Eğitime Bakışın Dünü ve Bugünü
Eğitim, insanın toplumsal yaşam için(de) varlığını geliştirici bilgi ve değerler kazanması süreci ve bu sürecin gerçekleştiği kurum. Latince ‘educare’ (beslenmek, yetiştirmek) fiilinden türetilen eğitim kavramı, bir bilgi ve değer katma süreci olarak yazılı tarihin ilk dönemlerinden itibaren daha çok pedagoji (çocuk eğitimi) şeklinde değerlendirilmiştir.
Eğitime bakış ilk çağlardan günümüze gelinceye kadar, soyut olmaktan evrilerek somuta doğru bir yol izlemiştir. Platon, eğitimi, insanda gizli olarak bulunan doğruları/ hakikatleri bilince çıkarma süreci olarak görmüştür. Benzer bakış acısını Aristo, Sokrat ve o dönemin diğer filozofları dile getirmişlerdir.
Kapitalizm öncesi dönemde eğitimin temel işlevlerinden birisi ezilen sınıflara gönüllü köleliği kabullendirmektir. Eğitim dine dayanırdı ve toplumsal eşitsizlikler tanrının iradesinin tezafürü olarak kabul edilirdi. Kapitalizmde ise dine değil de, modernizme dayandığı söyleniyordu ve bununda akla uygun olduğu toplumlara benimsetiliyordu. Aslında kapitalizm öncesi ve kapitalizm çağında eğitim aynı kapıya çıkıyordu. Kapitalizm öncesi dine yani kiliseye, camiye atfedilen eğitim, kapitalizm çağında ise burjuvaziye dayanıyordu. Ezilen ve sömürülen kesimde pek değişen bir şey değişmiyordu. Eğer değişen bir şey varsa o da; sömürünün, yağmanın, beyinsel olarak alıklaştırmanın daha da artarak, eğitimin ezilen toplumlar üzerinde tahakküm aracına dönüşmesidir. Kapitalizm çağında akla göre karar verdiğini söyleyen laik eğitim aslında kapitalizm öncesinden çak da farklı değildir. Çünkü kapitalizm öncesi çağdaki dine dayanan eğitim, krallar, tanrılar üretmişti ve buna göre toplumlar üzerinde tahakküm aracını sürdürebilmiştir. Kapitalizm çağındaki eğitim ise ulu önder, diktatörler, otoriteye itaat eden kitleler vb. yeni olduğu söylenen ama eskinin devamı olan değerler üretmiştir.
Burjuvazi, 1789 sonrasında daha da gelişen ticaret ve sanayinin gerektirdiği: kalifiye, ucuz ve uysal iş gücünün yetişmesinde eğitime büyük bir rol yüklenmiştir. Bu biçilen rol ile birlikte Fransız devriminden sonra eğitimin ‘ parasız, kitlesel ve zorunlu’ olması kapitalizmin üretici güçlerini geliştirmede büyük bir işe yaramıştır.
Fransız devrimi ile birlikte dünya üzerinde Ulus - Devletler hızla artmaya başladı. Bu Ulus- Devlet yapılanması kendine özgü yeni bir eğitim sistemi yarattı. Ulus- Devlet modeline göre inşa edilen modern eğitim ve milli eğitim sistemi sınıflı bir toplumun yapısına göre düzenlenmiştir. Ulus-Devlet modelindeki eğitim sistemi bireyleri veya kitleleri daha çok liberalleşmeye ve milliyetçileşmeye itmiştir. Bu liberalleşme ve milliyetçileşme ile beraber toplumlar ve bireyler müthiş bir bencilleşmeye ve yabancılaşmaya uğramıştır.
Ulus – Devlet modeline göre şekillenen eğitim, üniversiteleri ve eğitim kurumlarını adeta kışlalara çevirmiştir. Adından başka her şeye benzeyen bu eğitim kurumları emir ve itaat’ e göre şekillenmiştir. Askeri kışladan tek farklı olan tarafı sadece sivil elbise ile girilmesidir. Ulus – Devletin tek tipçi zihniyeti aynen devam etmektedir bu kurumlarda.
Kapitalizm öncesi ve kapitalizm çağında bunlar yaşanırken ezilenler tarafında da buna karşı bir eğitim sistemi ya da modeli sunulmaktaydı. Ulus – Devlet içinde şekillenerek devam eden eğitim sistemine karşı sosyalistler de ezilen, sömürülen bütün insanlığa yeni eğitim modelleri ve tanımları sunuyordu. Şimdi bu eğitim modellerinden birkaç örnek verelim.
Marx, gençlik döneminde daha çok hümanist bir eğitim modelini savunmuştur. Daha sonra olgunluk döneminde ise daha politeknik bir eğitim anlayışını savunmuştur. Bu politeknik anlayışa göre insanı bütün yönleriyle geliştirecek toplumsal örgütlenme ve eğitim modeli savunulmalıdır. Marx eğitimin üretim için olduğunu savunmuş ve fabrikaların, atölyelerin, bağın, bahçenin bir okul ve eğitim yuvası olmasını ifade etmiştir.
Lenin de üniversitelerle ilgili: ‘ Üniversiteler toplumun tüm çelişkilerini yansıtan küçük bir aynadır’ demiştir. Bir topluma bakarak oradaki üniversitelerin nasıl eğitim kurumları olduğunu anlayabiliriz. Bunu tersinden de düşünebiliriz. Yani üniversitelere ve eğitim kurumlarına bakarak orda ki toplumun yapısını öğrenebiliriz.
Ezilen, sömürülen, hor görülen ve insan yerine konulmayan sınıflara en iyi eğitim modellerinden birini Paulo Freire önermiştir. Freire göre kapitalist eğitim sistemi ‘Bankacı eğitim sistemi’dir. Bu bankacı eğitim sistemine göre eğitim bir tasarruf yatırım edimi haline gelir. Öğrenciler birer yatırım nesneleri, öğretmen ise yatırımcıdır. Öğretmen diyalog kurma yerine tahviller çıkarır öğrencilerin sabırla aldığı, ezberlediği ve tekrarladığı yatırımlar yapar. İşte bu eğitim modeli insanları müşteri ve satıcıya çevirir. Eğitim artık eğitim olmaktan çıkar bir kar aracına döner. Paulo Freire ise bu eğitim modeline karşı ezilenlere ‘ Problem tanımlayıcı modelini’ sunar. Problem tanımlayıcı eğitim modeline göre; eğitim bilinci su yüzüne çıkarır ve var olan gerçekliklere eleştirel bakmayı sunar. İnsan dünyayı ve kendisini tanımlamasına olanak sağlar. Bunun birlikte insanların tarihin nesneleri olmayı tamamen durduramazlarsa bile tarihin özneleri olmasını sağlayabilir. Paulo Freire ezilenlerin öyle bir eğitim sistemi örgütlemesini önermiştir ki, yoksullaştırılmış insanların geleneksel uyuşukluklarından silkinip kendilerini özne olarak görmelerini sağlasın. Bütün dünya da yaşayan insanlara ulaşabilme yani Ulus- Devlet denen despotik yapının dışına taşabilelim.
Yazının ilk satırından buraya kadar ki kısmın da daha çok kapitalizm öncesi ve kapitalizm çağında eğitim modellerinin kısa bir tahlilini yapmış olduk. Aslında bundan sonra yazacağımız kısımda Ulus- Devlet içinde yer almaktadır. Yukarıda yazdıklarımızın Türkiye kısmını irdeleyeceğiz.
Osmanlı da batı modelinde yani aydınlanma ve modernite anlamında ilk üniversite Darülfünun’ dur. Aslında o da tekke ve zaviyelerin bir bakıma görevini görmektedir. Çünkü tekke ve zaviyelerde din eğitimi verilmekteydi. Darülfünun ‘ da ise laik eğitim verilmekteydi. Aslında laik eğitim dedikleri modernite’ nin ve aydınlanmanın adeta dini haline getirilmişti.
Cumhuriyet ile beraber eğitimde aydınlanma ve modernite adına harf inkılâbı yapılmaya başlandı. Sistemin kirli yüzünü örtmek ve egemenliği devam ettirebilmek için eğitime başvurulmuştur.
Yeni olduğu söylenen aslında bir bakıma eskinin devamı olan Türkiye Cumhuriyeti, eğitim sistemini emir ve itaat üzerine kurgulamıştır. Resmi ideolojiyi genç beyinlerin kafasına kazımaya çalışmıştır. Bunu da bürokratik ve tek tipçi zihniyetini eğitim hayatına yayarak yapmaya karar vermiştir. Ortaöğretim ve lise ders kitaplarının hemen hemen hepsine ulu önderi yücelten ve efsaneleştiren makaleler yerleştirmiştir. Sistemin devamını sağlayabilmek için orta ve lise öğrenimine milli güvenlik derslerini yerleştirmiştir. Askeri ve Devleti yücelten, toplumun öteki kesimlerini yok sayan, ezen, sömüren açlıkla terbiye etmek isteyen bir zihniyetin tezahürüdür.
Türkiye’ de eğitim sisteminin yapısı 12 Eylülle birlikte yeniden ele alındı. 12 Eylül cuntası kendi mantığına uygun bir sistem yarattı. Bu sistemle yetişen insanların düşünememesi, düşündüğünü söylememesi, her şeye emredersiniz komutanım! Demesi bekleniyordu. Bu uygulamalar her seferinde değişse de altında yatan mantık hep aynı kaldı.
12 Eylülün bir ürünü olan YÖK’ ün kurulmasıyla birlikte artık üniversitelerde tamamen gerçek anlamını yitirdi.
Üniversiteyi üniversite yapan değerler artık anlamını yitirmiş durumdadır. Üniversitelerde olmazsa olmaz denilen özerklik, üniversitenin kendini koruyabilmesi ve üniversitede yapılanların toplumdaki özgürlük mücadelesiyle örtüşmesini bugün ki üniversitelerde görmek mümkün değildir. Bu saydıklarımızın hiçbiri olmadan üniversiteler birer tabela olmaktan öteye gidemez. Bir süre sonra kendi kendini çürütür duruma gelecektir.
Bir üniversitenin özgür topluma yapabileceği en temel katkı, serbest fikir alışverişine, eleştirel analize, deneyciliğe, çok çeşitli fikir ve değerlerin keşfedilmesine, toplumsal eylem veya bilimsel ilerlemenin sonuçlarının araştırılmasına ve bu sonuçların, kendileri de dikkatle tartışmaya tabi tutan değerler ışığında değerlendirilmesine adanmış bir kurum olarak bağımsızlığını korumasıdır. (Chomsky)
Bugün üniversiteler baktığımızda bu bağımsızlığı görmek gerçekten mümkün değil. YÖK ile birlikte artık üniversitelerde neyin nasıl ve ne zaman anlatacağına kendileri karar veriyor.
Bilimsel araştırma yapmak için ise izin istemek gerekiyor. Acaba bir üniversite var mı Kürt sorununu araştırma konusu yapacak, Aleviliği araştıracak… bugüne kadar Alevilikle ilgili tek bir tez bile bulamıyoruz. Ermeni soykırımı ile ilgili bir konferans verilmeye çalışıldığında öne çıkılan engelleri hepimiz gördük. Üniversitenin yapması gereken yani yapılması gereken yerde bu konferans engellendi.
Evet buradan da anlıyoruz üniversiteler her türlü sorunun özgürce tartışıldığı, ‘evrensel bilim’ üretilen kurumlar değildir.
Üniversiteler düşüncelerin, sorunların tartışıldığı kurumlar değil, özgürlüklerimiz düşüncelerimizin boğulduğu yerler olmuştur. Üniversitelerde bilim anlayışı egemen söylemin dışına çıkamıyor.
Toplumun özgürleşmesi için bir bütün olarak eğitimin özgürleşmesi, bilim yuvası adını alan üniversitelerin tabulara dokunmasıyla bu süreç başlayabilir, üniversitelerin özgürleşmesi gerekiyor.
Peki Ezilen Ve Sömürülenlerin Eğitim Anlayışı Ne Olmalıdır?
Şu temel varsayımdan hareket etmek gerekir: İnsan kendi dünyası üzerinde eylemde bulunan bir özne olma yetisine sahiptir. Bunu yaparken daha mutluluk verici bir hayata giden yepyeni olanaklara doğru hareket edebilir. Bu dünya durağan ve kapalı bir düzen, insanın kabul etmek zorunda olduğu verili bir gerçeklik değil, üzerinde çalışılması gereken bir problemdir. İşte insanlar bu dünya aracılığıyla birbirlerini eğitebilirler. Çünkü her insanın ötekilerle diyalog içinde yüzleşerek dünyasına eleştirel bakma yeteneği vardır. Ancak özgürleşme mücadelesi ezilenlerin tarihsel görevidir. Onlar için ‘ insani varlık’ sadece kendileridir. Onlar için olmak sahip olmaktır. Bununla beraber eğitim bireylere yeni bir kendilik bilinci edindirmeli ve içinde bulunulan sisteme ya da duruma eleştirel bakabilme yetisi kazandırmalıdır.
Ezilen, hor görülen ve ötekileştirilen, Ulus- Devlet modeli dışında alternatif eğitim kurumları düşünmelidirler. Çünkü, tarih boyunca devrimci fikirlerin, paradigma yıkıcı fikirlerin ilk filizlendiği ve ortaya çıktığı yerler Ulus- Devlet modeline göre şekillenen üniversiteler ve eğitim kurumları değil, toplumsal ve muhalefet odaklarının bağrından çıkmıştır.
Eğer ezilenler alternatif eğitim modelleri geliştirirlerse hem kendileri için yaşanılır bir dünya yaratacaklardır. Hem de ezen konumda olan sınıfları bulundukları pis yaşamdan çıkarmış olacaklardır.
Eğer bu dünya da yaşıyorsak dünya aracılığıyla birbirimizi eğitmemiz gerekir…
22. 02. 2008
Ferhat
- Ferhat Berkpınar ağ günlüğü
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
