TEKEL İşçileri ve Dayanışma Grevi
3 Şubat 2010 tarihinde yapılması kararlaştırılan “Dayanışma Grevi” Hükümetin oyalaması sonucunda bir gün ertelenerek 4 Şubat tarihinde gerçekleştirilmek istendi. Ancak dayanışma grevinin ne kadar hayata geçirildiği tartışılmaya devam ediliyor. Gerçek şu ki Dayanışma Grevi, adına ve özüne uygun kullanılmadı-kullanılamadı. Karar sahibi altı Konfederasyon, yaşanan süreci görüşmek üzere 5 Şubat tarihinde KESK Genel Merkezi’nde bir araya geldi. Türk-İş, DİSK, KESK, Kamu Sen, Hak-İş ve Memur Sen’in katılımıyla gerçekleştirilen toplantıda alınan kararlar Türk-İş başkanı Mustafa Kumlu tarafından açıklandı.
Kumlu, yaptığı açıklamada 4 Şubat günü gerçekleştirilen “iş bırakma eyleminin ufak tefek eksikliklerine rağmen başarılı olduğunu” ifade etti. Öncelikle sorunun çözümü için Başbakan ve Cumhurbaşkanından bir randevu talep edeceklerini, “taleplerinin kabul edilmemesi halinde eylem biçimi ve tarihi de dâhil olmak üzere değerlendirme yapmak için 12 Şubatta tekrar bir araya geleceklerini”(Radikal 06.02.2010) açıkladı... M. Kumlu’nun altı konfederasyon adına yaptığı açıklamada grevin “ufak tefek eksikliklere rağmen başarılı olduğu” vurgusu yaşanan gerçekliğe uymuyor.
Basına yansıyan haberlere bakıldığında “dayanışma grevinin” veya “çalışmama hakkını kullanma” eyleminin istenen ve beklenen düzeyde özüne uygun hayata geçirilemediğidir. Eksiklikler ufak tefek diye ifade edilmeyecek denli büyüktür. İki konfederasyonun KESK ve Türkiye Kamu-Sen’in Toplu sözleşme hakkını kullanma talebiyle 25 Kasım 2009 tarihinde gerçekleştirdiği grevin daha etkili olduğunu ve alanlara daha kitlesel yansıdığı görülür.
Bu başarısızlığın nedenleri birden fazladır. Hükümetin baskı ve tehdit politikasının yanı sıra yaratığı bilgi kirliliği etkileyici olmuştur. Ancak başarısızlığın asıl nedeni başta Memur-Sen olmak üzere Konfederasyonların kararlı olmayan tutumudur. Yine yeterince hazırlığın olmayışıyla beraber işçi ve emekçilerin “dayanışma” duygusunun zafiyetidir. Eylem ciddiyetle uygulanmış olsa hayatı durdurmak mümkündü…
Ancak her şeye rağmen 4 Şubat dayanışma eylemi, yaşanan haliyle “dayanışma grevi” olarak nitelenmese de yıllardır gerçekleşmeyen ve giderek unutulan dayanışma duygusunu yaygın bir pratikle ifade etmesi açısından tarihi önemdedir. Eylem tüm ezilenlere, işçilere, kamu emekçilerine ve direnişçi TEKEL işçilerine moral kaynağı olmuştur.
Tekel işçisinin direnişi haftalardan beri Türkiye gündemini belirlemeye devam ediyor. Bu belirleme, iktidar kavgasını sürdüren egemenlerin ilişkilerine ve propagandasına da yansıyor. İşçi düşmanı konumları bilinen CHP ve MHP’nin bu direniş üstünden politika geliştirmeye çalışmaları Hükümetin liberal çevreleri arkasına alarak demagoji yapmasına da zemin hazırlıyor. Hükümet “havuç ve sopa politikasını” hayata geçiriyor… Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek istiyor. İşsizler ordusuna işaret ederek ya 4-C’ye razı olacaksınız ya da işsiz kalacaksınız diyor…
Hükümet yetkilileri sadece işsizlikle tehdit etmiyorlar. Ay sonunda “sopa” politikasını uygulayacaklarını, işçilere saldıracaklarını pervasız bir şekilde açıklıyorlar. Tekel direnişini “komploculukla” suçluyor ve bu direnişi ay sonunda dağıtacaklarını ilan ediyorlar.. İşçileri işgalci niteleyerek, direnişin içinde (devrimci güçler ve Kürt hareketi kastedilerek) aşırı uçların provokatörlerin ve şeytanların yuvalandığını ifade ederek meşru zemini daraltmaya ve zayıflatmaya çalışıyorlar.
Başbakan Erdoğan, TEKEL işçilerinin eyleminin amacını aştığını belirterek, "Amaç, hak arayışı değil, hükümete karşı aleni bir kampanyaya dönüşmüştür. Pankartlara, sloganlara bakın. Şahsımı, partimi hedef alan edep dışı, terbiye dışı bir üslup kullanılıyor" dedi. Yapılan eylemin yasal olmadığını kaydeden Erdoğan, "Bu yasal olmayan sürece, bu ay sonuna kadar sabrediyoruz. Ama bu ay sonu, 4-C ile ilgili işlem bittikten sonra yasal olan adım neyse, bu adımı bu defa biz atacağız. Çünkü kusura bakmasınlar. Bu ülke yolgeçen hanı değil"(Milliyet 2010–02–02) dedi.
Erdoğan, işsizler ordusunu işaret ediyor ve işçilerin 4-C kölelik statüsüne şükretmelerini istiyor: “Bu ülkede 3,5 milyon işsiz var. Asgari ücretle çalışmak için devamlı kapımızın aşındıranlar var. Bunların olduğu bir ülkede siz neyin peşindesiniz. Onları yanlışa yönlendiren sendika temsilcisine uymasınlar. Bu ülkenin işsizleri ne kadar benim sorunumsa Tekel işçilerinin de sorunu olmalıdır. ‘Ben bunu buldum. Hiç bunu bulamayan işsiz kardeşim de var’ demelidir. Artık buradan bir adım daha oynamaz. Bu iş bitmiştir. Bu eylem istismar aracı haline gelmiştir.” (Radikal 2010–02–06)
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer, 4 Şubat eyleminin hizmeti aksatmadığını bu durumdan “çok memnun olduğunu” ifade ederek Tekel işçilerinin direnişini kırmak amacıyla “4-C havucunu” uzatıyor : “Aslında sağduyu hâkim oldu. Ülkemizde çok vakur bir eylem oldu. Bu eylemin hukuki olup olmadığı tartışılabilir ama süreci itibarıyla kamu hizmetleri aksamadı. Ve her şey yerinde olmuştur. Normal sürecinde devam etmiştir. Ben bundan çok memnun olduğumu ifade etmek istiyorum. Onun ötesinde biz işçilerimize bu kriz zamanında çok önemli bir fırsat sunuyoruz. Bu bir aylık süre içinde işçilerimiz müracaatlarını yapacaklar ve biz onlara öncelikle kendi illerinde istihdam sağlayacağız ve böylece bu sorun bitecek. Ben bir sorun çıkacağını ve problemin büyüyeceğini hiç düşünmüyorum.” Dinçer, 450 civarında arkadaşımız da 4C için bize müracaat etti. Ben bu noktada arkadaşlarımızın acele etmelerini tavsiye ediyorum. Çünkü şayet 15 Şubat’tan önce müracaat edebilirlerse ve biz onları işlerine yerleştirebilirsek, maaşlarını alacaklar ve hiçbir maaş kaybı olmayacak” dedi. (Milliyet 2010–02–04)
Düşünülen saldırı öncesi psikolojik hareket Devlet Bakanı Hayati Yazıcının bugün yaptığı açıklamasıyla devam ediyor. Yazıcı:“işe şeytan karıştı PKK’lısı da dâhil, bu işe fitne sokmaya başladı. Ve arkadaşlar eyleme başladılar. Üzülüyoruz. İnşallah kötü bir şey olmaz. Olursa sorumlusu sendika yöneticileridir, provoke eden bazı siyasi aktörlerdir" (Radikal 2010–02–07) diye açıklama yaptı.
Hükümet tehdit, şantaj ve bilgi kirliliğiyle TEKEL işçisinin mücadelesini kırmaya çalışıyor. Kırmak istediği şey sadece TEKEL işçilerinin direnişi değildir. Direnerek hak elde edemezsiniz düşüncesini pekiştirmek ve emek güçlerinin moral değerlerini sıfırlamak arzusudur. Bütün bunlar “garip gureba” dostu olduğunu her vesileyle dile getiren Hükümetin gerçek yüzünü kitlelere göstermesi açısından önemlidir.
Şimdi işine, ekmeğine, iş güvencesine sahip çıkan TEKEL işçileri ile birleşerek, mücadeleyi ilerletmek, güvencesiz çalışmaya karşı hamle için bir olanak bulunmaktadır.
İşçiler ya bekleyerek sırayla güvencesiz çalışanlar kervanına katılacak, ya da Tekel işçileriyle beraber saf tutarak güvencesizliğe işsizliğe ve örgütsüzlüğe karşı barikat olacak. Ya hep beraber 4/C’ yi, 4/B’ yi, taşeron çalışmayı sineye çekecek ya da tüm güvencesizlerin iş güvencesine sahip çıktığı örgütlülüğü özendiren bir süreci zorlayacak...
Bu nedenle TEKEL İşçilerinin mücadelesi sadece onların mücadelesi değildir. Tüm ezilenleri, işçileri, emekçileri yakından ilgilendiren bir mücadeledir.
12 Şubat tarihinde bir araya gelecek olan altı Konfederasyon TEKEL işçileri taleplerinin kabul edilmemesi halinde “çok daha etkin ve yaygın bir eylemi gerçekleştirme” kararı almış. Söz konusu kararın 4 Şubat eyleminde olduğu gibi Hükümeti “memnun edecek” bir konumda olmaması, zorlayıcı olması için özüne uygun ve içinin boşaltılmaması gerekir. Peki, sendikal bürokrasinin günü kurtarma anlayışı ve zoraki bir araya gelişi aşılabilecek mi? Bu kararın nasıl uygulanacağı aynı zamanda konfederasyonların yerlerde sürünen inandırıcılıklarını da bir kez daha gündemleştireceğe benziyor.
Başarısızlıktan dersler çıkarmak oldukça önemlidir. En başta da KESK ve DİSK’in dersler çıkarması ve öz eleştiri vermesi gerekiyor. Eylemin başarısı için, işyeri çalışmasını ne kadar hayata geçirdiklerini sorgulamalıdırlar. Ayrıca birlikte yürüdükleri, davrandıkları Konfederasyonların konumlanışlarını iyi hesaplamalıdırlar. Eylemde adları var ama kendileri yoktu… Memur-Sen greve bir gün kala yan çizdi. Katılmayacağını ifade etti. Hak-İş, Kamu-Sen’in katılımı ise tamamen sembolik düzeyde kaldı. Türk-İş’in katılımı da oldukça sınırlıydı. Bir grevin başarılı olması işyerlerindeki hazırlığın düzeyi ile taleplerin sahiplenilmesiyle yakından ilgili olduğu halde bu konuda hiçbir faaliyet yapılmadı.
Şüphesiz ki bir eylemin özüne uygun başarılı olup olmaması sadece sendikal zeminle açıklanamaz. Eylemlerin başarı düzeyi aynı zamanda ezen ve ezilenlerin güçler dengesiyle yakından ilgilidir. Dolayısıyla devrimci-sosyalist kesimlerin güçsüz ve dağınık oluşu, iş yerlerinden ve fabrikalardan kopuk oluşları da eylemlerin yeterince etkili olmasını engelleyen bir başka faktör olarak değerlendirilebilir...
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
