Aykırı Bir Analiz

Savcıların generalleri tutukladığı şu günlerde; ulusalcılar kıyamet ya da panik, liberaller ve politik İslamcılar zafer havası içindeyken; ayrıntılar arasında boğulmak istemeyen ve oyunun genel gidişi ve ağırlık noktası hakkında daha kuşbakışı bir kavrayışa ulaşmak isteyen bir satranç oyuncusu gibi, olaylara geriye çekilerek uzaktan bakmakta yarar var.

Böyle zamanlarda, genel sosyolojik ve tarihsel eğilimler üzerinde durarak, olayların, aktörlerin ve çatışan güçlerin onlara yüklediği anlamlarıyla değerlendirmenin girdabına kapılmadan, nesnel anlamlarını açığa çıkarmak ve genel gelişme eğilimini belirlemek daha büyük önem taşıyor.

Genel ve tarihsel eğilimlere baktığınızda ise, şu an çok önemli olan veya öyle gibi görünen güçlerin ve eğilimlerin aslında çok da önemli olmadığı veya göründüğü gibi olmadığı ortaya çıkar.

Bunu fizikten şöyle bir benzetmeyle açıklamak mümkün olabilir. Bir tek hücreli yaratık hatta küçük bir böcek için, yer çekiminin hiçbir önemi yoktur. Ama küçük boyutlar ve bu boyutlardaki canlılar için, örneğin sıvılardaki yüzey geriliminin, yani atomları birbirine çeken güçlerin önemi çok daha büyük ve hayatidir. Bu nedenle, bakteriler veya küçük böcekler için, çekim gücünü algılamayla ortaya çıkmış, yukarı ve aşağı gibi kavramlar bir şey ifade etmez. Ama örneğin bir fare veya bir fil için suyun yüzey gerilimi artık hesaba bile katılamayacak derecede hiçbir anlamı olmayan bir kuvvet haline gelir. Yerçekimi dolayısıyla yukarı ve aşağı gibi kavramlar o canlı için hayati bir önem kazanır.

Benzeri durum genel ve sosyolojik eğilimlerle günlük politika arasındaki ilişkide de söz konusudur. Tarihsel veya temporal boyutlarda kısa ve uzun dönemlerde; topluluklarda küçük ve büyük boyutlarda benzer ilişkiler görülebilir.

Bu kısa girişten sonra, iki aykırı tespitle başlayalım.

Birincisi, bütün bu gelişmeleri her iki taraf da İslamcı Burjuvazinin veya Politik İslam’ın ve onların politik ifadesi olan AKP’nin, “Askeri Vesayet Rejimi”ne karşı bir başarısı (veya bakış açısına göre, İslamcıların Laiklere karşı bir darbesi) olarak görme ve gösterme eğiliminde.

Ulusalcılar ve Laikler; Liberaller ve Politik İslamcılar, birbirine zıt gibi görünen bu iki taraf (ki neredeyse tüm egemen basın ve entelektüel hayat demektir bu gün) aynı değerlendirmede anlaşmaktadırlar.

Bu bakış, olayların ardındaki derin değişmeleri ve güçleri görmemek, o güçlerin yansılarına göre gelişmeleri değerlendirmek olur. Her iki taraf da bu aynı yanlışı yapmaktadır.

Bütün bu gelişmeler, Burjuvazinin marifeti değildir, her şeyden önce İşçi Sınıfı ve Kürt Özgürlük Hareketinin var oluşu ve mücadelesi sayesinde mümkün olabilmiştir. Bunu biraz açalım.

İşçi sınıfı deyince herkesin aklına Sendikalar, Sosyalist Partiler, Grevler geliyor. Bu işçi sınıfının sendikalist ve ekonomist algılanışıdır.

İşçi sınıfı modern bir sınıftır, genel eğilimlerini bir şekle toplumsal hayatın içinde yansıtır ve yansıtacak kanalları yaratır. Bu kanallar çoğu kez hemen görülemeyebilir ve anlaşılamayabilir.

Tipik bir örnek verelim, başörtüsü. Altmışlarda ve yetmişlerde işçi sınıfı, uzun saç, İspanyol paça ve geniş yakalı gömlekler ve bunun muadili kadın kıyafetleriyle var olan sistem karşısında eğilimlerini dile getiriyor, kültürel dönüşümler yapıyor ve siyasete ağırlığını CHP ve diğer sosyalist parti ve gruplar aracılığıyla koyuyordu.

Seksenlerden sonra ise, aynı işçi sınıfı başını örterek, Askeri bürokratik oligarşinin bayrağına ve kadınların sarıya boyanmış saçlarına karşı, başörtüsünü bayrak yaparak ve aynı zamanda bu bayrak aracılığıyla kadını sokağa toplumsal hayata katmanın başka yollarını bularak; giderek CHP ve diğer sosyalist gruplardan uzaklaşarak eğilimlerini dile getirmeye başladı.

İşçi sınıfının bu eksen kayması aynı zamanda Saadet ve Refah’ın aşılıp, ortaya kitlesel AK Parti’nin ortaya çıkışına da denk gelmektedir. Sendikalist ve ekonomist bir bakış açısı İşçi Sınıfını bu gelişmelerde göremez. Ama daha derine inen bir sosyolojik bakış açısı bunu görebilir.

İşçi sınıfı, en büyük silahı olan oylarıyla AKP’yi destekleyerek, Ordunun her tehdidi ve darbe teşebbüsüne oylarıyla daha güçlü ve sert cevap vererek, fiilen ordunun siyasi gücünü ve hareket alanını daraltarak, bu günkü gelişmelerin yolunu döşedi. İşçi sınıfının bu desteği ve oyları olmasaydı, burjuvazi bu günkü adımları atabilecek ne gücü ne de cesareti bulabilirdi.

Son gelişmelerde dünyadaki politik konjoktürünün uygunluğu ve uluslar arası desteğin de önemi üzerine geniş yorumlar yapanların bu çok temel gücün esas rolünü görmemeleri anlamlıdır.

İkinci büyük güç ise, politik bir güç olan, Kürt Özgürlük Hareketidir. Kürt özgürlük hareketi, liderini bile esir olarak kaptırmasına rağmen var olmaya devam etmeseydi. Var olmakla kalmayıp, politik mücadelede yeni alanları zapt etmeseydi. Ve nihayet bütün bunların yanı sıra Türk Ordusuna ağır askeri yenilgiler tattırmasaydı, bu günkü gelişmelerin esamesi okunamazdı. Burjuvazi, İşçi sınıfının ve Kürt Özgürlük hareketinin pişirdiği yemeği yemektedir şimdi ve kendisi yediğine göre kendisinin pişirdiğini iddia etmektedir.

Aslında Kürt Özgürlük Hareketi de bir ölçüde İşçi Sınıf ve Hareketi olarak görülebilir. DTP veya bu hareketin bir derneğine giden esas kitlenin aşiret bağlarından kopmuş, şehre gelmiş modern ücretli insanların, İşçi Sınıfının en alt katmanlarının bu hareketin omurgasını oluşturduğunu görür. Sadece biraz daha ruhça köylü ama aynı zamanda daha alttaki bir işçi sınıfına dayanmaktadır bu hareket de.

Bütün zıt görünüşüne rağmen kadınların durumu da iki harekette benzemektedir. Şehirlerde veya politik İslam içinde, kadının evden çıkıp sosyal hayata katılmasının aracı olan başörtüsünün Kürdistan’daki karşılığı, kadın gerillaların elindeki Klaşinkovlar ve cinsel ilişki yasaklarıdır.

Kürt hareketinde ve politik İslam’da temel modern sınıfların durumları da farklıdır. Politik İslam’da bayrak burjuvazidedir; politik hareketin başını burjuvazi çeker. İşçiler oyları ve bayraklarıyla, kültürel kotlarıyla onlara destek verirler adaletsizlikleri gidermeleri ve daha geniş bir özgürlükler alanı sağlamaları için.

Kürt Özgürlük hareketinde ise, her ne kadar yeterince şehirli bir ruh egemen olmasa da, öncülük bir şekilde işçilerdedir, Kürt burjuvazisi bağımsız bir parti olarak çıkamamakta, hareketin içinde hem destek hem köstek olmaktadır. Aslında AKP’ye oy veren geniş işçi kitleler ile Kürt Özgürlük hareketinin çekirdeği; Kürt Özgürlük hareketine hem destek hem de köstek olan burjuvazi ve AKP’nin yönetimi birbirine daha yakındır. Bu çakışmayı engelleyen ise, sınıfsal çıkarlar değil, kültürel ve tarihsel araka planlardır.

Olaylara böyle baktığımızda, Türkiye’deki değişimlerin motorunun İşçi Sınıfı olduğu, bu sınıfın, Politik İslam ve Kürt Özgürlük hareketi gibi politik biçimler altında kendi genel ve tarihsel eğilimlerini yansıttığı görülür. Bunu burjuva sosyologları da bir şekilde ifade ediyorlar ve Türkiye’nin artık bir köylü değil, şehirli ve sanayi toplumu olduğundan söz ediyorlar. İşçi sınıfsız şehirli ve sanayileşmiş olunamayacağına göre, bu İşçi sınıfının rolünün utangaçça kabulünden başka bir anlama gelmez.

Bu iki tespitten sonra bir üçüncü tespit daha yapalım.

Askeri Bürokratik Oligarşi, “İdeoloji” veya bir “Rejim” veya bir “Politika” değildir.

Türkiye’deki sosyalistlerin çoğu, Askeri Bürokratik Oligarşiyi, bir “İdeoloji” olarak tanımlama eğilimindedir ve Kemalizm’le yapılacak bir ideolojik mücadelenin onunla en iyi mücadele aracı olduğunu sanmaktadırlar. Fikret Başkaya’dan, İsmail Beşikçi’ye kadar geniş bir yelpaze vardır böyle. Bunların dillerinden düşürmediği kavram “Kemalist İdeoloji”dir.

Bir de Askeri Bürokratik Oligarşi’yi bir takım idari ve hukuki düzenlemelerle ortadan kaldırılabilecek bir Politika veya Rejim olarak tanımlayan genellikle Liberal diyebileceğimiz, geniş bir kesim bulunmaktadır.

Ne var ki ne ideolojik mücadele, ne de politik ve hukuki düzenlemeler askeri bürokratik oligarşinin toplumsal temeline dokunamazlar. Bu gücün çok sağlam ve derinlere giden bir toplumsal temeli bulunmaktadır. Bu toplumsal temel, ekonomi dışı cebir aracılığıyla, artı ürünün bir bölümüne el koyulmasıdır. Yani özünde kapitalizm öncesi bir soygun ve sömürü ilişkisi üzerinde var olur bu tabaka.

Türkiye’de bir zamanlar toprak ilişkilerinde feodalizm (Kapitalizm öncesi) aranırdı. Tam da modernleşmeleri yürüten “Devlet sınıflarının” bu modern öncesi sömürüye dayanan tabaka olduğu kavranamazdı.

Askeri ve Bürokratik bu devlet cihazı var oldukça, bu toplumsal güç var olmaya devam eder. Bu gücü ancak radikal ve devrimci bir demokratik program tasfiye edebilir. Yani bu pahalı, baskıcı, bürokratik, keyfi cihaz tasfiye olmadan bu gücün ortadan kaldırılması mümkün olmaz. Dolayısıyla bu son gelişmelerin bu gücün temellerine hiçbir şekilde dokunmayacağı bellidir.

Ayrıca Askeri Bürokratik Oligarşinin kendi içinde, çok uzun zamandan beri, bugünkü politika ve yapıya karşı bir yenileme ihtiyacını dile getiren, “aynı kalmak için değişmemiz gerekiyor” diyen güçlü bir reformcu kanat bulunmaktadır. Ve bu iç mücadele kimi politikacıların, subayların ve gazetecilerin öldürülmesi gibi çok sert biçimlerde de yıllardır sürmektedir. Eğer böyle bir kanatın desteği ve varlığı olmasa bu günkü gelişmelerin hiç birisi olmayabilirdi.

İşçilerin ve Kürt Hareketinin darbeleri bu kanadın konumunu güçlendirmiştir. Bu sayede en gizli toplantı ve planlar gazete sayfalarına geçmiştir.

Bu durumda, şu sonucu kolaylıkla çıkarabiliriz. Bütün bu tevkifatlar, davalar, askeri bürokratik oligarşinin gücünün budanması gibi görünen ve bu şekilde liberallerce alkışlanan gelişmeler nesnel olarak Askeri Bürokratik Oligarşi’nin kendini daha modern bir ideoloji ve politikayla donatması, politika ve ideolojiye egemen fosillerin tasfiyesi ve etkinliğinin kırılması, ama aynı zamanda yeniden gücünü kazanmak için stratejik bir ricat; ileriye fırlamak için gerilemesi olarak da görülebilir.

Şöyle tersinden bir benzetme belki durumu kavramayı kolaylaştırabilir.

28 Şubat, Politik İslam’ın ideolojik ve politik olarak kesin bir tasfiyesi gibi görülüyordu. Ama onun sosyal temellerine dokunmadığı ve dokunamayacağı için, aslında İslamcı Burjuvazi’ye fosilleşmiş eski ideoloji ve politikadan kurtulma ve daha geniş bir cephe oluşturma gereğini gösterdi ve olanağını sundu.

AKP, tam da 28 Şubat’ın ürünü olan bu gelişmeler ve değişimler sayesinde, laik burjuvazi ve işçi sınıfının desteğini alarak ezici bir seçim zaferiyle iktidarı aldı. Güç yerinde duruyordu ve gücünü politik alana yansıtabilmesi için uygun ideolojik ve politik biçimlerin ortaya çıkıp gelişmesinin yolunu açmıştı bu budama.

Şimdi de, AKP, bu borcunu ödüyor sayılabilir askeri bürokratik oligarşiye. Şimdi aynı şekilde, bizzat kendisi demokrat olmadığı için, Askeri bürokratik oligarşinin temellerine dokunmadığından ve dokunamayacağından, bu budama fiilen Askeri Bürokratik Oligarşi’nin fosilleşmiş ideoloji ve politikalardan kurtulmasının yolunu açacaktır. 28 Şubat’ın İslamcı Hareket’e yaptığı gençlik aşısını, Ergenekon tevkifatlarıyla AK Parti hükümeti Askeri Bürokratik Oligarşiye yapmaktadır.

Aslında, bu anlamda bakıldığında, AKP, Askeri bürokratik oligarşi içinde reformcu denebilecek; “aynı kalabilmek için değişmeliyiz” diyen kanat için kestaneleri ateşten çıkarmaktadır da denebilir.

Ama askeri bürokratik oligarşi, gerçek politik iktidarı, aldığı artı ürünü vermemek için bu tazelenmiş ideoloji ve politikalarla (ve muhtemelen buna uygun yeni öndelikler ve kadrolarla) mücadelesine devam edecektir.

*

Yarın öbür gün, Askeri bürokratik oligarşi, 27 Mayıs döneminde olduğu gibi, demokratik özlemlerin bayrağını ele geçirip, AKP’nin Barzani ve Talabani ile ittifakı karşısında Kürt Özgürlü Hareketi ile ittifak yapıp, İslamcı Burjuvazi karşısında Laik burjuvaziyi de yanına alıp kendini yenilemiş bir güç olarak ortaya çıkabilir ve çıkacaktır da muhtemelen.

O zaman, Kürt Özgürlük Hareketi, kendisini bir yol ağzında bulacaktır. (1) Bu olanaktan yararlanıp, üzerindeki tecridi kırarak gerçekten köklü demokratik dönüşümlerin başını çekebilen bir güç haline dönüşebilir. (2) Ama kendini yenilemiş Kürt-Türk Askeri Bürokratik oligarşisinin kadrolarına da dönüşebilir. Tabii böyle bir dönüşüm, Kürt Özgürlük Hareketi içindeki çok güçlü demokratik eğilimlerin kanlı bir tasfiyesiyle atbaşı gider.

Kendini yenilemiş bir askeri bürokratik oligarşi ve onun ipleri elinde tuttuğu asma yaprağı bir parlamentarizm mi, yani Şarklılığın modern biçimi mi, yoksa askeri bürokratik oligarşinin toplumsal temellerini yok eden bir demokratik devrim mi, yani Batının Orta Doğu’ya yayılması mı?

Hangi yolun üstün geleceğinde her şeyden önce Kürt Özgürlük hareketi içinde şimdiden oluşacak birikimler, hazırlıklar ve uyanıklıklar belirleyici olacaktır.

Bunun için işçi hareketinin tarihsel deneylerini incelemenin büyük önemi vardır.

Sovyetlerin, ondan önceki ve sonraki bütün devrimlerin bürokratlaşmalarının ve devrimler içindeki karşı devrimlerin tarihi bunun dersleriyle doludur.

Demir Küçükaydın
24 Şubat 2010 Çarşamba
 
 
 




"aykırı" mı ?? yoksa.. bir amacı mı var??

sayın demir..
öncelikle bu yeni tanım ile ilgili sorular.., sormak istiyorum..

islami-burjuvazi..;

bu nedir..??
tarihsel kökleri ve süreci nedir..??
hangi alanlarda vardırlar..?
sanayi-ticaret-mali vs.

akp nin gelmesi ile birlikte ortaya böyle bir burjuvazinin varlığı atıldı.. sanki gökten bir burjuvazi düştü.., yaşamımıza katıldı.

akp nin arka planı.., milli görüşe dayanır ve sadece bu kanat ile de ifade edilemez.. asıl ağır topları.., yani "yürütücüleri" ise.., milli görüş içinden değil.., dışardan gelip konmuşlardır..
vitrinde görünenler kitleler nezdindedir ama kurmayları başkadır..

islami-burjuvazi tespiti yapılıyor ise..,var olanlar nedir ne konumdadır..
finans ve bunun bir lanı olan bankacılık-sigorta borsa da bunların eamesi yok hala eskiler mevcut..
sanki islami bir sermaye oluşturuluyor sananlar kitlesel sermaye birleşimleri ile oluşturdukları yastık altı-kefenlik birikimleri toplayıp, sisteme enteğre oldular ve resmen de silindiler..
ihlas-kombasan-jetpa.., vs.
bunların en "ciddi" olanı ülker ise.. çoktan sisteme uydu asam gibi kurumları finansal olarak destekliyordu.. şimdide danone gibi ibrani kökenli uluslararası gıda sektörü ile "zorunlu" evlilik yaptı..

kısaca..,
finans-sanayi ve ticaret alanlarında köklü bir burjuva değişimi yokken bu tespiti yapmak ne anlama gelir ki??

küresel sermaye..; türkiyeyi yeniden biçimlendirirken hem ekonmi alanında hem de siyasi alanda eski güç ve dinamiklerde de ""hizalamalar"" yapmaktadır.. olay budur..
80 yıllık burjuvazimizin karşısına islami bir burjuvazi çıkartmak da "anlamlıdır" bunu ulusalcılar dillendiriyor.. abd yanlısı islami sermaye.. sanki "öbürküleri" hakiki "milli"
ve olmayan bir iç burjuvazi çatışması yaratılıyor..

80 yıllık sistemsel değişim elbette bir takım direnişlerle karşılaşacaktır.. alışkanlıklar olan yetki-güç ve kullanım biçimleri kolay terk edilmeyecektir..
1948-60 gladyönün sağ ve sol elemanları birden anti-abd ci oluverdi.. hadi sol içindeki bu truva atlarının zaten anti-abd ci söylemleri vardı.., ya sağ kesimi..??

bence ciddi sapmaları içeren bir tespittir bu islami sermaye.. "ulusalcı"lığın kapı ağzında dolaşmaktır..

"""Yarın öbür gün, Askeri bürokratik oligarşi, 27 Mayıs döneminde olduğu gibi, demokratik özlemlerin bayrağını ele geçirip, AKP’nin Barzani ve Talabani ile ittifakı karşısında Kürt Özgürlü Hareketi ile ittifak yapıp, İslamcı Burjuvazi karşısında Laik burjuvaziyi de yanına alıp kendini yenilemiş bir güç olarak ortaya çıkabilir ve çıkacaktır da muhtemelen.""""

bu tespiti yani öngörüyü ise anlamam va analiz etmem bir hayli zor olacak..

küresel güçler nezdinde ittifaklar zaten belirlenmiştir.
akp kitleri elinde tutacak ve başardığı oranda da kürtleri eklemleyecek.. bu anlamda da bölgesel olarak barzani-talabani işlevseldir. türkiye içine karıştırılmamakla beraber işi akp ye bırakmışlardır ama asıl olarak tarikat-cemaatler ve ilkel-milliyetçilerin "sol" kanadını da işlevsel kılmaktadırlar..
karşısında da.., denetimli "muhalefet"..; sahte ulusalcılar ve goygoycuları çeşitli renkteki "sol"

bunların dışında bu ülkede demokrasi yanlısı güçler ise hem çok az ve örgütlü-tabanlı değil.. hemde.., ayrıca.., sistem içinde ve etkin olanları da yoktur..

hal böyle iken..;
80 yıllık bir paradıgma temsilcisi ve işleticilerin özgürlük hareketi ile ittifak yapabileceğini öngörmek.. rüya görmektir..
"sol" kemalizm noktasında böylesi bir zemin olması için uğraşıldı ama olmayanın yaratılmasının zorluğu bir yana tersi bir işleve dönüştü..
çünkü bu ve hatta bir çok sol kesim.., sistemin denetiminden çıkamadılar..,
hızla bu sahte ulusalcı kul-varda dükkancıklara dönüştüler..
parağrafdaki.., islamcı ve laik burjuva ayrımı zaten ciddi açıklamalar gerektiriyor..
kimdir bunlar..??
iktidardaki güç odaklarını geçtim.. ekonomi de nerede varlar ve nasıl çatışıyorlar..
ekonomik yapıda rakip iki burjuva kanadı varsa ve bu da siyasi bir tanımla adlandırılıyor ise..,
küresel güçlerinde bunlardan biri ile bir takım bağlantıları vardır..
yani çatışma içeriğinde küresel güçler olmaz ise olmazdır..

eniştem beni niye öptü..!!??
öxgürlük hareketini akp ile ilişkilendirenleri biliyoruz da..,
sayın demir ise.., laik-burjuvazi diye bir "yapı" ortaya çıkartmış ve de bunların yanına da.., askeri-bürokratik oligarşiyi de katıp.., ilişkilendiriyor..
ortada bir tek done yokken bunu öngörebiliyor..
yaşamsal doneleri geçtim.. böyle güçlerin varlığı ve karşılıklı çatışmaları var sanki..

sayın demirin..,
akp-güney çizgisi ve islami burjuvazi dediği kesimlerin abd ilişkileri çok net ise..,

demekki bu ülkede anti-emperyalist!! laik bir burjuvazi ve de askeri-bürokrat güçler de var demektir..

önce böyle bir şeyin varlığını netleştirelim ki..!! kimlerle ittifak yapabilir çözebiliriz..

analiz aykırı olmakla kalmamış.. aynı zamanda gerçek üstü

ve .., bende haliyle soruyorum

nerden çıktı bu "aykırı analiz" ...??
çünkü ittifak olarak olmasa da.. böylesi güçlerin(laik-burjuvazi ve askeri-bürokratik zinde güçler) varlığı analiz ve tespiti yeni değil.. yapanlar var ve biliniyor..!!!

tüsiad(laik) müsiad(islamcı) mı? veya suat hoca'nın sordukl

aslında aynı bölümlerde bende takıldım

Yarın öbür gün, Askeri bürokratik oligarşi, 27 Mayıs döneminde olduğu gibi, demokratik özlemlerin bayrağını ele geçirip, AKP’nin Barzani ve Talabani ile ittifakı karşısında Kürt Özgürlü Hareketi ile ittifak yapıp, İslamcı Burjuvazi karşısında Laik burjuvaziyi de yanına alıp kendini yenilemiş bir güç olarak ortaya çıkabilir ve çıkacaktır da muhtemelen

özelliklede bu bölümde;TÜSİAD bu analizde nerede duruyor,MÜSİAD nerede duruyor yoksa doğu perinçeklerin,yalçın küçüklerin USİAD ı mı devreye girecek laik burjuva olarak

,öcalan'ın doğu perinçekle görüşmelerinin altında yatan kemalist-laik devlet kanadı mıydı bunlarla demokratik devrim'in tamamlanmamasından doğan bir ilişkilenme mi sözkonusuydu?(demokratik devrimde ulusal sorunun çözümü eksik kalmış oluyordu perinçek'e göre ve ''apo kardeşiyle'' bunları mı konuşmuştu yalçın küçük de dahil acaba yanılıyor muyum?)
coşkun edip soykan

Sayin Soykan'in dedigi gibi

Sayin Soykan'in dedigi gibi TUSIAD Laik,MUSIAD Islamci veya Mason Localari, Lion Kulüpleri Laik, Fethullahci orgutlenmeler Islamci burjuvazinin orgutleri sayilabilirler. Elbette bu ayrim, burjuvazi icindeki iki farkli kusagi ve iki farkli fraksiyonu ifade etmek icin kullanilmistir. Yaklasik bir anlamlari vardir. Kiyafet kavgasinin anlami uzerine diye bir yazi yazmistim. Orada da bu farki ve dayandigi farkli stratejileri ele almistim.
Askeri Burokratik oligarsi icinde de farkli bir kesim vardi. Dogu Perincek ciddiye alinacak ve sembolik olarak kullanilabilecek bir isim degil. Daha ziyade ornegin Erdal Inonu bu cizginin bir temsilcisi olarak daha uygun duserdi. Ilk Kurt milletvekillerini Meclis'e tasiyan o cizgiydi.
Yalcin Kucuk ve benzerleri de bir egilimi temsil ederler elbette ama bugun etkili olan fraksiyona daha yakindirlar.
Tabii butun bunlar her zaman egilimseldir, mutlak degildir.

Sozunu Ettigim Yaziyi asagiya koyuyorum.

Saygilarimla

Kıyafet Kavgasının İlk Anlamı

Baş örtüsünde sembolize olan Kıyafet kavgası niçin bu kadar önemlidir? Benzeri kavga ne nüfusunun çoğu Müslüman olan diğer ülkelerde, ne de başka ülkelerde görülmektedir. Niçin Türkiye’ye has bir görüngüdür ve bunca önemlidir?
Baş örtüsüne karşı çıkanlar da, onu örtmek isteyenler de aynı neden ve kaygılarla bunca zıt gibi görünen konumlardadırlar, bu zıtlık onların temeldeki özdeşliğinden kaynaklanır.
Bu tersliği açıklayacak iyi bir örneklerden biri, trafiğin İngiltere, onun eski kolonileri ve Japonya’da soldan, Fransa ve sonradan Fransız devriminin etkisiyle bütün dünyada sağdan olmasının, yani bu iki zıt ilkenin aynı nedenden kaynaklanması olabilir. İkisinin de temelinde insanların büyük çoğunluğunun solak değil de sağlak olması vardır. Soldan ve sağdan gibi, birbirine zıt bu trafik ilkelerini yaratan aynı sağlaklıktır. Çoğunluk sağ kolunu kullandığı için, atı ve kalkanını sol; kılıcını veya silahını sağ elle tuttuğu ve soldan gidildiği takdirde sağ kolla dahi iyi savunma ve saldırı yapılabileceği için eskiden karada soldan gidiş yaygındır; yine insanlar bir sandala bindiklerinde küreği sağ ellerinin gücünü kullanacak şekilde tutmaları nedeniyle, suda sağdan gitme daha rahat hareket ve özellikle iskelelere yanaşmalarda daha geniş bir manevra ve daha yüksek bir isabet olanağı sağladığı için su trafiği sağdan çalışır. İngiliz sistemi kara trafiğine, Fransız sistemi de su trafiğine dayandığı için biri sağdan, diğeri soldan olmuştur. Aynı neden, farklı koşullarda birbirine zıt biçimlerde ortaya çıkmaktadır.
Gerçi şöyle bir soru da sorulabilir: İngiltere ve Japonya birer adadır ve bunlar denizci uluslardır, niye oralarda su trafiğinin ilkesi olmamıştır da aksine karada su trafiğinin ilkesi geçerli olmuştur. Bu ilk başta çelişki gibi görünen durumun da sırrı yine onların ada olmasıyla ilgilidir. İngiltere ve Japonya uygarlıkların kenarlarında kalmış adalar olduğu, uygarlıkla çok geç buluştuğu, her ikisinde de Komünün gelenekleri ve şövalyelik (Japonya’da Samuraylık) daha uzun süre yaşadığı ve etkili olduğu; buna karşılık kara Avrupa’sında Uygarlık daha önce yayıldığı; uygarlık ise ticaret demek olduğu; ticaret de her şeyden önce su yolları boyunca yayıldığı için Kıtada Su trafiğinin; adada Kara trafiğinin ilkesi geçerli olmuştur. Diğer bir deyişle, Kapitalizme ilk geçiş, medeniyetten değil, “İlkel Sosyalizm”den olduğu için, Kapitalizme ilk geçen ülkede, trafik soldan olmuştur.
Neyse konumuz bu değil, ama Kıyafet meselesinde de, benzer bir durum söz konusudur. Aynı neden, farklı koşullarda başka ilkelerin öne çıkarılmasına yol açmaktadır.
Matematik problemleri çözülürken, önce problemle ilgisizmiş gibi görünen temel başka önermelere gitmek gerekir. Benzer şekilde, biz de bu kıyafet kavgasını anlamak için, önce çok temel ama konuyla ilgisiz gibi görünen başka önermelerden başlamalıyız.
Kapitalizm ve kapitalizm öncesinde sınıf mücadeleleri arasında temel bir fark vardır. Kapitalizm öncesinde, egemen sınıflar, zümreler, kastlar, giyinişleri, davranışları, mekanları dilleri ve hatta kavimleriyle diğer sınıflardan ayrılırlar. Sadece egemen sınıflar değil, bu ayrım bütün toplum için geçerlidir. Her mesleğin, her sınıfın, her cemaatin kendine has giyinişleri; mekanları; hatta dilleri ve “ulusları” bile vardır. Her şey çok açık ve kesin olarak belirlidir. Bu nedenle kapitalizm öncesi toplumlar sistematik bir kastlaşma eğilimi gösterirler. Eğer “barbar” denen kavimlerin akınları sık sık o kapitalizm öncesi uygarlıkları alt üst etmeseler bütün antika uygarlıkları bu türden, Hindistan’daki gibi bir kastlaşma beklerdi.
Kapitalizmde ise, durum tam tersinedir. Zaten ulusun ve ulusçuluğun nedeni de budur. Geniş yeniden üretim standartlaşma gerektirir. Ulus da bu standartlaşmanın bulunmuş en son biçimidir.
Ama kapitalizmde, kapitalizm öncesinden daha farklı bir durum daha vardır. Kapitalizm öncesinde, silah taşıyanlar zaten aynı zamanda egemen sınıftırlar. Kapitalizmde ise, bütün ulus gereğinde silahlandırılır. Hem diğer uluslara, hem de Fransız devriminden sonra olduğu gibi, bütün Kapitalizm öncesi dünyaya meydan okuyabilmek, onun tehditlerine karşı koyabilmek için de bu zorunludur. Ama bu çok riskli bir durumdur. Egemen sınıf, yani burjuvazi, çok küçük bir azınlıktır; buna karşılık ücretliler ve diğer emekçiler çok büyük çoğunluk.
Bunun mahzurlarını ortadan kaldırmak için burjuvazi, kapitalizm öncesinin tamamen tersi bir savaş yöntemi izler ve kendisi ve ezilen sınıflar arasındaki bütün biçimsel dil, giyim, yaşam alanı gibi farklılıkları ortadan kaldırır. Ancak bu koşulda kendisinin ayrı bir sınıf olduğunu gizleyip egemenliğini sürdürebilir. Bu ideolojiden kıyafete kadar her alanda yapılır.
Bunu anlamak için modern toplumdaki sınıflar savaşı ve ordular savaşının zıtlığını göz önüne getirelim. Ordular savaşında her ordunun ayrı bayrakları, ayrı siperleri, ayrı kıyafet ve parolaları vardır. Her şey kesin olarak ayrıdır. Modern sınıflar savaşında böyle olsaydı, burjuvazi bir saniye bile iktidarını sürdüremezdi. Bu ancak bin bir parçaya bölünmüş kapitalizm öncesi uygarlıklarda mümkündü. O halde burjuvazinin, egemeni olduğu ulusun; sömürdüğü işçilerden biçimsel özellikler bakımından (giyim, yaşam tarzı, yaşam yerleri vs.) farklı olmamasının, onun egemenliğini sürdürmesi için hayati bir önemi vardır.
Burada Türkiye’nin özgüllüğüne geliyoruz. Osmanlı İmparatorluğu, Bizans adlı Doğu Roma’yı fethetmiş Oğuz boylarından çıkmıştır. Eğer bu boylar, uygarlıkla ilk ilişkilerini, Karadeniz üzerinden gelen Oğuz boyları veya yeterince uygarlığa bulaşmamış, Osmanlı ve Selçuklu’nun “Cahil Türkler” dediği Karamanlılar gibi, Bizans aracılığıyla kursalardı; feth ettikleri Hıristiyan Bizans uygarlığı tarafından feth edilirler, onun dinine geçerlerdi.
Ama Oğuz boyları, Müslümanlaşmış Pers ve İslam uygarlıkları aracılığıyla daha önce uygarlığın gerektirdiği kavram sistemi ile zırhlandıklarından Hıristiyanlaşmadılar. Bizans’ı Feth ettiklerinde, müziğinden yemeğine, vücut diline kadar bu uygarlıkça feth edildiler ama bu fetih din alanına işlemedi. İşlemediği için de dilleri, Pers ve İslam Uygarlıklarının dili oldu, Bizans’ın dili değil.
Böylece nüfusunun çoğu binlerce yıldır uygarlaşmış Hıristiyan’lara egemen, onları Pers ve İslam uygarlıklarının kendine kazandırdığı kurumsal ve kavramsal araçlarla yöneten batılıların “Türk” dediği Müslüman bir kast oluştu. İşin ilginci, bu Kast kastlaştıkça, yani devletleştikçe, uygarlaştıkça, silahlı eşit Oğuz boylarının içinde birinci olmaktan çıkmak, onları silahsızlandırmak ve kendine bağlı silahlı özel birlikler oluşturmak zorunda kalmıştır. Muaviyelerin, Stalinlerin yaptığını yapmıştır. Yani giderek devşirmelerden oluşan, Müslümanlaştırılmış Hıristiyan çocuklarından oluşan bir devlet kastıdır bu. Yani batılının Türk dediği egemen Müslüman kastın, Oğuzluk veya “Türklük”le hiç ilgisi de yoktur.
Anadolu’nun Bizans’tan önce (Ermeni, Süryani vs. kiliselerinin ayrılığı bu önceliği ifade eder), Balkanlar’ın Bizans aracılığıyla (Balkan Ortodoksluğu Bizans aracılığıyla uygarlaşmanın sonucudur) Osmanlı’dan önce uygarlaşmış kavimleri, zanaat ve ticaret hayatına egemendiler. Müslüman ahali ise, ya Ticaret ve sanayi ile ilgisiz, bunu “haşa min huzur Tüccar taifesinden” diye aşağı ve hor gören devlet kastından, ya göçebelerden, ya da tehdit görüldükleri için zorla yerleştirilmiş Müslüman veya Alevi yoksul köylülerden oluşuyordu. Dolayısıyla Müslüman ahali veya egemen yönetici kast içinden bir burjuvazi çıkması söz konusu olamazdı.
Bu ortaya çıkan burjuvazilerin her birinin iyi kötü dilini konuşan bir nüfusu da bulunuyordu. Balkan ulusları böyle oluştu. Balkan’lardan Osmanlı’nın atılışı, bir bakıma, oralarda burjuva devrimleri anlamına gelir. Balkan ülkelerinin bu gün bulunduğu geri durum kimseyi yanıltmamalıdır. Onların bu günkü geri durumlarının nedeni, Yirminci Yüzyılın ikinci yarısını, Osmanlı benzeri, Ekim devriminin tasfiyesi üzerine oturmuş Rus Bürokratik kastının egemenliği altında yaşamalarıdır. Eğer İkinci dünya savaşından sonra, Yunanistan gibi bunun dışında kalsalardı, bu gün, Yunanistan, İspanya, Portekiz’in bulunduğu refah ve gelişmişlik düzeyinde bulunurlardı.
Eğer Kıta Avrupa’sı ve İngiltere gelişim zıtlıkları arasında bir paralellik kurulursa, İngiltere’de Püritenlik, ilkel sosyalizm geleneklerinin gücü sayesinde, Roma’nın “ruh ül habis”i Katolikliği Britanya adalarından sürerek, kapitalist gelişimin yolunu açarken, Kıta Avrupa’sında, O “ruh ül habis”, ilkel sosyalizm geleneklerinden güç alan Protestanları, Sen Barthelmi katliamlarıyla bire kadar kılıçtan geçiriyor ve kıta Avrupa’sında burjuva gelişimi bir asır geciktiriyordu.
Balkanlar Anadolu gelişim zıtlıkları kıta Avrupa’sı İngiltere zıtlıklarına benzer. Osmanlı’nın Balkanlardan sürülüşü, Katolikliğin İngiltere’den sürülüşüne, Püriten devrimine benzer. Ama Anadolu’da Ermeni ahalinin katli ve sürülmesi ile Rumların sürülüşü ve Mübadelesi, Kıta Avrupa’sının Sen Barthelmi katliamlarına benzer, Anadolu’nun gelişimini yüz yıl geciktirmiştir.
Türklerin; burjuva devrimi olarak gördükleri, ikinci ve üçüncü meşrutiyetler, aslında Anadolu’daki burjuvaziye karşı, burjuvaziyi tasfiye eden, tefeci bezirganlığı ve derebeyliği pekiştiren bir karşı devrimdir. Osmanlı’ya egemen Müslüman devlet kastı, egemenliğini korumak için, burjuvaziyle birlikte o Ermeni ve Rum burjuvazisinin dayanacağı kitleyi de tasfiye etmiştir. Burjuvazinin evleri Derebey konakları veya devlet dairelerine dönüşmüştür. Müslüman ahalinin içinde ilk sermaye birikimi de bir bakıma, bu katliamların ve sürgünlerin sonunda ele geçirilmiş zenginliklere dayanır. Eğer bu gün gelişmiş Taşra burjuvazisinin ve Müslüman burjuvazinin servetlerinin kaynakları araştırılırsa, ardında hep Ermeni veya Rum malları veya onların kaçarken bıraktıkları servetlerin bulunuşları vardır. Kapitalizm dünyanın her yerinde ilk sermaye birikimini, korsanlık, katliam, gasp aracılığıyla yapmıştır.
Ama hikâyenin buraya kadar olan kısmı şu kıyafet meselesini açıklamaz, onun ortaya çıkış koşulları hakkında bir fikir vermek için bunlara değinmek gerekti. Osmanlı devlet sınıfları, modernleşme ihtiyacıyla, bir sürü kıyafet değişiklikleri yapmışlardır. Cumhuriyet’in “Şapka Devrimleri” bunun devamı olarak görülür ama değildir ve onlardan köklü bir fark gösterir. Diğerleri, bütünüyle, modern savaş ve idare veya üretim tekniğinin getirdiği zorunluluklardır ve bunların uygulanması sadece o görevi yapanlarla sınırlıdır. Yani sarık atılıp fes koyulduğunda bu bütün ahaliye zorlama değil, sadece devlet memurlarına has kalmıştır. Bir tür üniforma değişikliğidir bunlar. Ama Atatürk’ün “Kıyafet Devrimi” bunlardan temelden farklıdır: o bütün toplumu kıyafetini değiştirmek zorunda bırakır; burada yeni bir üniforma değil, çok başka derin bir farklılık vardır. Bu kıyafet meselesinin bunca önemli olmasının nedeni de budur aslında. Ama bunun için Tekrar Osmanlı’daki burjuvaziye dönelim.
Osmanlı’da egemen Müslüman bir devlet kastı, Müslüman ve yoksul bir ahali vardır. Bunların burjuvazisi yoktur. Hıristiyan ulusların burjuvazileri ve halkları vardır. Ama bir de halksız bir burjuvazi vardır: Yahudiler ve Sabetaycılar.
Antik uygarlıklarda ticaret daima belli kavimlerin işi olagelmiştir. Akdeniz uygarlığı bölgesinde, İtalyanlar (Romalılar), Rumlar (Yunanlılar) gibi ve onlardan çok daha eskilere giden ve köklü Yahudiler de bir ticaret kastı olarak yaşaya gelmişlerdir. Osmanlı’nın, İspanya’daki engizisyondan kaçan Yahudilere sığınma ve ticaret ayrıcalıkları sunması, aslında Venedik ve İspanya gibilerin rekabetine karşı yapılmış girişimler olsa da, belli bir yakınlaşma da yaratmıştı.
Yahudiler ve Sabetaycılar da, İzmir, İstanbul, Selanik gibi büyük ticaret ve liman şehirlerinde bulunuyorlardı. Onlar da modern kapitalist ilişkilerle ilişkiye geçtikçe burjuvalaşıyorlar, aydınlanmanın fikirleriyle silahlanıyorlardı. Ancak bu oluşan modern Yahudi burjuvazisinin, Rum, Ermeni veya diğer Balkan ülkeleri burjuvazilerinden temel bir farkı vardı. Kendi dili ve diniyle ortak bir nüfusu yoktu. Ayrıca bu burjuvazi, Rum ve Ermeni burjuvazisiyle ciddi bir rekabet içinde bulunuyordu.
Bu Yahudi burjuvazinin kendi egemenliğini koyacağı ve bir ulus yaratabileceği aynı dili ve/veya dini olan bir kitle yok; öte yandan burjuvazisi olmayan Müslüman bir kitle ve egemen devlet kastı var. Ermeni ve Rum burjuvazisinin girişimleri zaten bu Devlet kastının egemenliğini ve varlığını tehdit ediyor. Bu durumda bir ulusu, ya da ulus hammaddesi olabilecek bir kitlesi olmayan Yahudi burjuvazisinin çıkarları ile bir burjuvazisi olmayan devlet sınıflarının çıkarları çakışır. İkisi de, farklı gerekçelerle de olsa, Ermeni ve Rum’ları tasfiye etmek ve Müslüman ahaliden bir ulus yaratmak zorundadırlar.
Böylece tencere yuvarlanır ve kapağını bulur. Sabetaycılar zaten görünüşte Müslüman’dırlar da. Bu nedenle en büyük Türk milliyetçileri Yahudiler arasından çıkmıştır. Hasan Tahsin’den Tekin Alp’e kadar birçok örnek sayılabilir. İttihat terakki de bizzat bu Yahudi Burjuvazisinin güçlü damgasını taşır.
Ama en sembolik kişilik ve zaten Türklerin babası adını alan ve Türk ulusunu yaratan Atatürk’tür. Hem Müslüman devlet sınıflarındandır. Hem Selanik’teki Aydınlanmacı Yahudi cemaatinin okulunda okumuştur. Müslüman Devlet’e egemen kast ile Yahudi burjuvazisinin sentezidir, kesişme noktasıdır. Zaten, onu Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu yapan da bu özelliğidir.
Ne var ki, bu Levant’ın liman şehirlerinde yerleşmiş Yahudi burjuvazisi, giyimi, yaşamı, dili, şivesi, adetleriyle Müslüman ahaliye hiç benzememektedir. Tipik bir Avrupalı veya Hıristiyan gibidir. Halbuki modern toplumda, kapitalizmde egemen sınıfın ayrı bir kast özellikleri taşıması olacak iş değildir. Daha baştan yenilgi demektir.
O zaman bir tek yol kalır, bütün ulusu kendisi gibi giydirirse, kimin Müslüman kimin gayrı Müslim olduğu anlaşılmaz, bütün dünyanın diğer burjuvaları gibi, bir süre devlet sınıflarının koruması altında palazlandıktan sonra, siyasi iktidarı da doğrudan ellerine alabilirlerdi.
Kıyafet inkılaplarının ve laikliğin anlamı, Burjuvazi ile halkın arasında giyim; yaşam tarzı, din vs. bakımdan olaşabilecek ve sınıf ayrılıklarına tekabül edebilecek farklılıkları giderme kaygısında gizlidir. Müslüman’ın fes, gayrı Müslim’in şapka giydiği bir toplumda, kıyafet bir sınıfsal aidiyeti de belirler. Ama herkes şapka giyerse, kimin Müslüman, kimin gayrı Müslim olduğu anlaşılmaz olur.
Hasılı Atatürk’ün kıyafet devrimi, İkinci Mahmut’unki gibi resmi görevlilerin bir üniforma değişimi değil; burjuvazinin zeytinyağı gibi açıkta kalmasını engellemek için tüm toplumu onun gibi giydirme girişimidir.
Ama bu Yahudi burjuvazisinin de küçümsenmeyecek teşviki ile Rum ve Ermeni burjuvazi ve ahalinin tasfiyesi, Anadolu’da tefeciliği, derebeyliği iyice güçlendirdi. Bu güçlenen gericilik, Hıristiyanların tasfiyesiyle güçlendiği; onların mallarına konduğu için, Müslümanlık burjuvaziye karşı oluşun bayrağı da oldu. Çünkü burjuvazi ve kapitalizmi bir bakıma Hıristiyanlık sembolize ediyordu. Ama bu bezirgan ağa ve derebeyi Müslümanlığın egemenliği demek, şehirlerin Yahudi burjuvazisinin zeytinyağı gibi açıkta kalması ve tasfiyesi anlamına gelirdi. Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti’ne egemen Devlet kastı ve egemen liman şehirleri burjuvazisi, buna karşı en sert tedbirleri almaktan başka bir şey yapamazlardı.
Eğer cumhuriyet burjuvazisi, belli bir refah sağlasa ve bu refahın sağladığı güvenle belli ölçüde bir demokrasiye geçebilseydi, kimse kıyafeti veya laikliği sorun etmezdi. Ama ne refah ne de demokrasi olmayınca, herkes zorla aynı kıyafeti giyse de, yaşantısı, zevkleri hatta tipiyle kendinden farklı olanların aynı zamanda üsttekiler olduğu bütün ezilen Müslüman ahali tarafından görülebiliyordu. Bu memnuniyetsizlik her zaman olduğu gibi, egemen sınıfı ve onun yaşam tarzının sembollerine yöneliyordu. Tabii bu memnuniyetsizliği aynı zamanda taşra bezirganlığı ve derebeylik de kendince kullanıyordu.
Ne var ki, kapitalist ilişkiler geliştikçe, tefecilerin, ağaların, beylerin çocukları okuyor, yabancı şirketlere acentalıkla da olsa giderek modern burjuvalar haline dönüşüyorlardı. İlk kuşak, yani Erbakanlar kuşağı, hem geçmişteki Hıristiyan katliamlarıyla müthiş yükselmiş, Müslüman tefeci bezirgan ve ağa gericiliğinin geleneklerine dayanıyorlardı; hem de büyük ölçüde, petrol zengini Arap ülkelerinin pazarının cazibesinden etkileniyorlardı. Bu iki nedenle, onların kıyafeti sorun yapmalarının, pre-kapitalist Müslümanlığın, kapitalist Hıristiyanlığa karşı düşmanlığının sembolleriyle ortaklığı, ayrılığının görülmesini engellemiştir.
Tefeci bezirganlıktaki şapka düşmanlığı, kapitalizm düşmanlığının bir ifadesidir. O modernliği reddeder. Onun girişinin kendisinin sonu olacağını bilir. Radyo, futbol, hasılı her şey gavur icadıdır der ve kullanılmasını reddeder. Gavur icadı, kapitalizm icadı olarak okunabilir. Ama onların artık burjuva olmuş çocuk ve torunlarının başörtüsünü bunca sorun etmesi tamamen farklıdır. Bu torunlar modern tekniği ve araçları en iyi şekilde kullanmaktadırlar onları reddetmek bir yana. Aynı şekilde, kıyafete bunca önem vermesinin de nedeni bambaşkadır. İşin ilginci tam da, Yahudi burjuvazinin herkese şapka giydirmesinin nedenidir. Egemeni olacağı halkın içinde zeytin yağı gibi açıkta kalmamak.
Büyük şehirlerde yaşayan, Cumhuriyet’in ilk yıllarında Finans-Kapital’e dönüşen bu burjuvazi, herkese şapka giydirerek açıkta kalmaktan kurtulurken, taşrada gelişmiş Müslüman burjuvazi, Cumhuriyet burjuvazisine tepki duyan halk gibi giyinerek, onun gibi yaşayarak açıkta kalmaktan kurtulunabileceğini söylüyor. Hem de böyle yaparak, ezilen halkın, devlete egemen bürokrasiye ve büyük şehirler burjuvazisine ve duyduğu tepkiyi onların sembollerine karşı çıkarak kendi arkasına alabiliyor.
Bu açıdan, bir taşla iki kuş vuruyor Müslüman taşra burjuvazisi. Hem Büyük şehirlerin burjuvazisine ve Devlet sınıflarına karşı egemenlik mücadelesinde, ezilenleri kendi yedeğine alıyor, hem de diğer burjuva zümrelere karşı kendi stratejisinin doğruluğunu kanıtlamış oluyor. Diğer strateji kimseye refah getirmediği için iflas etmiş ve devlet sınıfları ve şehir orta sınıfları hariç tüm desteğini yitirmiş bulunuyor. Bu onun, burjuvazinin diğer kanadının da temsilcisi olması olanağını yaratıyor.
Tabii bu arada köprülerin altından çok sular geçti ve burjuvazinin bu iki kanadı birbirine daha da çok yaklaştı.
Birincisi, son yirmi yıldır Kürdistan’da yürütülen savaşın saçmalığı, Batının büyük şehirlerinin burjuvazisinin bile devlet sınıfları ile arasının bozulmasına yol açtı. Bu burjuvazi, yeni kuşak modern Müslüman burjuvazi ile Devlet sınıflarının keyfiliğine karşı iş birliği yapmaya yanaşıyor. ANAP’tan AKP’ye geçişler bunun tipik bir örneğidir.
Öte yandan, Müslüman burjuvazi de eskisi gibi retorikle meşgul olmaktansa, fiili kazanımlara ağırlık veren bir stratejinin daha geniş güçleri bir araya getireceğini görmüş bulunuyor. Herkese başörtüsü taktırmaya kalkmak, hem orduyu, hem şehir orta sınıflarını hem de batılı burjuvaziyi karşıda bir cephe oluşturmaya itiyordu. Halbuki, artık, post modern çağdayız. İsteyen açar, isteyen kapar, açan da kapayan da zenginliktir dediniz mi, bütün bu kıyafet sorunları bir anda olaylarca aşılmış olur.
Gerek batının batıcı burjuvazisi, gerek taşranın Müslüman burjuvazisi bu adımı atmış bulunuyor. Aslında, burjuvazinin bu iki farklı kesimi arasındaki bu sorun, olaylarca ve dünyadaki gelişmelerce aşılmış bulunuyor. Şimdi bunun hala sorun olması, devlet kastının, elindeki iktidarı koruma çabasıyla ilgilidir.

Demir Küçükaydın

Kişisel sayfa: Demir'den Kapılar

http://www.demirden-kapilar.org/anasayfa

demiraltona-at-hotmail-dot-com