Başbuğ'un açıklamaları yargıyı etkilemiyor mu?

Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ son dönemde medya önüne çıkarak ıslak imza, kafes, balyoz üzerine net açıklamalar yaptı. Bu açıklamalara gündem oluşturan gelişmelerle ilgili yargı tarafından en azından inceleme başlatıldığını Genelkurmay Başkanı bilmiyor olamaz. Bunu bilerek kamuoyu önünde açıklama yapması nasıl yorumlanabilir?

Kaldı ki yaptığı açıklamalarda ortaya koyduğu iddiaların tam tersi bir tablo en azından şimdilik ortaya çıkmış gözüküyor. Bu durumda bir Genelkurmay Başkanı'nın görev alanı ile ilgili kamuoyunu yanıltıcı açıklamalarda bulunması normal görülebilir mi? Yok eğer bu konular doğrudan görev alanı ile ilgili değilse, açıklama yapması ne anlama gelir?

Yargı krizi mi? Sistem krizi mi?

Sanki tıkır tıkır işleyen bir hukuk devletinde yaşıyoruz da böyle ara sıra iş kazası niteliğinde küçük krizler yaşıyoruz. Cezaevlerinde kalanların yüzde altmış dördü hükümlü değil tutuklu pozisyonunda. Biraz gelişmiş demokrasilerde bu oran yüzde onlarda. Tutuklu yargılamanın kendisi bir tür cezalandırma sistematiğine dönüşmüş durumda. Adli sistemimizle ilgili bir çırpıda sayılabilecek onlarca yapısal sorun söz konusu. Sanki yasama yürütme ilişkisi çok sağlıklı işliyor. Yürütmenin iki kanadı olan başbakan ile cumhurbaşkanının ilişkisi, ikisinin aynı siyasal kökenden geliyor olmasına endeksli bir uyum içeriyor. Yani kişilere özgü bir uyum. Sezer'in cumhurbaşkanlığı döneminde hem Başbakan Ecevit hem de sonraki başbakanlar ciddi gerilimler yaşadılar.

Özetle çivisi çıkmış bir anayasal düzen içerisinde sadece yargıdaki krize odaklanmak son derece yanıltıcıdır. Bir bütün olarak 12 Eylül anayasasının ortaya çıkarttığı kaosu giderecek adımlar atmak yerine üst yargı organlarının pozisyonu üzerine yoğunlaşmış değişiklik hazırlıkları yapmak sadece gerilimin daha da tırmanmasına hizmet edecektir.

Seçim ve koalisyon sendromu

Referandum nasıl halkın nabzını tutma çabası ise seçimlerde bir güven tazeleme yöntemidir. Elbette seçimlerin öngörüldüğü tarihte yapılması arzu edilir. Ancak ülkenin temel sorunları çözümsüzlük noktasında kilitlenmiş ve adım atılamaz bir tablo ortaya çıkmışsa bunun suçlu yada sorumlularını uyarmak, cezalandırmak da yine toplumun hakkıdır. Ne pahasına olursa olsun süreyi doldurmaya çalışmak anlamsız bir inatlaşmadan başka bir şey değildir. Uzlaşma ve yönetişim kültürü gelişmemiş siyasetçilerin kendi alışkanlıklarının bedelini halka ödetmeye ne hakları olabilir?

Dünyada beş hatta daha çok partinin koalisyon kurarak yönettiği bir çok ülke var. Bizde koalisyonların başarısızlığa mahkum olduğu, sanki büyük bir marifetmiş gibi sıkça telaffuz ediliyor. Oysa erdemli siyasetçiler, ülkelerinin ortak çıkarları için asgari müştereklerde buluşmayı, diyalog kurmayı bir övünç vesilesi olarak görürler. Kaldı ki siyasi partiler de, kendi içinde uyumlu farklılıkları bünyesinde barındırabilme kapasitesi ölçüsünde güçlü kabul edilirler. Tek tip düşünülen bir partinin ülke içinde çoğulculuğu yaşatması da kolay olmayacaktır.

Demokrasi, çoğunluğun iradesinin keyfi üstünlüğü değildir. Azınlık baskısı da çoğunluk baskısı da kişi özgürlükleri açısından tehdit oluşturabilir. İki fren mekanizması asla göz ardı edilmemelidir. Hak ve özgürlüklere tam bağlılık, muhalefete tahammül. Aksi taktirde bizde olduğu gibi bu işlevi yerine getirmeye asker ve yargının soyunduğu bir ülke haline gelmek kaçınılmaz olur.