
Aymetin geldi yanıma.
-Arkadaşlar seni arıyorlar, Kadınlar Derneğinden geliyorlarmış.
Baktım, bakmaz olaydım. O “koyu esmer” kız, bana bakıyor. Ayyy o bu muuu? diyen buydu galiba. Kendimi bir an evde kalmış kız kurusu gibi hissettim. Beğenmemişti anlaşılan. Belamı arıyordum galiba, havanın güzelliğinden olsa gerek.
-Neyim var, ne olmuş ? beğenemediniz herhalde, dedim. İki kişiydiler.
Aşağıdan yukarı, yukardan aşağı süzdü beni. Boy ölçüşüyoruz. Ayaklarıma baktı.
Paçalarımı dizlerime kadar çemirlemiştim. Ben de ayaklarıma baktım.
-44 numara.
-Allah billir nasıl da kokuyorlardır.
-Valla yok, daha geçen ay yıkamıştım.
-Aradığımız sen misin ?
-Yok, o helaya gitti, ben ona dublörlük yapıyorum, diyecektim vazgeçtim. Pek şirret birine benziyordu.
-He, benim.
-Bir kadın çalışması için geliyoruz. Seni bulmamızı söylediler.
Bizim kız arkadaşlardan birinin yanına takıp kurtuldum ellerinden. Kısa zamanda, mahallenin girip çıkmadıkları evi kalmadı. Ne konuşuyorlardı, ne yapıyorlardı orada bilmiyorum. Benden uzak dursunlar yeterdi. Neymiş efendim, Kadın Derneğnden birilerine, “bizim mahalleye sarışın ve pantolonlu birini göndermeyin, örgütlenme yapamaz”, demişim. Yalan valla. Yanlış anlamak için fırsat arıyorlardı zaten. Altındağ’lıyız ya... Her sözümüzün altında bir feodallik, bir erkek egemenlik bulacaklar mutlaka. Olsa olsa, esmer tenli olanlar halkın arasına daha çabuk karışabilirler, demişimdir. Pek de yanlış değildi hani. Aslında onlara akıl vermeye gerek yoktu. Biliyorlardı işlerini. Hele bir Hayat bacı vardı. Tam bi artiz. Essahtan artiz. Çıtı pıtı, hanım hanımcık, bir küçük burjuva kızı. Üstelik esmer filanda değil. Maltepe taraflarından. Annesiyle sizli bizli konuşuyor. Kulaklarımla duydum. İnsan annesine, şunları da alabilir miyim, müsade ederseniz, der mi ? Bunlar öyle konuşuyordu. Hayat bacı bizim mahallede şalvar giyip, teneke leğenlerde çamaşır yıkıyordu öteki kadınlarla. Bir de baktık, bütün kadınlar toplanmışlar, Belediyeyi basmışlar. Ellerinde boş helkeler, bidonlar...
İlişkiler değişiyordu, çocukların bile, Devrim, devrimci sözü her yere yayılıyordu. Yanlızca devrim ve devrimci, değil, tabii......
Yokuştan yukarı çıkıyorum. Merdivenlerin yarısında, sağda Zabıta Hüsnü’nün bahçe kapısı, kapının önünde iki oğlu. Biri dört, öteki altı yaşında filan. Oynuyorlar. Ne olduysa birden, büyük çocuk, küçüğe bastı tokatı.
-Ahmet, dedim, gelirsem oraya bacaklarını kırarım. Sen büyüksün, insan kendinden küçük olanlara el kaldırır mı haylaz. Niye vurdun çocuğa ?
Ahmet, bir bana baktı, bir yerde ağlayan kardeşine baktı. Elinin tersi ile sümüğünü silip yanağına bulaştırdı. Söyleyecek bir şey bulamadı. Eliyle, hala yerde ağlayan çocuğu göstererek.
-Faşist goduumun bebesi....
Devrimciyi öğrenen çocuk, faşisti öğrenmez mi ? İşte sana zıtların birliği. İcabında diyalektik, abi.
Diyalektik dedim de. Ramo diyalektik anlatıyormuş, Dev Lis’lilere. Masanın üstüne çıkmış, eleri götünde. Üç adım o başa, üç adım bu başa yürüyormuş. Engels’i anlatıyormuş. Yeryüzünde yaşantılananlar, gök yüzüne engramlar olarak yansıyormuş. Bunlara, ışık hızına aşan bir araçla ulaşıp, yerzüyünde önceden yaşayanları, tekrardan ve taa baştan gözlemlemek mümkünmüş, filan. Teorik olarak en azından. Marks babanın yatak muhabbetleri nasıl dı ki acaba ?Teori bir yana, bahse konu Ramo olmasaydı, inanmazdım asla. Ramo küçücük. Büyümüyor. İç organları büyüyor, iskeleti büyümüyor. Küçük bir beden, büyük , deryalar kadar büyük bir kafa. Sular seller gibi okuyor,anlatıyor. Ne kadarsa o kadar yaşamın tadını çıkartıyor. Cin fikirli bu çocuklar. Madem öyle, ruh çağırmak da mümkündür o zaman, demişler. Mahir Çayan’ın ruhunu çağırmaya karar vermişler. Öncü Savaşını soracaklar. Herkes masanın etrafında. Akşam karanlığı basmış hafiften. Abim anlatıyor, tesadüfen oradan geçiyormuş.
-La bi de baktım. Pencerenin dibinde biri kafadan aşağı beyaz bir çarşaf geçirmiş, zulaya yatmış. Allah allah... Bu ne iş. Bi puştluk var ya ne. İçerden garip sesler geliyor. Çarşaflı, birden pencerenin önüne dikildi. Uuuuu, diye bağırmaya başladı. İçerden bağırtılar, çağırtılar. Bi de baktım, çarşafın altından Ramo çıktı. Gülmekten yerlere yatıyor. Derneğin içindekiler dışarı fırladılar. Ortalık ana baba günü.
-Ya öyle değil Cengiz abi yaaa. Ne ruh çağırması. Devrimci tavrını takın karışmam ha, diyordu, Ramo.
- Yalan mı söylüyorum. Erkeksen hadi, yalan de. Valla bi şey yapmıyacam.
-Yok da, ruh çağırma filan değildi, içerdekileri korkutacaktık o kadar...
Abim Ramo’yu çok severdi. Özellikle onu kızdırmayı. Her seferinde mutlaka bir şeyler bulurdu Ramo’yu tilt edecek. Bir keresinde Ramo bize gelince. Abim başladı slogan atmaya: Fabrikalar , Tarlalar; Pavyonlar, Arabalar; Herşey Bizim Olacak. Ramo; Size çarşıda şarap içmeyi yasakladık olmadı, evlerde şarap içmeyi de yasaklamak gerek galiba, dedi ve yüz geri edip kaçtı. Kaçarken de, Celal abii, beni arka çarşıda bul, diye bağırıyordu. Heh abim mosmor olmuştu. Ramo’yu kim sevmezdi ki ? Ona göre Ramo’nun en sevdiği şarkı: “Ben bir küçük cezveyim, masanın üstünde gezmeyim”, diye başlayan şarkı idi. Ramo’nun kendi anlatıyordu. Geçen Pazar ki korsanda bir sürü arkadaşı yakalanmış, o paçayı yırtmış. “Elleri file dolu bir kadınına yanaştım, fileden tuttum çaktırmadan, ruhu duymadı. Yürüyüp birlikte çıktık pazardan. Polisler beni onun küçük oğlu filan sandılar...” En son orta çarşının karşısındaki arazide oturup konuşmuştuk. Ben yakında ölecem, dedi. Ciğerleri iyice büyümüş, göğüs kafesini zorluyormuş. Ona baktım. Hiç sevgilisi olmuş mu ki, diye düşündüm. Sordum. İyi olurdu ama.....dediydi. Sonra duydum. İtfaiye meydanının oradaki, bir kahvede, ben iyi değilim, demiş. Kollarını masının üstüne, başını da kollarının üstüne koymuş, öylecene gitmiş. Uyur gibi...Ben, kendini bu kadar içten kabullenen bir insan görmedim hayatımda.
Değişen yalnızca ilişkiler, adetler değildi ki. Adlar adetlerinden önce değişiyordu. Ulaş, Deniz, Taylan, gibi görece yabancı olduğumuz isimlerle dolaşan sümüklü bebelerle dolmuştu ortalık. İyi ye delalet. Çocuğuna Fidel adı koyan bile vardı.
Yalnızca adlar mı ? Aşklar da değişiyordu elbette. Arada sırada Aşka, Ah karışıyor, A(h)şk oluyordu, ama olsun. Aşk herkesin yararınadır. Büyüyorduk ne de olsa... Resmiyeti elden bırakmıyorduk ama. Gözlük Habib, daktilo ile mektup yazıyordu aşık olduğu kıza. Ve mektubu, adının ve soyadının yalnızca baş harfleriyle imzalıyordu. Hem de kırmızı renkli büyük harflerle. Ve tabii reddediliyordu. En çapkın olanımıza akıl danışıyordu. Neden reddedildiğini anlamıyordu. Makaraya sardılar onu. Oğlum, sen hayatında daktilo ile aşk mektubu yazan gördün mü ? dediler. Görmemişti, ama el yazısı güzel değildi işte, ne yapsın dı ? Hem biz arkadaş değil miydik.? Ne olurdu kıza gidip, onu övse, aralarını yapsaydı ?
- Yok yaa, dedi,en çapkın olanımız. Ben senin pezevengin miyim ?
-Pezevenklikle ne alaksı var, abicim....
-Şimdi de abin olduk değil mi ?
-Gıcıklık yapma yaaa. Aramızı bul, sana Aspava da kıymalı ısmarlayacağım.
Ara bulmak, ara bozmaktan daha insaniydi değil mi ? Üstelik işin ucunda kıymalı pide var. Benim da kafama yattı.
-Ben de isterim, dedim.
-Yine otlakçılığın üzerinde, dediler. Beni sepetlediler. Çıkar birliği içindeydi alçak herifler....
Aşık olan olana, her taraf dört mevsim bahar. En uyuzları bendim galiba. Ne işler dönüyormuş ağa. Hiç bir tüyo almadım valla. Sonunda, ben de aşık oldum. Mahallenin (bence) en güzel kızına. Ol hikayat şöyledir. Derneğin duvarının dibinde çömelmiş oturuyoruz, yine o çapkın zampara ile.
-Sana bir şey diyecem, diyorum.
-..........................
-.........................
-Eee
-Ne, eeeee ?
-Söylesene oğlum ne söyleyeceksen....
-Ama aramızda kalacak.
Dönüp bana bakıyor, işkilli işkilli.
-Tamam.
-Yemin et.
-Kapital çarpsın ki...
-Dalga geçme yaaa. Lan her işi makaraya sarıyorsun ha.
- Yok yaaa, söylemezsen söyleme.
Elim mahkum, olduğunu çaktı hıyar. Bütün gücümü topladım. Nefesimi tuttum.
-Ben Sine’yi seviyorum.
- Neeeee. Vay kitapsız vaaaay. Saman altından ne sular yürütürmüşsün meğer.
-....................
Aha geliyorlar, dedi ayağa fırladı. Essahtan geliyorlardı. Hayat bacı ve O. Söylerse yandık. Kolundan tutup, en tehdit edici sesimle yalvardım. Eğer söylersen...
-Hayat bacı, bu var ya bu....
Bize doğru yöneldiler. Dizlerim titriyor. Kalbim deli gibi çarpıyor. Ayağa zor kalktım, ama sırtımı duvara dayadım, düşe yazdım.
-Bu var ya bu.
Sen elime yalnız geçmez misin bir gün.... diyorum, kendi kendime ama.....Sine’ye bakamıyorum. Ama biliyorum, bir afet i devran. Bir güzellik, bir neşeli gülüş, fikrmin ince gülü, bu nasıl bir düş.......
Ben yamuldum, abilerim ablalarım. Ben iflah olmam....
Neyse, insaflı davrandı da söylemedi bir şey. Zaten onların da işleri başlarından aşkındı. Bir fırsatını bulurduk ilerde nasılsa. Nitekim bulduk da... Açıldık.... Ve...
Reddedildik.
Yok beni devrimci bir arkadaşı olarak çok seviyormuş ta, yok gönlü bir başkasındaymış ta, yok şuymuş ta, yok buymuş ta... İyi, tamam, diyorum. Yanlış anlama, diyorum. Ben sana karşı olan duygularımı söyledim yalnızca, diyorum. Sorun değil, diyorum. Biz mücadele arkadaşıyız, filan diyorum. Aklıma ne gelirse söylüyorum...
Vazgeçtim.
Bu sefer de o vazgeçmiyor. Sine değil, en çapkın olanımız. “Bu işler bir kere teklif etmekle olmaz. Elma ağacına taş atmak gibidir. Herkes taş atar elma ağacına, kim düşürüse elmayı, ona”, diyor, akıl veriyor. Ben attığım taşın altında kaldım. Sıra bende, önüne gelen kafa buluyor. Hele o Ziraatli Fedai yok mu...
-Bi de baktım, gece yarısı kalkmış, yarım şise gazyağını kafaya dikmiş. İntihar ediyor sandım.
-Lan allahsız, buzdolabında gazyağı şişesinin işi ne ? Gece susadım, kalktım, dolabı açtım, elime o şişe geldi, içtim. Ne bileyim, buzdolabına gazyağı şişesini koyduğunuzu hödükler...diyorum
- Tadından da mı anlamadın yaaa...
-Lan bu essahtan ayvayı yemiş, ha....
-Tüh, M.K kararı mı çıkartsak acaba.....
-Başlatmayın M.K’nızdan filan. Ayıp oluyor ama. Devrimci tavrınızı takının arkadaşlar.... diyorum
Kim takar....., biliyorum.
Ben de onları takmadım. Daha önemli meseler vardı...Gönül işleri sonraya kalsın dı.
**
Sovhozları, kolhozları konuşuyorduk,seminerlerde. Üretim araçlarına el koydun mu halk adına, bu iş oldu bitti. “Hem fabrikalar, hem de toprak, her şey emeğin olmalı, tufeyliye tanımayız hak, dünya emekçinin malı...”Üretenler yönetir bundan sonra... Patron da yok, işçi de yok. Artı-Değer var, ama Artı-Değer sömürüsü yok. Bakınız. Ekonomi Politik-P. Nikitin. Sayfa bimem kaç....Bu kamulaştırma işini tutmuştuk. Birbirimizin, birazcık daha temiz, sağlam, kullanışlı olan, ayakkablarını, ceketlerini, varsa paltolarını kamulaştırıp duruyorduk. Teoriden değil, hani yokluktan yoksulluktan. Altındağ’da kamulaştırılan bir palto, taa Ağrı’dan çıkıyordu. Ben de bilmiyordum bu iş nasıl oluyordu, ama oluyordu... Derviş anlamıyordu, peki Sosyalizmde çaylar kaç para olacak ? diye soruyordu. Uzun, gülmekten yerlere yatıyordu. Ben onun yalancısıyım,öyle anlatıyordu; “Ya, arkadaş” demiş bir gün, “Sosyalizm gelince, bizim çay ocağını da kamulaşıracak mıyız ? Babam beni öldürür valla...” Caminin yanında küçücük bir çay ocağı vardı onların. Babası bile sığmazdı içine. Fil gibi bir adamdı babası, lakabı da fil’di zaten...
**
Zakir amca, dört aydır, evine gitmeyip, gecekondularda yatan oğlunu buldu sonunda. Ben de vardım yanlarında.
-Şimdi sen Profesyonel devrimci mi oldun yani, dedi. Sert bakışlı, güleç bir adamdı. 71’de hapis yatmış. İşkencede 40 kiloya düşmüş. Mahir Çayan’ın arkadaşıymış. Bir çuval Tomson yakalatmış, rivayet çok....
- Yoook, dedi oğlu. Mahalle faşist dolu ondan.
-Sen de kolayını buldun, buraya sığındın öylemi ? İşin iş. Burada faşist filan yok. Devrimcilik oynayın kendi kendinize.
Ama ayıp oluyor, Zakir amca, diyecektim. Demedim.
-O işi Gobit’gil yapsın. Eskiden 4.durağa kadar bile çıkamıyordu Faşistler. Aydınlıkçılar geldi. Üç günde teslim ettiler mahalleyi. Ben mi kurtaracam...dedi oğlu....
Kendi mahallelerinde evlerine gidemeyen bazı arkadaşlar, burada gecekondularda kalıp, oradan okullarına gidip geliyorlardı. Biz de onların bekar evlerine. Ne muhabbetler dönüyordu ama. Arada sırada sokakta başı boş gezen tavuklardan biri kayboluveriyordu. Tüylerini bu öğrenci evlerinin yakınlarında bir yerde bırakıp, mevlasını kavuşuyordu. Gıdik İbo kendi kümeslerini patlatmıştı aç arkadaşları ile beraber, annesinden bi ton sopa yemişti. Bir gün yazıdan gelmişiz yorgun argın uyuyoruz. Çat kapı açıldı. Basıldık yine. Ev sahibi. Mırza dede. Yerlede kitaplar, duvarda Che’nin posteri. Ev leş gibi.
- Ola, bu ne pislik bele ?
-Allah allah, dedim, sabahın bu köründe.....
-Ha leğendeki nedir bele. Pis pis kokiiir ? Ola siz legene işediz ?
-Yok ya ne işemesi. Sidik değil o, Sülfüroz penta oksit. Kimya dersi için deney yapacağız okulda.
Senin korkundan geceleyin helaya çıkamıyor ki millet, be adam, demedim.
-Peki bu duvardaki kimdir ?
-Amcanın oğlu, asker. Beresine baksana, tek yıldız, teğmen.
-Öyle sakallı asker olir ?
-Kıbrıs çıkartmasından. Savaşta işi gücü bırakıp tıraş olacak değiller ya.
-Ha, haklısen. Biz seferberlikte....
Allah, yine başladı yine kafa ütülemeye......
**
İranlı Kerim, bir sürü siyah beyaz resim göndermiş. Savak’ın öldürdüğü Fedayiciler ve Mücahitler. O zaman birlikte çalışıyorlar. 5 metrelik pankart bezine resimlerini çiziyor Salomon. 1 Mayısa hazırlık yapıyoruz. Bir yandan da öteki pankartı tartışıyoruz. Marks-Engels-Lenin ve Stalin’in resmi çizilecek. İyi de, diyor biri. Stalin Usta değil ki... Sorun üst seviyeden çözülüyor. Stalin usta değildir ama en iyi Marksist-Leninist öğrencidir. Öyle olsun. Biz çiziyoruz, daha doğrusu Salamon çiziyor, biz bakıyoruz. Ara sıra pankartın orasına burasına bir fırça da biz atıyoruz. Marksizm’e – Leninizm’e bir katkımız olamasa da, resimlerine olsun hiç değilse, değil mi ama. Ertesi 1 mayısta ki pankartta Stalin’in resmi yok. Teorik ve Pratik gelişme başını almış gidiyor. Haydi 1 Mayıs’a gidiyoruz. Otobüs parası bulamıyoruz, Kızılaya kan satıyoruz. Bilet parasını denkleştirmek için.
Bir ceng i cihan mı bu
Bir hayal i devran mı
Tarih bize mi döndü nedir
Ne uzun bahardır bu,
diyorduk.
Yükleniyorduk...
Bütün gücümüzle halkı kendi sorunlarına sahip çıkmaya çağırıyorduk. Mahalle komiteleri, halk komiteleri, direniş komiteleri, aklınıza ne gelirse, çeşitli adlarda, çeşitli biçimlerde... Hepsi aynı amaca, halkın öz örgütlenmesine yönelikti. Yoksulluğa, hayat pahalılığına, Sömürgeciliğe karşı. Faşist saldırılara karşı. Mitingler, Örgütlenmeler. Orta tepe’nin faşistleri, deredeki alevi ailelerinin evlerinin duvarlarına kırmızı boya ile çarpı işareti koymuşlar. Maraş’daki gibi. Vaziyet gittikçe vahim bir hal almaya başlıyor. Eski dörtyoldan girip aşağı doğru iniyoruz. Birden kulağımızın dibinde, arka arkaya iki el silah sesi. Attık kendimizi yere. Üstümüz başımız çamur içinde. Bekliyoruz, ses yok. Ayağa kalktık. Tam arkamızdan, bahçe duvarının üstünden bir ses.
-Tey, bir de devrimci olacaklar; ola, ben sizi tumanıma bile almam dızzolar.
Kafamızı çevirip baktık, Cennet ana, elinde çifteli kırma. Karşı tarafa uyarı atışı yapıyor. Gelmeyin ha, hazırız....
Veli abi’gilin evde toplanıyoruz. Neredeyse bütün komşular orada. Yaşlı başlı adamlar, kadınlar. Onları bir halk komitesi kurmaya ikna etmeye çağırıyoruz. Biz sizinle istediğiniz yere geliriz, muhtarına, belediyesine, kaymakamlığına...Nere olursa... Sizi destekleriz, ama mahallenin sorunlarına sizin kendinizin sahip çıkması gerekir, diyoruz. Veli abinin karısı; bizi can ı gönülden destekliyor. Ötekilere, bu gençler olmasaydı, biz şimdi burada sokağa çıkamazdık, diyor. Bizimkilerden biri zevkten dört köşe; anlamazlıktan gelip, ne dedin ne, anlamadım ?, diyor. Kadının laflarını bir daha tekrar etmesini istiyor, gülerek, herkes duysun diye.
İtiraz edenler var. Bu işler ....cek, ....cak’larla olmaz, herifler okulun duvarına A6’yı kurmuş her gün tarıyorlar, diyor genç biri. Sanki ben ihtiyarmışım gibi. Onun daha genç olduğunu düşünüyorum. İki, bilemedin üç yaş küçük benden, belki. Bin yılların yükünü omuzlarımda hissediyorum. Nereye varacak bu işin sonu...
**
Tom Miks’i vurmuşlar yazıda. Evine gidiyoruz bir Tıp’lı arkadaşla. Ev dediğin karanlık, izbe tek bir oda. Sağ tarafta, duvarın dibinde, yerdeki ince bir şiltede yatıyor. Yer, dövülmüş toprak. Her şey, her yer “karanlık renginde.” Soldaki köşede, bir küçük piknik tüpü, kap kacak, tencere... Duvara çakılı çivilere asılı bir kaç elbise, ya da öyle bir şeyler işte. Yerde iki küçücük çocuk, kıçları donsuz, ayakları çıplak,ortada. İki çıplak ayak daha görüyorum, topuklar kerme tutmuş, çatlak çatlak, kapıdan sızan ışığın utancında. Hoş geldiniz, diyor. Uzun boylu,sırım gibi,öne doğru hafif bükülmüş, dal endam bir genç kadın. Bu tavanı basık odada dim dik durması mümkün mü ? Hoşbulduk, diyorum. Yüzüne bakıyorum. Gözlerine düşüyorum kadının. Bir acılı uçurum. Gayya kuyusu. Kafasıyla, hafifçe, yerde yatan kocasını işaret ediyor. “Pek bi şeyi yok, korkmayın.” Bir yandan da kocaman bir soğanı ince ince, uzun uzun doğruyor. Parmaklarına takılıyor gözlerim. Uzun ince parmakları var.Yol gibi, acılı çığlıklar gibi. Külhanbeylerin saldırması geliyor aklıma. İnce uzun olur, saldırma. Has çelikten. Vurdun mu geri dönmeyecek cinsten. Utandırmaz kavgada, yalnız bırakmaz seni puşt tuzağında. Bu genç kadın parmaklarıyla mı doğruyordu soğanı ? Ben bıçak filan görmedim o parmakların arasında. Karanlıktan farketmedim belki de. Yalnızca parmakları değil, sakinliği de saldırma gibiydi onun. Has çelikten, sessiz ve derinden..
-Evet, mermi kemiği sıyırmış geçmiş. İltihap kapmaması gerek. Hallederiz.
Tıp’lının bu sözlerini duyunca rahatlıyorum.
-Hadi yine iyisin. Yırttın paçayı, diyorum.
-Biz dokuz canlıyız, takma kafanı.
Ona kafayı taktığım yok da, yemek diye hazırlanan şeye bakıyorum. Bir parça vita yağının içine doldurdu soğanları, kavurdu. Yanına da iki ekmek ve su. Hepsi bu.
-Buyrun, dedi.
**
İnsanlar isyan etmeye başlamışlardı, örgütlü örgütsüz. Rüzgar sola esiyordu. Kim kimi, nasıl örgütlüyordu ?
Yılan Cengiz anlatıyordu.
-Bu dandik var ya,bu dandik, ispiyon bu.
Muhtarı kasdediyordu.
-Her seferinde geliyo. Memurlarla masa kuruyo, Cengiz, masaya bak. Cengiz çayları tazele. Ee tamam. Memurlar kalkıp giderken, bak allah var, adamlar hiç değilse, hesabı ödemek istiyorlar, koftiden de olsa. Biliyorlar almayacağımızı da olsun hani... Bu dandik, olur mu memur bey, ayaklarında, ben öderim hesabına. Memurla gidiyor, bu da vınn, kayboluyor. Bir böyle, beş böyle.Baktım olmuyor. Bir gün bu, parasına okey oynuyor. Bana işaret etti, oralet istedi. Çay içemiyormuş, midem ağrıyor ayakları. Sünger gibi vur şarabın dibine, sonra da, oram ağrıyo, buram ağrıyo, neyse. Mevzu o değil. Tamam, dedim. Geçtim tezgahın arkasına gardaş, bak yalanım varsa allahımı inkar ediiim. Yarıya kadar işedim bardağın içine, üstüne de oralet çektim. Al sana oralet. Verdim. Bi fırt çekti. Bu ne biçim oralet, dedi. Masanın üstüne koydu. Ama çakmadı. Oyuna öyle bir dalmış ki sorma... Baktım içmiyor, ibne. Bi oralet de kendime yaptım. Geçtim karşısına bir fırt çekiyorum, seslice şöyle, mahsus yapıyorum ha, duysun , diye. Dayanamayıp, bi fırt da o çekiyor. Bi fırt ben, bi fırt o, bi fırt ben, bi fırt o, derken, dipledi oraleti. Görünmü ebeeennn....
Ben sonradan , gökyüzü kapkaranlık değildir, hiç bir zaman, mutlaka bir yerlerde bir umut ışığı vardır. En teslim olmuş, en köle ruhlu köle bile, hiç bir şey yapamaz sa bile, çorbasına tükürür efendisinin, mealinde şeyler okuduğumda, hep oralet içen muhtar geldi aklıma.
**
Meydanlara ve mezarlara sığmıyorduk artık. “Arkadaşlar, gün geçmiyor ki,...” diye başlayan nakaratlardan bıkmıştık artık. Bir şeyler olacaktı, olmalıydı ama... Tıkandık. Miting alanlarında da, mezar başlarında da kendimizi tekrarlayıp duruyoruz. Ama bunu bilmiyoruz. “Umut zulamızda saklı bir bayrak, kırmızı kırmızı, dalga dalga” hala... Ölüm önce uzaklardan ses veriyordu. Sonra aniden içimize düştü. Yener içerden yeni çıkmıştı. Tesadüfen karşılaştık. Lisenin arkasındaki derneğin bahçe duvarının iç yanında o, dış yanında ben. Sesleniyorum geçer ayak.
-Ne zaman çıktın ?
-Bir iki gün oldu
-Yukarıya çıkıyorum, dönüşte uğrarım. Konuşuruz.
O gün dönemedim. Onu bir daha göremedim. Hasköy’de vurmuşlar. Kafadan. Tek Kurşun. Pusu kurmuşlar....
Maraş, Piyango tepe, Balgat, 16 Mart..... Zaman ve mekan, genç, yaşlı, çoluk çocuk kız kızan birbirine karıştı... “Emisi”, diyor “amcam, bu Markis var ya, bu Markis büyük adam”. Marks, demeye dili dönmüyor. Kendisi Genel İş üyesi. İşçiler 16 Mart katliamını protesto etmek için sokağa çıkmışlar, yolları kesmişler. Hayat durmuştu. Amcam kendi güçlerine hayran olmuştu. “Ayı gibi güçlüydük emisi, Frukoları burunlarından tuttuğumuz gibi yere çaldık.” “He he, sen ona ne bakırsın oğul, milletin arasına karışmış, aradan, yollara devirdikleri çöp bidonlarına bir tekme de o vurmuştur”, diyordu annem, “onda polislere vuracak yürek nerdeeee.” Amcamı kıskanıyordu herhal. Olsun, bu da bir şey. Kirli Rafet’in dükkanında birbirlerine anlattıkları, Mevlana hikayelerinden, iyidir hiç değilse...
Düşüs zirvedeyken başlarmış, bizde de öyle oldu. “Zor ama, zevkli mücadele günleri yaklaşıyor” diye yazıyordu gazetemiz. Zor oldu, ama...... Ben, çekip gittmiştim başka diyarlara. Mahallemin de, arkadaşlarımın da adını unuttum. Yalnızca sokaklar ve şen kahkahalar kaldı aklımda... Gittim ama terketmedim.
Kan çekermiş, göreceğim varmış. Tamamlanmadan damlamak olmazmış. İşim düştü bir kere daha uğradım mahalleme. Eylülden sonra.
Tam Sıhıye Köprüsüne doğru yürüyorum. Bir karmaşa, bir pankart sallanıyor, köprüden aşağıya. “Cuntaya Hayır.” Pisi pisine kapılacağız, şimdi. Sağa vuruyorum, Ankara Tıp’a doğru. Birden bire bir yürek, sol kolumda, güvercin telaşında çarpıyor. Genç bir kadın yürüyor yanımda, görmüyorum, hissediyorum. Nereden geldin, nasıl girdin koluma. Bu uğursuz, bu soluk Eylül sabanında... Bakıyorum....
-Hatice ?????
-Sakın durma, yürü. Yoksa kapacaklar...
Sen ne zaman büyüdün çocuk ? Sen nasıl pankart asmaya çıktın ? Sen çocuksun, daha. Ya yakalanırsan ? diyemiyorum. Yürüyoruz, yürüyoruz, yürüyoruz. Hava soğuk, sol kolumda sımsıcak bir yürek, güvercin telaşında kanat çırpıyor. Sonra, çekip gidiyor sessizce, uçup gidiyor. Dikkatli ol, diyor, giderken. Kayboluyor. Tamamen, bir daha dönmemecesine...
Ana caddelerden uzak durarak yürüyorum. Araçlar tehikeli, mecbur kalmadıkça binmiyorum. Pazarın oradan Ziraat mahallesine giriyorum. Kostik Selim’gilin bakkalının önünden geçerken, biri çocukluk lakabımla sesleniyor. Bakıyorum. Ayhan abi... Necdet’in abisi. Boynuma sarılıyor, ağlıyor. Necdet’i iki, üç hafta önce astılar. Titremedi. Koç gibi gitti. Ayhan abi bana sarılmış ağlıyor. Anlam veremiyorum. Necdet, aha şimdi şu köşeden çıkıp gelecek biliyorum. Yüreğim öyle diyor. Necdet gelmiyor. Ayhan abi ağlıyor, ağlıyor, ağlıyor. Hiç bir şey demiyor, yanlızca ağlıyor. Keşke ben ölseydim, diyorum, içimden. Sanki o an yaşıyor olmaktan utanıyorum. Bir şeyler söylüyorum...ama söylediklerimin bana bile "kifayet etmediğini" hissediyorum. Kardeşi asılan bir insana, asılan kardeşin bir arkadaşı ne demeliydi ki ?
Kimse kalmamıştı. Yakalananlar, kaçağa düşenler, çekip gidenler. Soğuk bir çöle dönmüştü mahalle... Tarihe küsmüş gibi, ga lül beladan beri hüzünlüymüş gibi. Ama biri vardı hala... Sol Mohikanlardan biri. Kimsenin bilmediği bir izbede, taş baskı bildiriler çoğaltıyordu hala, hala gülümsüyordu, hala seviyordu. Türkü söylüyordu; Dürüyemin güğümeleri kalaylı, Dürüyemi aldatması kolay mı.....Ben onu yüz yıllardır görmemiştim, ondan haber almamıştım, yüz yıllardır. Ama biliyordum. O, vardı, oralarda.... bir yerlerde.... tek başına da olsa.. Sonuncu Sol Mohikanlar adına..... Geleceği yazıyordu...... Bu Atmaca yuvalarında........
Dönüyorum. Son defa mahalleme bakıyorum. Altındağ kar altında, Altındağ kan altında, kan uykularda...Elveda, diyorum sokaklara. Bir daha görmek nasip olmaz nasılsa. Vuruyorum Atıfbey’den aşağıya, Ulusa çıkıp, Küçük Hal’e varıyorum...Başım önde yürüyorum. Birisi kesiyor yolumu....
-Abe allah rızası için bir sadaka. Gocam hasta, çocuk aç.....
Elim arka cebime gidiyor gayri ihtiyari...
-Celal abe, sensen ?
Bakıyorum, çıkartamıyorum.
-Tanımadın, değil ?
Bizim mahalleden biri ama.....
-Yok, çıkartamadım, kusura bakma.
- Abe, paran var ?
-Ha unuttum... Var biraz, vereyim, diyorum. Yekiniyorum.
-Yok abe, yanı senin paran var ? Yanı paraya ihtiyacın var ? Bende var, verem. İhtiyacın olur. Kaçaksan...
Bir şey diyemiyorum. Başındaki leçeği kaymış, Döş, bağır açık, bu soğukta.İnce bir entari, üstünde üstün körü bir hırka. Ayağında naylon terlikler. Yanında, kömür gözleri kocaman kocaman bakan çocuğun dudakları mos mor. Eli cebime kayıyor. Bir avuç para bırakıyor. Olmaz, almam, diyorum, elini tutuyorum. Eli yanıyor, elim yanıyor. Yüreğim yanıyor. Kulağıma eğiliyor, Dado kafayı yemiş işkencede. Getirip sokağa attılar. Anası dellendi, abe. Yakalanma kurban olam................................
- Celali ağ günlüğü
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
