Linç Cumhuriyeti Üzerine
Linç Cumhuriyeti Üzerine
Türk Medyası, son günler de şu soruyu sütunlarına ve ekranlarına sıkça taşır oldu: “Bize neler oluyor?” Medyaya bu soruyu sorduran olay ise, Selendi’deki linç vakası.
Ne büyük bir aymazlıktır ki, bu süreci kendi elleriyle ilmek ilmek dokuyanlar, şimdi bu soruyu sorabiliyorlar: “Sahi, ne oldu bize?”
O zaman biz de soruyu şöyle sorarak başlayalım, “Sahi, siz ne vakit böyle değildiniz ki?”
Bu sorunun cevabına geçmeden önce, linç olayının ne olup olmadığını doğru tanımlamakta yarar olduğu kanaatindeyiz.
Linç, etimolojik olarak İngilizce, daha doğrusu Amerikanca bir sözcük. Anlamı ise, kişiye ya da bir topluluğa karşı uygulanan kitlesel şiddettir.
Linç, kavramsal olarak ABD’de deki Lynch Kanunu ile literatürde yer edinmiş ise de, linçin tarihi en az sınıfların, devletin ve dinlerin tarihi kadar eskidir.
Linçin tarihine, daha doğrusu tarihsel köklerine baktığımızda, bu tarihin dinlerin, sınıfların ve devletin tarihi ile yaşıt olduğunu görürüz.
Linç, öyle anlatıldığı gibi kendiliğinden gelişen bir davranış değildir. Her linç girişiminden sonra devletin sahiplerinin, “Halk galeyana geldi, vatandaş infialde” türünden açıklamaları, olayın örgütlü arka planını saklamaya dönük bir çabanın ürünüdür.
Esasen linç, devletin ya da egemen olanın kendi “hukuk” sınırları içerisinde yapamadığını kitlelere yaptırmasıdır. Örneğin bütün tek Tanrılı dinlerde yer alan Recm olayı ile günümüzdeki linç olayı bir ve aynı şeydir. Aralarındaki tek fark, geçmişte yazılı bir hukuk olarak kabul ediliyor ve bu hukuk kitlelerle uygulatılıyordu; günümüzde linç olarak adlandırılan olay ise, yazılı hukukta yer almıyor, hatta hukuk dışı olarak kabul ediliyor, ama devlet göz önünde kendi yapamadıklarını el altından örgütleyerek kitlelere yaptırıyor.
Esasen Ortaçağda devlet eliyle kurulan ‘cadı kazanları’, engizisyon kıyımları ve İslami şeriat devletlerinde uygulanan Recm hukuku ne ise, daha geç tarihlerde vuku bulmuş olan ırk, din, cinsiyet ve milliyet motifli linç girişimleri de odur.
Geçmişte uygulanan linç, “yargı” dayanağı olan bir cinayet iken, daha sonraları neredeyse bütün dünyada, örneğin geçmişte ABD’de siyahlara karşı ve Almanya’da Yahudilere karşı uygulandığı gibi, adeta gizli bir hukuk olarak uygulanmıştır. Bu yazı çerçevesinden asıl tartışmak istediğimiz Türkiye’de yaşanmakta olan linçler olduğundan, olayın uluslararası boyutuna daha fazla girmeden, “Türk Otağı’nda linçin tarihine, tarihsel köklerine dönmek istiyoruz.
Türkiye’de Linçin Tarihi
Türkiye’de linç, Osmanlı İmparatorluğu’ndan günümüze kadar hep var ola gelmiştir. Esasen bir şeriat devleti olan Osmanlı Devleti’nde linç, kimi zaman bir şeriat hukuku olarak devletin kadısı eliyle uygulanmışken, kimi zaman da, devletin organize ettiği kalabalıklara uygulatılmıştır.
Türkiye’de Ermenilere, Rumlara, Kürtlere, Alevilere, Romanlara, ‘Kapkaççı’lara, Eşcinsellere ve Travestilere karşı adeta gizli bir hukuk olarak uygulanmıştır.
Öyle çok gerilere gitmeye gerek yok, daha yakın bir tarihten başlayacak olursak, ilk akla gelen linç olaylarından biri 1896 yılında İstanbul’da vuku bulmuş ve bu olayda, resmi açıklamalara göre 1015 Ermeni linç edilerek öldürülmüştür.
Gerekçe: Osmanlı Bankası’nın Ermeni bir eylemci tarafından işgal edilmesidir. 1896 yılında vuku bulan bu linç olayı, esasında yeni bir dönemin başladığının da habercisi olması bakımından oldukça önemlidir.
Bu tarihler, artık Osmanlı İmparatorluğu’nun son bulmaya ve yerine Türklüğe dayanan bir devletin inşa edilmeye başlandığı tarihlerdir. İstanbul’da ve yine 14–17 Nisan 1909’da Adana’da Ermenilere karşı organize edilen ve otuz binden fazla Ermeni’nin katledildiği linçler, adeta, 1915 yılındaki büyük Ermeni soykırımının provası niteliğindedirler.
İşte bu “anlı şanlı” Türk Cumhuriyeti, böyle doğmuştur; esasında bir linç cumhuriyeti olarak doğmuştur.
Kendisi bir linç cumhuriyeti olarak doğan Türk Cumhuriyeti (otağı), daha sonra da varlığını aynı şekilde sürdürmüştür.
Devlet, ne zaman ki yeniden yapılandırılmak istenmiş ya da devletin dayandığı paradigma iflas etmiş, ilk akla gelen yöntem, bilinen yöntem, yani linç olmuştur.
Linç edilenlerin ille de devleti tehdit eden bir dinamizme sahip olmaları gerekmiyor. Linçi örgütleyenler için önemli olan, seçilen kurbanın bir tehdit oluşturup oluşturmadığı değildir.
Linçi örgütleyenler için öncelikli olan her daim değişse de, değişmeyen tek şey, linç kültürünün sürekli kılınmasıdır.
Örneğin 1915’de Ermeniler linç edilirken maksat, ırka dayalı bir milletin, Türk devletinin yaratılması ve mülkün Türkleştirilmesiydi.
İstanbul’da 6–7 Eylül 1955'de Rumlar linç edilirken maksat, yüz yılın başında sahneye konulan sermayenin ve nüfusun Türkleştirilmesi sürecinin tamamlanmasıydı.
Kürtler linç edilirken maksat, Ermenilerin, Rumların ve Süryanilerin linç edilmesi yoluyla yaratılan Türklük değerlerinin korunmasıydı.
Aleviler linç edilirken maksat, Türklüğün paradigmalarından biri ve resmi dini olan Sünniliği korumak, Alevilerin linçi üzerinden toplumsal uyanışı terörize etmek ve toplumsal mücadeleyi amacından saptırmaktı.
Romanlar linç edilirken maksat, öteki olarak kabul edilen herkese, en zayıf halka üzerinden gözdağı vermekti.
“Kapkaççı” fakirler linç edilirken maksat, bankaları hortumlayanların soygunculuklarını perdelemek ve onlar yerine soyulduğu için “kapkaççı” olmak zorunda kalan fakirleri sanık sandalyesine oturtmaktı.
Tabii ki bütün toplumların tarihinde linç vardır ve her sömürücü devlet aynı zamanda bir linç kültürüne dayanır.
Ama çok az toplum Türk toplumu kadar linç kültürü ile bu derece bütünleşmiştir. Bundan dolayıdır ki “Üç Türk bir araya gelince bir linç girişimi başlar…” tanımlaması hiç de yabana atılacak bir tanımlama değildir.
Türk toplumu linç kültürünü o derece benimsemiştir ki, devletin resmi anlayışı tarafından ‘öteki’ olarak tanımlanan biri için, birinin “vurun kahpeye”, ya da “vurun Çingene’ye” ya da “vurun dinsize” ya da “vurun komüniste”, “sağ koymayın, kırın” diye bağırması yeterlidir. Bir anda linççi topluluk çığ gibi büyür ve sokaklarda bir insan avı başlar. İşin garip yanı ise hiç kimse bir adım öne çıkıp da, “ne yapıyoruz?” ya da “neden yapıyoruz?” diye sormaz, soramaz.
Bu topluma öyle bir psikoloji hâkimdir ki, sanki herkes attığı taşla adeta kendi günahlarından saklanmaya çalışmaktadır.
Linç, bu toplumda çoğunluk kültürüdür ve bu kültürü benimsemeyen küçük azınlık tarafından da korku yoluyla da olsa kanıksanmıştır.
Bundan dolayıdır ki en son Edirne’de linç edilmek istenen solcuların, “biz Kürt değil, vatanseveriz” diye bağırarak canlarını kurtarmaya çalışmaları ve bunu yaparken de tersinden de olsa linçi ve linç edilmesi gerekenler olduğunu ama kendilerinin bu kategoriye dâhil olmadıklarını üstü örtülü ilan etmiş olmaları oldukça trajiktir.
O halde ne yapmalı?
Bu sorunun muhatabı tabii ki linç kültürünün savunucuları ve uygulayıcıları değildir. Bu sorunun muhatabı da, bu soruyu cevaplayacak olan da, bu linç cumhuriyetini bütün değerleriyle ortadan kaldırmak isteyenlerdir.
Öyleyse nerden ve nasıl başlamalı?
Mutlaktır ki sınıflar, dinler, cinsiyet, ırk vb. ayrımlar ve bu zeminlerden beslenen ayrıcalık ve ayrımcılıklar son bulmadığı sürece linç, şu veya bu düzeyde ve biçimde varlığını sürdürmeye devam edecektir.
Dolayısıyla da günümüzde kapitalizmi yıkmayı hedeflemeden linç kültürünü ve ona yol açan nedenleri ortadan kaldırmak mümkün değildir.
Ama bu demek değildir ki linçe ve linç kültürüne karşı çıkmak ve ona karşı bir direnç oluşturarak, en azından onu etkisiz kılabilmek için mücadeleyi kapitalizmin yıkılacağı güne ertelemek gerekiyor. Bilakis, cinsiyetçiliğe, ırkçılığa ve her türlü ayrımcılığa karşı mücadele ederken nasıl ki ertelemeci bir anlayış yerine, “hemen şimdi” diyerek hareket ediliyorsa, linçe karşı mücadelede de temel prensip aynı şekilde “hemen şimdi” olmak zorundadır.
Nasıl ki her türlü ayrımcılığın ve ayrımcılık kaynaklı şiddetin nihai olarak sona erdirilmesi kapitalizmin imhasına endekslenmiş ise, aynı şekilde kapitalizmin imhası da onu ayakta tutan ve ona kan taşıyan ayrımcılıklara karşı uzlaşmaz mücadele vermekten geçmektedir.
O halde ilk yapılması gereken şey, ne Edirne’de linç edilmek istenilen solcuların yaptığı gibi; “yapmayın biz lanetli değiliz” demektir, ne de “yapmayın etmeyin, yazıktır günahtır; onlar da insandır” demektir.
Yapılması gereken tek şey: Eğer biri(leri) “lanetli” olarak görülüp linç edilmek isteniyor ise, lanetli olarak kabul edilen, dolayısıyla da linçi vacip görülen(ler) ile ama onun kimliğiyle ve onunla yan yana durmaktır.
Aksi halde, ne linç kültürünün önünde bir direnç oluşturabilmek, ne de linçin doğrudan ya da dolaylı tarafı olmaktan kurtulabilmek mümkündür.
- rozsa ağ günlüğü
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
