Ahlaki Aklın Yolu Sosyalizmdir
“ Her kim ki tartışmalarda,bir otoritenin fikrini öne sürer,
o kişi aklını kullanmış olmaz fakat belleğini çalıştırmış olur"
Leonardo Da Vinci
Demek ki sadece geçmişin hafızlığını yapanların öncelikle aklını kullanması gerekiyor. Gerçi ”Eleştirmek,düşman kazanmayı göze almaktır”.
Bu eleştirim, tam da bu bağlamda,öteden beri hiç sorgulanmadan,alışıla gelen,ezberci tekrarlamalara yönelik olup içinde bir dizi öneriyi de içermektedir. Bizler daha yeni yeni,Türkiye’de kalemin öncüleri olarak hayatı kendi algılamalarımızla okuyup ve kendi cümlelerimizle dünyayı yeniden kurmayı öğreniyoruz (daha da öğreneceğiz) Bizler halkımızın evren,doğa ve insana bakışını göz ardı ederek genel teorik söylemlerle insanların zihninin içinden gerçekten geçmiş olabilir miyiz ?
1.Türkiye’de genel olarak mezhep imamlarının arkasına durup namaz kılanların daha çok vaaz kültürü temelinde tanrıya,tarihe ve topluma bakmaları normaldir de tüm Marksist fraksiyonların aynı eğilimin içine girmeleri beni hep şaşırtmıştır.Vaaz kültürü eleştirel aklı dışlayan dogmatizme,fanatizme ve fetişizme dayanan bir gelenektir.Bir iki örnek vermek gerekirse,Müslümanlar Muhammet peygamberin ümmi olduğunu söylerler ancak Allah’ın ilk ayetinin de oku olduğunu söylerler. Buradaki çelişkiyi sormak sorgulamak nedense hiç kimsenin aklına bu güne kadar gelmemiştir. Beni şaşırtan ikinci örneğe gelince,Gerek Darwin,biyolojik evrimi gerekse Marks,diyalektik materyalizmini yazarken henüz elimizde ne gelişmiş bir mikroskop ne de uzayı gözleyen gelişmiş teleskoplarımız vardı.O dönemde hala Newton’un (1687),
olaylardan etkilenmeyen ,evrenden bağımsız çizgisel ve sonsuz bir zaman kavramı hakimdi.Uzay ve zaman kavramı çok değişti ama bizim
Ortodoks yoldaşların kafa yapıları bir nebzecik bile değişmedi. Neden ? Çünkü vaaz kültürü bize de hakimdi. Eleştiri ve öz eleştiri sözde var ama hiç bu yönde yeni şeyler söylen kimse ortalıkta görünmüyor hala. Hatta Emmanuel Kant “saf aklın eleştirisinde” buna ilişkin zamanın deney ve gözlemden bağımsız olarak ezeli ve ebedi bir biçimde önsel olarak insan zihninde bulunduğunu ve de sonsuz olduğunu belirtmişti.
Buna karşın 1915 de Einstein’ın genel görelilik kuramı aksine zamanın uzaydan bağımsız olmadığını kanıtlamıştı.
Demokritus’un (M.Ö.460-370 var saydığı atom fikri bu gün standart atom modeline kavuşmuştur. Maddi evrenin de ezeli olmadığı ve 13,8 milyar yaşında olduğu ortaya çıktı. Hal böyleyken, kimileri hala ısrarla Ortodoks Marksizm’in sert söylemleriyle yapılan ötekileştirmelerle daha baştan Mistikleri,Deistleri,agnostikleri yaftalayarak düşman ilan edebiliyor.Kuantum ve izafiyet teorisini,evrenin genişlemesini,moleküler biyolojiyi göz ardı ederek geçmişin kavramlarıyla bu günü anlatmak ve anlamak mümkün müdür ? O halde nasıl ki salt dine dayalı teokratik bir dünya sistemi saçmaysa aynı şekilde salt bir ateizm projesine dayalı bir sosyalizm de o kadar saçmadır. Sovyetlerin dağılmasında ve ABD’nin yeşil kuşak projesinin dinsel gericiliği azdırmasında bu yanlış etki tepki anlayışı terk edilmelidir.Sosyalizmin temel sorunu,ne ateizm,ne teizm,ne Darvinci evrim kuramı,ne de akıllı tasarım olarak öne sürülemez.Çünkü bunların hiç biri,kesin olarak açıklığa kavuşmuş konular değil.Sadece öngörülerimiz ve kurgularımız var. Bilim, nesnel deney ve gözleme dayanmalıdır. Dolaylı veya mantıksal,felsefi çıkarımlar sadece bilimin daha çok araştırma yapmasının yolunu açar o kadar. Ama sınıfsal sömürü,ekonomik ve ekolojik kaynakların yağmalanması,militarizm ve şiddet konusu hepimiz için temel bir sorundur.Bu tür belirsiz konularda artık bizlerin ilericilik,gericilik tartışmalarını yapmamız hayatımızı değiştirmeye yetmiyor. Bırakın bunlar bilim felsefesinin tarihsel seyri içinde devam etsin gitsin.
Ama sosyalizm sistemi dünya için vazgeçilmez somut bir ihtiyaçtır.
2. Ülkemizde solun halkla organik bağ kurmasını istiyorsak kendi kültürel kodlarımız üzerinden yeniden düşünsel üretimlerin olması kaçınılmazdır. Marks insanın ekonomik ve toplumsal boyutunu,Freud, insanın birey olarak içgüdüsel dinamiklerini inceledi. Marksı ve Freud’u de etkilemiş olan Spinoza ve ardılı olan Kant dogmatik aklın dışına çıkarak ahlaki aklı ilk kez inceleyen filozoflardı. Bizler bu gün iyice farkındayız ki duygudaşlık (empati ) ve özdeşlik (sempati ) duyguları gelişmemiş insanlara tekrar,telkin,taklit veya tehditle üç beş Arapça duayı ezberleterek insanın içtenlikle iyiliği isteyen ve kökeni bireysel olduğu kadar toplumsal yapılanmaya da dayanan kötülüklere karşı çıkan insanı yaratamayız. Hayatı okumadan,aydınlanmadan salt Arapça dua ve Türkçe beddua okuyarak adam olamayız. Eğer adam olsaydık halife Ömer zamanında gidip İskenderiye’de insanlığın bilgelik hazinesi olan bir kütüphane hiç yakılır mıydı? Keşke şu anda ülkemizdeki 80.000 tane kütüphaneye girip çıkan insanlarla sohbet edebilmenin sevincini yaşayabilseydik,çok farklı bir düzeyde olabilirdik.Sanatta,edebiyatta üst dil,felsefede üst bilinç olmadan görüş mesafemizin giderek daralacağını hepimiz bilmek zorundayız. Doğrusu,insanda görüş mesafesinin kısa olması demek dar kafalılığı savunmakla özdeştir.İnsanı anlamak sadece ideolojik bir süreç olmayıp daha da önemlisi psikolojik ve etik boyutları olan bir konu olduğunu belirtmek isterim.
3.Sosyalizm, hiç kuşkusuz ki bilimin gelişmesine bağlı olarak yeni paradigmaların,aklın ve sevginin siyaset kılavuzluğunu izlemelidir.Fizik kimya gibi doğa bilimlerinde nesnel bilgiye insanın iradesi karışmadığı için ortak akıl mümkündür. Ancak üretimin paylaşılması,bölüşülmesi ve tüketilmesi konusu tamamen etik bir sorundur.Bu anlamda sosyalizm,kim ne derse desin öncelikle ahlaki aklın bir mücadelesidir. A h l a k i a k ı l d a n kastım, insanın,toplumsal anlamda,kolektif iyiliğin ve kötülüğün farkına varması yeteneğidir.Yani sanıldığı gibi ahlak salt dogmatik aklın bir eseri olan dinlerin günah sevap mantığıyla ele alınıp açıklanamaz.Ahlaki akıl,toplumcu bağlamda insanın kendi nihai iyiliğini ve kötülüğünü ayırt etmesi yetisidir.Bu ahlaki akıl,Sokrates’ten,Şeyh Bedrettin'e,Spinoza’dan Marks’a ve Pablo Neruda’dan,Nazım Hikmet’e kadar izlenerek sürüp gelmiştir.Bizim halk ozanları geleneğinde de yine ezen ve ezilenlerin mücadelesi eşsiz bir şekilde işlenmiştir.Yunus,Pir Sultan, aşık Veysel ve Mahzuni Şerif ahlaki zekanın en seçkin örnekleridir.Yeter ki insanın doğası, yozlaştırılmamış ve onuru ayaklar altına alınarak çiğnenmemiş olsun.Zaten egemen sınıflar da insanların onurunu çiğnemeden onları kendilerine asla köle yapamazlar.
4.Marksın artı değer konusu ve sömürü gerçeği bilimsel olarak kanıtlanmış bir görüştür. Bu anlamda sömürünün kökeni araştırılırken bilimsel bir yöntem izlendiği için “bilimsel sosyalizm” tanımlaması sağlam bir çıkış noktası üzerine oturmaktadır. Ancak sömürüden kurtulma öğretisi ekonomipolitik olduğu kadar dediğim gibi öncelikle ahlaki aklın mücadelesiyle de yakından ilişkilidir. Çünkü sömürünün politik mekanizmasını analiz etmek tek başına yetmiyor.Sömürü olgusunun her zaman sınıfsal niteliği kadar aynı zamanda tüm bireysel ilişkilerde de geçerli olduğunu unutmayalım. Bireyci insanın sahiplenme içgüdüsü değil midir aslında devasa sınıfsal uçurumları yaratan. İnsan faktörüne bakışımız sakın bizi bir yanılsamaya götürmüş olmasın. İlk dönem insan toplumlarında Habil’in,kardeşi Kabili öldürmesi meseli psikopatlığın,caniliğin genetik bir boyutu olduğuna da işaret ediyor. İç faktörlerin (genetik karakterler ) dış faktörler (üretim ilişkileri ) insanın davranışlarında belirleyici etkenlerdir.Ahlaki akıl olmadan (devrimcilerin kararlı iradesi de diyebilirdik) ezilen halk yığınlarının burjuvazinin Makyevelist ahlakıyla baş etmesi çok zor.Nitekim geleneklerin arkasına sığınarak ve batıl bir din anlayışıyla hayattan kopuk olarak yetişen insanların zihnini çelen bir ahlak,egemen sınıflara hizmet etmekten öteye gidemiyor.Aydınlanmaya yani bilinç ertesi inanç sistemine dayalı olan ahlakı akıl,elbette geçmişin doğru değerleriyle örtüştüğü oranda tarihsel enerjiyi temsil eden tüm moral değerlere sahip çıkacaktır.Mesela Musa “hırsızlık yapmayacaksın” demiş ve Marks buna “üretim araçlarının özel mülkiyeti hırsızlıktır” şeklinde bilimsel bir tespiti eklemişse işte biz bu noktada halkın vicdanında bir gönül rahatlığı kazanmış olmaktayız.
5. Burjuvazinin Makyevelist ahlakı, bireyci ve bencildir.Toplumun ortak iyiliğini esas almaz. Sadece kendi kısa erimli çıkarları için “benden sonra tufan” diyecek kadar da gözü karadır. Dünyadaki tüm ekolojik ve ekonomik dengelerin bozulmasında kapitalizmin haydutça içgüdüsel davranışı sorumludur.
6. Toplumun ortak iyiliğini gözeten ahlaki akıl olmadan, işsizliğin,yoksulluğun,savaşların son bulması imkansızdır. Çünkü insan emeğinin ürünü olan büyük bir enerji daha başlangıçta silahlanmaya, savaşlara,et obur cihan devletlerinin etnik çatışmalarla maskelenmiş emperyal amaçları için harcanacaktır.
7.Ahlaki akıl olmadan das kapital de işçi sınıfına öncülük edecek kamu oyu ve moral üstünlüğü de elde edemez. Evet Sovyet sistemi bir şekilde dağıldı ancak bunun temelinde emperyalist sistemin akıl almaz silahlanması, darbeleri,cinayetleri,işkenceleri ve soğuk savaş psikolojisi de büyük rol oynadı.Yani bir anlamda Habil’in soyuna çekenlerin barıştan yana olanları sabote ettiğini söyleyebiliriz. Biz Ortadoğu bağlamında burjuvazinin bu makyevelist ahlakını tıpkı Emevi din anlayışının iktidar için her türlü dalavereyi mübah görmesiyle özdeşleştirebiliriz. Unutmayalım ki bu,egemen sınıfların birbirinden devraldığı bir gelenektir.Dünün yalan hadisleri,yerini bu günkü medyanın yalan,yanlış ve yanıltmalarına dayalı psikolojik savaşına,zihinsel bilgi kirlenmesine bırakmıştır.
8.Kant’ın çok sevdiğim bir sözü vardır.”Barbarlığın okulu yoktur ama her uygarlığın bir okulu vardır”.Evet ahlaki aklın yolu da bizi ister istemez zorunlu olarak sosyalist bir uygarlığa götürecektir.
9. Bilimin konusu olan nesnel gerçeklikte tüm insanların ortak akıl üzerinde buluşması mümkündür. Ancak nesnel gerçekliğin ötesindeki evren,doğa ve insan algılaması bütün insanlarda özdeş olmayıp az çok görecelidir. Bu bakımdan gerçeklikle hakikat ayrışmasında insanların düşünme,inanma özgünlüğü ve özgürlüğü de kaçınılmazdır. Bilindiği gibi “Hakikatin,izafi (değişken ) ve mutlak (değişmeyen) yanları vardır”. Bu bağlamda eğer bir gün bu toplumun çoğunluğu ahlaki akılda buluşacaksa barışın ve refahın temeli laik-demokratik-etik bir sosyalizmin inşası üzerine oturacaktır. Son yüzyılda,bilimin kaydettiği gelişmeler,yeni paradigmaların ortaya çıkmasına yol açtı. Özellikle zaman ve uzay algımız,Marksı ve Darwin’i de aşmış durumdadır. Bu onların birikiminden yararlanarak yeni sentezleri de zorunlu kılmaktadır. Eski zamanların tüm bilim felsefelerinin yetersizlikleri konusunda insanların bilinçlenmesi olmadan yeni bir insan yeni bir toplumu yaratmak olanaksızdır.
Ahlaki aklın bir buluşu olan dostlukla buluşmak dileğiyle
Cemal Öztürk
bahçelievler
06-12-2099
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
