quantum teorisi

Aşağıdaki makaleler, bana bir arkadaşımdan merakıma karşılık olarak geldi. Bu makalelerin kaynakları isimler düzeyinde ne yazık ki gösterilmemiş ama TÜBİTAK hatırlanmış sadece. Belki site içinde diğer meraklılar için faydalı olabilir hem de sitede bir konuda en azından makale olmuş olur, birlikte okuruz diye buraya koydum.
xerab zeman

QUANTUM TEORİSİ

Einstein’ın ünlü E=mc2 formülü bize, madde ve enerjinin birbirinin devamı ve birbirine dönüşebilen şeyler olduğunu gösterir. Yani formülün karışık ve sıkıcı bilimsel kalıbını es geçersek, sade bir dille şöyle de diyebiliriz: Madde, aslında enerjidir, enerji de madde. Madde yada enerji, hem parçacık, hem de dalga özelliği taşıyan atom altı parçacıklardan oluşur. Bu, her canı istediği zaman kafasına göre takılamasa da, enerjinin belli durumlarda bu iki davranış özelliğini de gösterebiliyor olması demektir.

Heisenberg bu ikili davranışı “Belirsizlik ilkesi” ile formülleştirirken, bize bir parçacığın hızının ve konumunun aynı anda belirlenemeyeceğini gösterdi. Madde altı parçacığın hızını belirlemeye çalışırken konumu, konumunu belirlemeye çalışırken ise hızı değişiyordu. Bir başka deyişle, “gözlemci”nin yaptığı seçim, yani neyi gözlemlemeye ve ölçmeye çalıştığına göre, doğrudan gözlemin sonuçlarını belirliyordu.

Bir fotoğrafçının, 1 yaşındaki bir bebeğin resmini çekmeye çalışması gibidir durum. Bebeğin pozunu ayarlayıp tekrar makineye hamle ettiğinde bebeğin konumu değişir, fotoğrafçının hızı, bebeğin pozunu bozma hızına asla yetişemez : ) Hele ki gözlenenin, bir bebekten kat be kat daha hızlı hareket eden atom altı parçacıklar olduğunu düşünürsek, belirsizlik ilkesi biz sade vatandaşlara bir şeyler ifade etmeye başlayabilir.

Evren bunu elbette gıcıklığına yapmıyor. Gözlemci gözlemlemeye başlayınca, aslında bir seçim yapar ve bahsi geçen atom altı parçacık, dalga özelliği yerine parçacık özelliği gösterir. Bakan yoksa, kendi içinde her türlü olasılığı barındırır ve hepsini aynı anda gerçekleştirme potansiyeline sahip olarak, varlığını sürdürür. Gözlemcinin müdahalesi ortamın şartlarını değiştirdiğinde, olasılıklardan birinin gerçekleşmesi için diğer olasılıkların çökmesine neden olur. Yani bizim üç boyutlu dünyamıza göre, gözlenene kadar tüm parçacıklar bütün olasılıkları içerir (dalga özelliği), ama gözlemlediğimizde, dalga özelliğinin kapsadığı diğer tüm olasılıklar çökerek, olasılıklardan en uygun biri (parçacık özelliği) bizim gerçeğimiz olarak algılarımıza ulaşır.

Çok mu karışık?

Peki o halde... Örnek olarak bir taşın havaya atılmasını düşünelim. Beklendiği üzere ve klasik mekanik kurallarına göre, taşın gerisin geri yere düşmesi gerekir değil mi? Çünkü en uygun olasılık budur. Oysa taşı oluşturan atom altı parçacıkların, onu havada yükselmeye devam ettirme, düşerse de yere çarpınca top gibi zıplatma olasılıkları da mevcuttur. Ama bu olasılıklar pratikte bize yarar sağlamadığı gibi, üstüne üstlük kafa karıştırıcı olduğundan taş yere düşer. Sonuç: Taşı atarsın, serbest düşme kanunu ve yer çekimi kanunu adlarındaki kapı gibi bağlayıcı mekanik kanunlara uyma eğilimi göstererek, yere düşer. Bu mekanik kanunlar, taşın fırlatıldıktan sonraki olasılıkları içinden en uygun olanını, yani yere düşmesi olasılığını ön plana çıkartıp diğerlerini göçertmiştir

Kuantum fiziğine göre maddenin ya da enerjinin bu dalga özelliği “bir ihtimal daha var o da düşmek mi dersin” terennümüyle bizim duyularımızla bir nevi dalga geçer yani. Burada taş, sayılamayacak kadar çok parçacıktan oluşan bir sistem olarak düşünülebilir. Tek tek parçacıklar için, bu tüm olasılıkları içeren dalga durumu geçerlidir. Ama aynı parçacıklar, oluşturdukları sistemler içinde dalga işlevlerini gizleyip, klasik mekanik kurallarına uyumlu halde gösterirler. Bu ne demektir? Olasılık var evet, ama biz günlük hayatta ve 3 boyutlu dünyamızda, tüm olasılıkları aynı anda üst üste yaşamayız. İyi de olur aslına bakarsak.

Taşın, 3 boyutlu dünyamızdaki algılarımızı çorba etmemesi açısından, diğer olasılıklarını gerçekleştirmemesi yararlıyken, yine de başka olasılıkların var olduğunu bilmek güzeldir. Hele ki taşın düşmesi kadar katı mekanik kurallara bağlı olmayan sistemler söz konusu olduğunda... Özellikle canlı sistemlerde, işin içine yaratıcı evrensel zeka denen tepkisel faktör de dahil olduğundan, durum daha karmaşık gibi görünmesine rağmen, bizim lehimize olabilir. Zaten lehimize olmayacaksa ve ne faydası olduğunu bilmiyorsak ne işimiz var ki kuantum fizikle? Bilimsel buluşlara karşı nankörlüğümüz işte bu noktada başlıyor. Teflon da tava olarak hayatımıza girmeseydi ve pratik yarar sağladığını görmeseydik, umurumuzda olur muydu? Olmazdı. Aynı hesap. O halde, taşı boşverip, bu defa canlı bir sistemden örnek verelim: 15 yaşlarında canlı sistem örneği bir insan yavrusu olarak, sizin bir fizik sınavına hazırlandığınızı düşünelim. Siz de fiziki olarak hoş bir tip olmanıza rağmen, bunun fizik sınavına bir hayrı yok, biliyoruz. Kısacası, realite şudur: Fizik dersinde durumunuz kritik ve yarın da sınav var.

Birinci olasılık: Sınava çalışacaksınız. Çalışırken, okuduğunuzun bir kerede kafanıza girmesini talep etmek, sizin hayrınıza bir niyettir ve niyetinizle realitenizi etkileyebilirsiniz. Çok özel başka bir etken yoksa, yani bütünün hayrı ile çatışan bir durum söz konusu değilse, bu talep evren tarafından kabul görecektir. Böylece aylardır öğrenemediğiniz konuları, bir kere okuyunca şıp diye öğreneceksiniz ve “olasılık” sınavdan iyi not almanızla sonuçlanacak.

Diyelim ki çalışmadınız. Hala sınav saatine kadar bir sürü olasılıklar var. Ama çalışmadığınız için, sınav yapılırsa iyi not alma olasılığınız, daha kafadan “çöken olasılıklar” kategorisine girdi, haberiniz yok.

İkinci olasılık: Sınavın iptalini talep etmenizin de ertesi gün yaşayacağınız günü ve sonucu değiştirmesi olasıdır. Şimdi bir sınav iptali olasılığımız var. Ancak sizin hayrınıza olacak bu olasılığın talebi, bakalım bütünün hayrına mıdır? Belki sınıftaki inekler, sınavın iptali olasılığını istemiyorlar ve gece bir yandan sınava çalışırken bir yandan da “Allahım yarınki sınavdan yüksek not alayım” diye dua ederek, ertesi gün yapılacak “sınav” olasılığını besliyorlar? Olur mu olur. Bu durumda çalışkan öğrencilerin, sınava çalışmış olması faktörü, sizin dua ve niyetle sınavın iptalini gerçekleştirme olasılığının, diğer olasılık yani sınavın paşa paşa yapılması olasılığı yönünde çökmesine bile neden olabilir. Tüm sınıfın sizin sınav iptali olasılığınızın gerçekleşmesi için dua etmesine ikna edilmesi durumunda, olasılığın gerçekleşme yönü belki yön değiştirebilir. Yine de, sınav sorularını hazırlamayı unutması, fotokopi makinesinin çalışmaması, hocanın hasta olup okula gelmemesi olasılıkları haricinde, hocanın sizin oluşturduğunuz bütüne dahil olmaması gerçekliği karşısında, sakata gelmemek için tedbiri elden bırakmayıp çalışmak en iyisi.

Görüldüğü üzere canlı organizmalar gibi sistemlerde olasılıkları etkileyen faktörler daha çok ve değişken ama “diğer” olasılıkların gerçekleşme ihtimali de bununla doğru orantılı. Peki bunun bizimle ne alakası var dersek, teknolojik ilerlemelerimiz fazla olmasa da içsel olarak biz bu yeni realiteye millet olarak hazırız. Bir durum karşısında mevcut koşullara göre en belirgin ve olası sonucu bilir, ama aynı zamanda başka olasılıkların da potansiyel olarak var olduğunu göz ardı etmeyiz. Göle maya çalan Nasreddin Hoca buna örnektir. Koskoca gölün maya tutmayacağını bilmesine rağmen niye “ya tutarsa?” desin ki yoksa?

Teorik olarak, sokaktaki vatandaşımız quantum fiziği hakkında tek kelime bilmese de, evrenin bu yeni yeni anlaşılmaya başlanmış bilimsel kuralının, bizlere başka olasılıklar da sunduğunu bilirler. Sonuçları büyük olasılıkla kötü olacağı baştan belli bir durum karşısında “Biz Türküz, bize bir şey olmaz.” deriz rahatlıkla. Bu inançla Aidsli bir hayat kadınıyla korunmadan ilişkiye gireriz. Türk olmayı, farklı bir boyutta doğal bir koruma olarak algılayabilme yeteneğimiz ve buna inancımız sonsuzdur.Tüpün gaz kaçırıp kaçırmadığını çakmakla kontrol ederiz. Ateşin normal koşullarda gaz ile reaksiyona gireceğini bilsek de, bir ihtimal girmeyeceği olasılığına açığızdır.

Alkollü araba kullanırken, arabanın yolu bildiğini iddia ederiz. Arabanın bizim denetimimiz olmadan da gidebilme ihtimali, arabanın kuantum boyutunda potansiyel olarak mevcuttur çünkü.

Tuttuğumuz takım maçı kazandığında, düğünlerde havaya kurşun sıkarız. Kurşunların boş kovanlarının yağmur gibi başımıza geri yağacağı ihtimaline karşılık, yerçekimi ve havanın sürtünme kuvvetine kafa tutarak uzayın sonsuzluğuna doğru ilerlemeye devam edebilecekleri olasılığına açıktır zihnimiz. Tedbir konusundaki zayıflığımızın dengesini, tevekkül dozunu arttırarak kurabileceğimize de yürekten inanırız. Yani görüldüğü üzere, zihin gücüyle kendi realitemizi yaratabileceğimiz bir bilinç durumuna potansiyel olarak hazırız. Tek sorun henüz bunu kolektif bilince projekte edemedik o kadar. Ama yakındır. Bize bir şey olmaz diyoruz ve hayrettir ki genelde de olmuyor. Öldürmeyen Allah öldürmüyor, felaket ihtimalleri arasında slalom yaparak yaşayıp gidiyoruz işte. Olanlar ise, yani sarhoşken birilerini ezenler, seken kurşunla vurulanlar, aidse yakalananlar ve kendilerini havaya uçuranlar istatistiki olarak küçük bir azınlıkta kalıyor. Azınlık değillerse bile yarattığımız zihinsel gerçeklikte, bunları gerçekleşmiş olmalarına rağmen algılamıyoruz. Kafa karıştırıcı değil mi? Zaten kuantum fiziğinin kendisi de öyle.

Eski Yunan’da bundan 2500-3000 yıl önce kadar önce oluşturulan ve pozitifizm olarak şekillenen materyalizm, beş duyuyla algılanan her şeyi; var, gerçek, pozitif, fizik ve tabii kabul ediyordu.Doğal olarak da beş duyu ile algılanamayan her şeyi; sanal, negatif, fizik ötesi ve suni kabul ediyordu. Bu da idealizmin temelini oluşturdu...

Aslında maddeyi ya da ideayı temel almak gibi görünen bu süreç, sonunda dünyayı tanımlamanın olmazsa olmaz araçları gibi algılandı ve uzun süreden beri de bu böyle sürüyor. Bu arada Uzak Doğu ve Hindistan ‘da Buda’nın, Çin’de Tao’nun ve İslam dünyasında tasavvufun bakış açısı hep reddedildi ya da anlaşılamadı. Ne zamana kadar? Yine pozitif bilim kendi araçları ile vurulana kadar... Veya fizik o ana kadar Newton Fiziği idi.

Sınırları vardı ve tartışılmazdı. Fizik evrende yapı, moleküller ve atomlardan oluşuyordu. Atom en küçük parçaydı. Bölünemezdi, parçalanamazdı.Oysa atom bölündü, parçalandı hatta altında daha binlerce küçük parçalar bulundu. Elektronlar, nötronlar, protonlar ve devam eden süreçte quarklar, tysonlar, nötrinolar vb. gibi bir sürü yeni parçacık...Ve fizik; Kuantum Fiziği (parçacık fiziği) denilen bir dalını, biraz daha büyütmek ve en az Newton Fiziği kadar dikkate almak ve önemsemek zorunda kaldı. İşte o zaman, birden bire o kadar çok şey değişti ki...

Bundan 50 yıl önce metafizik diye bildiğimiz pek çok şey fiziğin konusu içine giriverdi... Şu girişen fotonlar, kapalı kutular, kediler, olasılıklı yörüngeler.. Elveda pozitivizm yani...Bence bu bir gerçeği çok net ortaya koydu. Fizik ve Metafizik salt birbirinin karşıtı, alternatifi ya da anti tezi değildi. İkisi de bir paranın iki yüzü gibi tek ve aynı olan; yazı ve tura gibi bir bütünü oluşturan parçaların, farklı olarak algılanması, kavranması gibiydi. Bir yumak ipin iki farklı ucundan tutup çözmek gibi...İşte burada kozmik sürecin kavranması daha da karışır gibi oldu. Çünkü bugün Kuantum Fiziğinin söylediği pek çok şey, eski metinlerde, Tao’ da, Budha’da, Nesimi’de, Ömer Hayyam’da, ya da Hallac-ı Mansur’da vardı. Hem de Yunus’ ta bulduğu şekli ile çok daha sade ve netti.

Bu ise ilahi denilen metinlerin yeniden irdelenmesi ve tek gerçek denen -bilimsel gerçeklerin - yeniden inşasını gerekli kılıyordu. Eski sözlü edebiyatın bazı satırları bizi uyarmaya yeter miydi acaba?Mesela bir masal giriş tekerlemesi; "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal, pire berber iken ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken..." Ben bunların hepsinden bir parça almışımdır kendimi yaparken. Ama yinede ben kendimin şeyhiyim, tekkemde “alem” benim. Hayyam ve Yunus dile getirişteki sadelik ve sevgideki önceliklerinden, lirik oluşlarından belki de, Mevlana ve Hallaç-ı Mansur kavrayışlarından felsefenin yakaladıkları noktalarından. Beni çeken hamken pişmek, yanmak, olmak “Olan”la “bir” olmak. varken hiç olmak, hiçlikte varlığı bulmak "illa" ve "ahad" olmak... Ben genelde İlahi kitapları referans olarak göstermekten kaçınırım. İş oraya geldiğinde oradaki düşüncem Tevrat, İncil, Kuran yokken Hz İbrahim nasıl buldu varlık sebebini, Hikmeti diye bakarım. Nasıl buldu? Bence bilimsel metodla “gözlemle” ve sonra da şunu dedi “yok olanı batıp gideni sevmem!” yani “la uhubbul afilin” "huvel matlub","huvel merzuk","huvel mahbup"...Yani her batan günün ardından ufka bakarken romantik iç geçirmelerin dışında bir şeyler yaşamak önemlidir.Bize verilmek istenen mesajı anlamak çabasında olmalıyız. Yoksa ne gülün ne de bülbülün hiç bir anlamı olmayacak.Yada bizim varlığımızın sebebi O ‘nun güzelliklerini bir de bizimle görmek ve şuurlu varlıklara göstermek istemesidir. O gizli bir hazineydi ve bilinmek, görünmek istedi. Fizik buna big bang derken.Her şey ona ayna olduğu için güzeldir ve O‘nunla anlam kazanır.İlahi zekanın esma-i ilahi tabir edilen isimlerinin şu kainat denen aynalar toplamında tecellisidir aslında her şey. Gerçeklikleri sadece Güneşe karşı ateş böceğinin ovunuşu kadardır.Yani biz anlamlıysak sadece ve sadece asıl anlama asıl manaya yaklaştığımız ölçüde anlamlı olacağız. Benlik denen ve ilahi özellikleri taşır gibi görünen bu karmaşık 'şey' aslında bize sadece karanlık bir gecede yolumuzu bulmamız için verilmiş bir yardımcıdır.O ve ben, yaratılan ve yaratan biz ve diğerleri hep bu boyuta bu şuurluluğa mahsus şeyler bence çünkü biz düalist bir evrende yaşıyoruz. Fakat Kuran'ı zaman üstü yapan unsurları bilince de, yeri gelince aktarmayı seçerim."La ilahe illallah" ne demek sizce yada yıllarca bize bunun tercümesi için ne dediler?

KUANTUM FİZİĞİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Kuantum dünyasına girmek isteyen kişi, makro-âleme ilişkin bütün mantık, sezgi ve bilgilerini bir kenara bırakmak zorunda. Çünkü bu iki âlem tamamen farklı ve burada taneciklerin, Güneş etrafında dönen bir gezegenden farklı olarak, izlediği belli bir yol ve işgal ettikleri belli bir konum yok. Tanecikler aynı anda birçok yerde bulunabilirler. Klasik fizik geçmişte Batıdaki "evren" görüşüne cevap verebiliyordu. Zira ne makro kozmos, ne mikro kozmos kavramları oluşmuştu. Atom, proton, kuvark, galaksi veya evrensel çekim gibi konular söz konusu değildi. Modern fizikteki gelişmeler ise, birbirinden çok farklı iki dünyanın birlikte varolduğunu ve varlıklarını birlikte devam ettirdiklerini ortaya koydu. Bir yandan bizi çevreleyen bildiğimiz dünya: taşlar, ağaçlar, yıldızlar, kısacası makroskopik ölçekteki evren (bu evren klasik fizik tarafından tanımlanmıştı zaten). Diğer yanda, kuantum fiziğinin kanunları ile târif etmeye çalıştığımız atomların ve atom altı taneciklerin mikroskobik dünyası. Her ne kadar makroskobik dünya da atom ve taneciklerden oluşuyor ise de, kuantum dünyasına girmek isteyen kişi, makro-âleme ilişkin bütün mantık, bilgi ve sezgilerini bir kenara bırakmak zorunda. Çünkü bu iki âlem tamamen farklı ve burada taneciklerin, Güneş etrafında dönen bir gezegenden farklı olarak, izlediği belli bir yol ve işgal ettikleri belli bir konum yok. Tanecikler aynı anda birçok yerde bulunabilirler. Yani ölçeğin farklılaşmasıyla maddenin davranışı oran değil, mahiyet açısından değişim gösteriyor. Büyük ölçekli madde ile küçük ölçekli madde arasındaki bu ikiye bölünmeyi anlamak kolay değildir. Klasik ve kuantik alanlar arasındaki sınırı çizen esrarengiz bölgede anlaşılmayan bazı şeyler vardır. Bu karanlık no man's land bölgede ne olmaktadır ki, tabiat kanunları ve dünyanın algılanması böyle birden değişime uğramaktadır? Dışarıdaki insanların gözünde kuantum fiziği esrarını koruyor. Fakat bilim adamlarına göre hiçbir teori bu kadar faydalı olmasa gerek: nesnelerin rengini, atomların stabilitesini, yıldızların enerjisini ve tüm kimyasal reaksiyonları açıklama imkanı veren kuantum fiziğidir. Hiçbir teori bu denli sınanamamıştır. Hiçbiri bu denli geniş bir alanı kapsamamaktadır (en küçük boyutlardan büyük ölçekteki bazı kuantik olaylara kadar, süper iletkenlik gibi). Katı hal fiziği, nükleer fizik, tanecik fiziği, elektronik, kimya ve diğerlerinin kuantik özellik gösterdiği artık biliniyor. Ve özellikle, hiçbir teori bu denli teknik uygulama doğurmamıştır. Aslında günlük hayatta çeşitli kuantik nesnelerden yararlanıyoruz: lazerler, transistörler, bilgisayarlar gibi.
Sezgilerin kâr etmediği kavramlar: Fakat bütün başarılarına rağmen kuantum fiziği yeni tartışmaları da beraberinde getirmektedir. İki sebepten dolayı: birincisi, kuantum fiziği kuantum dünyası ile klasik dünya (gözle görülen bizim dünyamız) arasındaki eksik halkayı tamamlamak istemektedir. İkinci olarak, kuantum fiziği soyut ve sezgilere aykırı kavramları söz konusu eder. Bu kavramlar kuantum fiziğinin yorumlanmasını özellikle hassas bir konu haline getirir. Bilim adamları her gün bu kavramlarla karşı karşıya geliyorlarsa da, artık onlar da bir "kuantik sezgiye" sahip olmuşlardır. Bu teoriyi konunun dışındakiler için böylesine çetin yapan husus ise, halihazırdaki kavramlarla ifade edilemeyen, güçlü matematiksel bir formalizme dayanmasıdır. Bazılarına, onu vulgarize etmenin imkansız olduğunu söyleten budur. Fakat vulgarize etmek gerektiğinde, sağduyu ve bilimsel mantığı şok eden nesneler ve durumlar işin içine girmektedir ve bunlar bizim günlük tecrübelerimizle çelişmektedir. Kuantum fiziği ne dalga ne tanecik tanır. Sadece, bazı dalga özelliklerine ve bazı tanecik özelliklerine sahip tek bir nesneler kategorisi tanır (dalga-tanecik ikilemi). Burada bir sebep daha ortaya çıkmaktadır: bu kuantik nesnelerin görüntü şeklinde tahayyül edilmesi imkansızdır. Bunlar belli belirsizdir, sınırları ve özellikleri durmadan değişmektedir. İzledikleri belli bir yol yoktur. Çözümlenemez şekilde birbirine karışabilirler ve aynı anda birçok yerde ve birçok halde bulunabilirler. Süper pozisyon (birçok hâlin aynı anda birlikteliği) sadece kuantumun bir özelliğidir. Kuantumdaki birçok garipliğin kökeninde süper pozisyon prensibi bulunmaktadır. Bunun anlamı şudur: bir atomun, bir taneciğin veya diğer bütün kuantik sistemlerin karakteristik özellikleri onun "hâli" olarak adlandırılan şeyi oluştururlar. Bir sistem için birçok mümkün hâl söz konusu olduğunda, bu hâllerin toplamı da (yani aynı anda hepsinin birlikte varolma durumu) aynı şekilde mümkün bir hâldir: bu taktirde sistem hâllerin üst üste çakışması (aynı anda beraberliği) durumunda demektir. Bu temel prensip sayesindedir ki, bir tanecik aynı anda birçok pozisyonu (konum) işgal edebilir veya bir atom bir enerjiler süper pozisyonunda bulunabilir.

Zorluk, diğer dünyaya, bizim makroskopik dünyamıza geçildiğinde başlamaktadır. Çünkü hallerin süper pozisyonu (üst üste konumlanması) bizim klasik evrenimizde düşünülemeyen kuantik bir istisnadır. Kimse bir nesneyi (meselâ bir kalemi) aynı anda iki yerde, veya bir arabayı aynı anda iki viteste giderken görmemiştir, göremez de. O halde, bir enerji halleri süper pozisyonunda bulunan bir atomun enerjisini ölçmeye çalıştığımızda ne olmaktadır? Bu süper pozisyon asla belirlenemeyecek, sadece onu teşkil eden enerjilerden biri ölçülecektir. Tıpkı bir sihirli değnek darbesi gibi, ölçme girişimi, hâllerin süper pozisyonunun, bir hal hariç, kaybolmasına yol açacaktır. Peki bu hangisidir? Kuantum fiziği bu soruyu cevaplamak istemiyor. Buna karşılık, süper pozisyonu oluşturan bütün haller içinde ölçülecek kesin hal tahmin edilemediğinden, kuantum teorisi her hâli ölçme ihtimali vermektedir. İşte kuantum fiziği bu anlamda "ihtimalci" ve "non-determinist" olarak nitelendirilmektedir. Klasik fizikte ise, bir sistemin geleceği prensipte her zaman belirlenebilir kabul edilmektedir. Burada, süper pozisyon prensibini daha iyi anlayabilmek için şöyle bir örnek verebiliriz: Kanatları a,b ve c şeklinde adlandırılmış olan üç kanatlı sabit bir vantilatörün çalışmaya başladığını düşünelim. Kanatların dönme hızı yavaş yavaş artacaktır. Başlangıçta herhangi bir noktadan (bu, gözlem yaptığımız ve vantilatöre göre sabit bir referans nokrası olabilir) her bir kanadın geçme hızını ve anını ölçebiliriz. Bu sırada kanatların her biri müstakil ve ayrı birer parça olarak görülmektedir. Fakat hızın maksimum olduğu anda artık tek tek kanatlardan değil, daire şeklini almış bir görüntüden söz edilebilir (parçacık/dalga ikilemi) ve bu durumda belli bir anda söz konusu noktadan hangi kanadın geçtiğini bilemeyiz. Her üç kanadın geçme ihtimali aynıdır, deriz. Hatta yüksek dönme hızından dolayı, belli bir 't' anında bu nokta üzerinde her üç kanadın da (neredeyse aynı anda) bulunabileceğini düşünebiliriz. Ayrıca, teorik olarak elimizle kanatlardan birini tutmak istediğimizde (bu, kuantum fiziğinde ölçme işlemine karşılık gelmektedir) dairevî şekil hemen ortadan kalkar ve elimize tek bir kanat gelir (bu, sadece ölçüm veya gözlem yaptığımızda bilinebilir olma özelliğidir ve yukarıda sözünü ettiğimiz sihirli değnek durumudur). Fakat hangi kanadın geleceğini önceden sala bilemeyiz. Peki herhangi bir anda dönme olayına müdahale ettiğimizde elimize gelen herhangi bir kanadın, mesela "a" kanadının çok kısa bir zaman sonra, bir sonraki denemede gelmemesi, yani başka bir kanadı tutmak için ne yapmamız gerekir? İşte klasik fizikten farklı olarak bu sorunun cevabı "hiçbir şey"dir. Çünkü kanatlar çok süratli dönmektedir ve elimizin hızı ile kanadınki karşılaştırılamayacak kadar farklı olduğundan elimizle istediğimiz an istediğimiz kanadı tutma yeteneğinden yoksunuzdur (klasik ölçme cihazlarıyla kuantik âlemi ölçmenin imkânsızlığı). Şimdi buradan hareketle atom altı dünyasındaki kütle ve hız ölçülerini düşünelim. Tanecik boyutlarının, ağırlıklarının ve bunların yaptığı periyodik bir hareket için gereken zaman dilimlerinin çok, çok küçük, buna karşılık bu taneciklerinin hızlarının çok yüksek olduğu (örneğin, klasik bilgilere göre, bir elektronun atom çekirdeği saniyede bir milyon tur atması gibi) atom altı dünyasını anlamak istediğimizde vantilatör örneği, buradaki olayların biraz daha akla yakın hale gelmesini sağlayabilir.

İşte kuantum fiziğinde mesele, ölçüm için iki ayrı âlemi (ölçme cihazı ile atom altı partikülleri) bir araya getirmekten kaynaklanmaktadır. Bu iki ayrı âlem arasındaki devasa boyut ve hız farkından dolayı, aslında ölçüm sonucunu aldığımız an, ölçüm yaptığımız andan daha sonraki ve her şeyin hemen değiştiği bir andır. Cihazın gösterdiği ölçüm sonucu, gösterdiği ve bizim okuduğumuz ana ait değildir. Çünkü ölçmeye çalıştığımız partikülün hızı ve konumu her an değişmektedir. Çünkü 1028 gram düzeyindeki kütlelerin söz konusu olduğu atom altı dünyasında 1023 saniye mertebesindeki zaman aralıklarında (doğrudan) gerçek ölçüm yapmak mümkün değildir.1927'de Alman fizikçi Werner Karl Heisenberg tarafından "dalga paketinin redüksiyon prensibi" olarak tarif edilen, sistemin bu şekilde bir haller süper pozisyonundan tek bir hale sıçraması için bu ölçme esnasında ne olmaktadır? Kuantik ile klasik, gözlenen nesne ile ölçme cihazı arasındaki sınır hangi düzeydedir? Nihayetinde söz konusu nesne atomlarından ve taneciklerinden yapılır. Aslında bu hamur çok su götürmektedir. Bazıları dalga paketinin tek bir hale indirgenmesini (redüksiyon) gözleme, gözlemciye, hatta Amerikalı fizikçi Eugene Wigner'in yaptığı gibi, şuura atfetmektedir. Sayıları az olmayan diğer bilim adamları ise esas rolün tesadüfe verilmesinden pek tatmin olmuş değiller. Kendi ifadesiyle,"Tanrının zar attığı" düşüncesini reddeden Einstein bile kuantum fiziğinin henüz olgunlaşmadığını, daha derin ve determinist bir temel teori bulmak gerektiğini düşünüyordu.

"Tanecik" deney süreci dışında da mevcut mu? :Ölçümün getirdiği sıkıntı karşısında Amerikalı fizikçi Hugh Everett radikal bir cevap önerdi: bir haller süper pozisyonunun tek bir hâle indirgenmesi söz konusu değildir; fakat her biri farklı bir evrende (veya farklı boyuttaki âlemde) olmak üzere bütün mümkün hâllerin gerçekleşmesi söz konusudur. Aslında bu "bir çok âlem" teorisinin de doğrulanması mümkün değildir. Çünkü sayısız paralel evrenin kendi aralarında iletişim yoktur.Teorinin kurucu babalarından olan Danimarkalı fizikçi Niels Bohr daha temkinli, pragmatik ve aynı zamanda derinlemesine bir konu benimsemişti. Ona göre, dalga paketinin indirgenmesi, ölçülecek kuantik sistem ile, mecburen klasik kabul edilen ölçüm cihazı arasıda mutlak bir sınır varsayıyordu. Yani sağlıklı bir ölçüm mümkün olmalıydı. Burada ölçüm ayrıcalıklı bir rol oynamaktadır, çünkü taneciğin özelliklerini sadece ölçüm belirlemektedir. Ölçüm dışında bu özellikler tarif edilmiş değildir. Bu noktadan hareketle söylenebilir ki, bizatihi tanecikten bahsedilmemelidir, çünkü taneciğin deney dışında da "var" olduğu kesin değildir. Düşünün ki, herhangi bir cihazla taneciklerin dünyasında ölçüm yapacaksınız. Sonuçta bu cihaz da atom ve taneciklerden yapılmış olduğundan, ölçüm zorlaşacak, hata ihtimali artacaktır. Çünkü ölçmek istediğimiz partiküller ve hareketleri cihazın her noktasında zaten mevcuttur. Yani cihaz, ölçüye tartıya gelmeyen kendi değişim oranından daha küçük ölçekteki partikül ve hareketleri ölçmek istemektedir ki, belki kendi değişimi ölçmek istediğini örtmekte, gölgelemektedir. Bir kamyonu kantarda, bir karpuzu manav terazisinde tartmak kolaydır. Kuyumcu terazisi birkaç gram (hatta miligram) ölçeğinde altınları tartacağından daha hassas olması gerekir. Kütle spektrometresi ise bir çeşit atom terazisidir. Fakat atomu oluşturan nükleon (proton, nötron) ve elektronların tartılması, hareketlerinin, konum ve hızlarının ölçülmesi giderek imkansızlaşmaktadır. Kuantum kavramları üzerinde 30'lu yıllara kadar süregelen zengin ve hareketli tartışmalar zamanla bırakıldı. Denklemler iyi yürüyordu, geriye kılı kırk yarmak kalıyordu. Özellikle de kuantik-klasik geçişiyle ilgili problemler konusunda. Fakat onlarca yıl boyunca bir arpa boyu kadar bile mesafe kat edilmedi. Buna rağmen 1935'le birlikte, Kuantum Mekaniği'nin kurucularından Erwin Schrödinger bu gizemli "dalga paketinin indirgenmesi" fikrinin saçmalığını vurguladı. Mantığını sonuna kadar zorlayarak meşhur "düşünce deneyi"ne baş vurdu (bu noktada Karl Popper'in de katkıları oldu). Bu deneye göre, sıkıca kapatılmış bir kutuya hapsedilmiş bir kedi tahayyül ediyordu. Kutuda ayrıca radyoaktif bir atom ve zehir yayan bir cihaz bulunuyordu. Radyoaktif atom bozunduğunda, öldürücü düzenek harekete geçiyor, zehir kutuya yayılıyor ve kedi ölüyordu.

Ortamlarının kurbanı kuantik sistemler: Fakat radyoaktif bozunma (desintegration) kuantik bir olaydır: yani bozunma ölçülmedikçe atom "bozunmuş ve bozunmamış" bir haller süper pozisyonundadır.Şu halde kutuda zehir-atom ikilisiyle kedi-cihaz sistemi, "bozunmuş atom-ölü kedi" ve "bozunmamış atom-canlı kedi" şeklindeki iki halin süper pozisyonunda bulunmaktadır. Ve biz kutuyu açıp bakmadığımız müddetçe her iki hâli bir bakıma aynı anda mevcut düşünürüz. Kısacası, ölçüm gerçekleştirilmedikçe, kedi hem ölü hem diridir (bir futbol maçının sonucunu öğrenmediğimiz sürece zihnimizde sürekli üç ihtimalin dolaşması gibi). Aslında bu deney pek mâkul bulunmadı, çünkü bir kediyi bir tanecikten temelde ayıran husus anlaşılmadıkça gösterilmesi de zordur. Bu her zamanki "kuantik-klasik sınırı" problemidir. Bu durumda hem teori hem de deney cephesinde gelişme kaydedilmesi için 80'li yılları beklemek gerekecekti. 1982'de Los Alamos (ABD) Millî Laboratuarı'ndan araştırmacı Wojciech Zurek daha önce ileri sürülmüş fakat geliştirilmemiş, basit fakat dâhiyane bir fikri yeniden ele aldı: buna göre bir ölçümde dalga paketinin indirgenmesine yol açan şey, sistemin çevresiyle (cihaz) olan etkileşimdir. Daha genel olarak kuantik nesneler çevrelerinden asla tam olarak izole değildirler. Bundan, sistemle karşılıklı etkileşime giren her şey anlaşılır: cihaz, hava molekülleri, ışık fotonları. Öyle ki, gerçekte kuantik kanunlar nesneye ve onu çevreleyen ortamdan oluşan bütüne uygulanmalıdırlar. Zurek çevreyle olan bir çok etkileşimin sistemin kuantik girişimlerinde çok hızlı bir bozulmaya yol açtığını gösterdi. Makroskobik bir nesnede meselâ bir kedi atomlardan her birinin çevresinde, kendisiyle etkileşim yapan diğer bir çok atom bulunmaktadır. Bütün bu etkileşimler, neredeyse aniden kaybolan bu yüzden de bütüne tesir edemeyen ve kendinin varlığını bizim gördüğümüz şekliyle devam ettirmesini sağlayan bir kuantik girişimler paraziti meydana getirir. İşte kuantum fiziğinin bizim ölçeğimize uygulanamama sebebi: sistemler asla izole değildir (kedi ise kuantik ölçeğe göre çok büyük bir nesne olarak makroskobik ölçekte kendisini çevreleyen ortam içinde izole bir şekilde görülür, ve çevrenin onun üzerindeki etkileri bu ölçekte yapılan ölçüm sırasında ihmal edilecek kadar önemsiz kalır. Meselâ kedinin ağırlığını ölçerken tüylerin üzerindeki su buharı moleküllerini göremediğimiz gibi, bunların kedinin ağırlığına olan etkilerinin de ihmal edilecek kadar küçük kabul edilir). Fakat atom altı dünyasında ölçüm yaparken atomların birbirini etkiledikleri ve tek tek hiçbir atomun asla bir kedi gibi izole olamadığı gerçeğiyle karşılaşırız. Bu fenomen fizikte "dekoherans" olarak adlandırılır, çünkü bu, kuantik hâllerin koheransının (aralarındaki ahengin) bozulmasıdır. Bir bakıma ölçek küçüldükçe, atom-altı etkileşimler artacağından, sistemlerin yapı ve fonksiyon sürekliliğinin sağlanması zorlaşmaktadır; bu da açıkça ortaya koymaktadır ki, trilyon kere katrilyon adet atomdan müteşekkil, hem de canlı özelliği gösteren kedi gibi bir varlığın, düzenli işleyen bir sistem olarak devamlılığı ancak her şeye Kadir , Hay, Kayyum, Alim ve Rahim bir kuvvet Sahibi'nin yaratma ve yaşatmasıyla mümkündür (hem de makroskobik ölçek için kalınlaşmış ülfet ve ünsiyetimizin direnemeyeceği ölçüde). Dekoheransın hızı sistemin bütünlüğüyle doğru orantılı olarak artar: 1027 tanecikten meydana gelen bir kedi 10-27 saniyede dekohere eder; yani kedinin kendi formunun bozulma (ve tekrar aynı formu kazanma) zamanı çok çok küçüktür. Bu durum hem neden asla aynı anda hem diri hem ölü kedi göremediğimizi açıklar, hem de dekoheransın gözlenme zorluğunu. Bizim zamanı, maddeyi ve hâdiselerin en küçük kesirleriyle ölçme ve takip etme yeteneğimiz yaratılış gayemize uygun olarak belli bir sınıra kadardır. İşte bundan dolayı, meselâ bizim bir huzme şeklinde gördüğümüz ışık yayılımı, aslında birbirini ışık hızıyla takip eden foton paketçiklerinden yani aralarında madde ve zaman kesikliği bulunan kuantlardan başka bir şey değildir. "Her nefis (her an) ölümü tadıcıdır (veya tadıp durmaktadır)" anlamı da verilen âyet-i kerimenin işârî mânâlarından birisi acaba, ölçemeyeceğimiz kadar küçük zaman dilimlerinde ölüp diriliyor olduğumuz mudur? Aslında ülfetten dolayı gibi bize basit gelse de, makroskobik ölçekte bir sistemin varlığını sürdürmesi, çok küçük zaman dilimlerinde gerçekleşen dengeleme halleriyle 1027 atomun her an (ölçülebilecek en küçük an) kediyi "kedi" formunda sürdürecek şekilde bir arada olması çok zordur. Çünkü bir atom için değil, 1027 atom için her an birçok hal söz konusudur. Ehl-i keşfin, melekut âleminin hakikatini anlatmak istercesine, "dağılmaya teşne eşya, rahmet eli çekilse nasıl bir arada durabilir?" anlamındaki sözleri belki de bu hakikati ifade etmektedir. Geçmişte Batı'nın düşünce dünyasında belli bir ağırlığı olan "Tanrı her şeyi yarattı sonra kendi haline bıraktı, O detaylara karışmaz ve tabiata müdahale etmez" şeklindeki çarpık anlayış, yine Batı üniversitelerinde gerçekleştirilen çalışmalarla yerini, tam ve küllî tevhid hakikatinin görülmesine, yüksek bir tevhid inancının gelişmesine müsait bir zemine bırakıyor. Son söz: bilimler geliştikçe tevhid hakikati kendini daha parlak bir şekilde gösteriyor ve gösterecek.

Kuantik bilgi :Yakın zamanda yapılan diğer teorik araştırmalar klasik ve kuantik evrenleri uzlaştırma çabalarını destekliyor. California Teknoloji Enstitüsü'nden Murray Gell-Mann (1969 Nobel Fizik ödüllü) ve Santa Barbara Üniversitesi'nden James Hartle dekoheransın zamanda geri dönüşümsüz olduğunu gösterdiler. Meselâ bir tas kahve içinde erimiş bir şeker parçasının yeniden oluştuğu asla görülmez. Böylece zamanın yönü bulunur (geçmişten geleceğe), halbuki o zamana değin kuantum fiziğinde olaylar geri dönüşümlü kabul ediliyordu. Paris IX Üniversitesi'nden Profesör Roland Omnés ise, kuantik şekilde tecelli eden kanunların garipliklerine rağmen (mümkün hâllerin çokluğu vs.) bizim ölçeğimizde tek, determinist ve mükemmelen normal görünen fenomenleri spontan bir şekilde nasıl meydana getirdiğini göstermeye, özellikle canlı sistemlerin en küçük atom-altı birimden itibaren nasıl organize olduğuna, kâinattaki madde ve hadiselerin mikro-âlemden itibaren bizim algılama ölçeğimize hitap edecek şekilde nasıl yaratıldıklarına cevap getirmeye çalışıyor. Bu yüzden moleküler biyoloji bugün daha da küçük alanlara nüfuz ediyor ve neredeyse atomik biyolojiye dönüşme eğilimi taşıyor. Sonuçta, dekoherans teorisi fizikte yeni bir dönüm noktası kabul ediliyor. Fakat çözüm çok yakın değil. Meselâ fizikçiler, bir çakıl taşının neden sert olduğunu, suyun neden normal şartlarda 100 0C'de kaynadığını anlamak için katrilyonlarca tanecik üzerinde hesap yapmak gerektiğini söylüyorlar. Atom-altı dünyasını tarif etmek için makroskopik dünyada kullandığımız bilimsel mantık ve sağduyuyu aynıyla uyarlamanın doğru olmadığını, maddenin kütlesi, boyutu, dolayısıyla hızının ve hareket tarzının değişmesiyle, makroskopik fizik kanunlarının da köklü değişikliğe uğradığını, daha doğrusu makro-âlemi anlamak için bunların kullanılamayacağını görüyoruz. Demek ki, makro-âleme inildikçe buradaki sanat, mimarî ve işleyiş de hassas hale gelmekte, incelmekte, ilâhî kudret bu âlemde bir başka şekilde tecelli etmektedir. Bugünün bilim adamları laboratuarlarda öğrenmektedirler ki, kâinatta tek bir atom, tek bir atom içinde tek bir atom-altı parçacık bile hesapsız ve başıboş değildir. Maddenin künhündeki kudret cilvesinin ihtişamını gördüğümüzde, Allah'ın her an her şeyi kendi takdiriyle var kılıp idare ettiğine, kâinatta O'nun ilim, kudret ve hakimiyetinin tecelli alanı dışında küçük bir yerin ve ân'ın bile kalmadığına olan inancımız teyit olunuyor. Geçmişte ve bugün Batı'nın düşünce dünyasında belli bir ağırlığı olan "Tanrı her şeyi yarattı sonra kendi haline bıraktı, O detaylara karışmaz ve tabiata müdahale etmez" şeklindeki çarpık anlayış, yine Batı üniversitelerinde gerçekleştirilen çalışmalarla yerini, tam ve küllî tevhid hakikatinin görülmesine, yüksek tevhid inancının gelişmesine müsait bir zemine bırakıyor. Son söz: bilimler geliştikçe tevhid hakikati kendini daha parlak bir şekilde gösteriyor ve gösterecek.
***
3. bin yılın başında "Bilgi Çağı" deyince, artık 20 yy. başındaki 'bilgi' ve 'Bilim' kavramlarından daha farklı şeyler düşünülmeye başlandı. Yeni Çağın Bilim'i artık materyalist, determinist, ve mekanistik olmaktan daha çok; spritüel, holistik ve mistik bir anlayışa büründü. Büyük ölçüde Kuantum fiziği ve izafiyet teorisinin katkıları ile sağlanan bu değişim, diğer bilim dallarında da görülen buna benzer gelişmelerle de desteklenmek suretiyle tüm dünyada geçerlik kazandı. Şimdilerde zaman ve uzay (mekan) kavramlarına bakış, neden sonuç ilişkisinin kavranışı, madde ve enerji anlayışlarının değerlendirilmesi çok farklı bir hal aldı.Tam değişimi 1950 lerde başlayan bu yeni bilimsel anlayış, insanın evreni ve kendisini algılayışını ve inançlarını derinden sarsmış, onları yeni temellere göre oluşan değişik bir anlayışa sürüklemiştir. Fakat burada kast edilen "bilgi" yalnızca kültürel yada teknolojik anlamda değil, insanını iç gelişimini sağlayan değiştirici güce sahip, tüm sınırlandırmaların ötesinde özgürleştirici bir bilgidir.

Evrendeki tekliği ve birliği kavramaya yönelik olan bu anlayış biçimi, ruhsal kökenli bilgilerden, modern bilimsel yaklaşımlara, kadim ezoterik öğretilerden modern çağın psişik yaşam uygulamalarına dek uzanan çok geniş bir bilgi birikiminin sonucunda şekillenmiş esnek ve yenilenmeye açık, anonim bir dünya görüşü halinde kendisini dışa vurmaktadır. Yeni Çağ 21.yy daki dünya insanlık realitesinin toplu olarak büyük ve köklü değişimler yaşayacağı bir çağ olma özelliği taşıdığını ispatlamıştır. Değişim ve gelişimin sürekliliğini sağlayan şey tartışmasız olarak bilgidir. Yani insanı değiştiren ve geliştiren bilgidir. Bilgiler yenilenmedikçe anlayış ve zihniyetlerin değişmeyeceği bilinmelidir. Bu nedenle Yeni Çağ'a Bilgi Çağı'da denmektedir.İçinde yaşadığımız kaçınılmaz değişim süreci, en tutucu insanlar tarafından bile görmezlikten gelinemez bir boyuta ulaşmıştır.Bu gün insanlık toplumsal, ekonomik, zihinsel, duygusal ve ruhsal yönlerden baskı altında. Sağlığımız ve bağışıklık sistemimiz oldukça istikrarsız bir denge içersinde ve karşı karşıya bulunduğumuz rahatsızlıklar bizi, yaşamın amacı ve yönü hakkında her şeyi köklü biçimde değerlendirmeye zorluyor. Yaşam bizden kim değil ne olduğumuzu fark etmemizi ve keşfettiğimiz farkındalığımızla kendisine anlam katmamızı beklemektedir. ***

daha fazla bilgi için

daha fazla bilgi için aşağıda verilen adres ziyaret edilebilir.

http://www.zamandayolculuk.com/cetinbal/KUANTUMKURAMISAY.HTM