Marksist Demokrasi Teorisine Katkı - (3) - Demokrasi ve Özgürlükler

İlk yazıda, biçimsel anlamıyla demokrasinin özünün zor ve yaptırım olduğunu, bu nedenle, zorunluluklar aleminin ötesi anlamıyla özgürlük ile demokrasinin bir arada bulunamayacağını; demokrasinin, emeğin ve yaptırımların olduğu yerde özgürlük olamayacağından söz etmiş, dil ve sanal uzaydan örneklemeler kullanmıştık.

Bu yazıda ise, bu sefer de tersini savunacağız: demokrasi ancak özgürlüklerle var olabilir.

Bu taban tabana birbirine zıt gibi görünen, (demokrasinin özgürlük ile uyuşamayacağı ve demokrasinin özgürlüksüz olamayacağı) önermeleri mümkün kılan, özgürlük kavramının farklı içerikleri ve kullanımlarıdır.

Zaten demokrasi bahsinde, kafaların karma karışık olmasına yol açan, bir kavramın bir çok farklı anlamları ve kullanımları olmasıdır. Bu karmaşa en anti demokratik sistemlerin kendilerini demokratik olarak tanımlamalarını mümkün kılmıştır.

*

Özgürlük kavramı, Klasik Alman felsefesinde, "zorunluluğun bilince çıkması" olarak tanımlanır. Bu anlayışın kökleri, doğa bilimlerindeki ilerlemenin yarattığı iyimserlikten kaynaklanır ve aydınlanmacı burjuva karakterdedir. Daha önce Bacon tarafından formüle edilen, "doğayı itaat altına almak istiyorsanız ona itaat ediniz", yani doğa ancak doğa kanunları bulunup onlara uyularak kontrol altına alınabilir tarzındaki İngiliz ampirizminin bu formülasyonu, Alman felsefe geleneğinde daha sofistike bir ifadeye kavuşmuştur: "doğaya itaat etmek", bir "zorunluluğu bilince çıkarmak" değil midir? İnsan doğaya itaat ederek onu itaat ettirebildikçe doğaya bağımlılığı artıp ondan özgürleşmemiş midir? O halde, "özgürlük zorunluluğun bilince çıkmasıdır!"

Marks, klasik Alman felsefe geleneğinden gelen bir düşünür olarak, zorunluluk ve özgürlüğün bu ilişkisi anlayışından beslenmiş ama onu aşmış ve onların ilişkisini felsefi değil sosyolojik bir kavram olarak tanımlamıştır: bu anlamıyla özgürlük, artık zorunluluğun bilince çıkması değil, zorunluluklar aleminin ötesidir: yani zenginliklerin gürül gürül aktığı; emeğin ortadan kalktığı; çalışmanın ruhsal ve bedensel bir ihtiyaç, bir oyun olduğu bir dünyanın; diğer bir ifadeyle, "komünist toplumun üst aşaması" denen toplumsal sistemin özünün tanımıdır. Özgürlüğün burjuva ufku içindeki kavranışında, özgürlük zorunlulukla bir arada, onun bilince çıkması olarak tanımlanırken, tarihsel maddecilikte özgürlük, zorunluluklar aleminin ötesindedir, ve onunla bir arada olamaz. Burjuva ufkundaki özgürlük kavramı felsefi olduğu kadar tarih ve toplum dışıdır, Marksist özgürlük kavramı ise tarihsel ve toplumsaldır.

*

Ne var ki, özgürlük kavramı, Fransız toplumsal mücadeleler geleneğinde politik alana ilişkin haklar olarak da tanımlanmıştır. Yani düşünceleri ifade edebilme, onlar etrafında serbestçe birlikler oluşturabilme hakları olarak. Bu politik anlamıyla özgürlük olmadan, demokrasi mümkün değildir.

Elbet bu özgürlük kavramının ardında, Fransız aydınlanmasının geliştirdiği, yine tarih ve toplum üstü, toplum ve insan kavramları vardır. Bütün feodal ve ataerkil bağlarından kurtulmuş, eşit ve özgür bireyler ve bunların toplu yaşamak için bir sözleşme yapmaları (Rousseau, "Toplumsal Sözleşme") gibi. Ama bu tarih ve toplum üstü insan ve toplum anlayışı, özünde somut tarih ve toplum içinde modern burjuva toplumunun; kapitalizmin ortaya çıkardığı toplumun anlayışı ve gerçekliğidir.

Demokrasinin ardındaki varsayım, çoğunluğun kendi çıkarının nerede olduğunu bildiği, kendi ihtiyaçları ve çıkarı hakkında en doğru kararları kendisinin verebileceğidir.

Ama çoğunluk neye göre ve nasıl oluşabilir?

Bu, her biri bir atom gibi ve bir toplumsal sözleşmeyle bir araya gelen bireylerin, kendi kendilerini yönetmesi, bir kabile halkının her somut sorunda köyün meydanında tartışıp karar vermesi veya zaten küçük topluluktaki herkesin eğilimleri ve ağırlıkları herkes için bilindiğinden, özel silahlı adamlar da olmadığından, bu eğilimlere göre hareket eden şeflerin veya ihtiyar heyetlerinin kendiliğinden demokrasisi gibi olamaz modern toplumda.

Bunun yerine insanların temsilcileri seçilmelidir.

Ama bu seçimler neye göre yapılacaktır? İnsanların on binlerce sorunu vardır. İnsanlar her sorunda çok farklı konumlarda da bulunabilirler. Dolayısıyla, çoğunluğun veya azınlığın oluşabilmesi, toplumdaki temel sorunlarda sistematik görüşler getiren partiler olmadan mümkün değildir. On bin farklı görüş etrafında bir demokrasi olanaksızdır, aksine böyle durumlarda, demokrasi gibi görünen şey, tek bir görüşün egemenliğinin örtüsü olur.

O halde, bir örgüt içinde bile demokrasi, örgütün sorunları ve çözümleri hakkında sistematik görüşleri olan eğilimler ve bunların güçleri oranında yönetime yansıması olmadan mümkün değildir. Yani bir örgüt içinde eğilim ya da fraksiyon; bir ülkede de parti ya da herhangi bir örgüt kurma hakkı olmadan, fikir özgürlüğü bir kandırmacadan başka bir şey olamaz. Olamaz  çünkü sistematik fikirler etrafında bir çoğunluğun oluşması, dolayısıyla bunların iradesinin yansıması olanaksız olur.

Modern toplumda, demokrasinin tanımının özündeki, çoğunluk ve azınlıkların oluşabilmesinin başka hiç bir yolu olmadığı için, düşünce ve örgütlenme özgürlükleri olmadan demokrasi, yani "azınlığın çoğunluğa uymasını kabul eden idare şekli" olanaklı değildir.Ama sadece bunun için değil, çoğunluğun ve azınlığın değişebilmesi ve yeniden üretilebilmesi için de gereklidir. Çoğunluk ve azınlık bir kere oluşunca hep öyle kalacak değildir, insanlar zaman içinde görüşlerini değiştirebilirler. Bu görüş değişimlerinin ve yeni görüşler etrafında yeni birliklerin oluşması da özgürlükler olmadan olmaz.

*

Ne var ki, buraya kadar yine, çoğunluk ve azınlık gibi, tarih ve toplum üstü kavramlar, biçimsel tanımlamalar alanındayız.

Çoğunluklar ve azınlıklar; fikir sistemleri, partiler rast gele oluşmazlar. Onlar toplumdaki büyük toplumsal güçlerin eğilimlerini yansıtırlar. Demokrasi modern toplumda bu eğilimlerin politik alana yansıması için en elverişli, en az sürtünmeli, en az enerji kaybına; en az patlamalara yol açan koşulları sunar.

Ama toplumsal eğilimler yasaklarla ortadan kaldırılamaz. Onlar var olurlar ve bir şekilde akacak damar bulurlar. Bu nedenle, en anti demokratik sistemde, en korkunç polis devletinde bile, politikaya egemen olanlar her şeylere kadir değildirler ve bir boşlukta hareket etmezler, var olan toplumsal güçlerin dengelerini kollarlar. Aynı durum partiler ve toplumsal örgütler için de geçerlidir. En güçlü sanılan örgüt liderleri bile, aslında, örgütlerinin destekçisi toplumsal eğilimlerin ve onların içindeki başka bölünmelere bağlı güçlerin dengelerini kollarlar.

Bu gerçeklik çok sık unutulmaktadır. Örneğin bir politik örgüt ve onda ifadesini bulan toplumsal güç ve eğilimler hakkında, onun demokratik yöntemlere dayanıyor olup olmaması, bize hiç bir fikir vermez.

Siyasi mücadele somut toplumsal güçler hakkında, onların ifade ettikleri eğilim ve güçler hakkında az çok doğru görüşleri gerektirir. Demokratik olup olamama ise, bir gücün toplumsal karakteri konusunda hemen hemen hiç bir fikir vermez, hatta çoğu kez yanıltıcıdır. Ezilenlerin ve haklı olanların daima demokratik olacağı, çocuksu bir var sayımdır ve tarihin ve toplumun çok düz ve yüzeysel bir kavranışına dayanır.

Niye böyledir? Niye demokrasi ile, haklılık, ezilen hareketi olmak, demokratlık arasında doğrudan bir ilişki yoktur. Bu da gelecek yazıların konusu.

(Bir not: ilk başta çok soyut gibi görünen bu "Demokrasi Üzerine Yazılar" serisi, aslında son derece somut bir politik tartışmayla ilgilidir. Türk sosyalistlerinin ve Kürt muhaliflerin Kürt Ulusal Hareketi karşısındaki tavır ve eleştirilerinin ardındaki metodolojik yanılgılar ele alınmaktadır. Yani politik mücadelenin bir parçasıdır bu yazılar. Ama aynı zamanda, klasik Tarihsel Maddeciliğin unutulan, değer verilmeyen ya da yanlış bilinen görüşlerinin ifadesi olarak da, ortalığı kaplamış burjuva karakterdeki anlayışlara karşı bir ideolojik mücadeledir.)

15 Haziran 2000 Perşembe